Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Beckett'in şen dostu, hiçliğin sıhhi tesisatçısı, Yeni Roman'ın bir şeyi, saçmanın her şeyi Pinget ile tanışmak için ideal olan bu öyküler. Başlangıç noktaları tamamen sezgisel, el yordamıyla belki, belirlenmiş gibidir ve konu sonra gelir. Veya gelmez, konunun ve biçimin pek bir önemi yoktur, ifadenin dile geliş biçimi, bunun arayışı önemlidir. Bu açıdan öykülerin nereye gideceği hiç belli değildir, Venüs'te başlayan öykü gergedanların ruhlarının oynadığı parklarda son bulabilir. Gerçeküstü parçaların beynin işini çok da uzatmadan, tek atışta bitirmesi okur için bir merhamet göstergesi olabilir, olmalıdır. Kanguru Defteri bile daha düz bir anlatıdır, Pinget ağır travmaların nihil yansımalarını listeler gibidir. Oynaktır, dili yokuş aşağı bırakılmış bir tekerlek gibidir. İş saçma benzetmelere gidiyor, kesiyorum. Bir göz atmanız lazım.
Vishnu İntikam Alıyor: Fantoine. Çan kulesi kilise kilise gezer, timsahları saman doludur, inekleri çamdandır, çok normal bir kasabanın yaramaz kardeşi gibidir. Fantoine papazı kendini Tanrı'ya pek adamamıştır. Moda yazarları okur, tiyatrolara gider, Kamboçya üzerine okuduğu bir kitaptan etkilenerek Khmerce öğrenmeye başlar. Ardından kasabanın ormanları Kamboçya'nın olağan ve olağanüstü yaratıklarıyla dolmaya başlar. Papaz bir kutsama sözünü şaşırır, "Hic est enim orpus Yack," der demez dev bir iblis papazın dağıttığı mayasız ekmekten fırlar, papazı yutup kiliseyi yıkar. Vishnu buna gülümser. Bitti.
Hem Orada Hem Burada: Çevirmen Feyza Zaim özel bir teşekkürü hak ediyor sanırım, böylesi oynanan bir dili çevirmek maharet istiyor.
Anlatıcı bir kişinin neredeliğini kurmaya çalışır. "Günlerden bir gün, Manhattan'da, Vaugirard'ın Paris'e bağlandığı sırada Bükreş'te at cambazı olan biri, yağmur altında karım. (...) Burada, aynı anda değişik yerlerde olan, her biri birçok olmuş olan birçok kişidir söz konusu edilen." (s. 9) Eşzamanlılık anlatılıyorsa anlamdan feragat edilebilir, bu da öykünün zarafetini kaçırır, öyleyse ne yapmalı, bilmiyor anlatıcı ve bodoslamadan giriyor. Kişiler kuruluyor ama kendini bekleyen karakterlerden ikisi, bir üçüncüyü buluyor ve üçünün bir karakter olduğu, aynı yatağa girdikleri ve birbirlerini itinayla becerdikleri ne kadar da naif bir biçimde çıkıyor ortaya, birinin kendini üçe bölmesi bir akıl hastalığını gösteriyor olabilir, dini bir anlamı olabilir ya da hiçbiri.
İntihar Etti, Ae, M ya da F: Koordinatlar. Sözlükte çok güzel bir tanım okudum, neden ben ve neden burada sorularının teknik yanıtının ham maddesi.
Analitik geometri dünyasında bir gözlemci, Mahu, 1317 noktasının apsisini izleyerek bir kedinin bir güvercine pusu kurduğu düzleme çıkar. Bulunduğu dal ordinat eksenindedir, bu durum önemsizdir. Omzuna heykeller dokunur, Herkül'ü iter, çözmesi gereken probleme yoğunlaşır. Düzlemdeki çimenliğin biçimi altıgendi, içi rahatladı böylece. Evine dönerken metro kıçını ısırdı ama o hesaplarına devam etti. Yolda bir kitapçının vitrinine baktı, Formula absolutionis ad usum suicidarum nam bir kitap görüp aldı ve formüllerini kitaptaki bilgilere uyguladı. Bir kuruş dahi etmeyecek Latince bilgimle kitabın adını İntihar Etmek İçin Mutlak Formül olarak çeviriyorum. Sonuçta ekmek keseceği olan çakı kendiliğinden açıldı ve Mahu'nun iki gözünün arasına saplandı. Evet.
Hıyarlar: Plajın gözdesi olan bir hıyarın toplumu değiştirmesi olayıdır. Bu hıyara benzemek isteyen diğer hıyarlar, hıyar olmayan ama hıyar olanlar çoğalmış, polis bunlarla baş edememiş, Matmazel Solange bir hıyardan hamile kalmış ve hıyar doğurmuş, kendisi de hıyarlaşmış. O artık çok güzel bir hıyarmış. Herkes hıyarmış ve sahildeki ilk hıyar bunlardan hiç utanmıyormuş. Hıyarların utanıp kendisinin utanmamasından suçlanacağını ve idam edileceğini de ben uyduruyorum, hadi bakalım.
Balkabakları: Pinget'nin sesini duyduğumuz öykü. Hıyarlar gibi vasat bir öykü olduğunu söylüyor ama balkabaklarını engelleyememiş, yapacak pek bir şey yokmuş çünkü dünyayı balkabakları şekillendiriyormuş.
Her şey balkabağı fikrinin sınırlarını çizmeye kalkan Yüce Nötron'un kendisini de aşan bir yaratıya can vermesiyle başlar. Yaratılan yaratanı alt eder, balkabakları her yeri ele geçirir, her yerde var olurlar. Balkabaklarından sonra her şey yuvarlaklığa, değirmiliğe, daireselliğe, küreselliğe bahane oluşturur, insan da düşünceleriyle kabaklaşmıştır, baş ve son fikirlerinin aynı noktadan çıktığını anlamaz.
Fantoine ile Agapa Arasında: "Kellik ehliyeti alma yasağı" pankartının yer aldığı bir handa duran çiftin küçük çocukları acıkmıştır, durulacak başka bir yer yoktur. Kıllanırlar ama yine de otururlar. O pankarttaki şey ne anlama geliyor, bilmiyorlar. O sırada içine işediği reçel kavanozunu yediği için zehirlenen büyükannenin rahat etmesi için susturulurlar, nihayetinde handan çıkarlar ve çocuğun reçel kustuğunu görürler. Anne saçını başını yolar ama bir süre sonra kelleşir. Kehanet desem kehanet değil, lanet desem lanet değil, pankarttaki durum bir açıdan ortaya çıkmış olur. Bu kadarı yeterli sanırım.
Yirmi bir öykü var, benden bu kadar. Pinget'nin dünyası LSD verilmiş bir kuşun uçarken gördüklerini çağrıştırıyor, bir bakmak istersiniz belki.
Hükümdarlar emreder, savaşlar yapılır, dünyanın harikaları inşa edilir, aynı şekilde yıkılır. İnsan yığınlarıdır, ne olduysa onların güdülmesiyle olmuştur. Din, ekonomi, güdecek ne varsa kullanılır, imtina edilmez. Korkunç bir sürüklenme.
Geleneksel tarih yazımı resmi söylemlerden ve birkaç kodamanın edimleri üzerinden şekillenmiştir, tarihin inşasında dönüm noktalarını oluşturan olayların arkasındaki yöneticiler ve bir parçası oldukları ekonomi politik alan üzerinde bir yapı oluşturulmuştur. Oluşturulmuştu, artık bu tür bir inşa "kolaycılığa kaçma" olarak kabul edilmekte, "karma" bir tarih yazımı anlayışı önem kazanmaktadır. Savaş ilan eden bir kralın bu kararının sebepleri ve birkaç gün içinde intikale başlayacak ordunun subaylarının günlüklerinde yazılanlar aynı tarihin bir parçasıdır, aynı metinde yer alabilirler ve birbirlerini tamamlarlar. Foucault'nun özne-iktidar bağlantısını kurduğu tarih metodunun ürünü olarak görmek belki aşırı bir yorumlama olabilir ama William A. Pelz'in Modern Avrupa Halkları Tarihi adlı eserini oluştururken Foucault'dan ve mikro tarih yönteminden etkilendiği aşikar. Öznenin oluşur oluşmaz tahakküm altına alınmasının tarihçesi değil, düzene karşı çıkılmasının tarihçesi. Sistemin kendine ayar çekmesi olarak görülebilir gerçi; o kadar çok enstrümanı var ki bütün kazanımların ardından iktidarın dengeleyici bir hamlesi mutlaka geliyor. Bu açıdan umutsuzluk sürüyor ama Batının sömürü düzeni yerine daha insancıl bir sistemin gelebileceği umudu da varlığını sürdürüyor.
Pelz, Giriş bölümünde zenginlerden çok emekçilerin tarihinin anlatılması gerektiğini söyler ve Napoléon'dan yaptığı bir alıntıyla neye karşı çıktığını özetlemiş olur: "'Gerçek tarih nedir ki? Hemfikir olunmuş bir masal.'" (s. 14) Halkın tarihi anlatılmazsa tarih yazımı kurmacaya daha da yaklaşır, yaşananları dışlamış olur. Pelz, anlatılmayan tarihin peşine düşüyor.
On altı bölümde Ortaçağın çöküşünden 21. yüzyılın Avrupa'sına, yaklaşık 1600 yıllık bir süreçte gerçekleşen devrimlerin ve büyük halk hareketlerinin izi sürülüyor, kıvılcımların ateşlere dönüştüğü ve ateşlerin -bu kez insanlığın aleyhine- çalındığı olaylar anlatılıyor.
Ortaçağın Çöküşü bölümünde ilk isyanların öncesi, diğer bölümlerin temelini oluşturacak öfkenin doğduğu zamanlar işleniyor. Ruhban sınıfını ve savaşçıları besleyen köylülerin tarihiyle başlıyor Pelz.
Roma İmparatorluğu'nun ikiye bölünmesiyle birlikte açığa çıkan kaotik Avrupa'nın Germen, pagan ve Hristiyan dalgalara karşı savunmasızlığı, derebeylerinin yükselişini sağlar. Kilise, Ortaçağa gelindiğinde güçlünün kullanacağı bir araç olarak kurumsallaştıktan sonra derebeylerle mutualist bir ilişkiye girer, böylece inancın zincirleriyle bağlanan serfler iktidarın eziciliği altında yaşamlarını sürdürmeye çalışırlarken Kilise'nin dehşetiyle yüzleşirler. Martin Luther'in reformculuğuna rağmen Kilise'nin güç odağı özelliği yıkılmamış, bir araç olarak kullanılmak üzere varlığı korunmuştur. Kilise'nin öğretilerine karşı çıkıp alternatif bir Hristiyanlık yaratan Katharlar gibi gruplara karşı uygulanan şiddet, ardından gelen reformist hareketler ve derebeylerinin Haçlı Seferleri sonucunda güçlerini kaybetmesi, halkın sesini yükseltmesini sağlamıştır. Yükselen sesler arasında kadınların sesleri de rahatlıkla duyulabilmektedir, Pelz'in her bir toplumsal dalgalanmada kadınların sesini unutulmaya yüz tutmuş tarihi belgelerden çekip çıkarması, kadınların mücadelesinin somutlaştırılması bağlamında oldukça önemlidir.
Derebeylerinin güçlerini kaybetmesiyle birlikte ortaya çıkan burjuva sınıfının merkezi krallıkların doğuşunu kolaylaştırdığı söylenebilir; genişleyen dünyayla birlikte üretim yerine ticaretin daha çok sermaye birikimi sağladığını gören hükümdarlar, burjuva sınıfını destekleyip ekonomik olarak güçlenme yoluna gittiler. Kapitalizmin modern dünyada kuruluşu bu yolla gerçekleşiyor, sonrası birbirinin kopyası denebilecek savaşlar, halk hareketleri ve diktatörlüklerin doğuşuyla yıkılışı olarak inceleniyor. Birkaç hareketi daha alayım ben.
Martin Luther ve dinsel dogmalarla ilgili bölüm. Bohemyalı Jan Hus'un çaktığı kıvılcımla büyüyen Taboristler, Katharlar gibi alternatif bir Hristiyanlık sunarken Kilise tarafından darmaduman ediliyor. Günah çıkarma sırasında cukkalanan paralar, aforozlar, bir sürü nane İncil'de yok, o halde insanlar neden bunların sıkıntısını çekmeli? Veba salgını sırasında rahipler ortadan kayboluyor, ölmek üzere olan insanları kutsayacak kimse yok, bu da bir diğer falso. Sonuçta Luther ortaya çıkıyor ve çoğu şeyi değiştiriyor ama Kilise'nin otoritesini yıkmak yerine sürdürüyor, yeni kiliseler de bu otoritenin bir uzantısını oluşturuyor. İngiltere, Almanya ve İsveç gibi yeni akımların başladığı yerlerde Hristiyanlıkla halkın ilişkisi iyi bir incelenmiş, uzun mevzu olduğu için girmiyorum.
Kilise, iktidar ve sermaye üçlüsü sömürmeye başlar başlamaz ayaklanmalar da ortaya çıkıyor, İngiltere'de kelle vergisine karşı çıkan köylüler ayaklanma kültürünün oluşmasında en etkili kesim olmuştur sanıyorum. Bu kesimi ortadan kaldırmak için cadı avı, dünya savaşı ve pek çok saçmalık ortaya çıkacak, işçi sınıfının kurduğu yapılar -sendikalar, partiler vs.- yine işçi sınıfına çevrilmiş silahlar olarak dönüştürülecek, iktidar yeni yollar ve yöntemler bulma konusunda ustalığını konuşturacak. Günümüzde devamı izlenebilir.
Kitleler halinde ölümler halkı ortadan kaldıramıyor, çekilen onca acı bir yerde kurtuluş umudunun sürmesini sağlıyor, aslında Pelz koşullar ne olursa olsun yangın yerinde bir çiçeğin açabileceğini söylüyor. Son tahlilde ümidini kaybetmeyen, iktidarın silahlarına karşı yeni stratejiler üretebilen, yaratıcı ve alt sınıflardan veya bu sınıflara ait olan aydın kesimden insanların hikâyesini anlatıyor.Sağlam bir inceleme.
Röportaj, ciddi bakan bir adam. Ne yapmak istediğini anlatır, toplumsal mesajlar verir, yazarın yalnızlığından bahseder. İmza günlerinde hayranlar, kitaplardan başka bir şey konuşulmaz. Saçlar düzeltilir, makyaj yapılır. Yapılır, Ellis'in dediğine göre iyi görünürsek iyi görürüz. Her şey metalaşmış halde, yazar dahil, metin bunun neresinde kalıyor peki? Kalmıyor, metin artık yok. Metinden önce yazar var. Röportajları okumayı beğenirim ama yazar personasının görülmediği kısımları. Amaç, niyet vs. anlatılmışsa okumuyorum, bunların metinle bir alakasının olduğunu düşünmüyorum. En az elli yıllık konu, yazar-metin ilişkisi. Ucundan anlatıcı-yazar ilişkisi de giriyor işin içine. Serbest dolaylı anlatım ve benzeri teknikler ikisi arasındaki çizgiyi ortadan kaldırmaya meyilli hassas aygıtlar olarak kullanılıyor, iyi niyetli yazarları tarafından. Kötü niyetliler Adair gibileri oluyor, mesela Nabokov ki Solgun Ateş'i ne lanettir. Nabokov da metinde birkaç yerde anılıyor, Adair'ın saygı duruşu.
Barthes'ın yazarı öldürdüğü malum makalesi konuyu yeterince açık bir şekilde işliyor, oraya pek girmek istemiyorum ama Adair'ın anlatıcı/yazar karakterini anlatırken ister istemez bir şeyler çarpmam gerekecek. Adair hakkında birkaç şey: İskoç, Londra'da yaşadı. Perec'in bol e'siz romanını İngilizceye çevirmeyi başardığı için ödül almış, hakkıdır. Geçtiğimiz yıllarda ölmüş. YKY birkaç kitabını basmış, denk geldikçe kaçırmamak lazım.
Çok tehlikeli bir metin bu; üç tekrardan ibaret. "Sana, ey Okur" hitabıyla başlıyor. İki epigraftan biri yolların kaybolmasını ve merdivenin yukarı çekilmesini söyleyen Emerson'dan, diğeri de boyumuzun ölçüsünü alan muammaları biz yaratmışız gibi yapmamız gerektiğini söyleyen Cocteau'dan. Tekrarlar aynıdır, kelimesi kelimesine, kopyalanmış bölümler. Profesör Sfax'in yaşamını kaleme almak istediğini söyleyen öğrenci Astrid, hocasının memnuniyetsizliğini sezer ama kararından caymaz, odadan çıktığında Sfax bilgisayarının başına oturur, Hermes adlı bir dosya açar ve yazmaya başlar. Tekrar bölümü üç sayfadır, anlatıcı okura seslenerek şimdi okuduğumuz üç sayfayı yazdığını söyler. Anlatıcının zamanıyla okurun zamanı denklenir, bu denklik üç kez yaşanacaktır.
İlk tekrardan sonra otobiyografik bir anlatı başlar. 1918'de Fransa'da doğan Léopold Sfax, burjuva bir ailenin çocuğudur. Babası sanat kitapları basar, dedesi unutulmuş bir şairdir. Dedesinin cenaze töreninde hayatının ilk şokunu yaşar Sfax; dedesinin adını -kendi adı aynı zamanda- tabutun üzerinde görünce ağlamaya başlar. Ölüm korkusu, bu cepte dursun. Dede eski parnasçılardan, modernizmin koyu düşmanı. Dreyfu karşıtı aynı zamanda, Yahudilerin de koyu düşmanı. Babayla dede arasında çatışma var, bölünmüş bir ailede geçirilen çocukluk. Sfax felsefe okuyor ve ikinci büyük savaş çıktığında ailesiyle birlikte kaçıyor ama bir süre sonra hep beraber geri dönüp savaş ortamında edinilen resimlerin satışıyla -Nazi subayları ve yandaşlar alıyor resimleri- geçiniyorlar. Sfax, babasının yandaşlığından utanıyor ve resimleri elde etme yöntemini sezdiği zaman adamdan iyice utanıyor. Louise ve Paul'ün, iki direnişçi arkadaşının yanına taşınıyor. Dedesinin mirasından kalan parayla yaşıyorlar, Paul Sfax'i örgüte sokuyor ve Sfax iki yıl boyunca örgütün verdiği görevleri yerine getiriyor. Paul ortadan kaybolduktan sonra Louise'le yakınlaşıyorlar, savaş bitince Sfax doçentlik sınavına giriyor, ABD'ye göç etmeye karar veriyor ve çıktığı geziden dönünce Louise'in gittiğini görüyor. Geride tatsız bir not kalmış, kızın başka bir yere taşındığına dair. Sfax de durmuyor, ABD'ye gidiyor ve Raphael adlı bir tanıdığın yanında kalıyor, ilk edebi eserlerini burada veriyor. Modernlikle klasik mitoloji arasında yarattığı çatışmayı, anakronizmi Mallarmé'ye özgü bir şey olarak değerlendiriyor, yıllar sonra postmodern bir eser ortaya koyduğunu anlayacak.
Doğru bağlantılarla akademisyenlik serüveni başlıyor, Sfax üniversitede. Yeni Eleştiri'yi öğreniyor, ulusal gazetelerden yazıları yayımlanıyor, çalışmalarını tam gaz sürdürüyor kısaca. Ivy League üniversitelerinden Cornell'de ders verirken Ya/Ya adlı bir metin yazar, Yazarın ölümü ve Okurun yükselişi tartışmalarının tam gaz sürdüğü bir dönemde Saussure'ün göstergeler sistemini alır, yazarı ortadan kaldırarak her şeyi dilbilimsel kodlamalara ve uzlaşımlara sıkıştırır. Bu ses getiren bir eserdi, Sfax asıl ününü Kısır Spiral adlı kitabına borçlu. Yarattığı çalkantı o kadar büyük ki olumsuz eleştirilerin susturulduğu, yandaşların sıraya dizildiği bir dönem başlıyor. Baskıcı bir bilimsel ortam oluşuyor böylece, baskıcı olması ilerleyen bölümler için özellikle dikkate alınmalı. Sfax'in ortaya koyduğu görüş, "Teori" adı altında ululaştırıldı ve putlaştırıldı da. Neyse, Bloom'un Etkilenme Endişesi'yle bakışımlı bir metin ortaya konduğu fikri, Sfax'in metninin amacını belirler; metinlerin "yanlış okunması" fikri, Sfax'in Bloom'a katılmadığı "endişe" kavramını bir yana bırakırsak ortaktır. Sözcüklerin kullanıldığı yanılsaması, teorinin temelini oluşturur. Sözcükler zaten vardır, bir bağlamda yazarlar tarafından kullanılırlar ama aslında sözcükler yazarları kullanır, Cocteau'nun sözüne dönelim. Böylece sıklıkla çelişkili ve emniyetsiz anlamlar ortaya çıkacaktır, bu da Yazarın kalbine çakılan son kazığı simgeler. Eh, kabaca bu. İşin Okur boyutu da var tabii, okur da çıkmaz sokaklardan çıkmaz sokak beğenecek, anlam arayışında helak olacaktır. Bu son darbe curcuna çıkarır, muhalifler Hamlet, Moby Dick, Dresden, Auschwitz, Hiroşima gibi eserlerin ve faciaların -Teori'nin yaşama uygulanması mümkün tabii, anlam kaosundan ötürü- anlamlarını asla yitirmeyeceklerini söylerler ama pim bir kez çekilmiştir, tartışmalar ayyuka çıkar. Bir de italik kullanıma, tırnak işaretine rastlanmaz, Sfax bunlardan tiksinir ve yaşama dair hiçbir şeyin bunlar tarafından ablukaya alınmaması gerektiğini söyler.
Sfax, masasına oturup fikir üfürerek yaşamı teorilere kıstırmaya çalışan babaları endişelendirmiştir, kendisi de onlardan biri olmasına rağmen. Kurtulmak istediği bir şeylerin varlığı sezilir gibi, öyle değil mi? Anlam kolaylıkla ortadan kalkabilecekse, bunu gösteren adamın yaşamında ortadan kaldırmak istediği kara anılar olabileceği düşünülebilir. Geçmişini anlattığı ilk tekrarda ayrıntıya inmemesinden bunu sezebiliriz. Sezdiysek helal bize, kuru bir teori hikâyesi olamayacak kadar iyiye benziyor bu anlatı.
Astrid bu sırada Adair'ın hayatına giriyor. Adair, pek vasfı olmayan profesör bir arkadaşının öğrencisiyken Teori'nin patlamasıyla kendi öğrencisi haline gelen Astrid'in kadınlığından etkilense de teorisinin/Teori'sinin içinde ona yer yok, kurtulmak istediği şey başka. Astrid'in odaya gelip kendisinin yaşamını kaleme almak istediğini söylemesi, adamı bu yüzden tedirgin ediyor.
Başa döndük, ikinci tekrar. Bu kez otuz beş sayfa okuduk, sonrasında her şeyin derinleştiğine şahit olacağız. "Ey okur, yalan söyledim." (s. 35) Sana güvenemeyeceğimizi biliyorduk zaten, kimse kendini/Yazarı durduk yere öldürmek istemez. Babanın, içinde büyüdüğün toplumun, kısacası sözün orta yerinde var olmaya çalıştın ama var olamazdın, kısıtlıydın, sınırların çoktan çizilmişti. Bu yüzden babanın arkadaşı, Nazi subayı Laubreaux evinize gelip senden kültürle dolup taşan bir dergi için yazı yazmanı istediğinde karşı koyamadın, kendi adını da kullanamadın, "Hermes" adıyla yazmaya başladın. Yirmilerinin başındaydın, savaşın yıkımı ve insanların acımasızlığı bütün dünyanı biçimlendirmişti, felsefe seni kurtaramıyordu çünkü yaşamın karşısında çok soyut kalıyordu. Ve yazmak istiyordun, kendini göstermek, Yazar olarak var olmak. Üç yıl boyunca yazdın, bu sırada Yahudileri önemsiz gösterdin, Alman ruhuyla Hitler'i birleştirdin, sonra bunun Avrupa'nın yeni ruhu olduğunu söyledin. Nazi hareketine karşı olduğunu söylüyordun ama sözcüklerin, dışladıkları anlamlardan da bir parça taşıdığını fark ettin, solcu görüşlerde totaliterliğin kokusunu aldın, sağcı görüşlerde sosyalizmin gölgesini gördün, her şey birbirine karıştı ve paradoksa kapıldın.

"Teoriye inanmayanlar için, bir metnin, maalesef yazarını nasıl yazdığının işte klasik bir örneği." (s. 45)

Bingo!

Yalanlarını açığa dökmeye başlıyorsun. Paul, Louise ve sen, bu makalelerden gelen parayla geçiniyordunuz, dedenin mirasıyla değil. Louise evi terk ettiğinde senin kim olduğunu öğrenmişti, en azından eskiden kim olduğunu. Sana bir daha güvenemeyeceği için ilişkinizi bitirdi ve gitti. Sen New York'a geldin, ailenin ve senin karanlık geçmişi ortaya çıkmasın diye evlenmek istemedin hiç, Paris'te ortaya çıkan kuramları kendine has bir şekilde yeniledin ve ikincil kaynak özelliği taşısa da metinlerini orijinal hale getirdin. En büyük korkun canlandı, şöhret sahibi oluyordun ve karanlık geçmişin ortaya çıkabilirdi. Korkularını anlatmayacağım, sadece yıllar sonra Louise'den gelen mektubu ansam yeter. Louise, kim olduğunu anlattığı bir mektubu çalıştığın üniversiteye gönderdi ve mektubun üstü hemen kapatıldı, şöhretinin getirdiği avantajlardan mahrum kalmak istemeyen üniversitenin yediği bir halt, muhtemelen. Teorini de açıkladın, sadece bir Okur, bir anlam, bir Yazar. Böyle olmasa kitabın arka kapağında fotoğrafının ne işi var? İnsanlara bunun tersini yedirdin, böylece zamanında yarattığın "Hermes" de ortadan kalkacaktı. İyi taktik. Konuşmayı bırakıp senden dinlediklerimi anlatacağım.
Üçüncü tekrar. Sanırım anlatmayacağım, olaylar ve metinliğinin farkında olan metin, yazar-okur sorgulamaları o kadar iç içe geçmiş ki filmin sonunu söylemiş gibi olacağım. Olmayayım, zorlanmayı seven okur da bu romanı okusun, yazar nasıl ölürmüş, görsün.
Bernhard'ın kısa öyküleri, fragmanları. Kendi yaşamından birkaç örneğe rastlamak mümkün, intihar eden büyük amcasının ve arkadaşlarının hikâyelerine rastlıyoruz. Gerçeğin monotonluğunda anlatılıyorlar ama bu monotonluktan doğan ürkütücülük, sıradan olayların kurmacaya değer ürkütücülüğü oldukça tedirgin edici. Metinlerindeki karakterlere rastlamak da mümkün, bu parçalardan seçtiği olaylar ve kişiler diğer metinlerinde ara ara belirebilir. "Sıradanlıkta görünmeyen gerçeğe bir nokta vuruşu" denmiş arka kapakta, iyi.
Yüz kadar parçadan birkaçını seçiyorum. Bernhard, gezileri sırasında şahit olduğu, işittiği olayları gündeliğin içinden yansıtıyor, birinin intiharını veya garip bir olayı su içermiş gibi anlatıyor. Basit ve vurucu.
Hamsun: Felsefeden birdenbire vazgeçen bir adam kendisini yaşlıların bakımına adadıktan sonra Knut Hamsun'un bakımını üstleniyor ama adamın büyük bir yazar olduğunu bilmiyor. Adamı her gün gezdiriyor, yatağını yapıyor, metinlerini yazması için köye inip kalem tedarik ediyor ve hatta Hamsun'un ölüsünü çarşafla örtüyor. Hiçbir şeyden haberi yok. Hiç.
Ses Taklitçisi: Her türlü sesi taklit eden adamın kendi sesini taklit edememesiyle ilgili. Kendini taklit edememeyi Bernhard'daki yarat(a)mama izleğine bağlıyorum; bir eserin yaratılış sancısını pek çok anlatısında irdeleyen Bernhard, yaratıcıları ya delilikle ya da intiharla yüzleştirir, ötesinde yaratma ediminin anlamsızlığından ve imkansızlığından bahseder. Taklitçininki de benzer bir durum, kendi sesini taklit etmeye çalışması bile sonunu getirebilir.
Düpedüz İftira: Goethe Öleyazıyor'daki karakterler olabilir mi bunlar?
İki felsefeci, Goethe'nin evinde karşılaşırlar, birbirlerinin yazılarına özenle eğileceklerine söz verirler ve ayrıldıktan sonra içlerinden biri bu karşılaşmayı felsefi bir yazı biçiminde anlatacağını söyler, diğeri hemen buna karşı çıkar ve meslektaşının niyetini iftira olarak değerlendirir. İşin ironisi bir, felsefenin insan faktörü olmadan senteze ulaşabileceği fikri iki.
Broşür: Ayrı işyerlerinde çalışıp emekli olan bir çift, çok yorucu bir yolculuktan sonra tatil yapacakları yere gelirler ama hiçbir şey katalogdaki gibi değildir, odaların karanlığı onlara kendi isimlerinin yazılı olduğu tabutları çağrıştırır. Özel alan ortadan kalkınca çiftler ölümle karşılaşır, yakınlığın ölçüsü ne derecede olursa olsun birliktelik ölümcüldür, şimdi değilse de zamanı gelince.
Pisa ve Venedik: Kurmaca örneklerden biri. Pisa ve Venedik belediye başkanları, kentlerindeki kuleleri değiştirmek isterler. Anlaşırlar, değişimin yapılacağı gece yakayı ele verip akıl hastanesine kaldırılırlar. İtalyan makamları mucizeye başvurmaz, devletin mekanizmaları mükemmel bir şekilde işler ve iki adamın canına okur. Gerçeküstünün katili devlet, yiyende ortak devlet.
İçsel Baskı: Bunun bir adı vardı, neydi? Ansızın aşağı atlama duygusu, metroda kendini raylara bırakma isteği...
İntihar edecek kişinin altında branda geren itfaiyecilerden biri, ansızın hissettiği içsel bir baskının sonucunda brandayı çekerek diğerlerini de peşinden sürükler, müntehir kişi atlar ve parçalanır. Felaket istenci. Sürekli hale geldiğinde başkaları üzerinden tatmin edilmek istenir sanırım. Metroda birine omuz atıp raylara düşürmek gibi. Yüksekten bakan birini bacaklarından kaldırarak aşağı atmak gibi.
Üslupçuluğunu sürdüreceği bir alan olmadan Bernhard okumak ilginçti, yazarın farklı bir sesini duymak isteyenler için dört dörtlük bir ucubelikler sergisi.
Otuz yazar ve kütüphaneden geçen yollar. Llosa, önsözünde kendi okuma serüvenini ve kütüphanelerle olan ilişkisini anlatıyor. Çocukluğunda entelektüel çaba harcayıp sözcükleri hayal dünyasına aktarmasıyla birlikte edebi okumalar yapmaya başladığını söylüyor. Hareketli ve hüzünlü bir hayatı var, kitaplara "sığınmış" biraz da. Babası, Llosa'yı edebiyat hevesinin kaybolması için askeri okula yazdırıyor, nafile. Faulkner, Hemingway gibi yazarları zamansal biçimlendirmeleri çözmek amacıyla eline kalem kağıt alarak okuyor, sonrasında Peru Milli Kulübü'nün kütüphaneciliğini üstleniyor. Marksist çevrelerde bir süre bulunan Llosa, erotik kültürünü ve eğitimini Peru oligarşisine borçlu olduğunu söylüyor, kütüphanedeki Fransız erotik kitap koleksiyonundan okunmadık bir şey bırakmamış. Ellili yıllarda bir bursla Madrid'e geliyor ve Milli Kütüphane'nin buz gibi soğuk salonlarında mantosuyla oturup okuyor. Ne okuyor, şövalye hikâyeleri. Metinlerini yazmaya başlıyor tabii, durmadan okurken kendi yaratılarını da oluşturuyor. En sevdiği kütüphane British Library'ymiş, kağıt ve mürekkeple yazıyormuş, bilgisayarla yazmıyormuş, bunları da öğreniyoruz. "Böyle başlamıştım ve hâlâ elimin ritminin düşüncelerimin ritmi olduğuna inanıyorum." (s. 14) Edebiyata Övgü derlemesinde Llosa e-kitapları pek sevmediğini söylüyordu, Esteban'ın Llosa için ayırdığı bölümde Bill Gates'e de çıkıştığını öğreniyoruz büyük yazarın. Bill Gates'in iddialarının aksine, edebiyat bu şekilde bir evrim geçirirse ölümcül bir yara alacak Llosa'ya göre. Katılmadığımı belirtmiştim, böyle bir şey söz konusu değil. Düşüncenin hızına yetişmek de el vasıtasıyla pek mümkün değil diye düşünüyorum, kuşak farkı.
Otuz yazardan birkaçını seçiyorum.
Stephen King: Baba, aileyi terk edince zor günler geçiriyorlar, Yazma Sanatı'nda uzun uzun bahsediyor King. Gençliğinde birçok garip işin yanında kütüphanecilik yapmışlığı da var. 1969'a kadar birkaç metni basılıyor ama ekonomik durumu rezalet, o yüzden Maine Üniversitesi'nin kütüphanesinde çalışmaya başlıyor. Karışık zamanlar, Nixon Vietnam'ı bombalamak için elinden geleni yapıyor, protestolar gerçekleştiriliyor, civcivli bir ortam. King favorilerini neredeyse çenesine kadar uzatıyor, Creedence, Hendrix, Joplin ve diğerlerini dinliyor. Tabitha'yla da o sıralarda tanışıyor. Birbirlerini anlıyorlar. Şiir atölyelerine katılıyorlar, anlamı onca yığının altına gömenleri eleştiriyorlar, sonra da evleniyorlar zaten.
King'in bazı metinlerinin kaynakları da kütüphanelerde gizli. Kütüphane Polisi nam öykünün ortaya çıkışı ilginç. Stephen, oğlu Owen'a ödevi için gereken kitabı bulması amacıyla kütüphaneye gitmesi gerektiğini söylüyor ama Owen gitmek istemiyor, sebebi de süresi geçen kitaplar konusunda teyzesi Stephanie'nin kendisini ölümüne korkutmuş olması. Stephen için öykülük konu, kaçmıyor.
Son bir şey: "(...) Çocukluk korkuları korkunç bir şekilde süreklidir. Yazma bir otohipnoz eylemidir ve bu durumda, uzun süre önce ölmüş olması gereken korkuların tekrar canlandığı gibi tamamen bir duygusal hafıza ortaya çıkıyordu." (s. 168) Çeviri biraz kötü ama dehşeti fark ettiniz. Yaşa sen King.
Marcel Proust: Burjuva bir çalışandan çok züppeye benzediği söyleniyor, sosyal çevresi bu tiplerden oluştuğu için züppe damgası yemiş. Kütüphaneciliği bu açıdan biraz garip, gerçi kitapların bakımlı baskılarıyla daha çok ilgilenirmiş, kamu kütüphanelerine hiç gitmemiş, kütüphaneciliği de nüfuzlu tanıdıklar vasıtasıyla sürdürmüş bir süre, işe gitmediği çok olmuş, büyük yapıtını tamamlamaya çalışmaktan başka hiçbir şey yapamaz hale gelmiş. İdare etmişler ama havadan gelen paranın son damlası da aktıktan sonra ipini çekmişler.
Aleksandr Soljenitsin: Kamplarda geçen yılların bir bölümünde kütüphanecilik yapıyor, öncesinde teyzesinin evindeki kütüphaneyi keşfetmesi var. Gogol, Tolstoy, Dickens, Schiller gibi büyük yazarlarla büyüyor, edebiyatla alakasız bir bölümde okumasına rağmen sözcüklerin büyüsüne kapılıyor, hatta ABD'ye gittiği zaman Jack London'ın evini arayıp buluyor falan, büyük hayran. Romanlarındaki pasajlarda kamplardaki kütüphane ortamlarını anlatıyor. Bitik insanlarına rağmen ütopik, ideal bir ortam. Özgürlüğün raflara dizilmiş biçimi.
Georges Perec: Kütüphanecilik ve Oulipo arasında bir bağlantı var, kütüphanenin sınırlanmış alanı ve kitapların düzeni, Oulipo için birkaç fikir vermiş olabilir.
Eşiyle Tunus'a gidiyor, orada öğretmenlik yapıyor -Şeyler- ve bir süre sonra Fransa'ya dönüp kütüphaneci olarak çalışmaya başlıyor. Kategorizasyon konusunda sıkıntıları var, yaratıcılığını tetikleyen bir konu. Düzenleme, sınıflandırma, terimler, alfabetik karakterler vs. Perec'in ince, daha da ince düşünmesine yol açtı. Kütüphaneler ve kitapseverler hakkında yazdıklarını okumalısınız, kütüphanenin entropik doğasıyla tanışmak güzel oldu.
Musil, Onetti, Borges, Bataille, Carroll, Burton, Hölderlin, bir dünya yazar. Okusanız ne güzel.