Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

zafer saraç

1980 yılında Elazığ’da doğdu. İlk orta öğrenimimi aynı ilde tamamladı. Laboratuar, Biyoloji ve Tarih eğitimi aldı. Biyoloji bölümünü derece ile bitirdi. Tarih bölümünü bölüm ve fakülte birinci olarak tamamladı. 2019 yılında "Bazı Çin Seyahatnameleri Üzerine Bir Değerlendirme (MÖ 139- MS 984)" isimli tezi ile Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'de Yüksek Lisans öğrenimini tamamlayarak mezun oldu.2015 yılında arkadaşlarıyla beraber Elazığ'da Telmih Kültür Sanat Tarih ve Edebiyat dergisinin kuruluşunda görev aldı. www.kitapsuuru.com sitesinin genel yayın yönetmenliği, Telmih dergisinin editörlüğü görevini yürütmektedir. Yayımlanmış Seyahat Diyen Kitaplar isimli bir kitabı bulunmaktadır. Ayrıca çeşitli yayın organlarında yayımlanmış makaleleri bulunmaktadır.

zafer saraç Tarafından Yapılan Yorumlar

02.06.2021

Merhabalar ever doğru tahmin ettiniz bu tarz kitaplar okumayı severim. Size öneri mahiyetinde kitabımı önerebilirim. Zira içinde 20 küsür seyahatnamenin incelenmesi değerlendirmesi var. Umarım yeni kitaplara ulaşmanıza vesile olur. Kitabım Seyahat Diyen Kitaplar-Zafer Saraç
Aile ile ilgili çok şey yazılmış söylenmiştir. Ama aile temalı romanların ayrı bir albenisi olur. Çünkü aile içi ilişkiler herkes için ilgi çekicidir. Her şeyden öte yaşanılmışın peşinden koşan insanoğlu için anlatılan hikâye olası ve gerçekçidir. Ailenin kişilerarası ilişkilerde en önemli sahnelerinden biri olduğu düşünülürse, bazen roman içinde okurun kurguyu unutup olayın seyrine gerçekmişçesine adapte olduğu dikkatten kaçmaz. Yetmişli yılların sonunda fırtına gibi esen Avery Corman’ın Kramer ailesini anlattığı romanı da belirtilen sebeplerden dolayı hatırı sayılır bir ilgi görür.

Tabii eserin ABD’de bu kadar popüler olmasının sadece beyaz perdenin büyüsüyle alakası yoktur. Bazı eserler yayımlanmalarıyla toplumun bam teline dokunurlar. Kramer ailesi parçalanmış bir aile olup, yaşanılan sorunların benzer etkileri Amerikan kamuoyu için pek de yabancı değildir. Parçalanmış ailelerin sosyolojik ve hukuki sorunlarının temelinde yatan sebepler, sorun doğuran sorunlar, kadın erkek ilişkilerindeki pürüzler ve her şeyden önemlisi bölünmüş ailelerde çocukların konumu kafa kurcalayıcı meselelerdir.

Corman kalemini çomak gibi kullanarak arı kovanının etrafında dönmüştür. Ele aldığı sosyolojik sorunların yansımasının toplum içinde görülmesi; Corman’ın bahsettiğimiz ilgiyi görmesinin önemli bir sebebi olabilir. Zira kadın-erkek ilişkileri, evlilik düzeni, feminizm cereyanı, geçim sıkıntıları, aile olmanın ağırlığı gibi konuların dönemin Amerika’sında revaçta olduğu akla gelir. Bu yüzden yadsınamayacak şekilde Corman’ın romanı New Yorklu ve Amerikalıdır. Ama beyaz perdenin büyüsünden midir bilinmez, ünü uluslararası bir boyuta ulaşır.

Corman’ın romanı ve üslubu Amerikalılığını vurgulamakla birlikte, uzun ve kalifiye olarak tasarlanmış diyaloglarla kendisini gösterir. Belki de bu yüzden kolaylıkla sinema senaryosuna dönüşür. Eserin diyalog dozunun böylesine fazla olması beklenilen anlatıcı rolünün geri planda kalmasına neden olur. Fakat bunun ayrı bir özgünlük olduğunu ve okura hoş gelecek bir doğallıkla sunulduğunu belirtmek gerekir.

Doğallık sadece diyaloglar için geçerli değildir. Aile de Corman tarafından olabildiğince doğal olarak kurgulanmıştır (tabii bu doğallık vurgusunun Amerikan toplumu için geçerli olduğunu belirtelim). Doğallığın akışına kendini kaptıran okurun aklına ilk gelecek soru “Ya karakterin yerinde ben olsam, nasıl olurdu?” şeklindedir. Cevap okur için cezbedici olduğu kadar düşündürücüdür.

Ailede karşılaşılan sorunların çözümü bireyleri aşınca, olayın hukuka intikal etmesi işten değildir. Bu aşamada kahramanlarımız Ted ve Johanna Kramer’in çocuklarının velayeti için girdikleri hukuki mücadele eserin önemli bir kısmını içerir. Tabii hukukun mu, duyguların mı kazanacağı okurun merakını sürekli kamçılar.

Corman’ın duygulara yaklaşımı ise, ailenin sınırları dışına çıkıldığındakine kıyasla ebeveyn çocuk ilişkileri özellikle baba çocuk ilişkisinin anlatıldığı satırlar ve diyaloglar duygusal ağırlığıyla okura yeni düşünce boyutları kazandırır. Hatta öyle ki babanın çocukla -onun hayal dünyası eşliğinde- oynadığı oyunlar ayrıntıya girercesine verilir. Ama kıyıda köşede kalmış nüansların esere ayrı bir albeni kattığını da belirtmek yanlış olmaz.

Detaylar sadece aile için geçerli değildir. Dönemin Amerika’sını anlatan birçok detay da eserde kendisine yer bulur. Yetmişlerin Amerika'sında sosyo-kültürel havanın nasıl olduğu, karakterlerin konuşmalarından anlaşılır. Özellikle eserde gündemi meşgul eden konuların neler olduğu, gündelik yaşamın ilerleyişinin genelde ne şekilde olduğu, New York’un metropol yaşamının nasıl sürdüğü, insanların eğlence anlayışının nelere odaklandığı gibi sorulara cevap bulabilmek mümkündür.

Eserin filme çekilmiş olması, kitap film kıyaslanmasını gündeme getirebilir. Tabii ki her zaman için kitabın sinemanın görselliğini aşacak bir performansa gebe olduğu su götürmez bir gerçektir. Eserde anlatılan ailevi meselelere her ailenin maruz kalabileceği tahmin edilebilir. Yaşanılabilirlik de bir anlamda eserin cazibe noktasını oluşturur.

Eser biçim olarak iyi bir çeviriyle okura sunulmuştur. Çevirinin iyi olması ve karakterlerin doğal konuşma kalıplarıyla sunulması kitabın akıcı bir havaya bürünmesine neden olmuştur. Eserde anlatıcının ağdalı bir anlatımı benimsememesi de okur için artı bir faktördür. Mekân tasvirlerinde lafın fazla uzatılmadan verilmesi; eserin sıkıcı olmaktan uzaklaşmasına neden olmuştur. Hatta karakterler sözcüklerle çizilirken bile fazla detaylı bir anlatım benimsenmemiştir. Bu aşamada yazarın maddi tasvirlerden ziyade mevcut durum tahlilleriyle meramını anlattığı savunulabilir.

Son olarak eserin edebi performansı farklı şekillerde değerlendirilebilir. Ama bir gerçek var ki bazı eserlerin ardından yapılan konuşmalar sadece edebi verimlilik hakkında değildir. Avery Corman’ın eseri bu tarz bir eserdir. Sinemanın gücüyle olay sadece edebiyat olmaktan çıkmıştır. Aile içi sorunlar, boşanma, velayet gibi konularda yeni tartışma alanları açan “Kramer Kramer’e Karşı” eseri bu nedenle farklı tarzda bir güce sahiptir.

Neredeyse bütün edebi anlatı türlerinde yer yer mitolojiyle temas edildiği görülür. Çünkü söylenegelen mitolojik hikâye ve hikayecik efsaneleşmiş, dilden dile aktarılmış ve herkesin bildiği bir olay halini almıştır. Yıllar öncesinden gelen o meşhur hikayelere gönderme yapılacak çok olay olur günümüzde… Yazarlar bunun bilincinde olmuş olacaklar ki klasik bir edebi türü tekrar tekrar diriltirler. “Ben, Kirke” isimli eseriyle Madeline Miller, kurgusunu Yunan mitolojisinin merkezinden çıkararak hem mitolojiye hem de eserine ilgi çekmeyi başarır.

Madeline Miller, üniversiteyi tamamladıktan sonra master eğitiminde klasik eserler üzerine yoğunlaşır. Özellikle klasik dillerdeki vukufiyetini göstermek açısından son 5 yıldır Latince dersleri verdiğini belirtmek gerekir. Miller, elindeki zengin mitolojik malzemeyi çok iyi kullandığından olsa gerek, 2012 yılında “Akilleus’un Şarkısı” isimli eseri ile Orange Ödülü’nü kazanır. Hatta yazarın ülkesinde edebi açıdan bir yere gelmiş olduğu ve uluslararası alanda da popülaritesinin hızla arttığı gözden kaçmaz.

Miller, ilk aşamada yazdığı eserlerle mitolojinin hakkını verme amacını güder. Çünkü mitoloji içerisindeki fantastik ve insanüstü üslubundan dolayı bazı kitlelerce beğenilmez. Oysaki fantastik yazının edebi gücü bazen yadsınamayacak kadar dikkat çekicidir. Miller, yazdığı eserler vasıtasıyla mitolojik efsaneleri dirilterek yıllar yılı üzerilerinde birikmiş olan tozu kaldırır. Hatta öyle ki yazdığı metinlerin mitolojiye soğuk yaklaşanların dahi ilgisini çekmesi olasıdır.

Eserin ilgi çekici başkahramanı Kirke, Güneş Tanrısı Titan Helios’un kızıdır. Yani kahramanımız güneşin kızıdır. Buradan hareketle mitolojinin o gerçek üstü sınırlarının Miller’in kalemiyle sık sık geçildiği ön görüsü ortaya çıkabilir. Doğal karakterlerin çizilmesinin genel geçer kuralları olmasına karşın, tanrısal karakterlerin nasıl çizilebileceği muammadır. Ya da tanrıların insani doğasının deşifre edilmesi biraz zordur. Ama Miller’in bu zorluğa kaleminin gücüyle karşı koyduğu söylenebilir. Misal insani duyguları yaşayan tanrıların o sıra dışı hikayeleri bazen karakterin tanrı olduğu izleniminin silinmesine neden olur. Bu noktadan itibaren bazen okur keşke yazar biraz daha realist olsaydı diyebilir. Fakat aslında gerçeğin üstünü ve altını aynı dikkatle takip eden okur için bu tespitlerin önemi yoktur. Çünkü, iyi anlatı mitolojik hikayelerin günümüze kadar nasıl ulaştığını kanıtlarcasına rağbet görür.

Tabii fantastik kurguların önemli özelliklerinden birisi de özgünlük açısından eşsiz bir yapı göstermelerinde yatar. Miller ise eşsiz olmanın uzağında gezinerek söylenegelen ve çok bilinen mitolojik hikayelerin çevresine kurgusuyla şekil verir. Yani mitolojik hikayedeki ana eksen herkesin bildiği gibidir. Ama hikâyeye yeni bir şekil verilmiştir. Misal Kirke’nin amcası Prometheus’un insanlara ateşi armağan etmesi ve buna bağlı olarak cezalandırılarak Kafkaslara zincirlenmesi, bir kartalın her gün karaciğerini yemesi gibi çok bilinen bir mitolojik hikâye, Miller’in kurgusuyla ustaca birleştirilerek yeni bir şekil kazanır.

Mitoloji seven okur için anlatılan hikayelerin oldukça ilgi çekici olduğu bir gerçektir. Fakat herkesin mitolojiye aynı ilgiyi göstermesi beklenemez. Miller’in kalemi öylesine etkilidir ki; mitolojiyi sevmeyenlerin bile ikinci kez düşünmelerine neden olacak, efsanevi bir dille karşılaşmaları olasıdır. Günümüzün fantastik edebi yapımlarına bakacak olursak azımsanamayacak bir ilgiye matuf oldukları dikkatten kaçmaz. Miller her ne kadar elde olan ya da bilinen efsanenin üzerinden anlatısını şekillendirse de, çağımızda kitap raflarını dolduran fantastik edebi eserlerden daha çok ilgi çeker. Çünkü efsaneyi hatırlamak, yeni efsaneyi uyum sağlamaktan daha caziptir. Yeni fantastik efsaneler, hiç şüphe yok ki insanlığın ortak hafızasına zuhur etmiş destanlar kadar ilgi çekici olamaz. Sözün özü Miller’in kaleminin gücü ile birleşen mitolojik efsane daha çok sükse yapar.

Kirke karakterinden ortaya çıkan hikayeler bir antik çağ cadısının bir gününü de satırlara yansıtır. Yapılan bitkisel karışımlar, efsunlu sözcükler Kirke’nin dilinden masalsı bir söylevle okuyanların aklında yer eder. Kirke, tanrıların ve insanların dünyasında yaşamakla ikisine de olan ilgisini ve görgüsünü okurlarıyla paylaşır. Kirke’nin tanrısal olan ve insani olan arasındaki gitgelleri romanın öyküsündeki düalist yapının ortaya çıkmasına neden olur. Böylelikle ölümsüz ruhun tanrısal, duyguların ise insani olduğu gerçeği Kirke’nin anlattıklarından zuhur eder. Ayrıca Kirke diliyle tanrıları ve insanları karakterize eder. Tanrıların dünyasını ziyaret eden insanlar diğerlerinden ayrılacak özelliklere sahip olmalarına karşın, Miller’in kalemiyle tanrılardan daha fazla insanileşir. Zaten romanın başından sonuna tanrıdan insana, insandan tanrıya varan başkalaşımlar anlatıya damgasını vurur.

Yunan Panteonunun tanrıları kendilerine has hikayeleriyle yer yer satırlar arasında kendisini göstermesine karşın, anlatılan hikayelerin sanki tüm insanlığın mirasıymışçasına algılanır. Farklı milletlerin mitolojik öykülerindeki benzerliklerin manidar olduğu bir gerçektir. Belki de Miller ortak mirası su yüzüne çıkaracak çok yönlü bir anlatıya can vermiştir. Zira hırs, sevgi, aşk, kıskançlık, nefret, asalet, cesaret, açgözlülük, kibir vb. kavramlar üzerine özlü bir hikâye anlatılması istense, karakterlerin isimleri değişmekle beraber üç aşağı beş yukarı benzer temaların olduğu öyküler ortaya çıkar. Mitolojik sözlü mirasın günümüze kadar gelmesinin, kültürden kültüre aktarılmasının sebebi de budur. Miller eseriyle buna da aracılık etmektedir.

Sonuçta, Homeros’un kendi çağında yaptığı edebi eylemi ona nazire yaparcasına günümüzde de Miller yapmıştır. Destansı dil tarihte yaşayan insanları doğaüstü bir pencereden bakarak ihya ederken evrensel mesajlarını vermekten de geri kalmaz. Homeros’un efsanevi dili illa ki zamanında ilgi çekmiştir. Miller’in eserinin de günümüzde benzer bir ilgiye matuf olması, mitolojinin hiç eskimeyeceğinin kanıtıdır. Bazı kavramları dirilten hayat tılsımları vardır. Kirke’nin büyüsü mitoloji kavramına üflediği ölümsüz ruhtan kaynaklanır mı bilinmez, bin yıllık öyküler mezkûr eserle tekrar dirilmiş…
Balkanların son yüzyıllarda makûs bir talihi vardır. Savaş Balkan coğrafyasının adeta ruhuna işlemiş, insanlar savaşın içinde doğmuş ve ölmüşlerdir. Bu yüzden yazılan edebi eserlerde mutluluğu dağıtan, kasvetli bir karanlık çoğu zaman hissedilir. Kimi zaman hayatın ışığına sis-pus mani olur, kimi zaman insanlar için ay ışığı karanlıklarda umut olur. Meşa Selimoviç’in eseri de savaşın karanlığında ışık saçan bir mum ışığını andırır.

Meşa Selimoviç, Balkan coğrafyasının göbeğinde Bosna’nın Tuzla şehrinde gözlerini dünyaya açar. Doğduğu yer 1. Dünya Savaşının fitilin ateşlendiği coğrafyaya pek uzak değildir. Deyim yerindeyse doğumuyla beraber savaş onun için bir kader olur. İlk ve orta öğrenimini Tuzla’da bol bol okuyarak tamamlar. Sonrasında Sırp Dili ve Edebiyatı öğrenimi görür. 2. Dünya Savaşı öncesi yine başka bir savaşın içerisine dalar. Halk Kurtuluş Cephesiyle dağlarda savaşır. Son olarak Hırvat Ustaşalar Örgütü tarafından tutuklanıp hapis yatar.

Tabii, böyle bir biyografiye sahip yazarın fazlasıyla pembe tablolar çizmesi biraz zordur. Ama eserinde bahsettiği sisi ve karanlığı dağıtacak argümanları yaratmakta pek zorluk çekmez. Savaşın karanlığında bile aşk insanların yüreğini diri tutabilir. Ya da umudun ipine sıkı sıkıya sarılan bir karakter geleceğinin sınırlarını zevkle tahayyül edebilir. Selimoviç bu şekilde okurunun karşısına kötüdeki iyiyle çıkar.

Selimoviç’in eseri birazda otobiyografiyi andırır. Zira 2. Dünya Savaşı yıllarıdır. Almanlar, toplarıyla tüfekleriyle Balkan coğrafyasını silindir gibi ezmeyi planlamaktadırlar. Etnik yapısı karışık Balkan coğrafyası ise, dostun düşmanın kim olduğunun pek anlaşılamadığı bir mahşeri andırmaktadır. Bu nedenle Selimoviç’in karakterleri savaşın şokuyla hayatı ve çevreyi anlamlandırmaya çalışırlar.

Karakterlerin o tahayyüle zor gelen savaş tablolarını yorumlamaları ise, yazarın üst düzey maharetiyle sanatsal bir ifade kazanır. Sonuçta yaşanılan acıların ve mutlulukların en iyi ifadesi ruhta kendine yer bulur. Esasında bedenin fiziksel yaralarıyla savaşan birinin ruh tahribatını yansıtmak zordur. Karakter, kendisine biçilen savaş yaralarını ruhen başka mevzularda kendisini göstererek yansıtır. Selimoviç ustalığını burada gösterir. Ruhun üzerindeki karanlık farklı kaygıları dert edinerek dağıtılır. Misal insanların kayıp canlarını aradıkları, huzurun peşinde koştukları, bir coğrafyada pekala aşkın peşinde de koşulabilir.

Toplumsal olan kaderin, bireysel yansımaları ise her karakterin dilinden ve ruhundan farklı şekillerde sökün eder. Gençliğin yaşanmayışı, tatminsizlik, aşk acısı, geçim kaygısı, çaresizlik, gelecek endişesi vb. durumlar derin ruhi temaslı yargılarla karakterlerin hallerinden okunur. Aslında iyi bir eserden beklenen de budur. Halin, üstün yetenekle izahı yeni yorumların düşünce boyutunu zorlamasına neden olur. Yani anlatılanlardan çıkarılması gereken dersler artar. Selimoviç mevcut hali ortaya koyar, karakterler vasıtasıyla mekânı ve ruhsal tabloyu zihninde birleştiren okur ise kendi tahayyülünde sonuca ulaşır. Bir anlamda zengin edebi malzeme, okura düşün yolunda çok fazla imkân verir.

Selimoviç, çetelerin uğrak bir güzergâhı üzerinde bulunan alelade bir köy evinden(kitabın şık tasarlanmış kapağında bu evi görmek mümkün) muazzam hikâyeler çıkarır. Savaşın duyarsızlaştırdığı insanlara isnat edilenlerle, anlatı ziyade bir hal alır. Üstelik Selimoviç’in savaş şartlarını birebir yaşamasından dolayı değerlendirmeleri fazlasıyla objektiftir. Zira bazen gerek okur gerekse de yazar, savaş şartlarını yaşamadan olayın tamamen dışında bir yorum ya da izlenime sahip olabilir. İşin açıkçası bu tarz hayali savaş yorumları biraz temelsiz kalır. Selimoviç ise yaşanılanı yaşadığından ötürü içerden birinin sesini okura duyurur.

Tabii bu kadar savaşla hemhal bir anlatıyı benimsememiz, kitabın birebir çatışmaların olduğu emsalsiz maceralarla şekillenen bir havası olduğu fikrini ortaya çıkarabilir. Oysaki savaş eserde güçlü bir dekordur. Ya da karanlık tonların olduğu bir tuvaldir. Yazar ustalığını dekorun üzerinde konuşturarak gösterir. Anlatımın güçlü oluşu okurda mevzunun savaş harici bir konu olsa da etkili olacağı hissini uyandırır.

Yazarın yer yer ele aldığı insanlara dair felsefi yaklaşımları ise hayatı sorgulama açısından okuru tetikler. Hatta bir filozofu andıran tespitleri kitabın içinde elmas gibi parlar. Esasında sırf bunlar için bile kitap okunmaya bedeldir. Misal: “İnsan huzurlu yaşamak için yaratılmamış mıdır? Burası huzur işte. Elimizle yakalayamadığımız, bize ait olmayan, iç içe olmadığımız şey bizim değil, başkasının (s.105).” Bu alıntı kitabın iç sesinin yer yer nasıl bilgece bir üslup takındığı gösterir.

Biçim olarak eserin çevirisi genelde anlaşılır olup, yazarın kendisine özgü bir üslup söz konusudur. Duyguların bazen kime ait olduğu tam fark edilmez. Üstelik romanın anlatıcısının sesi çoğu zaman karakterlerinkiyle karışır. Sonuçta acının, kederin bulunduğu her ortamda duyguların daha da karmaşıklaştığı durumlar söz konusudur. Hatta duygu-durumu bozan dünya hallerine tepki verenler destanları andırır bir serzenişle yorumlarını dile getirirler. Selimoviç’in romanı ilk anda insanda bu hissiyatı uyandırır. Sanatsal edebi bir dilin kullanıldığı bu eser, duyguları harekete geçirmekle birlikte okuru sarıp sarmalayacaktır.


Tarih birçok devletin yıkılmasına ve yeniden doğmasına sahne olmuştur. Bazı devletler saman alevi misali yanıp yok olurken, bazıları ismen değişerek yaşamını sürdürmeye devam etmiştir. Bu manada tarih devletlerin raks ettiği büyük bir sahneyi andırır. Uzun süre tarih sahnesindeki yerini koruyan devletlerden birisi de günümüzde de cesametinden pek bir şey kaybetmeyen lakin ismi değişen Prusya’dır.

Monika Wienfort Prusya Tarihi isimli eseriyle büyük bir devletin tarihine geniş bir açıdan bakmaya çalışır. Alman akademisyen Wienfort’un anlatısındaki dikkat çekici objektif tutum başka yazarlara örnek olacak türdendir. Zira anlatılan dönemler itibarıyla Almanlığa ek olarak taraftar olunacak dini ve siyasi hizipler dikkat çeker. Aslında her tarihçinin dini ve etnik kimliğinden sıyrıldıktan sonra eserini kaleme alması eserin kalibresini arttırır. Misal eseri okuduktan sonra yazanın kimliği netleşmiyorsa, objektiflik sınamasını geçmiş kabul etmek lazımdır. Wienfort’un kimliğinden sıyrılarak eserini kaleme aldığı göze çarpar.

Tarihte köken çok önemlidir. Geleceğe yansıyan birçok olayın netleşmesi için çıkış noktasının bilinmesi önem arz eder. Wienfort yaklaşımıyla Prusya’nın ilk teşekkül dönemlerine kadar uzanarak kitabına başlar. Prusya kavramının ortaya çıkması devlet ve kültür seviyesine yükselmesi aşamalarını dile getirerek okuru yoğun tarih anlatısına sokmadan önce hazırlar. Burada dikkat çekici husus özet kabilinden önemli konulara değinilmesidir. Örneğin yazar Alman tarihinin şekillenişinde devlet-toplum ilişkisini başköşeye koyar (s.11) ve günümüz Almanya’sının anlaşılmasını Prusya’nın anlaşılmasına bağlar(s.13).

Wienfort kronolojik bir sıra takip ederek Prusya için önemli kırılma noktalarını farklı bölüm başlıkları altında ele alır. Misal Orta Çağ, Reformasyon, 1848 İhtilali, Weimar Cumhuriyeti ve Nasyonal Sosyalizm dönemleri gibi önemli başlıklar kitapta ilk olarak göze çarpar. Tabii Prusya tarihinin önemli köşe taşları bu şekilde dile getirilirken, klasik manada bir devletin hayatını özetleyen kuruluş, yükseliş ve yıkılış dönemleri de ihmal edilmez. Bu manada devletin tarihiyle, büyük siyasi aksiyonlar yazarın sunumuyla harmanlanır.

Anlatılan dönem Avrupa tarihi açısından fazlasıyla çalkantılı bir dönemdir. Prusya’nın bu çalkantılı dönemden bigâne düşünülmesi pek güçtür. Yazar ilk aşamada Alman birliğinden önceki prensliklerin o bölük pörçük siyasi birlikten yoksun halini çok iyi özetlemiştir. Yoğun siyasi bir anlatının olması dönem açısından tahmin edilebilecek bir husustur. Fakat yazar bazı tarih kitaplarında olduğu gibi anlatının mihver noktasını siyasi yapıya çekmemiştir. Misal Orta Çağ’dan sıyrılma zamanlarında gelişen kültür anlayışına ve dini yönelimlerdeki önemli değişmelere fazlaca yer vermiştir.

Wienfort klasik dönemlerde ihmal edilmeyen tarım anlatısını es geçmediği gibi modern zamanlara değin gelişim gösteren sanat yaklaşımlarını da sayfalarına yansıtmaktan vazgeçmemiştir. Anlatılan konu ne olursa olsun muhakkak devrin sanat anlayışı okura sunulmuştur. Bu aslında yazarın çok yönlü bakışını kanıtlayan bir bulgudur. Çünkü tarihi dönemler ele alınırken siyasi, idari, sosyo-kültürel, iktisadi, dini, askeri, hukuki tablo anlatılanlar arasına serpiştirilmiştir. Konunun merkez hattına yazar tarafından mahirane şekil verilirken, farklı orijinli anlatılarla ana hat böylelikle desteklenmiştir.

Eserin her şeyden önce zengin bir kaynakçadan ve büyük bir ilmi birikimden şekillendiğini belirtmek gerekir. Zira yazılanlardan bu kolaylıkla anlaşılabilir. Konunun merkezi Prusya olmasına karşın, adı geçen devletin Avrupa'nın merkezinde olmasından mütevellit farklı konulara dair bilgiler veren, yaklaşımı da dikkatten kaçmaz. Çok özel sayılabilecek bilgiler bu nedenle satır aralarında arz-ı endam eder. Misal 1844 Dokumacılar İsyanı, Yahudi tebaanın tarihsel durumu, 9 yaşın altındaki çocukların çalışma yasağı, kadın hakları, Bismarck faktörü vb. özel yönelimi olan konular nadide bilgilerle okura sunulur.

Prusya ile beraber Avrupa tarihine de ışık tutan kitabın özelde Alman dili, kültürü ve tarihine yönelen araştırmacıların ilgisini çekeceğine şüphe yoktur. Ayrıca çevirmenin önsözde belirttiği gibi kitabın Alman Dili ve Edebiyatı bölümlerinin Alman Edebiyatı derslerinde, tarih bölümlerinde, siyaset tarihi ve uluslararası ilişkiler bölümlerinde kısaca sosyal ve beşeri bilimler fakültelerinin birçok bölümünde okuyan öğrencilerin işine yarayacağıdır (s. 7).

Kitabın biçim açısından anlaşılır bir yapıya sahip olduğu, yalın diliyle okuyucuyu cezbettiği, gözden kaçmaz. Tarihin masalsı yönü kendisini yer yer gösterir. Buna ek olarak eser özel yöneliminden dolayı, küçük bir merak sayesinde yeni kitaplarla ve konu başlıklarıyla okurları tanıştıracaktır.

Ülkemizde genelde kendi tarihimizin dışındaki dönem ve devletler ilgi çekmez. Oysaki tarih genel kaideleri itibarıyla fazla bir sapma yapmaksızın dünyanın her yerinde benzer hareket tarzları gösterir. Bu nedenle Almanların ya da başka ulusların tarihini bilmek, kendi tarihimizle benzeşmelerini hesap etmek, gelecek için yeni yol tayinlerini tahmin etmenin önünü açar. Tarih zaten geleceğe ışık tuttuğu nispetçe faydalıdır. Wienfort’un kitabı bu nedenle iyi bir başlangıçtır.