Toplam yorum: 3.286.388
Bu ayki yorum: 7.918

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Eh, okuduklarımı bir kenara attım. Cohen'ın biyografisi bu kafayla okunacak gibi değil. Ernst von Salomon'un Soruşturma'sı neredeyse 1000 sayfa, bir de kitabın olayı değişik; Almanların II. Dünya Savaşı arifesindeki siyasi-sosyal yapısının çok ince ayrıntıları var, araştırma yapa yapa okuyorum mevzuları anlayabilmek için. Neyse, onlar beni öldürmeden hemen yolla, yolculukla, yolsuzluğumla alakalı bir şeyler okumalıyım derken Paterson'ı izledim iyi mi, ulan bunların içimi ferahlatması gerekiyordu? Kim demiş, kendi kendime uydurdum mutlu olmam gerektiğini. Ben bu filmi beş defa, on defa daha izlerim sanırım. İçimi ferahlattı ya, mutsuzluğu da uyduruyorum bir yandan ki üretebileyim. Yeni şarkılar çıksın, yeni öyküler düzeyim, yeni bir şeyler yapayım. Ebru kursuna başlayayım, raks edeyim; mesela tango. Tamam, değişim içten başlayacak falan, eyvallah da her zaman olacak iş mi bu? Değil, o zaman bir uçurtma uçurayım diye sahile gittim bugün. Uçurtma satıcıları gelmemiş. Geçtim artık ondan bundan. Şikayetçi değilim, sıkıntım biricik ama bazen söküp atasım geliyor. Kitap okuyorum ben de, kitabın biçimlendirdiği bu yeni teselliye ne ad koyayım?
Deniz.

Cendrars'ın deniz yolculukları kartpostallara yazılmış şiirlerde sabit. "'Şiiri önce yaşamak gerek - yazılması fazlalıktır.'" (s. 17) Yaşadıklarını paylaşmak istediği için dostlarına yolladığı kartlara yazıverir şiirlerini. Satie, Cocteau, Dos Passos, Apollinaire, Miller yakın dostlarıdır, şiirlerde bazılarının adına rastlanır.

Cendrars'ın yolculukları sadece kendi içindir; durmadan ilerlemek, gitmek ister ve her şeyi ardında bırakır. Kadınlar, arkadaşlar, kentler... "Seviyorsan gitmek gerek / Karını terk et çocuğunu terk et / Kadın erkek dostunu terk et / Kadın erkek yârini terk et / Seviyorsan gitmek gerek" (s. 24) Sunduğu manzarada duyulur ama sesi yüksek değildir, bakışı bozmaz, hatta sesiyle bakışı birleştirdiği de olur. "sağır edici bir tantana taş bir duvarın geçişi / Sonra madeni bir köprünün şelalesi / Makasların aksak sazı bir garın şamarı öfkeli bir / tünelin çeneye çift kroşesi" (s. 21) Tünele girildiği an iki kulaktan gelen uğultunun titreştirdiği çeneye sahip oldum, ikinin bir olduğu böyle nadir anlarda gerçekten o yolculuğa çıkmış gibi hissederim. Güzel bir şey.

Tekillik, bütün şiirlerin izleği. Kadraja başkalarının girdiği şiirler vardır, onlarda bile bir çift kulak, bir çift göz ve bir yürekten fazlasına yer yoktur. Yalnızların uykusuyla uyudum der Cendrars, kendini uykuda bile garantiye almış yani. Yalnızlığını rahatsız edenlere muziplik eder mesela; el yazısıyla bir iki kelime istendiğinde kelimeleri yazar, bir de mürekkep damlatır ki yazdıkları okunamasın.

Cendrars'ın şiiri yüksüz, yolculuklarda yanına aldığı sandığı 57 kilo çekse de şiirlerini tartsak pek bir şey tutmaz. Az sözcüğe sıkıştırdıkları arasında ülkeler, limanlar ve çağrışanlar var. Öyle manzaralara denk gelir ki Picasso'yu Alman dışavurumcusu olarak hayal eder, uçlar birleşir.

Yoldur istediği, bir de kağıt. Hikâyelerini, duyumsadıklarını anlatsa yeter. Yolculuğun sonu yaklaştığında perişan olur, şiirini yazar, yola düşemeyenlere lombozundan dünyayı sunar. Ne güzel!

"Bugün belki de dünyanın en mutlu adamıyım / İstemediğim her şey var / Ve pervanenin her dönüşü beni hayatımda istediğim / tek şeye biraz daha yaklaştırıyor / Vardığımda belki de her şeyi yitirmiş olacağım" (s. 128)
Polisiye görünümlü bir kanun-güç çatışması romanıdır.

Bir polis görev bölgesinin dışında, kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdeki aracında ölü bulunur. Kafasına bir tane sıkılmıştır, temiz.
Berlach nam yaşlı kurdumuz, süper hafiyemiz işin peşine düşer. Dr. Lutz'a gidip akıl danışır, ardından Tschanz'ı da yanına alarak araştırmalara girişir. Civarda Gastmann nam nüfuzlu bir dayının evi vardır, izler bu evi gösterir ve bir gece araştırmaya giderler. Klasik müzik orkestrası döktürmektedir, ev kapkaranlıktır, bizimkiler davetlilerin kendilerini müziğin dalgalarına bıraktıklarını düşünürler ki köşeden iri kıyım bir köpek Berlach'ın üzerine atlar, Tschanz biraderimiz köpeği vurur ve silah sesine gelen nüfuzlu bir albay, uzamalarını ister. Uzarlar, Berlach'ın koluna köpek ısırmalarından korunmak için bir aparat taktığını görürüz falan.

Polisiyelerde işe karışmış herkese kuşkuyla yaklaşıyoruz, yazarın bıraktığı ekmek parçalarını takip ediyoruz ister istemez. Eh, öyleyse neden bu aparatı açıkça göstersin? Bir katakulli var belli ki. Dönüş yolunda bir de gerginlik yaratır Dürrenmatt; Tschanz direksiyona geçer ve Berlach'ın sessizce yanaşmasından kıllanır, öldürülen polis de böyle öldürülmüştür ve beynine girecek kurşunun korkusuyla taş kesilir Tschanz. Tabii böyle bir şey olmaz, böyle bir şey romanlarda bile olmaz yavrucuğum. Kuru sıkı gerilim. Böyle olmayanlar da var, mesela Berlach'ın evine giren ve kim olduğunu sona kadar öğrenemediğimiz yabancı ve aynı şekilde en sonda kimliği ortaya çıkan gizemli adam; Berlach'ın İstanbul'da staj yaptığı günlerden tanıdığı, kötülükle beslenen bir alengirli herif ki en sonda inceleyeceğim bunu. Tschanz'ın öldürülen polisin kız arkadaşına yürümesi de var ki aslında hiç de gerek yokmuş buna, gizemi ortadan kaldıran bir detay olmuş ama işin polisiye kısmının kasıtlı olarak zayıf bırakıldığını düşünüyorum.

Berlach, Gastmann'ın sorgulanması için Dr. Lutz'un devreye girmesini ister ama karşılarına yine albay çıkar. Lutz'a o evde çok önemli beynelmilel görüşmelerin yapıldığından, dümenin açık edilmemesi gerektiğinden yoksa birilerinin canının fena yanacağından bahseder. Hukukun önünde engel, bu bir. Mevzuyla alakalı zibil gibi film, kitap var, geçiyorum.

İkincisi, kinizm. Gizemli adamımızla Tophane civarında sabahlara kadar içen Berlach, onu yakalamak için ant içer ve ayrılırlar, bu cinayete kadar yıllar geçmiştir ve Berlach sözünü unutmamıştır ama herifi enseletecek bir kanıt, bir ipucu, hiçbir şey bulamaz. O zaman ne yapar, sizi kitabın adına alıyoruz. Yargıç olur, celladına iş gördürür ama kim ne yapar, söylersem olmaz. Polisiye bu. Bir tane spoiler patlatayım, tamam; Gastmann bizim gizli kötü çıkıyor sonunda.

"Gastmann'da kötülük bir felsefe ya da içgüdüden kaynaklanmıyor, yalnızca özgürlüğün bir ifadesi, hiçliğin özgürlüğü." (s. 71)

Diyojen'i fıçısından çıkartıp Gastmann'ın yerine koyun, aynı şey. "Yapılabiliyorsa yapılabilmeli" mantığı bu arkadaşlardan türemiştir, zaten o yüzden Antik Yunan'da kimse bu herifleri sevmez. "Delirmiş bir Sokrates," demiş Platon mesela, Diyojen için. Mutlak özgürlüğün içinde iyilik ve kötülük diye bir şey yoktur. Kiyoşi Kurosava'nın Kurîpî'sini izlerseniz orada da benzer bir herif var, başlarda. Bizim ABD'li meşhur sapık da böyle. Say say bitmez.

"Meh" deme cüretini gösteriyorum, Dürrenmatt'a devam edeceğim ama büyük bir şevkle değil.
Paul Auster hikâye anlatmanın, daha da önemlisi hikâye güzellemesinin ekmeğini yiye yiye bitiremiyor. Senaryolarının başarılı olduğunu düşünüyorum, yarattığı dünyalar oldukça güzel ama romanlarında bir parça tekrara düştüğü izleniminden kurtulamıyorum. Keyifle okumaya engel mi bu, değil ama egemenlik sınırlarının dışına çıkmaya çalışmak da gerek...li değil aslında, adam bildiği şeyi yapıyor, iyi de yapıyor. Okura da okumak düşüyor. Beğenmeyen okumasın, değil mi? Değil, yine de okuması lazım, Auster büyük bir yazar çünkü. Üçlemeden, diğer metinlerinden birçok karakter alıp resmi geçit yaptırabilir, tanıdıklarla karşılaştırabilir, Bay Boş'u kendisinin kopyası olarak yaratmış, ilerlemiş yaşına rağmen malafatının hala çalışıyor olduğunu göstermiş olabilir. Olasılıkları kullanır Auster ve hikâye neyse sürdürür, bitirmez. Yavanlıktan kurtulmak için yeterli olup olmadığı tartışılabilir, tartışılsın.
Ne oluyor, Bay Boş uyanıyor. Odada bir yazı masası, yatak ve iskemle var, lamba gibi ıvır zıvırlar detay. Tepede parmaklıklı bir pencere, ışık yeterli. Lambanın üzerinde "Lamba" yazıyor, Duvarın üzerinde "Duvar". Askeriye mantığı. Odaya gelip gidenler var, Bay Boş'un bir yerlerden çıkarmaya çalışıp çıkaramadığı insanlar. Auster'ın ödünç aldıkları. Fotoğrafları masada mevcut, hepsinin 30 küsur yıl önceki halleri var ki geldikleri metinlerdeki hallerinin fotoğraflarıdır. Neyse, adamımızın sağlık durumu pek iyi değildir, tedavi gördüğü izlenimi yaratılır. İyileşmeye çalışırken Anna falan gelir, Annalı bölümlerde bazı cinsel anlara yer verilir, Auster'ın henüz ölmediğini anlatma şekli olduğunu düşünüyorum. Sonrasında masadaki metni okumaya başlar Bay Boş, hikâyeye kaptırır kendini. "Kelimelerden başka bir şey değil, der kendi kendine, kelimeler insanları korkudan neredeyse öldürecek güce ne zaman sahip oldu?" (s. 16) Sadece korku da değil, yaşamın imitasyonudur söz konusu olan. Metinde üçüncü dünya ülkelerinde çıngar çıkaran bir süper gücün adamlarının maceraları vardır ama bu maceralar da kendi içlerinde çeşitlenir, yer yer alternatifleri sunulur, metnin dışına çıktıkça Bay Boş'un çevresiyle tecrübesinin metinle alakalı noktaları göz kırpar. Ardışık anlatılar birbirleriyle iç içe geçer, bir hikâyenin kaldığı yerden başka bir hikâye devam eder. Bu durumda kişilerin, olayların tamamen anonimleştiği bir dünyaya ulaşırız. Olasılıklar dedim, hepsi devreye girer, birbiriyle bağlantısız gibi görülen uçlar birleşerek akışı sürdürür.
Son: Uykuların Doğusu. "Bir hikaye sonsuzmuş gibi göründüğünde, kendine ulaşmış demektir çünkü. Bu da, az şey değildir hikaye açısından. Bilirsin, ne kadar çırpınırsa çırpınsın, kendine ulaşamayan bir hikaye başka noktalara da ulaşamaz."
Tekinsiz oda hoşuma gitti, onu söyleyip bitireyim. Bay Boş kendini kilit altına alınmış gibi hisseder ama kapının kilitli olup olmadığından hiçbir zaman emin olamaz, buna rağmen kapıyı açmayı denemez de. Onun yerine parmaklıkları yoklar, yapılamayanı yapmaya çalışır ki hikâye buna izin vermez. Zira Bay Boş, doldurulmayı bekleyen bir hikâyedir, hikâyenin ta kendisidir ve dolana kadar odadan çıkmasına izin yoktur ki dolduğu zaman boşluğundan kurtulması mümkün değildir. Kanıt, üstteki alıntı. Auster'ın sondaki açıklaması olmasaymış daha iyi olurmuş tabii, Toptaş çok daha iyi bir şekilde anlatmış mevzuyu.
Güzel, okunsun.
2016 Haldun Taner Öykü Ödülü.
Ömür İklim Demir'i beğendim, sıkılırcasına beğendim. Detayları güzel, imledikleri güzel ama ikinci kitabı bu güzel kitabına benzerse okuyacağımı sanmıyorum. Nasıl diyeyim, kendinden çok sesi öykülerine taşıyormuş gibi geldi, karakter tasarrufuna hiç girmediği halde. Bakalım.
Barikatlar, yanan evler, kaldırım taşlarının altında kumsal varlar, belli başlı yılların ruhu milenyuma taşınsa ne olur? Orta sınıf kendini güvensiz hissetmeye başlarsa, Harari'nin bahsettiği yaramazlar grubu henüz köşeleri, çizgileri belirmeden huzursuzlanırsa, beyaz yakalıların edepli öfkesi patlarsa o zaman yeni bin yılda ilk kez görülecek eski tip ayaklanmanın kıvılcımdan küle takibi yapılacaktır.

Chelsea Marina sakinleri evlerini yakacak, orta sınıf arabalarına atlayıp akrabalarına gidecek, ta ki devrimin gazı alınana kadar. Şeytanın hikmeti insanlara kendinin var olmadığına inandırmak, kapitalizmin de öyle. Satın alınan devlet mekanizmaları tehlikeli şekilde şişen balonun havasını almak için ölümlü veya ölümsüz eylemlerin bekçiliğini yapacak, karmaşa dinene kadar her şey olabildiğince sütliman halde tutulacak. Olmadı mı, hareketin başlarıyla anlaşılır, olay kapanır. Sendikacılar, sözcüler, gücü olan kim varsa satın alınır ve her şey biter. Bu kadar. Alevlerin içinde yiten birikimler, yıllar... Bir şeylerin değişeceğini umanların, ateşi can pahasına harlayanların gözlerinden uzakta iki el sıkışır, gelecek yiter. Bu kadar.
Richard Gould, Chelsea Marina tayfasının verdiği manidar adla Dr. Moreau, çocuk doktoru ve hastalanmış toplum için son derece orijinal tedaviler üretebilecek öfkeye ve yaratıcılığa sahip. Esas oğlanımız David Markham, olayların içine hava alanı patlamasında eski eşini kaybettikten sonra çekiliyor. İşin iki boyutundan biri bu toplumsal çalkalanma, ikincisi de bireysel bunalımlar ama ikisini bir noktadan sonra ayırmak mümkün değil. David psikolog, ikinci eşinin topallığı ve koltuk değnekleri hassaslığına ayna tutuyor. Sally'nin topal kalmasına yol açan kazanın bir anlamı yok, kadını anlam arayışından koparan da bu; belirsizliğe karşı duyulan... Duyulmayan aslında, duyulacak bir şey de yok ki. David'le bu duyarsızlık içinde tanışıyor ve adamın benzer duygular taşıdığını öğrenince... Neden olmasın? Darlama da yok; açık ilişkilerinde başka insanlar da belirip kayboluyor. İyi veya kötü değil, akış bu. Ucu sinema salonu ve Ulusal Sinema Merkezi'ni yakmaya kadar gidecek kontrolsüz bir akış. İlk eş Laura'yla ilişkisinde David'in sancısını çektiği bir şey. Laura son derece kaotik ve coşkun. David'in sabitliğini aşan bir şey. Kopmalarına neden olan bu devinim, Laura'nın ölümünden sonra David'i Sally'den uzaklaştırıp kaos yaratıcıların kucağına atıyor.

Basit bir eylem ilkin; hayvanlara edilen eziyetin protestosunda David yakalanır, toplumdaki saygın konum adlı müthiş kurtarıcının yardımıyla yırtar. Bu güzel bir şey, içinizde bir psikopat yetiştiriyorsanız her an yardımınıza koşabilir. Manyak değilim ama lisedeki her türlü başarısızlığım ve nadiren ortaya çıkan çıkıntılıklarım bu efendilik sayesinde bertaraf edildi. "Tamam ama iyi çocuk, art niyetli değil. Bu seferlik affedelim, bu seferlik sözle uyaralım, bu kez en öne oturtalım."

İyi.

"Adler'de tedavi edilen çoğu hasta kaynağı olmayan, derin bir suçluluk duygusu içindedir, ama hâkimler tarafından yargılanan insanlarda en ufak bir pişmanlık belirtisi görülmüyordu. Adalet hiçbir şey başaramıyordu, polisin vaktini çalıyor ve kendi kendini küçültüyordu." (s. 44)

Yine kiniklere bağlayacağım, hukuk yerine felsefenin baş tacı edilmesini söylüyor içlerinden biri, böylece cezanın caydırıcılığı yerine sezgi yoluyla yanlıştan dönülür. İyi gerçekten. Ortada bir yanlış varsa. Problemsiz, tıkırında bir sistem bozulsun diye uğraşılıyorsa. Haftada kırk saatten fazlasının karşılığı tam olarak alınıyorsa. Bankalar insanları sömürmüyorsa. İnsanlar haksız yere hapse atılmıyorsa. Yoksa... yakın dünyayı!

Şiddeti huzur dolu bir gösteriden daha fazla kamçılayan bir şey yoktur, öyleyse iyi şeyler uğruna sürdürülen mücadelelerde bolca sopa yenecek, ardından en ekstrem eylemlere girişilecek. Bütün bir mahallenin yakılmasının yanında turizm şirketleri, film dükkanları, kültürel yapılar, paranın yönlendirdiği her şey küle çevrilecek. Doktorun eylemlerinde bu uç iyice hissedilir, yancıları her zaman aynı fikirde olmasa da. "Richard dünyayı anlamsız bulan insanların şiddetin anlamsızlığında anlam yakaladıklarını söyler." (s. 78) David, Laura'nın katilini araştırırken tanıştığı eylemcilerden bir bölümüyle yakın ilişkiler kurar, herkesin doktorla aynı fikirde olmadığını görür ve gruplaşmalar arasında ölüm tehlikesinden yırta yırta büyük mahalle yangınına kadar gelir. Kropotkin'in gözyaşlarıyla izleyeceği eylemde hayatları boyunca merkezi ısıtmaları hiç kesilmemiş insanlar son kozlarını oynar; itfaiye araçlarının sokaklara girmesini engelleyerek... Yakarlar işte, neleri varsa.

Zincirlerini parlatan, sosyal kodlarla kendi panoptikonlarını inşa eden orta sınıfın, bütün bir sınıfın son uçuşu, gökyüzünde son salınması... Laura'nın katilinin bulunup bulunmaması, David'in oradan oraya sürüklenmesi, Sally'nin çük tercihleri geri planda kalıyor.

Bulanık bir rüya. Bittiğinde acı bir tat bırakıyor, diğer tüm Ballard kitaplarında olduğu gibi.