Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Yalçın Küçük'ün yaylım ateşi ve iddiaları ağır, en çok Ahmet Altan'la Latife Tekin'i vuruyor. Latife Tekin kısmıyla ilgileniyorum. "Eylülist Yazar" diyor Küçük; 12 Eylül'le bir şey kaybetmeyen, baskıcı rejimde "dilediği gibi at koşturabilen" yazar. Latife Tekin, yazarlığı artistik yaratıcılıktan çok şematik yazarlığa indirgemiş ve tek derdi bir yayınevi bulmakmış, bunların dışında 12 Eylül sonrasında canı yanan gençlerin karşısındaymış, yazdığı şeyler psikiyatrinin "gerileme" adını verdiği kavramın karşılığı. 12 Eylül'ün korkusunu sürdürmeye çalışan metinler edebi terörü yaratıyor, Latife Tekin neden böyle şeyler yazıyor, bilmediğini söylüyor Küçük. Gece Dersleri bölümünde anlatıcının yazarlığına/söylemine yükleniyor ve Tekin'i hedef alıyor, doğrudan. Bir sürü şey. Sonrasında Alev Alatlı'nın Aydın Despotizmi kitabı geliyor, Küçük'ü bu görüşlerinden ötürü eleştiren. Bu bende vardı ama bulamadım, ne söylendiğini bilemiyorum.
Küçük'ün köpürdüğü şeylerden birine bakıyorum: Devrimci bir örgütün eleştirisi. Örgütle kısıtlamamak lazım, hiyerarşik bir yapının incelenmesi var burada. Halkı uyandırmaya çalışan bir kurumun parçasıdır anlatıcı, üst sınıfın hayaleti peşinden gelir ve elinden geleni yapmaya çalışır ama "sosyalizmi yüz boyasıyla eşleştiremeyen" kadınların karşısında küçülür, onlara seslenmek/onları bir anlamda yönetmek konusunda sıkıntılar yaşar çünkü yönetilmekle güdülmek arasında kalmış bir çocukluğu, genç kızlığı ve devrimciliği vardır. Kendini devrime kurban eder ama çok öncesinde kendini acılarına kurban etmiştir, bir ülkü uğruna her şeyini verebilecek veya unutabilecek durumda değildir. Parçalanma bu noktada başlar; "durmadan kendine yeni tarihler yapan, teninde, ruhunda, beyninde biriken sesleri ayırmak için en gerçek acılarını alet gibi kullanan bu militan" yaşamıyla örgüt arasında kurduğu bağların giderek zayıfladığını ve yok olduğunu gördükçe akışı tersine çevirir, düşüncelerin dili parçalamasına izin verir. Sentaks, imgelerin saldırısı altında kalır, ona göre biçimlenir: "Annemin hatırası cam, senden korkmayan kâfir!" (s. 79) Pek çok örneği var, biri yeterli.
Kendi uydurduğu laflardan çekinir olan, Sekreter Rüzgâr takma adlı, Mukoşka kardeşli, acılı anneli, annesinin aşkı ve kendisininki arasında ezilen, örgütün tornasına uymayan ama sosyalizm için, kardeşlik için bulaşık sırasında ellerini yıpratan, propaganda cümlelerini sözcükleri kararak üreten -bu yüzden azar yediği, uyarıldığı, aşağılandığı bilinmektedir, başkanın sözleri de çokça yer tutar- kadın, paramparça. Uyum kuramayacak kadar hasarlı birinin orada bulunma çabası aslında, toplumsal boyuttan ikili ilişkilere kadar indirgenebilecek bir olay. Karşıdakini ve kendini görmezden gelir insan, çabalar ve yıkımı kusursuzlaştırır, başarmak istediği şey -çok derinlerinde bir yerde başaramayacağını bildiği ama bunu görmezden geldiği şey- bin parça halinde ayaklarının dibine düşer. Her insanın başka bir sebebi var, anlatıcınınkini yaşam parçaları arasında bulabiliriz. Bütün problemleri bireyin ve organizasyonun doğasını karşılaştırarak irdelemek gerek. Örgütün ikili ilişkilere karşı çıkması, bir. Yiten aşkın acısı korkunç ölçülerde. Yapılması gereken işlerin getirdiği tepeden inmecilik, iki. Kişi olarak kendini var edememek ve iç sesi susturmak, üç. İç ses susturuldukça daha küçük parçalara ayrılıyor, o kadar küçülüyor ki sözcüklerin arasından fırlayan imgeleme dönüşüyor ve anlatıcının düşlerinden yaratılmış bir iletişim aracıyla karşı karşıya kalıyoruz, bu bize bitmek bilmez paragraflar, tek cümlelik sayfalar halinde ulaşıyor. Klasik anlatıyı gördüğümüz kısımlar uzuncadır, bir şey anlatılır. Birkaç sözcükle dolmaya çalışan sayfalarda daha çok zaman geçirmemiz gerekir, hissedip hissedemeyeceğimiz şüpheli bir duyguyu biçimlendirmek için tekrar okumak, düşünmek için.
Küçük'e katılmıyorum, insanın olduğu her yerde yaşanabilecek durumlar var sadece. Karikatürize bir olay yok, sol yapılanmanın -aslında hemen her yapılanmanın- aksak yanları var. Mülksüzler'le bağlantı kurabiliyorum; en özgürlükçü insanın bile taşıyabileceği iktidar hırsının, düştüğü ikilemin izleri oldukça özgün bir şekilde, sayısız kırık halinde.
Parça parça gideceğim, fragmanlarla.
Gülten Akın'ın hapishane önlerinde, annelerle ve kendi anneliğiyle dolu şiirlerini hatırlamamak mümkün değil. Bir benzeri var; yüz civarında kadın, peynir ekmeklerini kemirerek ölüleri için eyleme giderler. Anlatıcı, eylem sırasındaki gözlemlerinden sonra kendisini o topluluğa ait hissetmez, "artık onları sevmediğini" anlar. İç saldırıya yol açacak görüntüler biriktirmiştir, "tehlikeli bir bilenme" der bunun için. "Sekreter Rüzgâr kalıbına sığamadın ve ruhun parçalanmaya başladı." (s. 136)
Anlatıcı değişir, diyaloglar halinde ilerleyen bölümlerde anlatıcıların konuştukları şeyler pürüzsüz sorgulardır; sadece kendileridir söz konusu olan. Geçmişe doğru çıkılan yolculukların şimdinin katılığı karşısında parçalandığını görürüz, geçmişin sürekli olarak yıkıldığını ve kayıp parçaların yerine konan imgelerin her şeyi bozduğunu, çarpıttığını görürüz, kayıp parçaların bir başka gerçeklik halinde belirip yokluklarında doldurulan yerlere baskı yaptıklarını görürüz ki "Düş'ün, gerçeğin yerine kaymasının bir iç çeşitlemesi," der anlatıcı, çokça çeşitlemeye dönüşmesi sonucu bir görev olarak yaşamayı görürüz. Başkaları uğruna, kendini silerek. Sloganları kendi kişiliğinden korumalıymış, başkan diyor. Ölülerle yaşamamalıymış, annesi diyor. Burjuvaziyle yatağa girmemeliymiş, bunu kendi diyor: "'Lanetlenmiş bir suçluyla yatağa girmek... Aklıma lacivert ipek çarşafları getirdi.. O hep düşlediğim.. Ürperdim ve irkildim.. O sandı ki, 'Ah, hayatım, hiç benim olmadın!' diyen sesim, hayatımı ondan istiyor. Yakamı, ellerimi, ayaklarımı bin yıl önce değil, on yıl önce kaybettiğimi söylüyorum ben.. Vallahi kız kardeşim, lacivert, ılık ve yumuşak hışırtılarla savrulan saçlarımı öyle çok özledim ki, eğer şu bedenimin kırık dökük parçalarını yitirmeseydim, umurumda bile olmazdı yatağa kiminle girdiğim.. Üzüldüm, o şehvet yüklü aşkın bana müjdelenişine sevinemedim diye.. Bayılmaktan yorgun düşmüş, titreşimlerinden dehşetle ürken, sahibini tanımayan tenim, ne yazık ki hazır değil iktidarın cinsel ortaklığına.." (s. 179) İki insanın bir araya gelmesini engelleyen düşünceler, dünyanın en büyük zorbalığına alet olur. "İktidarın cinsel ortaklığı", insanı ortadan kaldıran bir fikir, üreticisi kendini cinsellikten soyutladığı için yok ediyor. Pek çok yok edişten biri.
Anlatıcının çocukluğu ve gençliği, ev manzaraları ayrı bir şekilde incelenmeli. Kırılışın başladığı nokta gerilerde, o kadar geride ve ağır ki anın akışına hemen uyum sağlayabiliyor, iyi işgalci. Son derece iyi hatırlansa da anı üretiminin güdük kaldığı bir yerde travma izinden başka bulunacak bir şey yok. "Mukoşka, bana olan şey, o acınası günlerin, çaresizliğin, duygululuğun, durgunluğun, taşkınlığın beni yeniden görmesi gibi bir şey.. Beni gelip aynı zalim böceklerin ezmesi gibi.." (s. 180) "Uzun bir şiirin kısa romanı" biter, yıllar sonra ortaya çıkan defterde bir değişiklik aranır ama her şey olduğu gibidir, geçen onca yılda korkunun sadece adı değişmiştir, acının da. Kâğıt, acıya bir mekân sağlamaktan başka hiçbir şey yapmaz. Sağaltıcı değildir.
Zor metin. Anlatım tekniğini falan geçtim, Tekin'in buruklarından yakamı sıyıramadım sanırım.
"Kalabalık bir topluluk içindeydi. Başarısızdı. Parası yoktu. Dileniyordu. Caminin önündeydi." (s. 11) Dileniyor muydu gerçekten? Serbest dolaylı anlatımın oyununa uyarsak anlatıcıya inanacağız, uymazsak adamın davranışlarıyla anlatıcıyı karşılaştırıp farklı bir sonuca varacağız.
Anlatıcı, caminin avlusundaki dilencileri ve dilencilere benzeyen satıcıları biçimler. Başarısızlığı biçimler; adam konuşmadığı için "başarı kazanması" güçtür, para kazanamadığı sürece başarısızdır, "avucunu açma teşebbüsü" bile yoktur ortada. O avuç zorla açılır, "gönülsüz dilencinin" avucunu çeviren bir kadın, içine biraz para koyar ve oyunu başlattığı sanılır ama hayır, oyunu anlatıcı çoktan başlatmıştır. Bir nevi Yes Man olan adam, her şeyden önce anlatıcının zoruyla kurulur. Anlatıcının diğerlerinden bir farkı yoktur, o da insanlar arasında gezdirilen bir aynadan/adamdan yansıyandır. Toplumun bir parçası, biçimleyicilerin ilki.

"Eski kitapların bu günlerde çok para etmesi", tavan arasına çıkmak için yetersiz bir sebeptir. Öyle gözükse de öyle değildir çünkü tavan arasında eski kitaplardan çok daha fazlası bulunacaktır. Unutuş mesela. Hatırlayış değil. Hatırlamak her zaman sonradan gelir, gelene kadar boşluktur, Bernhard'ın deyişiyle açılan boşluk. Boşluk iyidir, dolmaya meyillidir. Öncesi ve sonrası berkitilir, üzeri kapanır. En iyisi budur, hatta tavan araları olduğu gibi yok edilmelidir. Tavan araları bilincin şekillendiriciliğini reddeder, olduğu gibi kalır. Kalmamalıdır bana göre, silinmelidir. Tavan aralarından doğan buruklukların, burukluklarda -belki- bulunan mutlulukların yerine yeninin, her zaman yeninin izi sürülmelidir.
Az önce İhsan Fazlıoğlu'nu dinliyordum, İslam medeniyetinde bilimsel çalışmaların teoloji ağırlıklı olduğunu, oysa fizik bilmeden metafiziğin anlaşılamayacağını söyledi. Hemen indirgiyorum; mektubun müellifi olan anlatıcı iki yıl önce ölen babasıyla tek yönlü bir iletişim kurarken babasına egodan, bilinçaltından, varoluştan dem vurur. Anlatıcının zamanında bunlar vardır, babasının zamanında yoktur. Doğu-Batı meselesi diyeceğim, yavan bir özet olacak. "Bana öyle geliyor ki sizin zamanınızda böyle şeyler icad edilmemişti. Sanki Osmanlıların böyle huyları yoktu gibi geliyor bana." (s. 181)
Akış; hızlı olmasına rağmen biriktirmeyen. Birikmedikçe anlamlanmayan.
Kierkegaard alıntılı epigraf nokta atışı yapıyor; kendini seçtiğin zaman kendinin diğer olasılıklarını seçmezsin, onlar arkada kalır, seçim yapmış olmanın, kendini seçmenin mutluluğu ve sorumluluğu özgürlük tutkusundan gelir, olasılıkların ortadan kalkması tek bir seçime mahkumiyeti doğurmaz, kendini seçmek özgürlük tutkusundan doğan bir şeydir zaten. Her neyi seçmişsen veya. Kısacası, sanırım Bauman söylüyordu, kaçtığına veya ortadan kalktığına inanılan tercihler bir yanılsamadır, yarattıkları duygu da öyle. Özgürlük bilinçli bir tercihin ürünüdür, kabul edilmiş bir kısıtlamadır ve o kısıtlama da aslında her şeydir, sonsuz bir dünya demektir. İki sebepten; birincisi elbette bu tercihten vazgeçilebilir ve özgürlüğün başka bir formu bulunabilir ama bunu yapmak için arkada bırakma cesareti gösterilen olasılıklara dönülüyorsa kişinin bir tür eksikliğinden kaynaklı bir konudur bu. Öngörü, hayal gücü, kendini bilmek ve kendini bir diğerinde görüp tartabilmek en temel insani yetenekler, üzerinde çalışılmaları gereken mevzulardır. Bunlar yoksa sürükleniş başlar, isminin anlamıyla ironik olarak Stiller'da görebildiğimiz şey bu. Sonsuz dünyayı mümkün kılan ikinci sebep, uzamı tek boyutlu olarak görmekten kaynaklanan kısıt yoksa belirir. Depresyonun da en temel belirtisidir, acıyla dolu sonsuz bir şimdiye hapislik. Şimdinin hep böyle süreceği düşünülür ve yaşamı biçimleyen onca değişken gözardı edilir. Büyük yanılgı. Çok yakın bir tanıdığımın başından geçen: Müstakbel eşiyle yatak almaya gidiyorlar, yan yana uzanıp deniyorlar birini. Kadın, "Ben şimdi her sabah uyanınca senin yüzünü mü göreceğim?" diye soruyor. Evlendikten sonra adam tek bir gün bile eşinden sonra uyanmıyor, sabahın köründe yataktan kalkıp salona gidiyor. Çok ilginç bir olay. Adama neden böyle yaptığını sordum, "Kendimce çile dolduruyordum, bütün bunlar bittikten sonra suya taş düşermiş gibi hızlıca unutabilmek için," dedi. Eh, adam hızlandığına göre bir şeyleri başardığını söyleyebiliriz. Stiller başaramıyor, onun daha bulanık ve dağınık sebepleri var. "Ben Stiller değilim!" (s. 9) Metnin ilk cümlesi. Stillerlığını değilleyen bir anlatıcı, üstelik yeterli nedeni var.
Bernhard'ın ülkesine duyduğu nefreti anlatıcıda doğurarak toplumsal, siyasi meselelere girilmesini ve İsviçre'ye bir temiz giydirilmesini sağlıyor. Bernhard, Frisch'ten deli gibi etkilenmiş olabilir.
Anatol Ludwig Stiller. Zürih doğumlu, altı yıldır kayıp. Kayıp zamanın izini sürmek için anlatıcıdan başka bir şansımız yok, dinliyoruz.
Ionesco'nun Yalnız Adam'ında sıradan ilişkilerle ilgili muazzam bölüm geldi aklıma, ne kadar derin olduğu düşünülürse düşünülsün bir kez bittikten sonra acısı hemen kurur ve ne için onca acının çekildiği hatırlanmaz.
Anlatıcıyla diğer karakterler arasındaki ilişkiler, karanlık alanları görünür kılıyor ve ortaya bir insanın her şeyi unutmak için gösterdiği olağanüstü çaba kalıyor. Oe'nin Kişisel Bir Sorun'undaki mevzu aslında, farklı olarak daha ilginç bir anlatıcı ve sevginin doğasıyla ilgili çok daha derin meseleler var.

Çok sağlam metin, arka kapakta dendiği gibi okuru da oyuna katıyor. Katmakla kalmıyor, ilişkiler yavaş yavaş açıldıkça, anlaşıldıkça sarsıyor da. Okuduğum ilk Frisch metniydi, gerisi mutlaka gelecek.

Vefatından sonra yıllardır topladığım kitaplarına yöneldim ve Bauman okurken yaşadığımı yaşadım; dünya biraz daha aydınlık bir yer haline geldi.
"Artık gitme zamanı. John Lennon'un anlattığı çilek tarlalarına. Ya da belki Mojave Çölü'nün ıssızlığındaki Bağdat Cafe'ye. Her yolcu kendi yolunda gerek. Cümleten iyi yolculuklar!" (s. 170) Son paragraf. Geçtan'ın son kitabı bu, öngörülen yolculuğa çıkmadan önce bir veda. Rastgelelik bundan kaynaklanıyor sanırım; kendini "meraklı kedi" olarak gören Geçtan, Moğolistan'ın güneyine gidip şaman kültürünü yakından incelemek istediğini, psikanalizin kökeninin animayla yakın ilişkiler kurduğunu söylüyor ama yaşlandığı için gitmeye gücü yok, üzüntüsü derin. Çıkabileceği son yolculuğa çıkıyor, geçmişine gidiyor ve öğrencilik yıllarından bugüne, kişisel tarihini dünya tarihiyle birleştirerek anlatıyor.
Ellili yılların Amerika'sı. İnternliği için pervaneli bir uçakla İstanbul'u geride bırakıyor Geçtan, mezun olduğu geceyi ve İstanbul'da kalanları hatırlıyor, yıllar sürecek bir serüvene atılıyor. Bürokratik problemlerden bezdiği zamanlar tahribat yaratmış durumda, "sistemle ilişki deliyi idare etmektir" sözü soğukkanlı bir mücadeleyi anlatsa da zaman zaman deliden daha deli olmanın gerekliliğini de hissettiriyor. "Çocuk varoluşu" kavramı üzerinden kendini biçimliyor Geçtan; sistem bir çizgi üzerinde yürümeyi emrederken bu varoluşta her yönde hareket edilebilir. Yaşamın izleği, anıları okurken bunu akıldan çıkarmamak gerekiyor. Bu yüzden müzeleri ya da tapınakları gezmek yerine oranın insanları ve yaşantıları arasına karışabilmeyi yeğlediğini söylüyor Geçtan, yaşamın yollarını çoğaltmak için.
ABD'nin siyasi, toplumsal ve bireysel paradigması yaşamları alternatifsiz bırakıyor, çizginin dışına çıkabilmek için aydınlanma yaşamak, radikal kararlar vermek gerekiyor, Geçtan tanıdığı insanlardan ve devletin mekanizmalarından bunu çıkarmış. Amerikan Rüyası'nın yeni yeni palazlandığı yıllarda bacağından sayısız kurtçuk çıkarılan adamı gördüğünde sistemin ne kadar acımasız olduğunu anlıyor, memlekette işin bu noktaya gelmesine asla müsaade edilmezmiş çünkü. Herkes güler yüzlü, iletişim kurmak için elverişli ama her şey yüzeysel, derinleşilmiyor. Bunun arkasında yorucu ve uzun çalışma saatlerinin de etkisinin olduğu duyarsızlaşma var, milyonlarca insan tüketmek üzerine kurdurulan yaşamlarını yüzeyle yetinerek sürdürüyor. Kapitalizmin yarattığı simülasyon dünyasında, yani Steven Wilson ne güzel söylüyor: "And the dreams that you will have are public domain." Toplumun hayal dünyası sadece ve sadece sahip olmak üzerine. Otomobil, ev, sevgili, daha üst model, daha geniş, daha iyi. Her şey sonsuz bir arayışa dönüşüyor, tatminsizliklere. Baudrillard'ı anıyor Geçtan, haliyle. Horney'yi anıyor, çağımızın nevrotik insanından ötürü. Rogers'ın kişilik kuramından çocukluğu, ergenliği ve yetişkinliği birbirine bağlayıp aileyle, özellikle anneyle ilgili meselelerden narsisist, borderline kişilik bozukluğundan mustarip, karar alamayan, aldığı kararın arkasında duramayan, paylaşmayan insandan bahsediyor ve bu konuları toplumsal çarpıklıklara denkliyor. Demokrasi dersinden çakmamız, tiranlara ihtiyaç duymamız bu bireysel çatlaklardan doğuyor ama Geçtan umutlu, pagan inanışlar dünya üzerinde var olduğu müddetçe insanın umudunu kaybetmemesi gerektiğini söylüyor.
Farklı bölümlerde psikanaliz üzerine görüşler, anılar ve incelemeler mevcut, ben sadece ilginç bulduğum yerleri alıp bitireceğim.
Elvis'in yeni yeni çıktığı yıllarda ABD'de olan Geçtan, bu çılgınlığa şahit oluyor ve tipsiz bir oğlanın kral olma yolunda ilerleyişini yakından izliyor. New York'un civcivli ortamında keşfedilecek onca sokak, müzik, yaşam var ve merakla gözlemliyor, merak ettiği şeyin peşinden koşuyor Geçtan. Yanlış metro güzergahını kullandığı için Harlem'i boydan boya yürüme hikâyesi var, ayağının dibine atılan bira kutularından başka bir nesneyle hemhal olmamasına kendisi de şaşırıyor. Irkçılık olaylarına çok şaşırıyor ve siyahi bir kadının yanından kalkıp otobüsün arka koltuklarına gitmesine çok üzülüyor, travmatik bir tecrübeymiş.
Yves Montand'ın New York'taki gösterisinde okuduğu Nâzım Hikmet şiiriyle ilk kez bir Nâzım şiirini duyuyor Geçtan, Fransızcadan üstelik.
Ünlüler. Gore Vidal, Anthony Quinn, Katharine Hepburn, Gary Cooper, Bette Davis bir şekilde iletişim kurduğu veya gördüğü ünlüler. Marilyn Monroe'yu gördüğünde, "varolamama pırıltısı" dediği bir şeyin farkına varıyor, sanki bir başkası olmaya çalışan ve hapsedilmiş ruhların parıltısı dolduruyor ortamı. Cahide Sonku'da da varmış bu, o da "ay çarpmasına" yol açarmış.
ABD'de, İstanbul'da Konya'da, İzmir'de ve Ankara'da yaşanmış bir sürü hikâye, elli yıllık psikanaliz birikimiyle bütünleşmiş bir yaşam, hem de ne yaşam!
Ballard'ın, "Breaking Bad" formülüne oturttuğu, bu üslupla yazılan üçüncü metin. Facia çoktan yaşanmıştır, bir sebepten araştırma yapmak için mekâna gelen esas oğlan diğer karakterlerle iletişim kurdukça gizemli olaylar yaşanır, sonda da anlatı boyunca bir ölçüde "kirlenen" karakter ya tamamen batar, ya da kurtulur. Karakterlerin davranışları, görünümleri vs. üzerinden geçmişlerindeki izler sürülür, faciaya yol açan gizemi aydınlatmak için elde veriler toplanır ve okurda tahmin yürütme mekanizması işlemeye başlar. Toplumsal veya bireysel çarpıklık bir gizem olarak belirmez, bu ilgi çekici bir şey. Yozluğun ne kadar derine indiği, zamanla değişen karakteri de çıkmaza sokar, paranoid bir durum oluşur. Daha fazla eşelemek veya her şeyi kabullenmek; karakter kırılabilir veya daha sağlam bir biçimde kurtulabilir.
Sıkı bir teknik; toplumsal dinamikleri sarsmak, bireyin ahlaki serüvenini masaya yatırmak için ideal. Güç odaklarının etkisinde kalan karakterlerin fikirlerinin aslında ne kadar kendi fikirleri olduğu, kapitalist mengenelerin sağlıklı düşünce yapısını tahrip etme derecesi, Ballard'ın kafa yorduğu ne kadar konu varsa ağır ağır belirir ve sonda her şey bağlanır. Tezli roman benzeri bir yapı ama yavan değil, sürprizler kurguyu polisiye havasına soksa da gerek dev bir arka plan oluşturan toplumsal yapıbozum, gerek bireyin toplumla ilişki kurduğu nokta Ballard'ın metinlerini bambaşka bir yere çeker. Mesela şuraya. Bakıyorum, Ballard'ın kitapları yan yana duruyorlar, düşünmemi söylüyorlar. Düşünmeliymişim, meseleleri derinmiş. Derindir, Ballard'ın metinleri üzerine sıkıca düşünülmelidir.
Hüseyin Kıran'ın bir twit'i çok hoşuma gitmişti, sürekli sağlıklı olmaya çalışmanın hastalıklı bir şey olduğuna dair. Bu metne denkliyorum; suç oranının sıfıra indiği bir toplum ne kadar sağlıklı olurdu? Suçu daha büyük patlamalar yaşanmasın diye ortaya çıkan hava delikleri olarak düşünüyorum, kolektif bir cinnetin ortaya çıkmamasında önemli bir rolü var. Diyalektik bir anlayış; daha iyi -iyinin içi nasıl doldurulacak, o da ayrı bir şey- bir toplum için yasalar vardır, yasalardan önce felsefe vardır ve hepsinden önce suç vardır, en temelinde hak ihlali. Hak ihlal edilir ve sonucunda ceza olarak yoksunluğun bir türü dayatılır, medeniyetimiz bu temel üzerinde yürümektedir. Hak meselesi de karışıktır, iş Kant'a gelmesin istiyorum ve hızlıca geçiyorum burayı. Bireysel iyiler vardır, dünya bu bireyselliklerin ortalaması göz önüne alınarak kurulur. Diyeceğim, kapitalizmin eseri olarak bunun ortadan kalkmaya yüz tuttuğunu da ekleyeceğim. Neyse, farklı bireyselliklerin çatışma alanını mekân olarak belirler Ballard, anlatısını bu alan üzerine kurar.
Charles bir gezgindir, hayatını kitap yazarak kazanır. Kardeşi Frank, Cebelitarık'ta bir mekânın işletmecisidir. Bir gün Charlie, kardeşinin başının belada olduğunu dair resmi makamlardan bir haber alır ve uçaktan indiği anda macerasına ortak oluruz, anlatıcı da kendisidir. Cebelitarık tam bir kaçakçılık merkezidir; porno, içki, uyuşturucu sektörleri burada cirit atmaktadır. Estrella de Mar, sonsuz özgürlükler diyarı. Üst sınıfın Shangri-La'sını bulmak orta sınıf için mümkün değildir, sömürülenler sisteme kolaylıkla uyum sağlamıştır. Suç oranı oldukça düşüktür, görünürde cennete bir koşu gerçekleşmiştir, mutluluk içinde yaşayan bir toplum ortaya çıkmıştır. Ütopyaların pek bahsedilmeyen, gözardı edilen -ki ütopyaların imkansızlığının da sebebidir bu- çarpıklıkları ortada yoktur. Artı, eksisini de yaratır, o zaman gizlenenler, bastırılanlar bir noktada patlak verecektir, verir de.
Charles emniyet müdürüyle görüşür, kardeşinin çalıştığı yerin sahipleriyle görüşür ve öğrenir ki mekânın en kodaman ailesinin evindeki bir kutlamaya katılan insanlar, evin havaya uçmasıyla korkunç bir biçimde ölmüştür ve Frank suçludur, suçunu da kabul etmiştir ve mahkemeyi beklemektedir. Charles kardeşiyle görüşür, bu faciayı onun yapmadığına emindir. Bu bölümlerde geçmişlerine bir göz atarız. Annenin intiharı, babanın etkisizliği, Frank'la Charles'ın acıyla baş etmek için yaptıkları küçük hırsızlıklar, yakalandıkları zaman kardeşine babalık eden Charles'ın yediği dayaklar, bir sürü olay. Charles ne olursa olsun kardeşini bırakmayacaktır ve mevzuyu çözecektir, bütün işlerini askıya alır ve bu meseleyle uğraşmaya başlar.
Katman katman açılan karanlıklar gizemi de aydınlatmaya başlar, karakterlerden hangilerinin Charles'a yardım edeceği belli değildir, yardım edenler de kimliklerini ortaya çıkarmazlar. Charles, havaya uçan eve gittiğinde oraya kendisinin bulması için konmuş bir kaseti fark eder, izler, kodamanların kendi aralarındaki seks oyunları, tecavüzler, pek çok şey ortaya çıkar. Ana çizgide yürüyen bu hikâyenin yanında Charles'ın sokakta şahit olduğu olaylar da vardır; tecavüze uğramak üzere olan bir kadını kurtarır ve bir an gözden kaybolan kadının partiye dönüp eğlenceye devam ettiğini görür. Tecavüz teşebbüsünü film izler gibi izleyen insanları gören Charles çıldırır, bağırıp çağırması sessizlikle karşılanır ve kalabalık dağılır. Toplum uyuşturulmuş gibidir ya da suç girişimlerine karşı olumlu bir tavır takınmıştır. Tekne çalan bir adam kolluk kuvvetlerini atlatmak üzereyken tekne havaya uçar, adamdan geriye pek bir şey kalmadığı düşünülür ama kurtulmuştur aslında, Bobby Crawford nam bu adama döneceğim. Frank'in teknesi yakılır, araçların lastikleri patlatılır, irili ufaklı suçlar işlenir ve ortada bir şikayet olmadığı için kayıt altına alınmaz. Suçlar giderek büyür; üzerine kaynar su dökülerek kaçırılan kedilerden cinayetlere ulaşırız. Suç oranı sıfıra yakın toplumun kendine uyguladığı sansür her şeyin üzerini örter. Büyük bir terslik olduğu düşünülebilir ama Ballard'ın çift kutuplu düşünceleri her şeyi yerli yerine koyar.
Estrella de Mar'a bakıyoruz, Avrupa'nın geleceği olduğu ve yakında her yerin oraya benzeyeceği söyleniyor. Polisin pek dahil olmadığı, özel güvenlik yoluyla huzuru sağlanan bir mekân. Yüksek duvarlar, kameralar, kapalı bir sistem. Çekirge Etkisi'nde anlatılıyor; devletin denetleyemediği -anlaşmalar yapılmıştır veya denetlemek masraflı olduğu için denetlenmez- bölgelerde başka kanunlar geçerlilik kazanır. Özel kanunlar, orijinal mekânlar için orijinal olanlarından. Avrupa'nın geri kalanının Estella de Mar'a benzeyeceği öngörüsü son derece yerinde, hatta göçmenler ve diğer dış etkenler olmasa muhtemelen çoktan benzemişti. Frank'in de bu fikri savunması, işlemediği bir suçu üzerine aldığı izlenimini oluşturuyor. Toplum yararına yapılan bir eylem uç noktaya ulaşınca hiçbir aksaklık doğmaması için, belki de toplum mühendislerini korumak için Frank kendini feda ediyor.
Bobby. Eski bir subay, Çin civarlarında "kontrollü suç" ortamı yaratarak insanları kontrol altında tutabilen ama yöntemleri yüzünden ordudan ihraç edilen, kodamanlar tarafından mekâna dinamizm kazandırması için tutulan tenis hocası, Estrella de Mar'ın ortaya çıkmasında baş aktör. Charles bu adamın güdümüne girer, fikirleri mantıklı gelir. Adamın insanları "yaşama döndürme" fikri sosyal tabuları yıkmak, sekse, mülkiyete ve kendine hakim olmaya şartlananları bu tür zincirlerden kurtarmak üzerinde temellenmiş. Uygarlıkların yükselişi hep bir çarpıklığa dayalı olmuştur Bobby'ye göre; Antik Yunan'da kölecilik ve oğlancılık vardır, Roma'da benzeri şeyler, bunların olmadığı bir yerde sanat da gelişmez, hiçbir şey gelişmez. Charles bu yönelimi sorgurlarken insanların kokain, amatör porno ve ev hırsızlığıyla nasıl rehabilite edileceğini düşünür, Bobby bunların bir araç olduğunu söyler ve eylemlerini sürdürür. Charles'ın uğradığı saldırı da kendisinin eseridir, bu potansiyel sahibi insanın "uyandırılması" için Bobby'nin Charles'ı boğması ve son noktada eylemi durdurması gerekmiştir. Charles gerçekten uyanır, Bobby vasıtasıyla kodamanların organizasyonunda çalışmaya başlar. Bu bir cephe, karşı taraf bu cepheyi bir çarpıklık olarak görür: "'Tüm bu durmak bilmez aktivite, bu sanat festivalleri ve kasaba konseyleri bir tür sosyal parkinsonizmdir. Herkesin şarkılar düzdüğü şu rönesans denen şeyin bir bedeli vardır. Crawford (Bobby), L-dopa gibi. Kataleptik hastalar uyanır ve dans etmeye başlar. Gülerler, ağlarlar, konuşurlar ve gerçek benliklerini kazanmış gibi görünürler. Ama dozun giderek artırılması gerekir, sonunda onları öldürecek düzeye kadar. Crawford'un yazdığı ilacı biliyoruz. Esrar satışına, hırsızlığa, pornografiye ve eşlik servislerine dayalı bir sosyal ekonomidir bu - tepeden tırnağa bir suç piramidi.'" (s. 286) Bu cephedeki karakterler bir süreliğine Bobby'nin yanında yer almışlar, hatta Frank de aralarındaymış ama facianın sadece yangınla sınırlı kalmadığını, evin havaya uçtuğunu gördüklerinde hep daha fazlasını yapmak isteyen kodamanların eve bomba yerleştirdiklerini bilmiyorlarmış, bu yüzden gruptan ayrılmışlar. Estrella de Mar bu olay sayesinde sonsuza uzanacak, bir arada kalacak ve yeni mekânların yaratımında model teşkil edecekmiş.
İstanbul'un Fethi gibi büyük olayları düşünüyorum; büyük fedakârlıklarla edinilen başarılar veya sahip olunan travmalar gerçekten unutulacak gibi değildir, elde edilenlerin korunması için büyük oranda özveri de gerekebilir, yoksa onca çabanın hiçbir anlamı olmaz, vazgeçilebilirlik üzerinden hiçbir şey inşa edilemez, edilse de kalıcılığı sağlamak mümkün değildir. Bu facia büyük bir başarıdır, bu açıdan. Charles da buna katılır, ikinci bir mekânın kurulabilmesi için çaba harcar ve Bobby'nin ölüsünü görür görmez yerdeki silahı alır, tam o sırada polisler gelir. Frank'i anlar, kendisini de anlar, kardeşinin korunmaya ihtiyacı yoktur aslında, her şeyin daha iyi olabileceği fikri korunmalıdır. Suçlunun kendisi olduğunu söyleyecektir, kardeşinin yerine -sözde- mutluluk toplumunu kurtarır.
Ballard'ın izlekleri, sağaltıcı şiddeti kurma konusunda on numara. İnsanoğlunun sürekli arızaları; cinsellik, mülkiyet, ahlak normları, iktidar mücadeleleri. Tedirgin edici meseleler Ballard'ın dünyasında olanca canlılığıyla beliriyor ve cesur okurunu bekliyor