Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

İki öykü. İlki Lady Macbeth'in kara yazısıyla ilgili olandır. Leskov alelade bir halk söylencesini aktaracakmış gibi yapıp Katerina Lvovna İzmaylova'nın özenle kurgulanmış hikâyesini anlatmaya başlar. Acıklı. Katerina'ya Lady Macbeth denmesinin manası derindir, lakabı soylular takmıştır ve hikâyenin kendileriyle alakalı bölümünden korkuyu, genelinden de eğlenceyi kendilerinin kılmışlardır. Alt sınıftan bir kadının becerdikleri kalantorlara dehşet salmıştır, ders niteliğindedir.
Katerina güzel değil de alımlıdır. Seçme şansı olmadan zengin bir tüccarla evlendirilir. Tutkusuz, durgun bir yaşam sürdürülür. "Uyandığında ise, onun yüzünden insan güle oynaya kendini asar dedikleri Rusya'ya özgü o sıkıntı, tüccar evinin o sıkıntısı yeniden başlardı." (s. 11) Tüccar evden uzaklaşır, yeni yatırımların peşinde koşar, o sırada Katerina Sergey'le tanışır. Sergey şeytan tüylü, yakışıklı bir işçidir, kurduğu münasebetler yüzünden çalıştığı yerlerden kovulmuştur ve son durağı Katerina'nın mekanıdır. Katerina bir gün işçilerin yanına iner, kuvvetli bir kadındır ve Sergey'e meydan okur. Sergey resti görür, eğlencesine kadını kucaklayıp kaldırır. Evlilik yoluyla sınıf atlayan Katerina'yla aynı düzeydedir aslında, bunun farkındadır ve kadının aklını çelmeye çalışır. Çeler. Katerina aşık olur.
Tüccarın babası yaşlı bir adamdır ama canının çoğunu korumayı başarmıştır, geliniyle paryasının arasındaki ilişkiyi öğrenir, Sergey'i bir temiz kırbaçlar, kadının da derisi yüzülecektir ama bunlar hiçbir zaman gerçekleşmez, Katerina adamı zehirler ve sırları saklı kalır. İlginç bir şekilde diğer işçiler, ahali bu ölümden şüphe duymaz. Ölüm ölümdür tabii de, Katerina'yla Sergey arasındaki ilişki fısıltı gazetesi aracılığıyla öğrenilmiştir. Anlatıcının da belirttiği üzere kimsenin işkillenmemesi ilginçtir. Hikâye deyip geçelim. Bir anda ortaya çıkan kedinin öldürülen adamın ruhunu taşıması, konuşması da Rus folkloru ürünüdür diyelim, Bulgakov da kullanmıştı bunu. Bu kedi yüzünden ilk çatlak ortaya çıkar, Katerina Sergey'i sığ bulduğunu söyler, ayrıca adamda sadakat namına pek bir şey yoktur ama Sergey'in değişmesi için bir sebep de yoktur, adam olduğu gibidir, bir meydan okumayı görmüş ve kazanmıştır, bu kadar. Katerina aşkının etkisiyle daha yüce bir şeylere kapı aralansın ister. Nafile. Sergey kadından sıkılma belirtileri gösterir. Tam o esnada günah derinleşir.
Öldürülen tüccarın yeğeninin yatırımlarda payı vardır, kendi payının yönetimi için ninesiyle -ninesiydi galiba- eve gelir. Rakiptir, Sergey'in zengin olma hayalini baltaladığı için ortadan kaldırılması gerekir. Kararı Katerina vermiş gibi gözükür ama Sergey kadınla oyuncak gibi oynar ve cinai eylem vuku bulur, üstelik çocuk dini bir kitabı okuduğu sırada. İnancın intikamı gelecektir ama önce tüccarın ölümünü de göreceğiz. Adam eve döner, yolda bir şeylerin ters gittiğinin haberini almıştır ve mevzuyu çözer, lakin Katerina kocasının gözünün önünde Sergey'le oynaşıp adamı delirttikten sonra onu da öldürür ama bu kez yakayı ele verir. Kiliseden çıkan birkaç kişi evde ne olup bittiğini görür, kalabalık toplanır, bizimkiler kıskıvrak yakalanır. Kasa/kilise her zaman kazanır.
Sonrası Katerina'nın diyeti gibi. Sibirya'ya postalanırlar, bütün üstünlüğünü kaybeden Katerina, Sergey'in yediği herzelere katlanmak zorunda kalır, dayak yer, alenen aldatılır, dalga konusu olur. Nihayetinde Sergey'in takığı kızı tuttuğu gibi denize atar, kendini de. Eli boş gitmez.
Kıssadan hisseli, etkileyici bir öykü. Film uyarlamasının şu aralar vizyonda olması lazım. Malum ortamlara düştü, yarın izlemece.
Ek: Saçmalamamı ibret olsun diye bırakacağım, uydurmanın böylesi... Aslında tüccarı öldürüp gömüyorlar, sonrasında çeşitli fantastik işler başlarına gelmeye başlıyor ki akılları başlarına gelsin. Çocuk sonra ortaya çıkıyor.
Şeytan Kovma ikinci öykü. Anlatıcının uyarısıyla öğreniyoruz ki öyküde bahsedilen ayin sadece Moskova'da gerçekleşiyor, bir de gerçekleştirmek için zengin olmak lazım galiba, saçılan paranın haddi hesabı yok. İlginç bir öykü; çevresinde yaşam göremeyen bir adam içindeki şeytanlardan kurtulmak ister ama şeytanlar onu ayaklarından çekmektedir, aşağı. Kurtulur gerçi, ilginç ritüeller eşliğinde. Cin/şeytan çıkarma konulu, mümtaz bir öykü. Mümtaz? Mümtaz.
Leskov'un yaptığı güzel iş; halk hikâyelerinin zenginliğini yazına dökmek, dinamiği korumak maharet isteyen bir iş ve bu büyük yazar bu işi nefis kotarıyor. Bir saatte hacamat edersiniz, güzel kitap.
Karakterleri katman olarak kullanır Mahfuz; gerçeğin görülebilmesi için her karakter kendi kurgusunu anlatmak zorundadır. Yaşamı olduğu gibi aktarmak mümkün değil, analitik zekamız veri olarak gelen her şeyi tartar, düzenler ve boşlukları kendisi doldurarak bir ürün olarak sunar. Anılar, gerçeklik algısı, hayal gücünün üretimleri, hemen her şey bu işlemin ürünü. Öznel gerçeklik diyorum, dedim.
Katman şu; kurgusal bir metin yaşanmış olaylardan beslenerek yazılır ama herkesin gerçeği başkadır, bu da karakter sayısı kadar katman demektir. Son kişiye kadar gerçeğin ne olduğunu bilemeyeceğiz, en azından o bize oyun oynamayacak ve gerçek bir nokta koyacak. Sonsuza kadar küçülen sayısız Matruşka yok, sonuncusu bölünmüyor. Abbas Yunus -sonuncu- haricindekilerin her biri aynı dünyayı farklı biçimlerde doğuruyor. Gerçi Abbas Yunus'un daha uç bir girişimi var; yazdığı oyunla farklı bir geçmiş yaratıp diğer karakterleri bu geçmişi sorgulamaya itebildiği gibi geleceği de belirler, intiharını önceden bildirir. Çatışmayı sağlayan unsurlar, karakterlerin yakın ilişkileriyle kurulmuş ağda halihazırda mevcuttur, ölümse oyunun ihtiyaç duyduğu müthiş final için gereklidir. Stranger Than Fiction mıydı o film, hani yazarın yarattığı karakterin gerçekten var olduğu ve yazılanlardan farklı olmadığı? Eserin muhteşemliğe ulaşması için yazarın karakterini öldürmesi gerekir ama yüreği elvermez, eser kusurlu olursa olsun. Abbas Yunus yaşadığı yıpratıcı yılların etkisiyle kendini öldürüyor, öldürmek zorunda, hayatı boyunca yazdığı bir oyunun sahnelenmesini bekledi ve üçüncü denemesinde, Düğün Evi'nde başarıya ulaştı ama diyetini geç ödedi. Karakter yazarını öldürdü bir anlamda.
İsim yok, ön sözü çevirmenin yazdığını varsayıyorum. Kendisi iç ses tekniği, bilinç akışı gibi tekniklerin kullanımını kolaylaştırmak için birinci tekil şahıs anlatımının kullanıldığını söylüyor. Bu ilgimi çekti biraz, bu tür bir anlatım kullanılmadan akan bir zihin var mı? Metnin zihni? Belki denk gelmişimdir ama bilmiyorum, bir örneğini görmek ilginç olurdu. Gerçi Perec yapmış olabilir. Bir de Abbas hakkında şu var: "Diğer karakterlerin tersine, kendi yaşamını ve diğerlerinin yaşamını, farkında olmaksızın kullandığı yaratıcı bir güçle dönüştürmeyi başarmıştır." (s. 7) Yaratma gücü bir tek onda var, doğal.
Belli bir süre, belli olaylar dört karakterin bakış açısından anlatılır. Olaylar -hepsi olmasa da- olduğu gibi oyunda da yer alır. Aynı olayı dördünden birden görebiliriz, her karakter olaylara kendi düşünceleriyle yaklaştığı için anlatım zenginleşir. Dönemin sanat dünyasının dinamikleri, politik olaylar vs. arka planda görünür.
Tiyatro vasıtasıyla tanışan Kerem Yunus ve Halime El-Kebş birbirlerini severek evlenirler ama bir süre sonra hayatın zorlukları, parasızlık vs. sevgiyi tavsatır. Kerem Yunus'un evi kumarhane ve genelev olarak kullanmaya başlamasıyla rahat etseler de polis mekanı basınca hapse girerler, çocukları Abbas yıkılır. Abbas hassas, sanatçı ruhlu bir çocuktur. Derslerine zor şartlarda çalışır, yazdığı iki oyun tiyatronun sahibi Serhan tarafından geri çevrildikten sonra yaşadıklarını oyunlaştırmaya karar verir. Bu kez başarılı olur, hayatı pahasına. İşin içinde Tahiye var ama bu yazıda da gizem unsuru olsun Tahiye. Kendisi aynı zamanda Tarık ve Abbas arasındaki düşmanlığın sebebidir.
Anlatım tekniği ve mevzusu pek iyi, büyük yazardan şahane bir roman.
İyi teröristimiz Alice'le Cennete Bir Koşu'daki Dr. Barbara'yı kıyaslayacaktım ama ne açıdan kıyaslayacaktım, heh, Barbara'nın yaratmak istediği düzende insanın tarımla ciddi şekilde uğraşmaya başlamasından hemen sonrasına ulaşmak hedeflenir. İdeal bir toplum için modern zamanların alışkanlıkları terk edilmelidir, Barbara bu hususta komününü hizaya sokmak için insanları öldürmeye başlayınca işlerin ters gitmeye başladığını anlayan esas çocuğumuz, doktora karşı çıkar ve yaşamını ucu ucuna kurtarır. Hastaneye götürülürken Barbara'nın yöntemlerinin aşırılık dışında doğru olduğunu düşünür. Sıkı ütopyanın kurbanı bol olur derler, aslında inançla alakalıdır. İnanırsanız olur, olanın yanında ölümlerin bir hükmü yoktur.
Alice'in farkı nedir? Alice de kokuşmuş düzeni yıkmak isteyen bir aktivisttir, dahil olduğu grupla birlikte değişimin yayılmasını ister ama öncelikle grubu ve işgal ettiği evi toparlamaya çalışır. İdealini öncelikle yakın çevresinde eyleme dökmeye niyetlidir ama aynı amaç için bir araya gelmiş olsalar da onca insanla uğraşmak zorundadır Alice. Ballard bir durum yaratıp karakterlerini ortalığa salarak hareketlerini gözlemler, Lessing'te ise ilişkiler ve ilişkilerden doğan yeni olaylar vardır. Ballard belli bir tez üzerinden metni kurarken Lessing sadece aktarır, karakterlerin geçmişleri ve şimdileri anlatıyla birlikte açığa çıkar. Zamanda sıklıkla yolculuk yaparız, Alice'in ailesiyle ilgili meselelerinde çocukluğuna ve gençliğine gideriz. Alice odaklı bir bakış açımız var, bu kadın çok ilginç.
Alice'le Jasper'ın işgal evine gelmeleriyle başlıyoruz. Daha ilk sayfadan Jasper'ın Alice'in bileğini sıkıp istediğini yaptırmaya çalışmasıyla ilişkileri hakkında bir fikir ediniriz ama sonradan göreceğimiz üzere Alice'in izin verdiği, bazen kendini kaptırıp boyun eğdiği bir oyundur bu. Jasper kendi çapında okumuş, genç bir adam. Alice otuzlarını çoktan ortalamış, yıllarını evleri ve grupları adam etmeye çalışarak harcamış bir kadın. Fraksiyonlar onu amacından saptıramaz; Komünist Merkez Birliği'nin olduğu söylenen eve geldiklerinde Bert ve diğerlerinin IRA'ya katılmak istediklerini öğrenir ama bunu sonra halledilecek bir mesele olarak görür, öncelikle çimento dökülmüş giderleri açtırmak, elektriklerin kesilmesini önlemek gibi aciliyeti olan işleri halletmek ister. Bunlarla uğraşırken evde kalan diğer gomanikleri tanır.
Son derece sinematik bir dil; karakterler, karakterlerin kimlikleri ve gerçekleşen olaylar öylesine iç içe geçmiştir ki Alice'in ailesiyle münasebetlerinin yer aldığı kısımlar dışında müthiş bir akış sağlanır, adeta plan sekans. Gerçeğe olabildiğince yakın bir anlatı, çok keyif verici. Neyse, Pat ve Bert'in siyaset yüzünden bozulan duygusal ilişkilerine hayıflanır Alice, aslında öyle düşünmese de aklından o tür düşünceler geçer, anlatıcının dediğine göre. Alice'i bütün insanlığı küçük kardeşi yapmak isteyen bir terörist olarak görüyorum; sıcak bir yemek, beyaz çarşaflı bir yatak, bütün insanlar için lazım olan bu. Bu özlemi, düzenin değişmesi için göstereceği eforun büyük bir kısmını alır. Geri destek gücü olarak görülebilir kendisi; eyleme geçenlerin ikmal kuvveti gibidir ama eylemciler tarafından küçümsenmekten kurtulamaz. Lessing oldukça başarılı bir karakter yaratıcısı, gerilimleri ustalıkla yansıtıyor. Aralarında üniversite diplomasına sahip olan bir tek Alice var ama hiçbir zaman iş aramamış, kendini olayların ortasında bulmuş ve Jasper'la da böyle tanışmış. Sömürüldüğünü biliyor ama Jasper'dan ayrılamıyor, ablasıymış gibi. Sırf ikisinin arasındaki ilişki bile Lessing'in kurgu ustalığını yansıtmaya yeter. Karakterlerin şiveleri bile önemli bir yapı taşı, geldikleri sınıfları belli ediyor ve farklı şiveyle konuşmaya çalışanların kodları kolaylıkla çözülebiliyor. Bir anlamda oldukça "yerli" bir romandır bu ama demografik yapı hakkında yeterli sezgi sunuluyor okura.
Alice'in ailesi... Babanın fabrikası var, anne entelektüelleri etrafına toplayabilen nüfuzlu bir kadın. Durumları iyi, Alice'in eleştirisi burjuvaziye yönelik. Zenginlik ve bencilliğin son bulacağı bir dünyada ailesinin kendisini anlamasını bekliyor ama böyle bir şey olmuyor tabii. Kendince durumu eşitliyor Alice, para gerektikçe annesinden ve babasından para aşırıyor, sonucunu düşünmeden. Hedefe obsesif bir şekilde bağlı; araç hiç önemli değil. Kendi doğrularının dışına çıktığı pek görülmüyor, belki finalde. Mesela evin tamiratı için çağrılan sünepe gence hak ettiğinin verilmesi konusunda evin diğer sakinleri pek bir çaba göstermiyorlar, hatta bu konuyu umursamıyorlar bile. Davanın çıkış noktasının anlaşılmadığını, karakterlerin kendi amaçlarının peşinde körleştiğini görüyoruz. Sıkıntılarla ilgilenen kişi Alice'tir, hatta eve belediye tarafından el konulmasını engellemek için bürokratik işlerle uğraşıp devlet dairesindeki görevliyi analiz ederek kendi cephelerine çeken de Alice'tir. Bir de bu var; Alice'in insan sarraflığı. Alice çözücüdür, insanları anlar ve ona göre davranır. Başarılı bir bukalemundur, öyle olmasa daha en başta ev yaşanamayacak bir halde, öylece kalacaktı. Pratik bir kadındır aynı zamanda, okunması gereken kitapların gerektiği kadarını okumuştur, gerisini anlayacak bir idrakı yoktur.
Evle alakalı çöpçüsünden elektrikçisine bir yığın uğraş var, Alice'in enerjisine hayran kalmamak mümkün değil. Ne kadar güçlü olsa da işgale uğrayana kadar o evde yaşayan çocuğun evden atılmasına engel olamaz, bu da canını pek sıkar. Önce yakındakiler, sonra diğerleri... Sömürü düzeni bu şekilde yıkılacaktır, bizzat sömürerek değil. Sınıf bilinci konusunda Alice'in de falsoları vardır, orta sınıfın nezaketinden ve tavırlarından hiçbir şey anlayamadığı için bu sınıfın insanlarının samimi olduklarını düşünmez ve onları pek de sevmez açıkçası. Anlayabildiğini sever Alice.
Hızlandırıyorum. İki yan evde farklı bir grubun evi vardır ama buradakiler gizemli insanlardır, IRA'yla bağlantıları olduğu düşünülür. Alice evdekilerin başı olan adamı bir türlü çözemez. Moskova'dan mı ne geliyordu, öyle bir haller vardı ama hatırlayamadım şimdi. İsabet oldu, sıkmaya başlayacaktım yoksa. Bert'le Jasper'ın koftiden devrimcilikleri, katılmak için İrlanda'ya gittikleri IRA tarafından da fark edilir ve geri postalanırlar. İşler evdekiler için umdukları gibi gitmez ve bombalı bir eylem yapmaya karar verirler. Bu eylemin anlatımı da müthiş, mutlaka okuyun yahu. Nihayetinde Alice bu eyleme katılmaz ve komünün çığrından çıkan devrimciliğini bitirmek için somut bir adım atar, ne olduğunu söylemiyorum. Lenin'in deyişi: "Ahlak devrime dahildir." gibi bir şey. Alice için böyle değildir, o yüzden iyi bir teröristtir zaten.
Sosyal ve bürokratik ilişkilerdeki detaylar müthiş, devrimin ve devrim yolundaki eylemlerin sorgulanması da öyle. Bana kalırsa her aktivist bu romanı okumalı. Bana kalır sanırım.
Johan Ot'u çağın ruhu olarak görmek mümkün. Yolculuğu boyunca her bir adımında yaşadığı kaotik dönemin farklı bir yüzüyle karşılaşırız. Milan Jazbec'in Ölümün Eşiğinde, Yaşamın Eşiğinde başlıklı değerlendirmesinde geçer, 17. yüzyıl Avrupa'sında bir gezgindir Ot, daha doğrusu her şeydir. Otacı, simyacı, bilgin, kaçak, kürek mahkûmu, büyücü, reformist, dönemin dejenere olduğu düşünülen ne kadar kimliği varsa sırayla hepsine bürünür ve siyasi olaylarla içten içe kaynayan bir coğrafyada oradan oraya sürüklenir. Yetmez, üzerine denize açılır. O dönemde gemilere itiş gücünü köleler sağlıyordu, Ot da onlardan biri olur. Cüneyt Arkın'ın filmlerinde görmüşsünüzdür, iki tarafa sıralanmış, zincirlenmiş adamlar kürek çekerler, yorgunluktan bayılırlar, ölürler, o hesap. Ot ölmez, delirmez de. Onun işi şahitliktir, Yeni Çağ'ın en alengirli, kaynar günlerine şahit olmadan ölmeyecektir. "Bu vartayı da atlatacağım, diye düşündü. Mutlaka bu vartayı da atlatacağım." (s. 380) Bence atlatmıştır, çağı sonlandıran Kara Ölüm değildi. Gerçi düşünüyorum da, Decameron'un ortaya çıkmasıyla birlikte belki yeni bir çağ da başlamıştır. Jančar böyle düşünmüş olabilir mi?
Eco'yla Jancar tanışmış, pek sevişmişler. Bir nevi tarihçe çıkarmış olmalarının, benzer düşünce yapılarının bunda büyük payı var sanıyorum, Kürek Mahkûmu'yla Gülün Adı iki yıl arayla çıkmış. Milan Jazbec'in tespitine göre benzer fikirleri irdeleyen cümleler var iki metinde de. Eco zaten işinin pîri, Jančar da deli araştırma yapmış da yazmış, bence günlüklere varana kadar pek çok belgeyi okumuştur. İşin tarihi boyutu bir yana, bilinen dünyanın dışına çıktıkça -deniz yolculukları vs.- fantastiğe varan bir dünyayı kurmasıyla Antik Yunan tarihçilerinin bol uyduruklu canlılarının benzerlerini de var ediyor. Dünyanın keşfedilmemiş alanları hurafelerle doldurulduğu için o zamanlar sonsuzluğa dökülen deniz, uzaya açılan kapı, cehenneme çıkan fare deliği falan var ve Ot'un maceralarında bunlar korkulacak gerçekler. Gerçi cehenneme çıkan fare deliği uygun bir benzetme, vebanın yayılmasında pirelerle birlikte fareler de oldukça etkiliydi.
Otuz Yıl Savaşları, din savaşları, cadı avı arasında yalnız bir yolgezer, gazası mübarek olsun.
Ot at arıyor, tabanvay oldukça tehlikeli. Berbat, sıcak bir hava var ve herkes dua ediyor, hastalığın belirtileri insanların ödünü kopardığı için yabancılara karşı büyük bir korku besleniyor. İhtiyarın teki, Ot'u hancıya yönlendiriyor. Hancı, Ot'a bir ev buluyor ve adamımız evine geçiyor. "Sefalete hoş geldiniz." (s. 18) Adamımızın parası var, Eski Dünya'yı dolanmak için her şeye sahip. Burada güzel bir ayrıntı var; hancı Ot'u kaçak bir kürek mahkûmu sanıyor. Anlatının sonuna doğrudan bir çıkış. Aslında şimdi düşünüyorum da, Ot'un uyandığı, kapatıldığı hücre de direkt sona ulaşabilir. Döngüsel bir yolculuktur bu belki, sondan başlamıştır.
Yerleşik yaşama geçmesiyle birlikte tehlikenin orta yerine düşer. Geceleri ışığı sönmek bilmez, kim olduğu hakkında söylencelerden başka bir şey yoktur, Yargıç Lampretiç'in sevmediği bir insan türü. Üstelik çok da okuyor, o devirde insan o kadar çok ne okuyabilir? O kadar okuyan bir insan kolaylıkla hatalı düşüncelere kapılıp şeytanın yoluna sapabilir. Risk oluşturur Ot, ahalinin dikkatini çeker ama hakkında somut deliller lazımdır. Yıldızları izlemesi böyle bir delil değildir, çok okuması da. Hasta bir kadının kanını akıtarak hayat kurtarır, parasıyla Yargıç Joseph Albin ve tayfasını kazanır, her şey iyi gidiyor gibi görünür amma lakin ki öyle değildir. Kara pelerinli, yüzü ve saçları kapkara bir adam ortaya çıkar, gizli biraderlikten ve geceleri ateş etrafında toplanan insanlardan bahseder. Sandman? Değil tabii. Okült gruplar her yerdedir, çağın urları. Ot da bir şekilde bunlarla iletişime geçecektir ve dikkat çekecektir, pelerinli dayı bu konuda Ot'u bilgilendirir. Ot gerçekten de bir büyünün etkisi altındayken kalp yemeli bir ayinin orta yerine düşer ve gece sohbet ettiği halktan insanları şüphelendirir. Kara pelerinli yine ortaya çıkar ve artık kendilerinin kardeşi olduğunu söyler Ot'a. Kellesinin gitmek üzere olduğunu da söyler, Ot oradan uzar.
Gizlice girdiği evde bir köşede yatan yaşlı kadından yemek ister, kadın çığlık atmaya başlar, Ot kadını susturmak için yumruk atar ve kadının çocukları eve gelerek Ot'u hacamat ederler. Yargıç Lampretiç Ot'u sorgular. Bu kısım çok iyi; farklı insanların Ot tasviri ve adamımızın her sorgulamada kelleyi kurtarmak için hikâyesini değiştirmesi müthiş. Sıyrılamaz gerçi, suçludur çünkü yabancıdır. Yabancılar sevilmez, kelleleri alınır. Alınacaktır ama Ot sıvışır, biraderlik sağ olsun. Bir odun yığının üzerinde yanarak kül olduğu söylentisi yayılınca varlığından da kurtulmuş olur, artık tamamen özgürdür. Biraderler, Ot'u almak için mutlaka geri geleceklerini söylerler. Biraderlik çok güçlüdür, insanların cayır cayır yakıldığı yargısız infazların dünyasında varlığını sürdürür ve kaosun orta yerinde kurtuluşu muştular. Olabildiğince. Bizim için Ot'u kurtarmış olmaları yeterli.
Ot, kardeşliği ve halkı sorgular. Bir misyoner değildir belki ama kardeşliğin adamıdır, yine de bu umutsuz mücadeleye pek dahil olmaz. Bir yandan yeni katıldığı topluluktaki insanları inceler ve yeni kiliseler kuracak, ruhen aydınlanmış insanların bunlar olamayacağını düşünür. Umutsuzdur, yine de yola devam eder. İ.Adam nam biriyle tanışır, bu adam kokuşmuşluğu, cadı avını bitirmek için İmparator Leopold'un öldürülmesi gerektiğini söyler ve laf arasında kendi akrabalarının da cadı olduğundan bahseder, sadece Ot'a. Sonrası oldukça eğlenceli; bu ikisi başlarından geçen olaylar sonucunda bir tüccarın evinde yaşamaya başlarlar, Leopold'un kasabaya gelmesiyle birlikte işler iyice karışır. Bu noktada o dönemin doymak bilmez açlığı, cinsellik canavarı ortaya çıkar. Hiç kimse mantıklı düşünemez, beyin lobları kalçalara dönüşür falan, bir dünya seks. Sonuçta Ot yakayı yine ele verir, zaten yakalandığı zamanlar beynini kullanmayı bıraktığı zamanlardır, öbür türlü hep yırtar.
Kürek mahkûmu olur, denizler ayrı bir macera. Mahkûmluktan yırtar, sonrası yine öyle. Unutulmaz bir yolculuk, çağı aydınlatan güzel bir anlatı. Şiddetle tavsiye...
Geçen bir yerde okudum, çok mühim biri söylemiş, iki ilgisiz şeyi birleştirip yeni bir şey yaratmak edebiyatın bam teliymiş. Stephen King'in de benzer bir görüşü var, hatta Cujo'nun böyle bir bileşimden doğduğunu söylüyor. Arabasını mı ne tamir ettirecek, tamircinin bahçesine giriyor ve dev bir köpek üzerine doğru koşuyor, kaçacağı hiçbir yer yok. Çaresizlik ve korku. Üzerine umacıdan hallice bir varlığın yarattığı korku eklenince o iş tamam, ödümüz kopa kopa okuyoruz. Neyse, aslında bu iki alakasız şeyin o kadar da alakasız olmadıklarını anlıyoruz, varlıkların doğurduğu duygular olduğu müddetçe zenginleşen yaşantılara açığız demek.
Rose-Innes, sokağın sonuna kurulan otelden kibrit çöpleriyle yapılan maketlere kadar pek çok nesneyi karakterlere öyle güzel bağlıyor ki her şeyin büyük bir bütünün parçaları olduğu hissini uyandırıyor. Eve dönüş her öykünün temelinde yer alıyor, sanki kahramanlar değişim geçirmeleri için yolculuğa çıkmış da görevlerini yerine getirip ait oldukları mekana dönüyorlarmış gibi. Değiştikleri için mekanlar da aynı kalmaz, yenilik yaşamlarını değiştirir, en azından yeni bir odağa sahip olurlar. Aynı kalamamanın, değişime karşı verilen tepkilerin öyküleridir bunlar. Dil de inceliklidir; Coetzee'nin övgüsüne mazhar olmuş bir yazardır Rose-Innes ki Coetzee dile büyü katabilenlerin en beceriklilerindendir bence.
Kapak ne kadar güzel. İlk öyküyü anlatıyor. On beş öykünün beşini inceleyip gerisini ellerinizden öptüreceğim, bayram da geldi hazır.
Hep Eve: Değişen şehir. Ray ve Nona altmışlarını süren bir çift. Yakınlardaki huzurevine bakıp kendi hallerini düşünürler ama yaşadıkları sokak değişene kadar yaşlanmanın korkusunu tam olarak hissetmezler. Parklar yok olur, binalar yükselir. Gün ışığı azalır ve yeni dikilen binaların pencerelerinden yansıyan ışık batan güneşe aittir, ölüm yansıyordur sanki. Kuşlar da ne yapacaklarını bilemez, ışığın ve minik kafalarındaki haritanın değişmesi onları huzursuz eder.
Yolun kenarına koyup uzandıkları iki şezlong da yabancılaşır, Nora için yeni dikilen otelden gelen bağırışlar, havuza atılanların sesleri her şeyi yabancılaştırır. Civardaki her şey değişmiştir, kendi evleri hariç. Nora eşine otelde kalacağını söylemez, amacı ait olduğu yeri bellemektir. Evi uzaktan çirkindir, asimetrinin sevimsizleştirdiği bir yapı. Ray de bu manzarayı görmeli, birkaç günlüğüne daha iyi bir yaşam sürebilmeliydi ama belki de dırdırcı Nora'dan kurtulduğu için seviniyor, kim bilir? Mesafe ilişkileri dönüştürür, bu manzarada olumsuz bir şekilde.
Yılların aşındırdığı ev, ilişki, artık her neyse sahip olunan tek şeydir, Nora evine döner ve Ray'le birlikte kuşların eve dönüş yolunu bulmasını beklerler. Uyum sağlanmıştır, insan uyum sağlayabiliyorsa her şey sağlayabilir.
Çalışma Sürüyor: "Bir öyküye yüksek bir binayla başlarsanız, bir düşüşle bitirmeniz gerekir." (s. 27) On kez ortaya çıkartıp hiç kullandırmadığım bir sopanın öyküsünü yazmıştım, basılmadı tabii. Öykülerim genellikle basılmıyor, ben de basılmayacak öyküler yazmaya devam ediyorum. Gerçi Öykü Gazetesi bir tane daha basacakmış önümüzdeki aylarda, teşekkür ettim. Neyse, bu öyküde yüksek binadan düşmek bir şeyleri sembolize eder, orada kalmak da öyle. Yüksekliğin iktidarla ilişkisi vardır, iktidarın bana kalırsa yozlaşmayla ilişkisi vardır, dolayısıyla anlatıcımızın yozlaşmadan kaçışını okuruz.
Genç kız süslenip püslenir, yazdığı şeylerle ilgilenen yazarın evine gelir. Gider. Pek edebi değildir ev, en azından kızın umduğu gibi değildir. Alem evi işte, kızımız anında uzar. Topuklu ayakkabılarına bakar en son, acıtsalar da ayakkabılarını sevdiğine karar verir. Yazarın ekmek kırıntıları attığını düşünüyorum, birkaç öyküde denk geldim yahut aşırı yorumluyorum, neyse artık. Ayakkabılar iyidir, yüksekler kötüdür gibi bir şey. Topuklar can yakar bir de, yükseklere çıkıldıkça hayal kırıklığı/acı artar.
Meçhul Asker: Annesi tarafından kütüphaneye bırakılan çocuğun camdan çıkıp gitme gibi bir hayali vardır, belli ki sevgisiz yetişen bir evlat. Meçhul asker fotoğrafına denk geldiği kitap ilgisini çeker, böylece maceraya açık hale gelir. Macera unsurunu sağlayacak olan şey, camdan gördüğü bir gençtir. Peşindekiler genci bıçaklar, genç kütüphaneye saklanır ve Callum nam çocuğumuz tarafından korunur. Elemanlar kütüphaneyi basar, bıçakladıkları eleman camdan kaçıp Callum'un hayalini gerçekleştirmiş olsa da bunu bilmezler, tam Callum'a tebelleş olacakları sırada kütüphane görevlisinin ortama girmesiyle dağılırlar. Callum kitaplardan yırttığı sayfalarla bıçak yaralarını temizlemeye çalışmıştır, bu yüzden kütüphaneden şutlanır ama hayalinin gerçek olduğunu görmeye paha biçilemez.
Porselen: Kırık parçalar bir araya getirilir, nesne eski haline kavuşur ve pütürlü yüzeyi hissedilir, bu eksikliktir. Tekrar bir araya geldiklerinde bütünden fazlası olurlar, bu tamlıktan fazlasıdır. Üç kız kardeşten biri intihar ettikten sonra geride bıraktığı çocuğuyla ilgilenen iki teyze var, çocukta da annesinin semptomları görülüyor. Annenin yerini çocuk aldı, yüzey pürüzlü olsa da tamdan fazlası var. Aralarındaki ilişkiler, çocukla annenin geçmişteki ilişkileri parçaların nasıl bir araya geldiğini anlatır. Nefis bir öykü.
Yanan Binalar: Rollerin değişmesiyle ilgilidir. İki sanatçının ilişkisinden bir gözlemci, bir gözlenen doğmuştur, gözlenen performansını umursamazlığına ve kabalığına borçludur ama gözlenen hep aynı yerde durmak istemez, zamanı gelince karşı çıkar. Yer değiştirmeleri sanatın dolaylı olarak yarattığı hiyerarşinin yıkılışını da betimler.
Birbirinden güzel on öykü kaldı, birinde cam kubbeye tırmanıp çocukluğunu görmek isteyen adamın özlemine şahit oluruz, bir diğerinde apokaliptik bir ortamda sürüklenen alkolik kadınla birlikte hayatta kalmaya çalışırız, meseleler çeşitlidir. Cape Town vardır bir de; hemen her öykünün geçtiği şehir olarak dış mekanı oluşturur.
Rose-Innes çok başarılı bir öykücü, okumanızı tavsiye ederim.