Toplam yorum: 3.284.424
Bu ayki yorum: 5.930

E-Dergi

zafer saraç

1980 yılında Elazığ’da doğdu. İlk orta öğrenimimi aynı ilde tamamladı. Laboratuar, Biyoloji ve Tarih eğitimi aldı. Biyoloji bölümünü derece ile bitirdi. Tarih bölümünü bölüm ve fakülte birinci olarak tamamladı. 2019 yılında "Bazı Çin Seyahatnameleri Üzerine Bir Değerlendirme (MÖ 139- MS 984)" isimli tezi ile Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'de Yüksek Lisans öğrenimini tamamlayarak mezun oldu.2015 yılında arkadaşlarıyla beraber Elazığ'da Telmih Kültür Sanat Tarih ve Edebiyat dergisinin kuruluşunda görev aldı. www.kitapsuuru.com sitesinin genel yayın yönetmenliği, Telmih dergisinin editörlüğü görevini yürütmektedir. Yayımlanmış Seyahat Diyen Kitaplar isimli bir kitabı bulunmaktadır. Ayrıca çeşitli yayın organlarında yayımlanmış makaleleri bulunmaktadır.

zafer saraç Tarafından Yapılan Yorumlar

Türk tarihi üzerine yapılan bilimsel çalışmalara bakıldığında önemli bir kısmının makalelerden mürekkep olduğu görülür. Bu bilimsel külliyatın mühim bir bölümünün ise yabancılar tarafından kaleme alındığı yadsınamaz. Fakat bu birbirinden önemli çalışmaların çok az bir oranının dilimize çevrildiği gözden kaçmaz. Uzun yıllar akademik olarak belirli bir konu üzerinde dirsek çürütenler dahi çalışmalarını nihayete erdirirken Türkçeye kısmen çevirdikleri makaleleri bilim dünyasıyla paylaşmazlar. Ama bunun istisnası yok denilemez. Resul Kürşat Şahsi Türkmenler üzerine çalışırken literatürde önemli yer kaplayan makaleleri dilimize çevirerek, tarih disiplini için önemli bir eseri dilimize kazandırır.

Türk tarihi üzerine kısa bakış atıldığında Türkmenlerin tarihimizdeki ehemmiyetli yeri ilk bakışta anlaşılır. Çin Seddi’nden Anadolu’ya kadar uzanan farklı boy ve kabile isimleriyle tarihte yer eden bu kalabalık insan grubunun siyasi, sosyal, kültürel, iktisadi vb. etkileri ise halen tam manasıyla deşifre edilmiş değildir. Bazen emsaline az rastlanır, alanında tek ve özgün olarak nitelendirilebilecek çalışmaların dahi dilimize tercüme edilmediği bir dönemde kaleme alınmış mühim makaleleri fark eden müellif bu yöndeki eksikliği gidermek kastıyla Türkmenler hakkındaki on makaleyi dilimize kazandırmıştır.

Makalelere ana hatlarıyla bakıldığında spesifik konulara yönelimin olduğu fark edilir. Özel bilgi konusunda detaylı açılım beklentisinde olanların bilimsel ihtiyacına bazı makalelerin değil; daha detaylı tasarlanmış kitapların bile cevap verdiğini söylemek mümkün değildir. Bu açıdan düşünüldüğünde belirli konular üzerine yoğunlaşmış ve fazla ayrıntı barındıran makaleler daha ufuk açıcıdır. İlmi kaygısı olan okuru doyuran bu spesifik odaklanmayla birlikte ortaya koyulan özgün yapının tekraren ulaşılabilecek bir unsur olduğu da şüphelidir. Bilim dünyasına ifşa edilen ve yeni bir teorik söylemi ön plana çıkaran bu yaklaşımın da birçok çalışmayı çağının ötesine taşıdığı görülür. Bu nedenle eserde tercüme edilen bazı makalelerin yazımından bu yana onlarca yıl geçmesine karşın taşıdığı kıymetin azalmadığı fark edilir.

Özgünlüğün öncelendiği, emsallerinin oluşturulmasının belirli bir güçlüğü de beraberinde getirdiği bazı makalelerin bu nedenle yüksek önemi haizdir. Misal geçmişteki kabile ve boy yapısının ya da sosyal özelliklerin zamanla aşındığı, ekseriyetle metamorfoza uğradığı bir dönem düşünülürse araştırmacıların başarısı daha iyi anlaşılır. Kırsal yaşamın şehirleşmeyle etkisini yitirmesiyle beraber bazı insan gruplarını geçmişteki özellikleriyle değerlendirmek artık pek mümkün değildir. Farklılaşan boy ve kabile yapılarıyla beraber kendine has karakterleri bulunan bazı insan gruplarının günümüzde tamamen kaybolduğu hesap edilirse, çalışmaların müstesnalığı daha iyi anlaşılır.

Sosyal özelliklerden bahsetmişken makalelerin içtimai merkezin çevresine yerleşen konulardan seçildiği dikkatten kaçmaz. Asya denildiği zaman ilk akla gelen göçebelik mevzuu ise Türkmenlerin özelinde detaylı bir biçimde makalelere konu edilir. Asya menşeili Türkmen gruplarının göçebe ve yerleşiklik mevzusunun sosyal yönüne ilişkin anlatım ise birçok yeni bilginin temayüz etmesinin önünü açar. Misal kendi siyasi örgütlenmeleri içinde anlamlı bir düzenle yerleşen Yomut Türkmen boylarının organizasyonuna dair anlatılanları her yerde bulmaya imkan yoktur. Yine bozkır yaşamını deşifre edecek tespitlerin ehil ellerle yetkin bir biçimde yapılması, günümüze değin uzanan yanlış algıların yıkılmasını sağlar. Bozkır yaşamına ve kültürüne hor bakışları çürüten bu satırların sosyal açıdan küçümsenen bir topluluğun gerçek manada ne kadar güçlü olduğu gerçeğini okurun karşına çıkarır.

Bir sosyal grup üzerinde tespitler yapılacaksa bunun dışarıdan sadece eldeki yazılı kaynaklar üzerinden etütle yapılması, değerlendirmeleri kimi zaman geçersiz ve mesnetsiz hale getirir. Oysaki Türkmenler üzerinde kalem oynatan makale yazarları uzun süre Türkmenler arasında kalarak gözlemlerini yansıtırlar. Gözlemle birleşen ilmi tespitin tarih disiplininin laboratuvarına yapılan ziyaret olduğunu kabul etmek gerekir. Böylelikle sadece tarih için değil, sosyoloji için de önemli bilgiler ortaya çıkar ki eserin akademik kapsamı bu sayede daha da genişler. Üstelik eldeki deliller kanıtlanabilirlik açısından daha güçlü bir referans statüsüne yükselir.

Göçebelik ve yerleşiklik, bilim camiasında çok işlenen bir konu olmakla birlikte bu konunun alt başlıkları altına girebilecek bazı mevzular vardır ki öyle her zaman araştırmacıların ilgisini çekmez. Bazen tek satır ve paragrafla geçilen bazı bilgilendirmeler kendi içinde açımlandığında başka bir dünya okur önünde arzı endam eder. Misal P. A. Andrews’in “ Horasan’ın Beyaz Evleri” makalesinde görülen budur. Göçebelerin barınakları olan çadırların Türkçede derme-çatma ikilemesiyle ifade edildiği malumdur. Fakat Türkmen çadırının dışarıdan görüldüğü gibi derme-çatma basit bir barınak olmadığı Andrews’in detaylı makalesi sayesinde açığa çıkar. Ayrıntılı bilgilendirmeler sayesinde mimari bir şaheser seviyesine yükselen bu çadırlar hakkındaki emsalsiz bilgilendirmeler ile göçebe kültürünün üstün yönleri görünür kılınır. Böylelikle eski kaynaklarda geçen göçebelerin yerleşikleri yerdiği anlatılar manidar hale gelir. Zira çadır yapmak ve onun transferini sağlamak altından kalkılması zor işlerdir. Ayrıca ilgili makalenin resimlerle desteklenmesi çadır yapımının aşamalarını adeta seyirlik bir belgesele dönüştürür.

Her ne kadar ağırlıkla sosyal meseleleri içeren makaleler çevirmen tarafından derlenmişse de bölgenin siyasi yapısının ahvalini gösteren çalışmalar da eserdeki yerini alır. Bölgenin İngiltere ve Rusya arasında emperyal paylaşım alanı olmasından mütevellit ortaya çıkan sorunlarla beraber, bölgeyi sömürmeye hazırlanan güçlü siyasi yapılara karşı Türkmenlerin gösterdiği direnç farklı makalelerle ele alınır. Türkmenlerin bağımsızlık anlayışının baskın olmasına karşın tüfeğin kılıca galip gelmesinin hikayesi ise Hernan Cortes’in Meksika işgalini akla getirir. Misal Ron Sela’nın “Rusların Hive’yi İşgali ve Yomut Türkmenlerinin Katliamı” makalesinde, tanıklıklara da yer verdiği için, emperyalizmin maskesinin indirildiği görülür. Misal Yomut Türkmenlerinin bu söylemi durumu izah etmeye muktedirdir: “Eğer Ruslarla karşılaşacak olursak onları kılıçlarımızla karşılamamız evladır. Yaşlı kadınlarımız ve çocuklarımız boğazlandıktan sonra Rusya'ya isyan etmek bizim için mecburiyettir. Dünyada böyle bir hayat sürmektense ölmek daha iyidir." (s.268)

Günümüzde yüzünü Türk tarihinin doğusuna yani Türkistan’a çeviren araştırmacıların ilk aşamada oryantalistlerin yazdığı kaynaklara yöneldiğine şüphe yoktur. Çağın gerisinde kalan bu kaynaklar her ne kadar eskidiyse de değerlerinden bir şey kaybettikleri tartışılır. Bu tarz kaynaklar ilk başvuru kaynağı hükmünde olmalarına rağmen tamamının Türkçeye kazandırıldığı söylenemez. Bununla birlikte geçtiğimiz yüzyıl içinde birçok bilim adamı 18. yüzyılda hız kazanan Şark’ı çözümleme işini devam ettirerek durmaksızın bölgeye dair birçok çalışma kaleme alırlar. Öyle ki bunların Türkçeye kazandırılması için enstitülerin kurulması bile düşünülebilir. Bu açıdan bakıldığında her türlü çeviri faaliyetinin Türk tarihinin aydınlatılmasında önemli bir aşama olacağı aşikardır. Ayrıca makalelerin tercümesinin onların referans olarak kullanımlarını arttırmakla birlikte benzer çalışmaların yapılması hususunda Türk araştırmacıları da motive eder.

Sonuçta, Türklerin büyük bir tarihi ve geniş coğrafyaları olduğu malumdur. Ama bu büyük coğrafya ve tarihin hakkının tam manasıyla verildiği şaibelidir. Asya’nın en doğusundan batısına doğru uzanan bu hikayenin gerçekleştiği kompartımanlardan biri terkedilip batıya doğru her geçildiğinde doğuda kalan unutulmuş gibi bir algıyla tarihe yaklaşmak köklerin unutulmasına ve kurumasına neden olur. Yabancılaşmanın önüne geçmek için dönemin tüm kaynaklarına hakimiyet ve bütüncül bir değerlendirme şarttır. Bu nedenle Türk coğrafyasındaki her birim tam tekmil bütün unsurlarıyla beraber irdelenmeli kayda alınmalıdır. Bu minvalde bizi bize anlatma iddiasına sahip her yabancı metin dilimize kazandırmalıdır. Oluşan külliyata ne kadar hakim olursak, bu yönde ne kadar çaba sarf edersek, Türk tarihine ve kültürüne o oranda hizmet etmiş oluruz. Şahsi’nin çevirdiği on makale bu yüzden dikkatten kaçırılmamalıdır.
17.11.2025

Hayat yolunu bir patikaya benzetecek olursak illaki zaman içinde yolun sağında solunda yaşamın bahar aylarına denk gelen çiçeklenmeler göze çarpacaktır. Yürümeye yüklenen anlamın doğasında bu vardır. Hayatın insanı koyduğu yer ve insanın bu tepkisi ise farklı farklıdır. Melisa Kesmez’in karakteri Türkan da hayat yolunun kenarına çiçek tohumları serpmeye niyetli bir kahraman… Kendi ayakları üstünde durmanın, var olmanın, yaşama umut beslemenin bir kadın için değil erkek için bile zor olduğu günümüzde Kesmez’in karakteri mücadelenin ruhunu taşıdığını her satırda ispat eder. Toplumun dar kalıplarına sıkışmış binlerce insana örnek olacak bir hikayeyi vadeden Kesmez kadının kendi kabuğunu kıran dişil gücünü göstermeyi de ihmal etmez. Kaderin ağlarına rağmen umudun hep olduğu, kırgınlıkların, Ayrıca güzel, akıcı ve yalın bir Türkçe eseri okurun zevkine hitap edecek bir hale sokar. Son olarak bir çiçekle bahar gelmez diyenleri yanıltacak çiçeklenmenin gözden kaçırılmaması lazım.
13.11.2025

Bir filmin, müziğin ve kitabın dönüştürücü bir yönü olduğu fark etmek için Güralp’ın eseri enfes bir örnek… Hayat boyu karşılaşılan güzel enstantaneleri bir sanat eseriyle bağdaştırarak sunmak ruhtaki kötü havayı dağıtmak için birebir. Buradan yola çıkan Güralp denemeleriyle düşüncelerinin samimi ortamına okuru çekiyor. Gerek aile yaşantısını gerekse de hayat yolunda karşısına çıkan insanları anlatan yazar kendi kabuğuna çekilmenin güzel yönlerine ilk satırdan itibaren okurunu adapte ediyor. Sanatın ruha dinginlik veren unsurlarını bir sanatçı olarak hayatın içinden çekip çıkarmakla birlikte, sanatın insanı nasıl yücelttiğine güzel değiniler sunuyor. Bir anlamda sanat- insan ilişkisinin teorikten pratiğe giden yolunu kendi anılarıyla çiziyor. Sevecen ve samimi anlatımın merkezinden bazen derde derman anekdotlar ve özdeyişler çıkıyor. Zaten önemli olan da okurun o kulağa küpe olması gereken bam telinin sesini duymasında yatıyor. Yazar hayat her şeye rağmen sanatla güzel diyor.
13.11.2025

Türk dünyasının ilk dönemlerdeki kalbi; Kaşgarlının, Satuk Buğra’nın, Yusuf Has Hacip’in vatanı; ikbal dönemlerimizin başkenti Doğu Türkistan’ın bugünkü döneminin her türlü tasavvurun ötesinde olduğu Kılınç’ın bu ezber bozan eseriyle anlaşılır. Çin’in istilası ve yoğun baskısının eski vatanın her zerresinde hissedildiği, korkunç gözlemlerin tarihe not düşercesine satırlara kazındığı bu kıymetli eserin mutlak suretle okunması gerekir. İnsan haklarının yegane geçerli söylem olduğu her fırsatta gündeme getirildiği bir çağda yaşanan insanlık dışı durumların uluslararası toplum nazarındaki geçerliliği düşünüldüğünde Çin’in pervasız dezenformasyonuna karşılık bu eser delil hükmündedir. Kılınç’ın gazeteci kimliğine binaen 5N1K haber unsurlarıyla ele aldığı eser modern bir seyahatname, günlük hükmünde olup emsaline az rastlanır bir çalışmadır.Yaşadığı ıstırabı muhataplarına gayet iyi anlatan yazarın Uygurların sesini dünyaya duyurduğuna şüphe yoktur. Bu sese kulak vermek insan olana zarurettir
11.11.2025

Yaz, bir umut misali beklendiğinde güzel duyguları hissettirir. Öykünün dilinin içine de muhakkak bu nedenle umut yerleşmelidir. Bu sayede merak diri kaldığı gibi karanlığın dağıldığı aydınlık sabah gibi öykü de insanın içini ısıtır. Sonuçta anlatılan bir hayat parçasıdır. Tüm yönleriyle yaşantının merkezine yerleşen insanın başından geçenler bütün doğallığıyla Yekta Kopan’ın öykülerinde dışa yansır. Bazen hayatın keşmekeşinin içinde okurun başına gelerek tezahür eden olaylar yazarın öykü diliyle buluşur. O zaman okur yazara, yazar da okura yoldaşlık etmiş olur. Esasında en rafine duygudaşlık bu şekilde ortaya çıkar. Kopan, kırk bir öyküyle hayatın girilmedik yerini bırakmaz deyim yerindeyse… Bu kadar hayat parçası içinden illaki okur kendine göre bir karakter ya da olay bulur. Hatta daha da fazlası “ben öykü yazsaydım böyle yazardım” fikri okurda oluşabilir. Kopan’ın öyküleri her ne kadar küçük kelimesine atfen küçürek olsa da manidar yönleri itibarıyla öyküler çok büyüktürler.