Toplam yorum: 3.092.427
Bu ayki yorum: 3.028

E-Dergi

zafer saraç

1980 yılında Elazığ’da doğdu. İlk orta öğrenimimi aynı ilde tamamladı. Laboratuar, Biyoloji ve Tarih eğitimi aldı. Biyoloji bölümünü derece ile bitirdi. Tarih bölümünü bölüm ve fakülte birinci olarak tamamladı. 2019 yılında "Bazı Çin Seyahatnameleri Üzerine Bir Değerlendirme (MÖ 139- MS 984)" isimli tezi ile Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'de Yüksek Lisans öğrenimini tamamlayarak mezun oldu.2015 yılında arkadaşlarıyla beraber Elazığ'da Telmih Kültür Sanat Tarih ve Edebiyat dergisinin kuruluşunda görev aldı. www.kitapsuuru.com sitesinin genel yayın yönetmenliği, Telmih dergisinin editörlüğü görevini yürütmektedir. Yayımlanmış Seyahat Diyen Kitaplar isimli bir kitabı bulunmaktadır. Ayrıca çeşitli yayın organlarında yayımlanmış makaleleri bulunmaktadır.

zafer saraç Tarafından Yapılan Yorumlar

Günümüzde Asya’nın siyasi haritasına bakıldığında, deyim yerindeyse sınırları dünyaya sığmayan bir ülke, Rusya, kıtanın büyük kısmını kaplar. Aktüel siyasette de etkili olan bu kadim ülkenin tarihinin ise Türk okuru için fazlasıyla aşikar olduğu söylenemez. Osmanlı döneminden itibaren artık klişeleşmiş sıcak denizlere ulaşma hayaliyle Devlet-i Aliye sınırlarında arz-ı endam eden Çarlık, artık kadim düşman sıfatını kazanır. Buna rağmen kadim düşmanı tanımak için cephenin gerisine uzanıldığı görülmez. Oysaki Türklerin kök vatanı Asya bozkırlarının batı sınırında Ruslar vardır. Hatta öyle ki Türkler çoğu zaman batıya doğru uzandıklarında Slav kökenlilerle karşılaşırlar. Tam bu noktada Bozkır’ın Rusya ile nasıl bir ilişkisi olduğu merak edilir. Aslında Bozkır’ın Türklüğü simgelediği üzerinden Türkler ile Rusların ilişkisi Osmanlı öncesi döneme uzanır. Büyük Rus Tarihçi Lev Nikolayeviç Gumilev “Eski Ruslar ve Büyük Bozkır Halkları” isimli iki ciltlik eseri ile Bozkır-Rus temaslarında ortaya çıkan denklemleri çözmeye çalışır.

Bilindiği üzere Gumilev denilince akla ilk olarak meşhur teorisi etnogenez gelir. Tarihi, halkların şekillenişi, üzerinden anlatan Rus tarihçinin, diğer eserlerinde olduğu gibi, bu eserinde de etnogenez çözümsüz sorulara mantıklı cevaplar verecek şekilde gündeme getirilir. Diğer eserlerinde Bozkır’ın Ruslarla ilişkisine dair önemli değiniler vermesine karşın bu eserinde Bozkır-Rus ilişkilerini merkeze alarak, ezber bozan bir teori ortaya atmayı amaç edinir. Bu teoriye göre Bozkır-Rus münasebetleri tarihçilerin genelinin savunduğu gibi değildir.

Öncelikle Rus tarihçiliğinin hakim fikirlerini veren Gumilev, Rusya’nın Bozkır’la Avrupa arasında bir bariyer olduğu fikrine şiddetle karşı çıkar. Hakim görüşlere göre bu set, güçlü bir sel şeklinde akan Bozkır kavimlerinin önünü keser ve Avrupa’nın sular altında kalmasına mani olur. Bu indirgemeci yaklaşımı tümden değiştirmeye niyetlenen Gumilev, neredeyse her satırda Ruslar ile Asyalı diğer kavimlerin ilişkilerinin girift noktalarını ortaya koyar. Üstelik sadece kaynaklara da bağlı kalmaz. Kaynakların açıkta kalan noktalarında kendi teorisi etnogenezi çimento niyetine kullanarak rekonstrüktif adımlar atarak Rus tarihinin ilk dönemlerini adeta yeniden inşa eder.

Gumilev, sadece Rus tarihçilerinin genel kabullerini çürütmeyi hedeflemez. Batılı tarihçilerin Bozkır etnik sistemini tamamen Barbar diye etiketlemelerine de karşı çıkar. Etnogenezle Batılı jargonun Doğu’ya karşı iptidailik yakıştırmasını temelden yıkar. Bazı Rus tarihçilerin kendilerini Batı sistemine dahil etmek adına geliştirdikleri teorileri umursamadan Ruslar ile Bozkırlıların nasıl kaynaştığını aşama aşama anlatır. Rusların milletleşme sürecinin ilk anından itibaren bozkır kavimlerinin idari, sosyal ve kültürel etkilerini dile getirir. Gumilev eserinin yazıldığı dönemin baskısından dolayı Türk etkisini tam olarak belirtemese de üstü kapalı şekilde demek istediklerini pekala yerine getirir.

Ele alacağımız eserinin 2. cildinde ise genel olarak Moğol intişarı ele alınır. Moğolların Cengiz Han yönetiminde Asya’dan Avrupa’ya doğru uzanan hikayesi başından sonuna kadar anlatılır. Aslında vurgulanmak istenen Moğol istilasının Avrupa ayağının arka planına yerleşen Rus knezlikleridir. Rusların yeni düşmanla olan ilişkileri “devletlerin dostları yoktur çıkarları vardır” sözüne nazire yapacak derecededir. Bu tarz menfaat ilişkilerinin bulunduğu bir sistemde Moğollara isnat edilen tamamen imha için yola çıkan bir barbar sürüsü yakıştırması doğal olarak ortadan kalkmaktadır. Gumilev yazdıklarıyla Moğolları bir nebze aklarken, Asya’daki Rus faktörünün de ehemmiyet derecesini arttırır.

Eserde Ruslara biçilen önemin yazarın aidiyetine bağlı olmakla birlikte yazılanlardan zor da olsa eser sahibinin başka yönleri de fark edilir. Aslında muhtevayı ideolojik düşüncelerden temizlemek pek olası değildir. Zira Gumilev aktarım ve nakilden ziyade yorumla tarihi yeniden inşa ettiği için fikri kimliğini de yer yer aşikar eder. Bir kere bütün metin dikkatle incelendiğinde Gumilev’in hasım düşüncelere ilk aşamada “Burjuva” yakıştırmasını yaptığı görülür. Sosyalist jargonda çokça geçen bu kelimenin müellif tarafından tahkir, önemsememe, küçümseme anlamlarında kullanıldığı fark edilir. Tabii buna nazaran sosyalist yazımın merkezinde yerleşen ekonomik ilişkilerin de metinde çok fazla baskın olduğu söylenemez. Zira etnogenez tezi o kadar güçlü bir şekilde yer alır ki başka fikirlerin terminolojisi silikleşir.

Etnogenez tezinin anlatımdaki yoğunluğu yazarın tarzına alışkın olanlar için pek bir anlam ifade etmez. Ama bazı satırların müellifin diğer eserlerinden izler taşıdığı akla gelebilir. Hatta bu makalenin yazarı Gumilev’in eserini okurken bir yerde tekrar olduğunu fark eder ve derkenara “diğer eserlerinde benzer konu tekrar edilmiş” diye not düşer. İzleyen sayfada Gumilev okurunun dikkatine not düşmek ve kendini temize çıkarmak kabilinden: “Binaenaleyh mezkur kitap (Muhayyel Hükümdarlığın İzinde) ile elinizdeki eserin bu bölümü, kronoloji prensibine göre konulmuştur ve tekrar değil, aksine birbirinin mütemmimidir (s.25)” diyerek adeta okuruyla eserinde konuşur.

Okurla bu kadar hemhal olmanın haricinde Gumilev yazılan metni adeta gergef gibi işler. Tarihin kaynaklarla yazıldığı malumdur. Ama Gumilev için kaynaklar ilk aşamada eleştirilmesi gereken metinlerdir. Onun tenkit usulü, inanılmaz derecede ayrıntı içerir. Misal elde kaynak olmamasına istinaden Moğolların tarihine ilişkin birincil bir kaynak olan “Moğolların Gizli Tarihi” Gumilev tarafından en ince ayrıntısına kadar tahlil edilir. Merhum çevirmen Ahsen Batur’un da vurguladığı gibi bazı tarihçiler tarafından sadece nakledilen bir cümle Rus tarihçi tarafından iki üç sayfa boyunca detaylı analiz edilir. Üstelik ortaya çıkan sonuçlar çarpıcıdır.

Bazen cümle tahlili kelime seviyesine iner. Aslında müellif nerede detaya inip, nerede genel anlatım yolunu izleyeceğini çok iyi bilir. Bazen diğer eserlerinde konuyu detaylı anlattığı için kısaca geçer. Bazen de kelimenin etimolojisine dair derin tespitler yapar. Bu tespitlerde çok sıra dışı yorumların olduğunu da belirtmekte fayda var. Örneğin; Kızılderili kabilelerin kullandığı Dakota dilindeki “Wakan” ile “Hakan” kelimesi arasındaki benzerliği anlamlı bulan Gumilev, Bering Boğazı’ndan geçiş teorisine destek verir.

Bu şekilde çarpıcı fikirlerle beraber bazen katılmanın güç olduğu yorumlarını da öne sürer. Aslında Rus milletiyle diğer milletleri karakterize eden anlatımı dikkate alınırsa yazarın aidiyeti tekrar gündeme gelir. Misal Rusların Kıpçaklarla olan ilişkisine genel intibanın dışında barışçıl bir perspektiften yaklaşır. Amerika’yı istila eden yabancı kavimlerin soykırımı önceleyen yanlarına karşın Rusların Kıpçakları benimsediklerini, onlarla evlilik bağı kurduklarını ve dostluk ettiklerini savunur. Rus kanıyla Türk kanının karıştığı bu olağan tablonun hissettirdiği iyi niyete ve barışçıl arka plana karşın, Osmanlı’nın Balkanlardaki ilerleyişini savaşan unsurların (Devşirme Yeniçeriler, Korsanlar, Bizanslı Akritler, Anadolu Gaziler-i/Gaziyan-ı Rum) etkisine dayandırır. Hatta ön yargılı olarak nitelendirilebilecek bu durum ilerleyen satırlarda Merhum Çevirmen Ahsen Batur’un da dikkatini çekmiş olacak ki Türklerin-Müslümanların din siyasetinde kullanılan “Kılıç Zoru” deyimine Batur dipnotla karşı çıkar.

Bu arada eserin çevirmeni Merhum Ahsen Batur hakkında da birkaç söz söylemek uygun olur. Gumilev’in bu tarz eserlerini literatüre kazandırması yetmezmiş gibi merhumun çeviriye sadece basit bir aktarım gibi davranmadığı da aşikardır. Böylesine zor, anlaşılması güç, etnogeneze ve Rus tarih anlatımına ait onlarca terminoloji içeren bir eseri tercüme ederek anlaşılır kılmak başlı başına bir başarıdır. Üstelik bazen Gumilev’in kullanım hataları ve kaynaklarına dair yanlışları bile gösterilir.

Sonuçta, kim ne derse desin, Gumilev, büyük bir tarihçidir. Onun tarihin yöntemine dair savundukları ders verilecek kadar mühimdir. Fikirlerinin bütününe katılmak mümkün olmasa da savunduğu düşünceyi yüceltmede ve okurunu kendi fikri yörüngesine oturtmakta ustadır. Tarihin bilinmezlerine getirdiği yorumlar genç tarihçiler için bir yaklaşım modeli oluşturabilir. Ayrıca yazarın bazen savunduklarıyla okurun fikri yapısını Gumilev öncesi ve sonrası diye ayıracak derecede güçlü tezler öne sürdüğü de malumdur. Üstelik Rus tarihçi sadece düşünceye yeni boyutlar kazandırmakla da kalmayıp, tarihe yardımcı ilimleri- özellikle fiziki coğrafyayı- en efektif şekillerde kullanır. Her tarihçi bu etkiyi yaratamaz.

19. yüzyılın ortalarında Osmanlı Devleti ile kuzeydeki büyük düşmanı Rusya arasında, çoğu zaman olduğu üzere, gerginlik vardır. Bu gerginlik savaşla neticelenir. Rusya klişeleşmiş hedefine binaen sıcak denizlere inmek isterken, Batılı düşmanları İngiltere ve Fransa Osmanlı coğrafyasında güçlü bir Rusya’yı istemezler. Bu nedenle Osmanlı’ya destek olan Batılı devletler 1856 yılında Kırım’da çıkan savaşta Osmanlı’nın yanında yer alırlar. Devlet-i Aliye bu savaş öncesinde hiç yapmadığı bir şeyi yaparak İngiltere’den borç alır. Hatta alınan borçlar sonraki yıllarda da tekrarlanır ve ödenemeyen borçlar Osmanlı ekonomisini iflasa sürükler.

Osmanlı’nın Kırım Savaşı esnasında aldığı borçların takibi için komisyon kurulur. İstanbul’da görevine başlayan komisyonda görevlendirilen Sir Edmund Hornby’nin eşi Lady Hornby İngiltere’deki yakınlarına mektuplar yazar. Yazdıklarının kitaplık raflarında çürümesine razı olmayan Lady Hornby 1858 yılında yazdığı altmış beş mektubu kitaplaştırır. Aslında iletişim kastıyla yazılan mektuplar tarihe not düşen güçlü bir vesikaya dönüşerek, bahsedilen eseri meydana getirir.

Her ne kadar mektubun nihai amacı “iyiyim” mesajını vermekse de Lady Hornby çok daha fazlasını talibine ulaştırır. Bu açıdan bakıldığında yazılan mektupların özel hayata dair bilgileri yansıtmaktan çok Osmanlı’nın siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel durumunu ele alan bir bülten görünümünde olduğu belirgindir. Lady Hornby bir İngiliz bürokratın eşi olmaktan çok The Times’ın İstanbul muhabiri gibi mektuplarını yazar. Hatta öyle ki bazen kendine dair bilgiler kaybolur; gördükleri ve duydukları anlatısının merkezine yerleşir.

Muhabirin haber odaklı olmasının yetkinliğini kısıtlayıcı bazı etmenleri ortaya çıkardığı düşünülürse Hornby’nin daha özgür ve çok yönlü bir kalemi olacağı tahmin edilebilir. Lady Hornby her ne kadar günlerini evde geçiren deyim yerindeyse ev hanımı profili çizse de entelektüel açıdan doygun bir kimlikle okurunun karşısına çıkar. Bir kere yazdıkları edebi açıdan fazlasıyla güçlüdür. Bazen tasvirlerine ve betimlemelerine öylesine bir zenginlik katar ki yazılan metnin roman olduğu izlenimi okurun aklında yer eder.

Üstelik sadece kalem gücü de söz konusu değildir. “Çok gezen mi çok okuyan mı bilir?” diye meşhur bir soru vardır. Lady Hornby okuyarak gezer. İstanbul’a gelemeden önce hatta Osmanlı başkentinin sokaklarında gezerken bile okuma macerasını sürdürür. Kendisinden önce İstanbul’a gelen Doğu’yu gözlemleyen seyyahların ve imparatorluk görevlilerinin yazdıklarını okur. Bazen kendisinden önce yazılanlara şerh düşer. Bir ziyaretçinin üstünkörü bakışına nazaran daha içeriden ve derinden bilgi vermesine istinaden bazen seyyahların klişe verilerini değiştirecek ezber bozan bilgileri sunar.

Hornby, verebileceğinden daha fazla bilgiyi satırlarına sığdırmaya çalışır. Bu yüzden mektupları uzun ve içerik yönünden zengindir. Hayatı iki satır arasına sığdırmanın zorluğu düşünüldüğünde, İngiliz kadının işinin güçlüğü daha iyi anlaşılır. Ama buna rağmen Hornby kimi yerlerde özet geçerken, bazen konunun en ince ayrıntılarına kadar iner. Çok yönlü anlatısı daldan dala atlamakla beraber kendi içerisinde tutarlı bir görünüm arz eder. Bazen siyasi ve sosyal konular hakkında verdiği bilgiler arasında denge bozulur. Ama her halükarda okurunu satırlara bağlamasını bilir.

Gözlemlediği her şeye sanatsal bir esermiş gibi yaklaşan Hornby’nin yazdıklarına bakılacak olursa “pitoresk” kelimesini çok kullandığı dikkat çeker. Zira pitoresk resmi yapılacak kadar güzel görüntüleri anlatmak için kullanılır. Sanat ve estetik anlayışını bu şekilde dışa vuran İngiliz kadının bazen İstanbul’un eşsiz manzaralarına meftun olduğu görülür. Hatta Kız Kulesi’ne bakarken “hiçbir kalem, hiçbir sanatçı burayı resmedemez” der. Yaşadığı Stendal Sendromu’nu okuduğu kitap Bin Bir Gece Masalları’ndaki sahnelerle bağdaştırır. Böylelikle hayal edilen Doğu’dan yansıyan gerçekleri Batı’ya anlatarak hayallerin yanıltıcı yönünü vurgular.

Hornby’nin çoğu zaman hayata dair yazdıklarıyla okuyanı başka yerlere götürdüğü görülse de Kırım’da dört devletin büyük çatışmasından mütevellit ortaya çıkan bir savaş nedeniyle Osmanlı topraklarında olması anlatısının arka planında harp psikolojisinin etkilerini belirgin kılar. Savaşın toplum nazarındaki hükmünün olumsuz olmasına rağmen, daha çok Osmanlı aristokrasisi ve bürokrasisinin savaşa karşı tepkileri verilir.

Hornby’nin mensup olduğu sınıfa istinaden Osmanlı’nın alt tabakaları anlatıda daha az yer kaplar. Hatta genellikle gayrimüslim tebaa ile temas kuran Hornby yazdığı mektuplarda büyük kısmı yabancı olan Pera’ya daha çok yer verir. Uşaklarını ve hizmetçilerini Ermeni ve Rumlardan seçen Hornby adı geçen halkların kültürlerine ve yaşamlarına dair önemli bilgileri okuruna verir.

Osmanlı denilince Batılı tasavvurunda çoğu zaman akla ilk olarak harem gelir. Zira Ortaçağlar boyunca Batılı zihnini en çok meşgul eden dört duvar arasındaki ailenin mahrem yaşamıdır. Hornby de bu merakından kurtulamamış olacak ki Osmanlı haremini ziyaret eder. İzlenimlerini uzun satırlar boyunca anlatan Hornby, birçok yerde şaşkınlığını gizleyemez. Hareme dair anlatılanları yerinde gören Hornby her ne kadar fazlasıyla eleştirel yaklaşsa da daha önce yazılan hayal ürünü anlatıları eleştirmez. Haremdeki kadınlara üzülerek bakan Hornby İngiliz ve özgür olmakla mutlu olur.

Hornby’nin mektuplarında en dikkat çekici yön Osmanlı devlet yönetimi ve insan kalitesine dair eleştirilerinde ortaya çıkar. Aslında Osmanlı’nın çöküşünün sebepleri daha teferruatlı ve derin olmakla birlikte bunların bu tarz eserler vasıtasıyla ortaya çıkması çöküşün sebeplerinin iyi anlaşılması için önemli bilgileri okura kazandırır. Misal Hornby’nin ifadeleriyle; savaş için alınan borç gereksiz yerlere kullanılır, büyük meblağlara saraylar yapılır, sanat eserleri ihmal edilir, askerler sefil ve aç durumdadır, üst kademelerde rüşvet ve iltimas vardır, resmi görevliler ahlaksızlık yaparlar. Hornby ilerleyen satırlarda sözlerine şu şekilde devam eder: “Eğitim, yetenek ve deha dediğimiz şeyler burada pazarlanabilir zımbırtılar değil. Dışarıya karşı güleç ve uysal davranılırken fanatiklik gütmek, yalancı şahitlik, soğukkanlı acımasızlık ve hepsinden önemlisi kusursuz bir yalancılık ve düzenbazlık yeteneği, gözde bir Türk yaratmak için gerekli olan şeyler.” Hornby bütün bu eleştirilerine hatta bazen kantarın topuzunu kaçırıp Türkleri barbarlıkla itham etmesine karşın, nadirattan da olsa Türkler hakkında iyi şeyler söyler. Fakir kesimi ahlaki açıdan üstün olarak nitelendirir ve Pera’da Avrupalılardan kaynaklanan ahlaksızlıklara karşın Osmanlı taşra insanının üstün ahlaki vasıflara sahip olduğunu belirtir.

Eser her ne kadar İstanbul merkezli bir anlatımı benimsese de yazar kısa süreli ziyaretleriyle başka yerleri de anlatır. Misal Hornby, Sivastopol ve Kırım’ı ziyaret edip bölgeyi tanıtır. Üstelik Hornby’nin gezilerinde bahsettikleri üstünkörü bir anlayışla kaleme alınmayıp, detaylı analizler içerir. Bazen konudan tamamen bağımsız bilgiler satırlar arasında zuhur eder. Farklı ilgi alanlarına, örneğin bölgenin flora ve faunasına, ait bilgiler verilir. Gittiği yerlerde koleksiyon için numuneler toplayan Hornby adeta bir bilim insanı titizliğiyle hedeflediği malzemeye yaklaşır. Hornby’nin koleksiyonuna ekledikleri bir yana bırakılırsa temas kurduğu insanları çok iyi karakterize ettiği görülür. Misal meşhur İngiliz Hemşire Florence Nightingale ile bir davette karşılaşan Hornby muhatabını çok güzel resmeder.

Eserin en güçlü yönü sosyal tarihe ilişkin verdiği bilgiler de yatar. 19. yüzyıl Osmanlı sosyal hayatına dair çok önemli bilgiler gündelik yaşamın paralelinde verilir. Farklı dini ve mezhepsel sınıfların bayramları, şenlikleri, eğlenceleri, yeme ve içmeleri detaylı anlatılır. Bu açıdan eserin sosyal tarih anlatısının tekrar oluşturulması yönünde önemli dayanak olması muhtemeldir. Misal 1856 yılı Ramazanı’na dair bilgiler fazlasıyla ilgi çekicidir.

Sonuçta; Osmanlı’nın siyasi, sosyo-kültürel ve iktisadi hayatı yerli yabancı birçok araştırmacı tarafından ele alınır. Eldeki verilere şüpheyle yaklaşılmasına sebep verecek binlerce argümanın olmasına karşın samimiyeti içeren mektupların her ne kadar yanlı bir kalemden çıksa da doğruluk payları dikkate değerdir. Görülenin anlatıldığı siyasetin zehrine bulaşmamış anlatıların gündelik yaşamın tarihinin yazılması için yeterli veri oluşturacağına şüphe yoktur. Ayrıca tarihin görünen yüzüne karşın görünmeyeni hedefleyen tarihçi için kendi halinde bir insanın kaleme sarılarak yazdıkları önemlidir. Bu yüzden tarihe renk katan seyahatname, hatırat, mektup gibi veriler ihmal edilmemelidir.
Türk tarihinin teşekkül ettiği Türklüğün damgasını taşıyan coğrafyalar vardır. Bu bölgelerde deyim yerindeyse, hangi taşı kaldırırsanız altında Türk tarihiyle ilintili bir ayrıntı ortaya çıkar. Nehir boyları ve yalçın dağlar, göçebe kültürü sayesinde, sık sık yer değiştiren Türk kavimlerinin ve boylarının ana yerleşkesi hükmündedir. İtil Nehri (Volga) Havzası ve Ural Dağları da Türk boylarını besleyen önemli coğrafyaların başında gelir. Bozkırın el değmemiş bu mekanları 16. yüzyıldan sonra kuzeyden Rusların güneyden ise Hindistan yoluyla gelen İngilizlerin boy hedefi haline gelir. Özellikle Rusların bölge ile ilgili emperyalist hedefleri sistemli şekilde ilerler. Deyim yerindeyse Ruslar ayaklarını bastıkları zeminin sağlamlığını bilimsel araştırmaların ışığında görmek isterler.

Çarlık döneminde başlayan Türkistan coğrafyasına olan Rus ilgisi bilimsel mecralarda hız kazanarak devam eder. 18. yüzyıla gelindiğinde kurulan Rus İlimler Akademisi, ilerleyen zamanlarda Asya’daki kavimleri ve boyları farklı birimler altında incelemeye başlar. İtil-Ural coğrafyasını kadim vatan belleyen Başkurtlar Rus ilimler Akademisinin faaliyetleri neticesinde deşifre edilir. Bu kapsamda Başkurt asıllı Rus bilim insanı Rail Gumeroviç Kuzeyev (1929-2005) uzun yıllar yaptığı alan çalışmaları neticesinde bahsedilen “İtil-Ural Türkleri” isimli kitabını kaleme alır.

Bir halk günümüzdeki şekliyle adı sanı belli, sınırlar içerisinde bir ülkenin mensubu olarak adlandırılıncaya kadar uzun sosyo-kültürel aşamalardan geçer. Uzun süreli değişimler neticesinde mevzu bahis millet son halini alır. Bu uzun süreçler Rus bilim insanı Gumilov tarafından etnogenez (halkların şekillenişi) olarak isimlendirilir. Kuzeyev’in amacı da Başkurtların -ortaya çıktıkları ilk andan itibaren günümüze gelinceye değin- etnogenezinin tüm aşamalarını kılcal damarlarına ininceye kadar aşikar etmektir.

Kuzeyev’in amacı işin açıkçası çok zordur. Yukarıdaki kılcal damar analojisi meselenin güçlüğünü ortaya koyar. Zira bozkır kökenli Türk kavimlerinin ardı arkası kesilmeyen devinimleri, mücadeleleri, birleşimleri; zamanımızda millet olarak şekillenmiş grupların geçmişini bol düğümlü yumağa çevirir. Üstelik atılan düğümlerin çözülmesi için sadece tarih disiplinin rehberliği de yetmez. Zira göçebeler kolay iz bırakmaz. Eldeki materyalin anlamlı bir bütün olarak tanımlanması kendi içinde binlerce güçlük içerir. Ama Kuzeyev şanslıdır. Zira Rusya Bilimler Akademisinin Başkurt Şubesi uzun yıllar boyunca müthiş bir birikim oluşturarak Kuzeyev’e sunar.

Rusların meşhur bilimler akademisi 1953 -1965 yılları arasında İtil- Ural coğrafyasında 16 bilim gezisi ve saha çalışması düzenler. Elde edilen materyallerle Başkurtların tarihi yeniden yazılır. Kuzeyev Başkurtların tarihini yazmasına karşın eserin neden “İtil- Ural Türkleri” olarak isimlendirildiği muammadır. Belki de ilk satırdan son satıra kadar Başkurtların tarihi anlatılmasına rağmen bazen kavimler arasındaki sınırların kaybolmasına binaen böyle bir tavır benimsenmiş olabilir. Hakeza eserde Başkurtların etrafında şekillenen dünyadaki boyların da öyle ayan beyan ortada olduğu ve ilişkilerden kesin çıkarımların yapılabildiği söylenemez. Bu nedenle Türkler kavramı fazlasıyla kapsayıcı ve makuldür.

Kuzeyev’in benimsediği metodoloji ve kaynak kullanımı giriş kısmında detaylı anlatılır. Burada dikkat çeken husus Kuzeyev’in sentez yeteneğinde ortaya çıkar. İlerleyen satırlarda da anlaşılacağı gibi Rus alim arkeolojik, antropolojik ve folklorik materyalleri ustalıkla kaynaştırır. Alakasız gibi görünen kaynaklar arasında mahirce ilintiler kurar. Yapılmış araştırmaları ve çalışmaları tam yerinde kullanır. Bu aşamada sanki notaların ahengiyle şekillenen orkestra müziği zuhur eder.

Kuzeyev, kaynak kullanımdaki becerisini tarih tasarımda tatbik ederken, asıl ustalığını onomastik (isimlendirmelerle ilgilenen bilim dalı) konusunda gösterir. Üç bölümden oluşan eserin ikinci kısmı, Başkurtların boy sistemine ayrılır. Boylara verilen isimlendirmeler, bu adlandırmaların coğrafyaya yansıyan halleri filolojik olarak masaya yatırılır. Boy-kabile-oymak şeklinde yapılanan Başkurt gruplarının habitatları, hareketleri ve birbirleriyle ilişkileri detaylandırılır.

Bir Başkurt boyunun yüzyıllar öncesindeki hareketini ve etnik tarihini netleştirmek kolay mesele değildir. Ama Kuzeyev kaynakları anlamlı şekilde çok iyi birleştirir. İlk aşamada rivayetlerin izini fevkalade sürer. Bu tarz çalışmalarda sözlü materyale biçilen ehemmiyet çok azdır. Fakat Kuzeyev rivayetlere anlam katan malzemeleri sözlü kaynaklarla o kadar iyi birleştirir ki yazısız kaynaklar kıymet kazanır. Yapılan isimlendirmeler etimolojik olarak en manidar olacak şekilde deşifre edilir. Aslında Kuzeyev’in metodolojik yaklaşımı onun konu üzerinde ne kadar uzun süre dirsek çürüttüğünü bariz biçimde kanıtlar.

Yine Kuzeyev kabile adlarını gruplandırırken etnik manada nasıl dallandıklarını da ortaya koyar. Her bir boyun kabile isimlerini tek tek inceler. Burada dikkat çeken husus boyların tamgalarına özel bir ehemmiyet verilmesidir. Boyların kendilerine has özel işaretleri olan tamgalar uzun tablolar boyunca eserde yerini alır. Anlamlı şekiller arasında kurulan güçlü bağlantılar boyun etnik tarihinin nasıl oluştuğu konusunda sağlam deliller sunar. Etnonim (etnik isim) takibiyle kurulan bağlantılar bazen kıtalar arası bir düzleme bile girer (Örneğin, Macar boyları İtil Nehri’nde-Asya’da ve Tuna Nehri’nde -Avrupa’da görülür). Uzun mesafeler her ne kadar afaki bir tasavvur gibi gözükse de Çin Seddi’nden Tuna boylarına kadar yayılan bir millete ait unsurlar düşünüldüğünde, Kuzeyev’in tasarımında doğruluk payının olduğu tahmin edilebilir.

Tabii eser, her ne kadar Türklükle ve özelde Başkurtlarla ilgili olsa da Rus ilmi mecrasının ürünü olduğu yadsınamaz. Hatta yazar eserinde bunu belirterek uzun bir dipnotla eserdeki ilmi yaklaşımdaki Rus etkisinden bahseder (s.87-88). Etnik oluşumların şekillenişinde benimsenen Sovyet terminolojisi ve metodolojisi yer yer esere yansır. Misal; çevirmenin de vurguladığı gibi, bazen Kıpçak yerine Polovets ismi kullanılır. Yine dönemde (Sovyet Rusya Dönemi) yazılan birçok eserde görüldüğü gibi Karl Marx’a atıfta bulunulur. Üstelik Marx’ın konuyla doğrudan alakası bulunmaz. Hatta eserin sonunda verilen kaynakçada harf sırasına göre verilen sıralamada Lenin ve Marx’ın isimleri kurala aykırı biçimde en başta yer alır. Tabii bunlar münferit kullanımlar olup, Sovyet baskısının neticesinde vuku bulmuş olabilir.

Bununla beraber eserin yüksek ilmi bir teşekkülden doğmasına karşın yoğun bir terminoloji içermediğini belirtmek gerekir. Muhteviyatı zenginleştiren okura yardımcı birçok unsurun olmasına karşın eserde yazarı ve çevirmeni tanıtan bir kısım yoktur. Yine eserin kabaca içeriği yazar tarafından teferruatlı bir şekilde giriş kısmında açıklanmış olsa da yayınevi ve çevirmen tarafından hazırlanan kısa bir önsözün faydası olabilirdi. Bu arada eserde en çok gereksinim duyulan unsurun haritalar olduğu açıktır. Yazar da bunu fark etmiş olacak ki esere birçok harita ekler. Fakat haritaların açıklama kısımlarının ayrı sunulması ve baskısının iyi olmaması okurun işini güçleştirmektedir. Tarih okumanın çaba sarf edilmesi gereken bir faaliyet olduğu düşünülse, ifade edilen durum görmezden gelinebilir.

Sonuçta; Asya’daki Türk gruplarının, boylar federasyonundan oluştuğu, yapılarındaki boyların binlerce kabile oymak ve obaya bölündüğü bilinir. İl=devlet denilen makro yapıdan en küçük yapı olan Türk ailesine kadar olan yapılanmanın şifresi kırılmadan etnik gelişim basamaklarının aşikar kılınması zordur. Kuzeyev, başlangıcı ve gelişimi karmaşık olan bu süreci Başkurtlar için netleştirmek ister. Hatta yüzlerce sayfa zarfında bir boyun (Başkurtlar) kendisine has ve çizilmesi zor tarihini harita üzerinde gösterir. Bu uzun anlatımın sıkıcı olduğu kabul edilmekle beraber ilim erbabı için aksini düşünmek olasıdır. Üstelik Rusların ortaya koyduğu bu faaliyetin Türk akademisi tarafından daha teşekküllü bir şekilde yapıldığını söylemek güçtür. Bundan dolayı eserin yüksek kaynak değerine diyecek yoktur. Aynı şekilde Kuzeyev’in kıymetli eserinin yapılacak çalışmaları tamamlayıcı ve devam ettirici yönünün olduğu barizdir.

İstanbul’un fethinden sonra Türklerin ikbal dönemleri başlar. Osmanlılar batı yönlü fetih hareketleriyle Avrupa kıtasının ortasında hızla ilerler. Hatta İtalya’da Otronto’ya çıkan Osmanlı ordusu Avrupa’da ciddi manada Türk korkusunun yerleşmesine neden olur. Yalanla gerçeğin karıştığı binlerce hikaye Hristiyanların dillerine yapışır. Ama savaş harici temaslar olayın farklı boyutunu gözler önüne serer. Zira Osmanlılarla ticari ilişkileri sürdüren Ceneviz ve Venedik gibi İtalyan şehir devletleri nazarında Osmanlılar dünya dışı uzaylılar gibi korkunç ve görülmemiş değildir. Bu da bir şeyin anlaşılmasını sağlar. Pekala Türklerle yaşanılabilir hatta mutabakat sağlanabilir.

Giovanni Ricci, buradan yola çıkarak Türk algısının diğer cephesine yoğunlaşır. Türklerin muhataplarında korku ve nefret gibi duyguları uyandırdığını incelediği eseri Türk Saplantısı’nın aksine bu eserinde ezber bozmaya gayret eder. Zira Batı tarihlendirmesine göre Orta Çağ ve İstanbul’un fethiyle girilen Yeni Çağ boyunca Türklerle olan ilişkiler savaş ve mücadele odaklıdır. Oysaki kılıçların kınlarından çıkmadığı, ellerin birbirine uzandığı yaşantılar da söz konusudur. Ricci, Türk Beklentisi isimli eseriyle çok bilinen ve tekrar edilegelen tarih algısını ters yüz etmeyi amaçlar.

Aslında Ricci’nin bu amacına ulaşmakta zorluk çekeceği aşikardır. Zira saray ve halk dünyanın her yerinde olduğu gibi Batı’da hatta Ricci’nin merceğini doğrulttuğu İtalya’da da birbirinden kesin hatlarla ayrılır. Ama toplumun ince katmalarına inildiğinde farklı yaşantılar ortaya çıkar. Misal savaş halindeki iki büyük devletin tutumuna rağmen mezkur devletlerin mensupları arasında evlilikler gerçekleşebilir. Yani mikro düzey çok bilinen makro düzeylerin aleyhine işleyebilir. Bu yüzden bütüncül bir yaklaşımla her şey ortaya koyulmalıdır.

Ricci’nin çabası ilk aşamada kendi içinde zorluklar içerse de konusuna fevkalade iyi odaklandığı görülür. Tabii elini güçlendiren etmelerde yok değildir. Hedef aldığı coğrafya İtalya Yarımadası ve şehir devletleri ona güçlü bir arşiv bırakır. Eldeki verileri çok iyi işleyen Ricci, Türklerin beklenilen ve istenilen taraf olduğu tasavvuruna gerçeklik katar. Düşman, beklenen olur mu bilinmez ama Ricci’nin anlattıklarından ortaya çıkan tablo Osmanlı’nın kabus olmadığını kanıtlar.

Karşılıklı bir cepheleşmenin olduğu uzun yıllarını savaşarak geçiren, Doğu- Batı kutuplaşmasının taraflarının öne sürülen tezlerin çürümesine neden olacak faaliyetlerde bulunduğunu da unutmayan Ricci, askeri gücü hamaset ve kibirle gösteren Osmanlı fikirlerini ve hümanist söylemlerle medeni açıdan üstünlük kisvesine giren Batılı elitlerin üst perdeden gelen görüşlerini pek dikkate almaz. Bu nedenle tarihi verileri olduğu gibi ortaya koyan Ricci, anlatım tarzıyla deyim yerindeyse ipleri okurun eline verir. Zira Osmanlı’yla anlaşan Fransa ve İtalyan şehir devletlerinin bu tutumu tarihsel olarak doğru veya yanlış olabilir. Dinin her yönüyle ön planda olduğu bir dünyada Hıristiyan- Müslüman dostluğu ve papanın Osmanlı beklentisi ihanetin çerçevesi içine girebilir. Ama ihanet ya da sadakatten ziyade olayların devletleri ve insanları getirdiği yer önemlidir. Herhangi bir etiket kullanmadan yapılan sunum bu nedenle önemlidir. Zira, Ricci’nin hainin ve sadığın peşine düşmeden tarihçinin hakikate ulaşma ödevini yerine getirme kaygısıyla hareket ettiği savunulabilir. Yani kısaca okur doğruyu ve yanlışı nesnel bir biçimde değerlendirme edimine okudukça sahip olur.

Eser kabaca böyle bir tablo sunmuş olsa da özele inildiğinde daha spesifik konuların olduğu görülür. Yirmi iki başlıkta incelenen konular fazlasıyla ilgi çekicidir. Her bir başlık ayrı bir makalenin içeriğini oluşturacak derecede teferruatlıdır. Konu içerisindeki ayrı ayrı numaralandırmanın yapılması ele alınan başlığın ne derecede farklı kapsamlarda değerlendirilebileceğinin kanıtıdır. Her bir başlığın zengin bir kaynakçadan beslendiği aşikardır.

Ricci İtalyan şehir devletlerinin yazılı materyallerini gayet iyi takip eder. Böylesine güçlü bir arşive rağmen tarih tasarımında çoğu zaman direkt alıntı yapmaktan kaçınır. Tarihsel kurgu manasında dozajı fazla kaçırmadan yorumunu ziyadesiyle iyi verir. Bazen siyasi tarih ve İtalyan şehir devletleri arasındaki ayrıntılı ilişkilerin anlatılması esnasında kantarın topuzu biraz kaçsa da kendi cephesi içerisinde düşünüldüğünde, yazarın bu tavrı kabul edilebilir. Esasında bu tarihsel söylemin siyasi birlikten uzak İtalya’nın yapısıyla ilgili olduğu bile düşünülebilir.

İtalya’nın siyasi yapısı kadar önemli olan bir olgu da İtalyan diplomasisidir. Papalıktan feyz alan İtalyan şehir devletleri üst düzey bir diplomasi yürütür. Güçlü devletler arasında filler arasında ezilen çim durumuna gelmek istemeyen devletlerin güçlüye dair siyasi tavırları diplomasiye ders olacak kadar başarılıdır. Aslında bu politik hareketlerin 4. Haçlı Seferi öncesi Lukas Notaras’ın söylediği “Konstantinopolis'te Latin serpuşu görmektense Türk sarığı görmeyi yeğlerim" sözüne gönderme olacak şekilde bir tavır olduğu görülmektedir. Benzer şekillerde Fransa’nın yanında Osmanlı tarafına geçen, ticari ilişkilerini önceleyen, hasım şehir devletine karşı güç elde etmek isteyen küçük feodaller Osmanlı tarafına geçmek ister. Ricci, bu manada bilinmeyenleri ortaya çıkarır. Hatta öyle ki Notaras’ın söylediği sözü gölgede bırakacak sözler okura ulaşır. Misal, 1508 yılında asılan bir isyancı “Rahiplerin yönetiminden ziyade Türklerin yönetimi iyidir” der. Yine Agnostino Vespucci (Floransalı Katip) 1501’de Machiavelli’ye yazdığı bir mektupta “Türklerin gerekli olduğunu” söyler. Eser bu açıdan Türk korkusundan ziyade Kilise korkusunun daha baskın olduğunu kanıtlar.

Her şeyden öte Türk tarihine olan bilinen bakış açısının tersini görmek açısından eserin önemli bir işlevi vardır. Aslında Türk tarih anlatısında karşı tarafa ilişkin tespitler çok azdır. Araştırmacılarımız düşman cephesinin içinde gezmeden, Türk’e Türk’ü anlatır. Ama Ricci, tüm yönleriyle karşı taraftan sözü alır. Bu nedenle tarihimizin iki kutuplu anlatısı birbirini tamamlamış olur. Misal Cem- 2. Bayezid çekişmesinin akisleri eserde bulunabilir. Bir anlaşılıp bir savaşılan Venedik’in siyasi oyunları fark edilir. Kanuni devrinde Fransa- Osmanlı birlikteliğini ortaya çıkaran etmenlerin geri planı anlaşılır. Bütün bunlar hakkında İtalyan şehir devletleri eşine az rastlanır tüyoları verir.

Eser en kıymetli tezini son bölümünde verir. Aslında bu tip bir eserde bu şekilde bir tezin ortaya çıkması şaşırtıcıdır. Ricci, Huntington’ın meşhur medeniyetler çatışması tezinin tarihi açıdan sağlam olmadığını öne sürer. Zira eserinde ortaya çıkan gerçekler, dini ve kültürel açıdan cepheleşen Doğu ve Batı’nın tam tersine hareket ettiği lehinedir. Ricci’nin incelediği 15 ve 16. yüzyıllarda din; tam manasıyla çatışma için bayrağı altına girilecek bir olgu değildir. Ayrıca bölgesel etkinlik açısından Akdeniz, çatışma teorisine güçlü bir karşıt alternatif oluşturmaktadır. İlerleyen satırlarda Akdeniz’in kaynaştırıcı yönünü vurgulayan yazarın görüşü ciddi manada çarpıcıdır. Akdeniz’i hep bölen hem birleştiren bir deniz olarak vurgulayan Ricci’nin sözleri eserinin özeti verirken, Huntington’ın yanılgısını gösterir mahiyettedir: “ Medeniyetler çatışmasını çoğunlukla savaşa odaklı olmasından değil de keskin sınırları çizdiği için eleştirdik. Topladığımız hikayelerin kendileri de bir çatışma hikayesidir ancak Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasındaki kesin ayrıma saygı duymaktan ziyade bu hikayeler daha karmaşık ittifakları ve karışıklıkları çıkarır.”
Geçtiğimiz yüzyılın ikinci çeyreğinin başında büyük Türk tarihçisi Zeki Velidi Togan’ın girişimleriyle İstanbul Darülfünunu'nda Umumi Türk Tarihi Kürsüsü kurulur. İlerleyen yıllarda diğer üniversitelerde Genel Türk Tarihi Ana Bilim Dalı olarak isimlendirilen bu sahaya ilişkin araştırmacılar ve akademisyenler yetişmeye başlar. Yapılan araştırmaların gün geçtikçe artmasıyla beraber Türk tarihiyle ilgili bilinmezlerin sert kabuklarını kıran, anlayışları değiştiren yeni bilgiler ortaya çıkar. Üstelik yabancı tarihçilerin istediği gibi at oynattığı bir sahada bundan böyle Türk tarihçiler yeni tezleriyle kendilerini gösterirler. Bu sahada yapılan çalışmalar yeni metodolojik problemleri de beraberinde getirir.

Araştırmacı sayısının artmasına ek olarak Genel Türk Tarihi konularındaki zenginliğe ve genişliğe bağlı olarak ortaya çıkan yeni problemlerin çözümlenmesi için ilki 2017 yılında düzenlenen çalıştaylar yapılmaya başlanır. Dördüncü çalıştay Kahramanmaraş’ta 2022 yılında yapılır. Bu çalıştayda sunulan bildiriler 2023 yılında kitaplaştırılarak, “Genel Türk Araştırmaları ve Günümüzdeki Durumu” ismiyle raflardaki yerini alır. Doksan bilim insanının katıldığı bu çalıştayda sunulan bildirilerle alanı daha iyi bir konuma getirme amacı ilk aşamada göze çarpar.

Altı oturumda tasarlanan dördüncü çalıştayda GTT ( Genel Türk Tarihi-yazıda bundan böyle bu şekilde kullanılacaktır) çeşitli başlıklarla masaya yatırılır. Her bir oturum ayrı bir bölüm olarak kitapta yerini alır. Sunulan 27 farklı bildiri ilgili bölüm altında sınıflandırılır. Bu bölümlerden ilki oldukça dikkat çekicidir. Geçtiğimiz yıllarda hayatını kaybeden GTT alanında kıymetli hizmetleri olan Enver Konukçu, Abdulkadir Donuk, Mustafa Kafalı ve Salim Cöhce gibi müstesna Türk tarihçileri öğrencileri tarafından biyografik olarak ele alınır. Vefayı önceleyen bu güzel başlangıcın başarıya giden yolda yeni tarihçileri motive edici yönünün olduğunu da kabul etmek gerekir. Zira hedeflerine yönelen yolda sebatkar davranarak Türk tarihinin kilometre taşlarını döşeyen bu isimlerin çalışkanlıkları, azimleri, ilmi yöntemleri ilgililere çok şey anlatır.

Eserin diğer bölümlerine bakıldığında, GTT ilmi sahasının metodolojisi üzerine yeni önerilerin olduğu görülür. Misal ikinci bölümde GTT’nin zamansal ve mekansal sınırları üzerine derin tespitler yapılır. Türklerin geniş coğrafyaya yayılması, geniş zaman dilimlerinde adlarından söz ettirmesi aslında bu konuda konuşmayı ve tartışmayı zaruri kılmaktadır. Burada dikkat çeken husus Türk tarihini kendi kalıplarına oturtmaya çalışan Batılı tarihçilere karşı tezlerin bu alanda sunulmasında yatmaktadır. Alanın (GTT) zamana ve mekana dair sınırlılıkları, ortak tarih anlayışlarının tekamülü, başka tarihi ekollerin etkileri vb. konuların sayfalara yansıdığı bu bölümde ufuk açıcı birçok bilgiyi edinmek mümkündür.

Yeni bilgilerin yeni sahaları da beraberinde getirdiği vakidir. Misal eserin üçüncü bölümünde Türk tarihinin hedeflerine dair tespitlerin yapıldığı önemli bildiriler yer alır. Öncelikle GTT alanıyla ilgili konulara bakıldığında, belli coğrafya ve devletlere yoğunlaşıldığı görülür. Fakat kıyıda kalmış yüksek önemi haiz daha az çalışılmış bölge ve siyasi oluşumlara yönelmek gerekmektedir. Bu GTT’nin hedeflerine uygun bir yaklaşımdır. Misal İran, Sibirya ve Hindistan gibi Türk tarihinin ciddi manada teşekkül ettiği alanlara dair yapılan sunumlar hem coğrafya millet ilişkisini ortaya koyar hem de tarihçiye yeni bakış açıları kazandırır. Ayrıca arkeoloji tarih ilişkisini anlatan bildiride olduğu gibi yeni metodolojik yaklaşımların GTT’nin bakir alanlarında nasıl kullanılacağına dair tüyolar verilir.

Eserin dördüncü bölümü ise, tarihin olmazsa olmazlarından en önemlisi olan kaynaklara ayrılır. GTT’nin kaynak dökümünün tahmin edilenden daha fazla olduğunu kanıtlayan bu bölümde, başta bilinenler olmak üzere adından daha az söz edilen kaynaklar da masaya yatırılır. Misal Çin kaynaklarını ele alan bildiride okuyanı yönlendiren ve yardımcı olan bir bilimsel metot izlenir. Çin kaynaklarının efektif kullanımına dair bu bildirinin rehber olma açısından fazlasıyla pragmatik olduğu dikkat çeker. Ek olarak kaya resimleri, Soğd belgeleri, İdil-Ural Tatar süreli yayınları, SSCB arşiv kaynakları, Kilise kayıtları vb. kaynaklar detaylı ele alınır. Her zaman her yerde rastlanmayan bu kaynaklara dair yapılan tespitlerin tarihçinin ufkunu genişleteceğine şüphe yoktur. Üstelik bu kaynak dökümünün GTT sahasının olanaklarını artıracağını, araştırmaları zenginleştireceğini, okuyanı spesifik alanlara yönlendireceğini düşünmek olasıdır.

Eserin beşinci bölümü ise daha özelleşmiş konulara ayrılır. Başka bilimsel ortamlarda da sunulmasında herhangi bir sakınca olmayan bu bildiriler GTT’nin araştırma sahasının zeminin ne şekilde işlediğini kanıtlamaktadır. Özellikle coğrafya ve konu bağlamındaki çeşitliliği gösteren bu sunumlardan Genel Türk tarihçisinin olaylara yaklaşımını algılamak mümkündür. Aslında bu kısım GTT alanında çalışan tarihçileri Türk tarihinin diğer alanlarında ter dökenlerden hangi yönleriyle ayrıldıklarını da ispat etmektedir. Misal kabaca 19. yüzyılda Bulgarcılık akımı, Babür ordusundaki ortaya çıkan bir çatışma, Farsname-i Nasıri isimli eserdeki Türk izleri, Türkistan’ın Rusya tarafından sömürüsünün yazılı izleri gibi mikro düzeye inen araştırma konularının incelenmesi GTT sahasının ne kadar geniş ve güçlüklerle dolu olduğunu göstermektedir.

Eserin son bölümünde ise, günümüzde GTT’nin ne durumda olduğu ele alınmaktadır. Bu bölümde Türk üniversitelerinde GTT alanına giren derslerin müfredattaki konumu ve durumu hakkında bilgi verilmektedir. Tablolarla zengin bir bilgi aktarımının söz konusu olduğu makale yardımıyla akademik dünyada GTT’nin artıları ve eksileri ortaya çıkmaktadır. Bu bölümdeki bir diğer makale ile GTT derslerinin diğer tarih derslerine nazaran durumunu da takip etmek mümkündür. Esasında çalıştayın işlevsel olarak kendini en iyi gösterdiği oturumun, bu bölüm başlığında düzenlendiğini düşünmek yanlış olmaz.

Eser her ne kadar birbirinden bağımsız konular üzerine bilimsel gelişmeyi sağlamaya çalışan ilim insanları tarafından sunulan bildirilerden oluşsa da Türk tarihine hizmet şiarı noktasında önemli çalışmalar için kıvılcım kabilinden bir etkiye sahiptir. Üstelik sunumlarının didaktik yönüne binaen alanın mensupları için bildirilerin fazlasıyla doyurucu olduğu görülmektedir. Yirmi yedi yazarın ayrı ayrı tezleri, bilgilendirmeleri, önerileri, metodolojik yaklaşımları, analitik değerlendirmeleri alan için çok önemli bir kazanımdır.

İlgili literatür düşünüldüğünde bu tarz çalıştayların kitap haline getirilmesi alanda uzmanlaşacaklara mühim katkılar sunacağı açıktır. GTT alanında eser vereceklerin kaynaklara, teorik yaklaşımlara, metodolojik görüşlere, yeni çalışma sahalarına hakim olmaları için eserin ehemmiyeti inkar edilmez. Ayrıca eserde makalesi bulunan akademisyenlerin çalışmalarına olan ilginin artması olasıdır. Üstelik sadece eserlere değil, Türk tarihinin zengin geçmişine dair önemli araştırma konularındaki çalışılmamış sahalara ilgiyi kanalize eden çalıştay bildirilerinin yeni eserleri müjdelediğini düşünmek mümkündür.

Eserin bilimsel bir toplantıda akademik bir topluluğa sunulan bildirilerden oluşmasına karşın dilinin ağır olduğu ya da fazla terminoloji içerdiği söylenemez. Bu nedenle eserin derin ihtisas konuları hariç genel okuyucu kitlesine uygun olduğu savunulabilir. Bununla beraber eserin bu güçlü yönlerine nazaran bazı ufak tefek eksiklikler de yok değildir. Misal bildiri sahiplerinin sadece çalıştığı üniversite ve akademik unvanlarının verilmesine karşı kısa biyografik bilgileri yoktur. Oysaki bu tarz bilgilendirmeler okurun daha fazla bilgi edinmesini sağlayabilirdi.

Son olarak, GTT konusunda ümitvar olmamızı sağlayacak güçlü bir kadronun ülkemizdeki tarih disiplinini iyi noktaya getireceğini düşündürecek çok şey vardır. Geçmişle kıyaslandığında iyi bir noktada olduğumuz eserdeki bildirilerden anlaşılmaktadır. Yine GTT alanında dirsek çürüten ama çalıştaya katılamayan akademisyenlerimizin olduğu da bilinmektedir. Yapılan çalışmalar sempozyum, konferans, kitap, makale, çalıştay vb. gibi düşünüldüğünde son zamanlarda Atatürk’ün “tarih yazmak tarih yapmak kadar mühimdir” sözünün altının doldurulduğu görülür.