Küçük Asya’yı içine alan ve günümüzde Anadolu’nun neredeyse yarısının, Fırat ile Dicle sahasının bir bölümünün anlatıldığı bu eserde, şu an üzerinde yaşadığımız toprakları yeniden keşfetme imkanı bulacaksınız. Yeniden keşfetme derken, zira Küçük Asya ilk defa farklı bir bakış açısıyla ve detaylandırılarak anlatılmaktadır. Söz konusu çalışmanın bize vermiş olduğu en önemli bilgilerden birisi de Küçük Asya’da binlerce yıl önce de, farklı toplulukların bir arada huzur içerisinde yaşamış olduklarıdır.
Öte yandan, Küçük Asya’nın sakinleri farklı dilleri konuşsa da ve farklı dinlere de mensup olsalar da birbirleriyle gayet uyum içerisinde oldukları da göze çarpmaktadır. Fakat bu huzur dolu ortam garip biçimde ve hâlâ açıklanamayan nedenlerden ötürü MÖ 16. yüzyılda son bulurken geride soru işaretleri de bırakmakta. Yazar, tamda burada bir sorgulamaya girerken Küçük Asya’nın geçmişteki ev sahiplerini de anlatmaktan geri durmuyor. Bunlardan bazıları ise Asurlular, Hititler, Phrygialılar, Lydialılar ve Persliler.
Çalışmaya ilave edilen kimi görseller, meseleyi daha anlaşılır hale getirmektedir. Okur, en azından bir şekilde geçmişte yaşanılanları bu görsellerle canlandırma imkânı bulmaktadır. Antik Çağ’da, Adana, Tokat, Amasya ve Kayseri gibi şehirlerde kurulmuş olan “şehir devletleri”nden de bahsedilen eserde okur sadece “Küçük Asya”da kalmıyor, Ege’nin karşı sahillerine, Makedonya’ya, Roma’ya, Atina’ya yolculuk yaparken, bir anda kendisini Hazar Denizi kıyılarında da bulabiliyor.
Antik Çağ’a ilgi duyanların, Küçük Asya’nın ilk defa bu kadar derli toplu anlatıldığı bu çalışmayı ellerinin altında tutabileceğine emin olabiliriz. Diğer yandan konuya yabancı okura ise, en azından Antik Çağ’a ilişkin okumalarına başlangıç veya giriş seviyesi olarak, anlatmaya çalıştığımız bu eseri tavsiye ediyoruz.