Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

zafer saraç

1980 yılında Elazığ’da doğdu. İlk orta öğrenimimi aynı ilde tamamladı. Laboratuar, Biyoloji ve Tarih eğitimi aldı. Biyoloji bölümünü derece ile bitirdi. Tarih bölümünü bölüm ve fakülte birinci olarak tamamladı. 2019 yılında "Bazı Çin Seyahatnameleri Üzerine Bir Değerlendirme (MÖ 139- MS 984)" isimli tezi ile Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'de Yüksek Lisans öğrenimini tamamlayarak mezun oldu.2015 yılında arkadaşlarıyla beraber Elazığ'da Telmih Kültür Sanat Tarih ve Edebiyat dergisinin kuruluşunda görev aldı. www.kitapsuuru.com sitesinin genel yayın yönetmenliği, Telmih dergisinin editörlüğü görevini yürütmektedir. Yayımlanmış Seyahat Diyen Kitaplar isimli bir kitabı bulunmaktadır. Ayrıca çeşitli yayın organlarında yayımlanmış makaleleri bulunmaktadır.

zafer saraç Tarafından Yapılan Yorumlar

Biyolojiye göre malum insanın en küçük yapı taşı hücredir. Hücrenin giriş kapısı olan hücre zarının bazı özellikleri mevcuttur: Geçirgen, yarı geçirgen ve seçici geçirgen… İnsanlık tarihinde ülkeleri birbirinden ayıran sınırların gelişimine baktığımızda sırasıyla aşağı yukarı böylesine bir durum söz konusudur. İnsanlığın ilk dönemlerinde sınırdan söz edilemez. İlk devlet yapısının oluşmasıyla birlikte sınır hatları oluşur, fakat ilk aşamada öylesine katı bir sınır güvenliği yoktur. Yani geçirgen bir evre söz konusudur. İlerleyen zamanlarda sınırlar biraz daha katı kurallarla yarı geçirgen bir konuma kavuşur. Ama Yakın Çağ’a gelindiğinde; artık anlı şanlı seçici geçirgen bir sınır modeli söz konusudur. Öyle her isteyen her istediği yere seyahat edip sınırları geçemez. Tabii savaşlarla metazori şekilde çizilen her sınır, sorunlarını da beraberinde getirir. Kapka Kassabova, “Sınır” isimli eseriyle insanları birbirinden ayıran haritalarda gördüğümüz o meşhur çizgilerin içine girer ve hatta sınırların farklı yakalarını yazdıklarıyla birleştirir.
Kassabova 1973 yılında doğduğunda Bulgaristan sınırları içerisinde olmasına karşın, küçük yaşta ailesiyle beraber Yeni Zelanda’ya göç eder. 2005 yılında ise İskoçya’ya yerleşerek yaşamını sürdürür. Şair ve yazar Kassabova, 2010 yılından sonra baba toprağı Bulgaristan’da sınır kasabalarını ziyaret eder. Sonrasında incelemelerini derinleştiren yazar, Balkan coğrafyasının sınır ötelerine rotasını çevirir. Böylelikle rotası üzerinde bulunan sınırın diğer yakası, Yunanistan ve Türkiye de yazarın gezi günlüğüne eklenmiş olur. Kassabova’nın zamana, mekâna ve en önemlisi coğrafyaya damgasını vurmuş anlatısıyla çizdiği sınırlara ilişkin yazmış olduğu gezi inceleme notları artık kitap şeklinde teşekkül etmeye hazırdır.
Gezi-inceleme yazıları okura “orada olmak” hissini yaşatmasıyla meşhurdur. Belki de Kassabova okurunu sınıra götürmek kastıyla kitabını kaleme almıştır. Zira pasaportla geçilebilen bir hattın, kimi zaman nasıl büyük bir set, kimi zaman da nasıl insanın üstünden zıplayarak geçebileceği küçük bir engel olduğu pek bilinmez. Oysaki ele alınan her mekân Rusların meşhur Matruşka oyuncağı gibi katman katmandır. Sınır kavramının tabakalı o yapısının derinlerine inildikçe okurun karşısına çıkanlar fazlasıyla şaşırtıcıdır. Çünkü, en nihayetinde sınırlar kültürlerin kaynaşma alanıdır. Devletler sınırları çekerken kültürün o sınır tanımaz misyonunu umursamazlar. Ama Kassabova o umursanmaz kültürel yayılım alanının peşinde sıkı bir iz sürer ve sınırları kaldırarak kültürün temas noktalarını okurlarına sunar.
Kassabova elindeki kültürel materyali analiz ederken ilk aşamada tarihin rehberliğini öne sürer. İkinci aşamada gözlemlerinin gücüyle konuya hükmeder. Son aşamada yorumuyla gözlem ve analizlerinin sentezini okura sunar. Tabii bu akademik bir vizyon gösteren anlatısının içine, günlükle yazarı arasındaki samimi havayı aksettirecek irtibat noktalarını koyar. Çünkü salt kuru gözlemlere dayanan bir anlatı; kitabı turist rehberlerinin elindeki broşürlere çevirir.
Kassabova’nın eseri sadece gezi-inceleme kitabı olarak nitelendirilemez. Zira Kassabova sözlü tarihin konusu olabilecek şekilde, gezileri esnasında karşılaştığı insanlarla samimi diyaloglar kurar. Bu diyaloglarda sohbet edilen kişinin yaşamı adeta kitabın içinde zuhur eden küçük bir hikâyeye dönüşür. Kimi zaman bu macera dolu hikâyeler dönemin tarihinin okunması için sosyolojik verileri okura sunarlar. Çünkü Kassabova’yla konuşanları tek tip olarak tanımlamak mümkün değildir. Bu yüzden yeri gelir Kassabova’dan çok hikâyeleriyle esere renk katanlar Sınır’ı okura anlatır.
Yazarın kültürün önemli katmanlarından biri olan mitolojiyi de dayanak olarak kullandığı, gözden kaçmaz. Misal bahsedilen bir ritüelin mitolojik kökleri önce meydana çıkarılıp, sonrasında geçmiş gelecek ekseninde günümüze olan yansımalarına yer verilir. Yazarın bu anlatılarında insanların inanış özelliklerinin o dinler üstü yapısına şahit olmak da mümkündür. Kassabova, bir antropolog ve etnolog hassasiyetiyle olaylara yaklaşır. Kültüre özgü tutum ve davranışları yargılamadan en duru haliyle okura sunar.
Kassabova olayları değerlendirirken objektif bakış açısıyla konuya hükmeder. Türkler, Yunanlar ve Bulgarlarla ilgili etnik niza noktalarına fazla temas etmez. Siyasi çatışma hikâyelerinden bilerek uzakta durur. Bu açıdan çatışma halinden ziyade, anlatılan durum üzerine yoğunlaşır. Yorumlar, sivri uçlu olmayıp, herhangi bir etnik unsura rahatsızlık vermekten azadedir. Kassabova çocukluk çağlarını Bulgaristan’da totaliter bir hükümetin kontrolü altında geçirdiğinden, yazdıklarında derin özgürlük vurgusu göze çarpar. Bu yönden yazarın sınırları özgür bir bölge ve sınır insanlarını da daha tarafsız gördüğü düşünülebilir.
Kassabova’nın muhatap olduğu sınırlardan birisi de Türkiye sınırıdır. Bu yüzden Türkiye anlatısı da eserde kendisine ciddi bir yer bulur. Her ne kadar yazarın Türkiye’de karşılaştığı karakterler üzerine yoğunlaşan bir anlatısı olsa da bazen doğrudan Türkiye’yi merkeze alan yorumlarına da yer verir.
Eserde dikkat çeken yönlerden birisi de betimlemelerin canlılığıdır. Yazarın -şair ve yazar kimliğine binaen- metinlerinde şiirsel üslubun etkisini kabul etmek gerekir. Anlatılan coğrafyanın o su katılmamış doğal hali, en güzel şekilde dile getirilir. Karakterler canlı olarak çizildikten sonra kendilerine söz verilir. Bu anlatımla insan ve kültür yönüyle sınırların farklı yakalarını kıyaslamak okur için daha mümkün hale gelir.
Eserin çevirisi genel olarak iyi. Anlatı yoğunluğu, yazarın tarih, mitoloji, kültür gibi genel konularla, kendi biyografisi ve hatıraları başta olmak üzere birçok anlatıyı harmanlayarak ortak bir potada eritmesiyle göze çarpar.
Hayatın bize koyduğu tek sınır coğrafi değildir. Sınırlar her yerde karşımıza çıkabilir. Her şeyden öte insanın kendine koyduğu sınırlar dahi söz konusudur. Fakat kimi zaman sınır deyip geçemezsiniz. Zira sınır temasın hâsıl olduğu yerdir. Bu nedenle sınır insanlarının birbirlerine karşı tutumları, kendilerine özgü geleneksel ve folklorik özellikleri; dil, din, kültür farklılığının gölgesinde farklı mitlerin her coğrafyada değişen sesiyle sınır artık ayrı bir dünyadır. Kassabova bu ayrı dünyanın sesini kitabıyla layıkıyla duyurur. Zira Kassabova’nın Sınır’ı duymak isteyen için güzel bir seda, görmek isteyen için güzel görüntü olur. Sonuçta Kassabova’nın Türk arkadaşı Emel’in dediği gibi: ”Sınır denen şeyin tek güzel yanı diğer tarafa geçebilmek (s. 148)”. Kassabova, bu dokümanter eserle okurlarını sınırın diğer tarafına geçirir.
İnsanın özgürlüğü üzerine günümüze değin çok şey söylenmiştir. Zira 10 Aralık 1948 günü ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi insan özgürlüğünün kutsiyetine uluslararası alanda resmi bir boyut kazandırmasına rağmen, dünyanın her yerinde insan onuru ve haysiyeti acımasızca çiğnenmeye devam etmiştir. İnsanoğlu ilk olarak Kabil’in yaptığı gibi bir diğerine karşı zalimliği doğası gereği mi yapar bilinmez ama insanın insana yaptığı kötülükler, yüzlerce kez sayfalara dökülen acı anılar, hatıralar ve yazınlar zamanla öylesine yürek burkucu bir hal almıştır ki, havasını beraber soluduğumuz bazı canlıların bundan beri kalmasını dilemekten başka çare kalmamıştır. İşte “Karanlıkta Bir Nehir” kendi halinde bir insanın çektiği acıların kaleme alınmasıyla ortaya çıkmış müstesna bir eser…

Kitabın yazarı Masaji Ishikawa’nın annesi Japon, babası ise genlerini atmak isteyeceği kadar Kuzey Korelidir. 1947 yılında Japonya’da dünyaya gelen yazar, kısmen sorunlu bir ailede yaşamasına karşın, 13 yaşındayken, 1960 yılında, babasının Kuzey Kore’ye göç etmesiyle kötünün kötüsünü yaşamaya başlar. 1996 yılında Kuzey Kore’den Japonya’ya kaçan yazarın acı ve ibret dolu efsanevi yaşamı ve maceralı kaçış hikâyesi ise kitabının ana eksenini oluşturur. Hatırat kabilinden otobiyografik özellikler içeren eser, kurguyla izahı mümkün olmayan onlarca öğeyi bünyesinde barındırır.
Öncelikle mevzu bahis olunan -yazarın yaklaşık 36 yılını geçirdiği- Kuzey Kore topraklarının tamamen bir kapalı kutu olduğu söylemek gerekir. Günümüzde dahi dört duvar arasında bir hapishaneyi andıran ülkeye ait izlenimlerin çok kısıtlı olduğu şüphe götürmez bir gerçek… Her zaman karanlıkta olanın merak edileceği malumdur. Ishikawa bu minvalden hareket ederek okuruna karanlık bir ülkenin gerçeklerini göstermeyi amaç edinmiş olmalıdır. Zira Kuzey Kore fotoğraf makinesini alıp turist rehberleriyle gezilecek bir ülke değildir. Uluslararası boyutta vuku bulan kara propagandanın etkisiyle dışarıya cennet olarak tanıtılan ülkenin içinin tam bir muamma olduğunu bilmeyen yoktur.

Yazarın hikâyesi de esasında bilinmeyenden başlar. Ishikawa’nın babası, vadedilen Kuzey Kore topraklarının cennet olduğu safsatasına kapılarak, 1960 yılında ailesi ile beraber Kuzey Kore’ye göç eder. Fakat ilk saniyeden itibaren başlayan ailenin yaşadıklarını yazmaya kelimeler kifayet etmez. Ishikawa iyi bir eğitim almamasına ve yazarlığı aklına getirmeyecek kadar farklı bir konumda bulunmasına karşın mezkûr eserinde adeta bir destan yazar. Eskiler “dert adamı söyletir” derler. Ishikawa’nın yaşadığı acılar açısından derdini ölçmek mümkün olsa; belki de derdine oranla yazdıklarının az olduğu ortaya çıkar. Çünkü Ishikawa insanı yaşadığına pişman edecek dertlere sahiptir. Zira her satırda Ishikawa ismi altında insanlık şerefinin nasıl ezildiğine şahit olmak mümkündür.

Ishikawa olayları kaleme alırken samimi bir dil kullanır. Onun bu tarzı, aldığı eğitim ve yazarlığı meslek haline getirmemesiyle ilintili olabilir. Fakat, aslında olayı başka yönden değerlendirmek gerekir. Ishikawa içinden geldiği gibi yazar. Teferruata pek fazla girmez ve lafı uzatmadan yaşadığı acıyı satırlarına döker. Bunu yaparken dert ortağı ararcasına okuruna sorar: “bu durumda siz ne yapabilirdiniz?” Yazarın bitmek tükenmek bilmeyen bu tarz sorularına yanıt bulmak gerçekten zordur. Zira insan çaresizliğinin zirve noktasını yansıtan bir anlatı, dibini eşeledikçe daha ağır gerçeklerle okurun karşısına çıkar.
Aslında her anlatı umut barındırabilir. Kurgulanan bazı eserlerde korkunç bir dünya tasvir edilirken, okuru diri tutmak adına gizli bir umut, arka planda ne kadar mat görülse de kendisini hissettirir. Fakat Ishikawa’nın kurgu dışı anlatısında bunu bulmak mümkün değildir. Bu da bizi bir gerçeğin kapısına götürür: umut kurgulanabilir ama gerçek bazen umudu barındırmaz. Ishikawa’nın cehennemi andıran gurbeti öylesine zalimdir ki umuda zerre kadar yer bırakmaz. Misal, Ishikawa’nın annesinin ülkesine özlem duyan umutsuz söylevi yürek dağlayıcıdır: “Beni ülkeme bağlayan tek şey gökyüzü (s.80)."
Ishikawa’nın bu kadar ayrıntılı bir şekilde geçmişini afişe edebilmesi ise bunu bir hedef olarak kendine belirlemesinde yatar. Zira, kayıplarının acısını dünyaya duyurmak isteyen bir yazarın sert haykırışları her satırda ben buradayım der. Böylelikle yazar yaşadığı cehennemin sıcaklığını tüm insanlığa duyuracağından emindir. Çünkü yaşam hakkının kutsallığı kadar insanoğlunun gerçeğe ulaşma hakkı da vardır. Her ne kadar baskıyla derdest edilse de, gerçeklerin bir gün ortaya çıkmayacağını kimse garanti edemez. Ishikawa’nın eseri gerçeğin tezahür etmiş hali gibidir.
Ishikawa, gözetim toplumunun dişlileri arasında sıkı bir şekilde ezilmiş olsa da makineleşen bir meta haline gelmeye karşı direnir. Bu yazdıklarına da yansır, rejime karşı çıkan yanları bazen düşünce ekseninde ortaya çıkar. Çevresindeki düşünmekten bigâne insanların, tavırlarını yadırgar. Onun evrensel doğruya ulaşan fikirleri ise esir alınmayacak kadar güçlüdür. Bu doğrultuda Kuzey Kore’de fikriyle, zikriyle ve bedeniyle esir olmuş ama bunun farkında olmayan insanları betimleyerek; propaganda bombardımanı altında kendisini nasıl fikren koruduğunu anlatır.

Eserde, dikkat çeken yanlardan birisi de Kuzey Kore toplumunun siyasi, iktisadi, sosyal, kültürel düzenine ait tespitleri sunmasıdır. Ishikawa, sosyal yaşantıyı gündelik yaşamın en ince ayrıntılarına girerek yansıtır. İdeolojik mekanizmadaki bağnazlığın, nasıl toplumun çürümesine neden olduğunu yazdıklarıyla kanıtlar. Toplum psikolojisindeki çöküş ekseninde, ahlaki yozlaşmanın zirve yaptığı bir düzenin bozuk işleyişi tüm gerçekliğiyle aktarılır. Kuzey Kore tarihine ait dönüm noktalarının halk üzerindeki etkileri çarpıcı şekilde vurgulanır. Bazen duygu temalı balyozunu insanın içini burkacak şekilde indiren Ishikawa, hüznü okuyanın yüreğine bulaştırır. Acının, üzüntünün, öteki olmanın, çaresiz ve umutsuz kalmanın tüm şekillerini içten bir sesle duyuran yazar; adeta daha iyi durumda olup halinden şikâyet edenlere ibret dolu bir bakış atar. İdeolojiler ve fikir sistemleri daha iyi bir dünyayı yaratmak için araçtır. Fakat, bazen fikri bağnazlık en iyi aracı bile zulüm silahı haline getirir. İnsana saygı temelinde yükselmeyen her yapı evvel ahir çökmeye mahkûmdur. Şeyh Edebali’ye atfedilen şu söz işin özüdür aslında: “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın”.
“Sağlık sadece hastalık ve sakatlığın olmayışı değil, bedence, ruhça ve sosyal yönden tam iyilik halidir.” Dünya Sağlık Örgütü sağlığı böyle tanımlar. Fakat insanoğlu bedenen ve ruhen olumsuz bir tablo ile karşılaşmadığı müddetçe sağlığın o tanımların kalıbına sığmayan tarifini pek umursamaz. Hele sağlığın bozulduğu kalıcı sekellerle karşılaşan insan, hayata ve dünyaya bakış açısını değiştirmek zorunda kalır. Engelli statüsünün altında ezilen, psikolojik olarak yıkıma maruz kalan, birisinin söyledikleri fazlasıyla ders verici olmakla birlikte; “ateş düştüğü yeri yakar” vecizesi paralelinde karşıdakinde aynı etkiyi yaratmaz. Aslında insanların hassasiyet derecesiyle ilgili olan bu tutumun algılanması bazen güçtür. Saramago, Körlük romanı ile sağlığa ve hastalığa dair insani bakış açılarını ustaca verir.
1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülüne layık görülen Portekizli meşhur yazar Jose Saramago, mezkûr eseriyle sağlığı ve uyaran alımını bozan, insanı yaşayan bir ölüye döndüren kişisel kıyameti gözlerin yitimi kâbusu ile okuruna iletir. Edebiyat tarihinde hastalık konusu çoğu kez işlenmiş olmasına karşın, insanın üzerindeki marazi durumun fiziksel ve psikolojik etkilerinin çoğu zaman iyi dile getirildiği söylenemez. Bu manada Saramago, hastalık sonrası meydana gelen bedensel bir engelin ruhta yarattığı tablonun birey ve toplum bazındaki etkilerini okuruna özümsetmek gayesini taşır.
Olumsuz tabloların iç karartıcı bir hali olduğundan, düşünce ekseninde insanı bazen takıntının eşiğine getirdiği malumdur. İnsanın, hissiyatının paralelinde empatik düşüncenin ötesine geçmesiyle, marazi ve bulaşıcı körlük halinin okurun ruhunda travma etkisi yapacağı düşünülebilir. Fakat Saramago ustalığını konuşturarak okuru karanlık bir kâbusun içinde kendi beyaz adasına çeker. Körlük, insana dünyada cehennemi yaşatmasına karşın, yazarın ustaca hamleleriyle körlüğün iç burkucu havası okur tarafından pek hissedilmez. Yazarın dili o kadar etkilidir ki, anlatılan tablodaki iğrençliğin ortasına misafir olan okur, mekânın havasını içine çekmesine rağmen hissettiği rahatsızlığın etkisinin ortadan kalktığını duyumsar.
Saramago’nun körlük tasviri bile umut suyuyla yıkanmıştır. Körlük denilince ilk akla gelen karanlığın kimi zaman esamisi okunmaz. Zira kör olanlar görme yetilerini kaybettiklerinde sadece uçsuz bucaksız bir beyazla karşılaşırlar. Aslında bu beyaz karanlığın içindeki bir yıldız gibi parlar. Çizilen her karakter fiziksel engelini kaldıran bir umudun kancasına hayallerini asar. İnsan ruhunun bütün keşmekeşinin bozulduğu ruhi travmaların zirve yaptığı cehennemden farksız bir ortamda, umudun diliyle karakterleri konuşturmak her ne kadar tutarsız görünmesi gerekirken; Saramago, acının içinde okurun diline bal çalarak, ustalığını konuşturur.
Eser bilinmeyen bir zamanda ve mekânda, isimleri bilinmeyen karakterlerin başrolde olduğu eşsiz bir kurguyla zuhur eder. Bu yönüyle fazlasıyla özgün bir perspektif vermesine karşın, asıl özgünlüğü karakter isimlerinin verilmemesiyle ortaya çıkar. Eserde bir tek karakter ismi yoktur. Zira her karakter kendisine yapışan kimlikle tanımlanır. Akılda ilk uyanan izlenim isim olup karaktere yapışırken, başka romanlarda görülmeyen bu üslup ilk aşamada belki de okur tarafından yadırganır. Ama yadırganmaması gereken bir durum vardır ki, insanı insanlıktan çıkaran körlük insanın yaşamla arasındaki bağla beraber ismini de peşine takıp götürür. Yazarın dediği gibi; “…neye yarar ki, adlarımız ne işimize yarayacak, hiçbir köpek diğerini bizim koyduğumuz adla tanımaz (s.65).”
Tabiî eserdeki tek özgünlük karakter isimlendirmelerinde görülmez. Kitabın başındaki “yazarın kendine özgü yazım şekline sadık kalınmıştır” uyarısı sayfalar ilerledikçe daha iyi anlaşılır. Alışılagelen yazım tercihlerinin aksine anlatıcının sesi ve büyük harfle başlayan diyaloglar aynı paragrafın içinde virgülle ayrılarak, koyun koyuna okura sunulur. Biçimdeki bu seçim ilk aşamada okura garip gelse de aslında farklı bir terkip sunduğu dikkatten kaçmaz. Eserin anlam yönünden zenginliği; biçimdeki tercihleri gölgede bırakır. Çünkü eser 300 sayfalık tek bir paragrafta sunulsa dahi, okurun fazla seçici davranıp muhtevayı ikinci plana iteceği düşünülemez.
Eserin olay örgüsünün fazlasıyla cezbedici olduğu söylenebilir. Eserin sürükleyici yönünü pekiştiren maceralar, adeta kör birisi tarafında tecrübe edilmişçesine gerçekçidir. Olay örgüsüne eklemlenmesi gereken karakterlerin şahsi geçmişlerine dair hikâyeler biraz sönüktür. Saramago, bulaşıcı körlüğe öylesine odaklanmıştır ki kahramanlarının geçmişleri hususunda daha detaylı bir şekilde analize girmekten kaçınır. Hikâye içinde hikâye ya da kurgu içinde kurgu şeklinde tezahür eden yaklaşım fazlasıyla göze çarpmaz. Bu da her konuda olduğu gibi yazarın klasik kalıpların dışına çıkma isteğini kanıtlar.
Eserin güncel bir yönünün olduğunu da belirtmek gerekir. Zira Kovid19 salgınını yaşadığımız bu günlerde bütün toplumu tüm yönleriyle etkileyen küresel bulaşıcı bir hastalığın insanlar üzerinde nasıl bir psikolojik etki yarattığı, bu etkiyle çağımızdaki tutarlı izdüşümlerin neler olduğunu, eserde görmek okuru şaşırtır. Zira insan çoğu zaman benzer tepkileri vermesiyle doğasını dışa vurur. İnsanın tehlike (bulaşıcı hastalık) karşısındaki tutumunu bir yazarın çok iyi yakalayacağı elbette ki malumdur. Saramago, bu anlamda yaşadığımız evrensel olumsuzluklara üst akılla yaklaşarak benzer insani tavırları sayfalarına taşır.
Sonuçta; “körler ülkesinde tek gözlü adam kraldır.” Bu meşhur söze göre romanın kralı ise hiç şüphesiz ki Saramago’dur. Körlüğün yarattığı o felaket çağrışımlarını bazen bir körün bile izah etmesi zordur. Düşünce ve tavır yönünden bir uzvun kaybıyla gözün kaybının bir olmadığını ve hayatın kalbimizle beynimiz arasındaki iki küçük küreye bağlı olduğunu, eserle beraber anlamak mümkündür. Bu yönüyle eserin muazzam bir farkındalık yarattığını inkâr edemeyiz. Bazen kıymetini tam olarak algılayamadığımız nimetlerin değerini idrak etmek için Saramago’nun bu eseri okunmalı… Ne kadar olumsuz çağrışımlar yapsa da hayatın içinde Saramago’nun anımsattığı istenmeyen ihtimallerin olduğu, insanın kaçınılmaz tehlikelerle karşı karşıya ömrünü sürdürdüğü aşikârdır. İnsanın yazgısındaki kırılganlık belki gelecek zamanlarda bir distopyayı bize gösterecek, ne olursa olsun, geleceğe dair edebi tasavvurlar insan merkezli olmalıdır. Saramago insanın o kendine has merkezinden fazla ayrılmayarak, bizi bize fevkalade anlatır.

Yeryüzünde bazı coğrafyalar vardır ki ehemmiyetleri hiçbir zaman inkâr edilemez. Coğrafyanın önem derecesini arttıran etmenlerden birisi de geçmişte üzerinde yaşayan insan topluluklarıyla ilintilidir. Kat kat birbirlerinin üzerine gelerek toprağın kültürel birikimini zenginleştiren medeniyetler, uygarlığın ortak hafızasına eşi bulunmaz katkılar yaparlar. Bu anlamda Anadolu coğrafyası “Medeniyetler Beşiği” yakıştırmasına mazhar olacak kadar köklü bir tarihi birikime sahiptir. Kültürel hazinenin bolluğu Anadolu’yu merkeze alan araştırmacı sayısını arttırdığı gibi, her geçen gün kütüphanelere eklenen eser sayısı da bununla doğru orantılı olarak artmaktadır. Halen araştırmacılara Anadolu coğrafyası hususunda büyük iş düşmektedir. Batılı araştırmacıların, oryantalizmin etkisiyle son yüzyıllarda Doğu başta olmak üzere, Asya’nın giriş kapısı diyebileceğimiz Anadolu-Küçük Asya üzerine sonu gelmez bir araştırma azimleri söz konusudur.
Elmar Schwertheim de kendisinden önceki pek çok Batılı araştırmacı gibi Anadolu’ya hususi ilgi göstermiş, Antik Çağ’da Küçük Asya isimli kitabıyla Hititlerden Roma İmparatoru Constantinus’a kadar olan dönemi ana hatlarıyla anlatmıştır. Schwertheim, 1990 yılından beri Anadolu arkeoloji ve tarihiyle ilgili çalışmalarını, Münster Üniversitesi Küçük Asya Araştırma Birimi başkanı olarak devam ettirmektedir.
Alman yazar, medeniyet açısından önemli bir coğrafyayı Antik Çağ’dan itibaren okurlarına layıkıyla anlatmayı hedef edinmiştir. Schwertheim’in eseri genel geçer bilgi kazandırmak iddiasını gösteriyor olmasına karşın, her cümlenin altından adeta sayfalar dolusu bilgi fışkırıyor. Hatta bazen okur öyle bir izlenime kapılabilir ki kitabın çapı bardak, Schwertheim’in anlattıkları ise okyanus olur.
Arkeoloji ve prehistoryaya meraklı okurun satır aralarında çok şey bulacağı su götürmez bir gerçek. Yazar yeri geldiğinde terminolojik ifadelere başvurmaktan ya da coğrafyaya derinlemesine nüfuz ederek, Anadolu’daki yerleşimlerin eski çağlarda kullanılan isimlerini sıralamaktan çekinmez. Okurun illaki Anadolu’nun tarihsel coğrafyasına tüm yönleriyle hâkim olması şart değildir. Fakat anlatılanların layıkıyla bilinebilmesi için kitabın sonundaki haritaya sık sık müracaat edilmesi gerekiyor.
Tabii eserde okurun çabasına katkı sunmak babında bazı çalışmalar da yapılabilirdi. Örneğin Anadolu coğrafyasından bir bölge izah edilirken, verilen eski isimlendirmenin yanına “bugünkü” kelimesiyle başlayan yer açıklaması eklenebilirdi. Ya da notlandırmalarla okurun konuya ve coğrafyaya daha fazla vakıf olması sağlanabilirdi. Sözkonusu eserde okurun işini kolaylaştıracak hiçbir şey yok denilemez. Örneğin kitabın sonundaki harita Anadolu’nun tarihsel coğrafyasına dair güzel ayrıntıları gösteriyor. Zaten kitabın çapı düşünüldüğünde tasavvur edilen kolaylıkların görülmemesi normal karşılanabilir. Bilindiği üzere kitapta ele alınan her bir medeniyet ayrı bir kitabın konusu olabilir.
Kitapta Küçük Asya’ya misafir olmuş medeniyetler kronolojik sıraya göre ele alınmıştır. Asurlar, Hititler, Frigyalılar, Lidyalılar, Helenistik Medeniyet, Galatlar, Diadoklar, Partlar, Sasaniler, Gotlar ve Romalılar ayrı başlıklar altında anlatılmıştır. Bu medeniyetlerin ele alınmasında ilk dikkat çeken özellik yoğun bir siyasi anlatının olduğu gerçeğidir. Siyasi anlatının yoğunluğu eldeki materyalle izah edileceği gibi yazarın tercihine de bağlanabilir. Tabii sadece siyasi bir anlatıdan söz edilemez. Bahsedilen medeniyetler ele alınırken ayrı başlıklar altında farklı konulara yer verilmiştir. Misal Yunan dönemi anlatılırken, Efes ve Milet şehirlerinin tarihlerinden bahsedilmiştir. Yine din tarihi adı altında Mithras, Ana Tanrıça Kültleri ve Hristiyanlık detaylı şekilde anlatılmıştır.
Siyasi tarihe nazaran kültür tarihine az yer verilmesine karşın özel başlıklar altında değinilen konular oldukça ilgi çekicidir. Misal Küçük Asya’da hükümdar kültü hakkında verilen bilgiler kitabın ana yönelimi düşünüldüğünde farklılık arz eden bir yapıya sahiptir. Yine Küçük Asya’nın önemli kavşak noktaları kültürel izler vasıtasıyla takip edilmiş, yer yer şahıslara (Büyük İskender, 6. Mithradates, Sezar, Antonius, Augustus, Büyük Konstantin) indirgenerek dönem analizi yapılmıştır. Döneminde Tanrı diye tapılan bahsedilen hükümdarların ayrı başlıklar altında ele alınması düşünüldüğünde; pek de abes değildir.
Tarih Öncesi ve Antik Çağ gibi insanlığın az bilinen dönemleri mevzu olduğunda, kaynakların kısıtlılığından dem vurulur. Fakat Schwertheim’in anlatısı dikkatle incelendiğinde hiç de kaynak sıkıntısının olduğu anlaşılmıyor. Zira arkeolojik malzemeler ve ilk yazılı kaynaklar yazar tarafından çok iyi takip edilmiş. Efsanelerin ve destanların farklı versiyonlarını yeri geldiğinde ayrı ayrı kullanıyor. Bu anlamda yazılı kaynaklarla sözlü kaynakların iyi bir sentezle sunulduğu söylenebilir. Özellikle yazarın, dönemi ve Küçük Asya coğrafyasını anlatan Herodot, Strabon, Ksenephon vb. kaynakları çok iyi özümsediği yazdıklarından anlaşılıyor.
Schwertheim’in yorumunun doyurucu bir şekilde zuhur ettiği ilk aşamada dikkat çekiyor. Yazar bazen “bilinmiyor”, “aydınlatılmamış” gibi tabirleri kullanmaktan da çekinmezken, kimi zaman da fikrini kesin bir şekilde belirtmekten geri durmuyor. Özellikle Hint-Avrupa dil ailesinin sınırlarını Batılı anlayışa uygun şekilde medeniyetleri damgalamak için kesin bir şekilde kullanır. Dönemle ve coğrafya ile ilgili tartışmalı mevzulara girmeden tezini okura sunuyor. Son tahlilde yazarın yorumları veya tezleri yerine; ilginç, ilgi çekici ve garip sayılabilecek bilgi kırıntılarının daha çok akılda kaldığını belirtmek gerekiyor.
Biçim hakkında birkaç kelam etmek gerekirse; eserin iyi bir çevirinin ürünü olduğu, akıcı bir dille vücuda geldiği görülüyor. Her ne kadar, yabancı isimlendirmelerden doğan ağır bir anlatım eserde göze çarpsa da bunun anlatımı bozduğu savunulamaz. Ayrıca eserin editoryal olarak işin ehli tarafından süzgeçten geçirildiğini söylemek gerekiyor.
Sonuç olarak, Asya ve Avrupa arasında eşsiz bir köprü görevi gören ve birçok medeniyetin göçler yoluyla geçtiği, konakladığı Küçük Asya coğrafyası dünya medeniyeti ve tarihi açısından çok önemlidir. Yazarın da belirttiği gibi: “tıpkı bir köprünün değerini üstünden geçince anladığımız gibi, Küçük Asya kültürünün önemini de ancak sonraki dönemlere etkisine baktığımızda kavrayabiliriz(s.93).” Küçük Asya’daki her bir medeniyetin zincirleme bir reaksiyonla bir sonrakine etki ederek, insanlık kültür ve medeniyetine katkılar sağladığı malumdur. Ayaklarımızın altındaki toprağın kıymetini idrak edebilmek için; bu tarz eserlerin sindirilerek okunması zaruridir.
Dünyanın yaşadığı büyük felaketler geçmişten günümüze sıralanacak olursa; onların içinde bir kavmin ismi ayrıca zikredilir. Zira herhangi bir doğal afet kadar Moğolların yıkıcı bir etki yaptıkları sıkça tekrarlanır. Ama Moğolları tahrip gücü yüksek bir bomba misali tanımak pek de geçer akçe sayılmaz. Zira tarihi bir kavim değerlendirilecekse; objektif ve genel bir bakış açısıyla ele alınması gerekliliği şarttır. Karenina Kollmar-Paulenz Moğollar isimli eseriyle tam da bahsedildiği gibi tarafsız bir şekilde bir kavim hakkında tarihi görünümün geçmişten günümüze tamamını verir.
Paulenz Tibet ve Moğolistan bölgesine yoğunlaşmak üzere, Asya’nın dini ve kültürel yapısıyla ilgili çalışmalarıyla tanınan bir akademisyendir. Halen Bern Üniversitesi Dini Araştırmalar Enstitüsünde görev yapan Paulenz, Moğolistan, Nepal, Hindistan gibi Asya’nın birçok bölgesinde saha araştırmaları yapmıştır. Onun Asya tarihi ve kültürüne olan derin vukufiyeti Moğollar konusunda kalem oynatmasına sebep olmuştur. Paulenz eseriyle Moğolların daha iyi tanınmasını sağlamak ve alanda yapılacak olan yeni çalışmaların önünü açmayı amaç edinmiştir(s.9).
Paulenz ilk satırdan son satıra kadar engin bilgi birikimini satırlara yansıtmasını bilmiştir. Asya gibi zengin kültür yapısının çeşitlilik gösterir şekilde yayıldığı bir kıtada bilgiye hâkim olmak başlı başına meziyettir. Birden fazla din, dil ve kültür konusunda malumata sahip olma hırsı büyük oryantalistleri bilim dünyasına kazandırmıştır. Paulenz’de geçmişin büyük oryantalistlerinin izinden giderek, Moğolları merkeze aldığı bu anlatısında -her ne kadar kısıtlı bir anlatım alanına sahip olsa da-sadece Moğollarla kalmayıp, onların çevresinde şekillenen dünyayı da ziyadesiyle anlatarak bilimsel manada konunun altından kalkmıştır.
Yazarın bilgi birikiminin satırlara yansıyan en göz çarpıcı öğesi dile hâkimiyeti konusunda ortaya çıkmaktadır. Moğol kültürüne dair tespitler esnasında satır aralarında geçen Moğolca kelimeler bazen etimolojik çözümlemelerle okurun karşısına çıkar. Moğollara ait kültürel unsurlar sadece dil izahıyla değil; tüm kapsamıyla ele alınır. Bozkır kültürünün ana esasları kendisini gösterirken, bilenler için Türk kültür sahasının benzer özellikleri dikkat çeker. Yazar direk söylememiş olsa da Moğol Türk kültürel ayniliği ülkemiz okuru için bazen belirginleşir.
Eserin ülkemizde yayımlanan Moğollarla ilgili diğer kitaplardan doğal olarak farklı olduğu aşikârdır. Zira ülkemizde yazılan her kitap hele şayet Türk yazar tarafından ele alınmışsa; Moğolların Türklüğü konusunu dile getirir. Fakat bu eserde yabancı menşeyi nedeniyle bu tartışmalara hiç rastlanmaz. Hatta Moğollara ilişkin çevresel faktörler zikredilirken, özellikle Türklerin anlatısı azımsanacak boyuttadır. Misal Ayn-Calut’ta Moğolları yenen komutanın- Baybars’ın- ismi bile satırlarda görülmez. Yazarın bu tavrını normal kabul etmekle beraber, eserin teorik yönünün güçlü olduğunu da eklemek gerekir. Bazen satır aralarında yapılan can alıcı yorum ve tespitler öylesine iyi verilir ki sayfalar dolusu tartışma sadece bu satır üzerinden yürütülebilir.
Paulenz’in alanından kaynaklansa gerek; yoğun bir siyasi anlatı söz konusu değildir. Zaten kitabın çapı düşünüldüğünde böyle bir anlatıya yer vermek de pek mümkün olamaz. Dolayısıyla siyasi tarihe dair uzun anlatı yerini kültüre ait çözümlemelerle doldurur. Her ne kadar Moğolların ele alınmasında siyasi tarih anlatısında olduğu gibi kronolojik sıra uygulanmış olsa da; ekonomi, din, kültür, dil gibi ana başlıklardan çatallaşan özel konulara yer verilir. Misal “Hanımların On Yılı” isimli başlık altında ele alınan bilgiler Moğollar hakkında oluşan barbarlığı vurgulayan tarih algısı üzerinde -ezber bozacak şekilde- yıkıcı etki yaratır. Çünkü Türklerde olduğu gibi Moğollarda da kadına verilen önem tarihe genelleyici bakanları şaşırtır.
Yine Moğolların tahrip edici etkisine nazaran onların kültürel ve ticari olarak sağladıkları istikrara kitapta yer verilir (Pax Mogolica). Zira büyük bir coğrafyaya hükmeden Moğollar ticarete önem vererek kültürel transferin önünü açar. Örnekler üzerinden bu konuya yapılan vurgular ve paralel şekilde ortaya çıkan anlatı şüphesiz okuru ikna edecek özelliktedir. Bunda yazarın çok yönlü bakış açısının önemli olduğunu vurgulamaya gerek yoktur.
Eserin iyi bir yazarın yönetimiyle güçlü bir kaynakçadan beslendiği göze çarpar. Öncelikli olarak dönemin birincil kaynakları bam teli diyebileceğimiz güçlü yönleriyle anlatılan mevzunun etrafına ustaca yerleştirilir. Bu kısa ve öz alıntıdan sonra yazarın güçlü yorumu en kısa ve öz haliyle zuhur eder. Yani okur önce delille ikna edilir, sonra yorumla istenilen yere çekilir. Yazar günümüz kaynaklarına da yeterince hâkimdir. Bu hâkimiyetini sentez şeklinde oluşturduğu Moğollar anlatısıyla kanıtlar.
Kitabın sonuna okuma tavsiyeleri yazar tarafından eklenmiştir. Fakat bu kaynakların büyük bir bölümünün Türkçeye çevrilmediği dikkat çeker. Yazarın bu yaklaşımının her kitapta görülmesi okur için beklenilen bir özelliktir. Zira ilgi uyandıran eserlere okurun yönlendirilmesi başlangıç okuması düzeyindeki bahsettiğimiz kitaptan sonrası için önemlidir. Zaten Moğolların yeterince tartışmalı bir tarih mevzusu olduğu dikkate alınırsa yazarın zihinleri berraklaştırma isteği daha iyi anlaşılır. Bu arada kaynak tavsiyesinin bir yerde kaynakça işlevi gördüğünü de belirtmek lazım. Bunun kitabın akademik anlayışına uygun bir görüntü olduğunu söylemek güç. Ama yazarın Moğolları tanıtmak amacı düşünüldüğünde; pek önemi olduğu savunulamaz. Eserdeki dizin kısmı da kitabın kavramsal gücüne pek uymaz. Fakat yine de yeterli olup olmadığı; eserin vermek istedikleri düşünüldüğünde kâfi gelir.
Son olarak eserin iyi bir başlangıç okuması olduğuna şüphe yoktur. Özellikle Moğolların 17. yüzyıldan sonraki dönemlerini hesaba katacak olursak, bu dönemi direk anlatan eserlerin dilimize sık çevrildiği söylenemez. Zira Moğol tarihinin ilk evrelerinden günümüze gelinceye kadar Türk tarihiyle olan ilgisi kademeli olarak azalır. Bu nedenle Moğol tarihinin son dönemleri Asya’nın Türk bölgesinden uzak bölgelerde zuhur ettiği için tarih anlatımızdan ziyade Asya tarihinin konusuna girer. Böylece Moğolların yakın çağ tarihine eserin mütevazı bir katkı sağladığı söylenebilir. Genel olarak bakıldığı zaman dahi Moğollar hakkındaki literatürün belirgin bir kazanımı vardır.
Yine kitapta yer alan bazı şaşırtıcı bilgilerin gün yüzüne çıktığını belirtmek gerekir. Örneğin Moğolların günümüzde Cengiz Han’ı demokrat bir devlet adamı şeklinde düşündüklerine dair anketi satırlar arasında görmek gayet ilginçtir (s.112). Aynı şekilde Moğolların tarihlerinin başlangıcı olarak Hun tarihini esas almaları ve kendilerini Hunların uzantısı olarak kabul etmeleri de dikkat çekicidir (s.113). Fakat bir gerçek var ki Moğollar, Türklerle ortak kültür havzasından doğup büyüdükleri ve lokomotif gücünün büyük kısmını Türklerden almaları nedeniyle Türk tarihi için önemlidirler. Bu tarihi ortaklığın adına, ülkemizde yeterince bilinmelerinin bir mahsuru yoktur. Eserin bu anlamda şüphesiz tarihi malumat birikimine katkı yapacağı aşikârdır.