Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Üremeyi iletişimin ilk adımı olarak görmüştük, Dilin Tarihi'nde iletişimin temellerinden biriydi. Biyolojik bir iletişim yolu bu, ekonomideki karşılığı metanın el değiştirmesi olabilir, bu da kendi içinde iletişimin temel öğesini, mesajı taşır. Her sistem kendi iletişim yolunu oluşturuyor, Luhmann'ın öne sürdüğü fikir bu. Kendi sistem kuramına göre toplumdaki bireylerin salt dille birbirini anlaması mümkün değil. Pirandello'dan Kosztolányi'ye pek çok yazarın ele aldığı bir mesele. Doğrudan, vokal iletişim yorumlamalara ve haliyle yanlış anlamalara açık, kelimelerin bazı anlamlara gelmemesini de buna katabiliriz. Mutabık olunan kavramlar bile her bireye göre -az veya çok- değişiklik gösterir, dolayısıyla "iletişim mecraları" denen nanenin asıl iletişim kanalı olduğunu söyler Luhmann. Cinsellik, hediye alıp vermek gibi eylemler kusursuz bir bağlam yaratmasa da mesajların nispeten sağlıklı bir şekilde iletilmesini sağlayan kodlardır ona göre, aşk da böyle bir koddur. Luhmann'ın sosyolojik düzlemde incelediği aşk olgusu, insan ilişkilerinde anlam üretiminin en özgül biçimlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Rastgele bir sevişmenin doğuracağı tutkunun aşkla olan ilişkisinden tek eşliliğe kadar pek çok mesele sosyalleşme kapsamında ele alınıyor, aşkın maskeleri ve maskelerin altında ne olduğu üzerine fikir yürütülüyor. Kabaca bu.
Luhmann, postmodernizm, postyapısalcılık gibi fırtınaların estiği düşünce ortamında kendi sistemini ortaya koyuyor, Talcott Parson'dan devraldığı otonom sistemler kavramını kendi fikirleriyle birleştirerek somutlamaya çalışıyor. 20. yüzyılın ikinci yarısında özgün bir girişim, o atmosferde özgün olduğu söylenebilir. Eylemsel ve deneyimsel anlamın birleşimini analitik bir anlam olarak görür ve bu anlamın dünyayla sistem arasındaki bölünmelerinden gerçekliğin ortaya çıktığını söyler. Ona göre bölünmeler sonucu ortaya çıkan parçalar gerçekliği oluşturan parçalardır, birbirleriyle uyumlu oldukları sürece bireyin gerçeklik algısı stabil ve sağlıklı bir şekilde kurulur, iletişimsel bir kurulumdur bu; parçaları üreten sadece biz olmayız, aldığımız ve verdiğimiz mesajlar bu parçaları oluşturur. Bu bağlamda aşkın korunmasında belli bir açıklığın bulunması gerektiğini söyler Luhmann, iletişim sosyal sistemlerin desteği ve dağıtıcı bir riski olduğuna göre partnerler arasında bir denge kurulması gerektiğini, anlatılmamış veya uydurma bir hikâyenin varlığının partnerleri ayıran önemli bir etken olduğunu söyler. Evlilik kurumunun, hayat arkadaşlığının temelinde bu vardır. Gerçekliklerin eşitliği olarak adlandırmıştım ben bunu, Luhmann'dan haberim yoktu ve kendi ilişkimin bunun yokluğundan mustaripliğini anlatan bir metin yazıyordum. Yazdım, bitti. Bir zaman basılır. Sanırım. Neyse, bu eşitlik "bireyselliği etkisizleştirmek yerine karmaşıklığı azaltma sürecinde bir referans noktası olarak bireyi oluşturur". "Aşk, başka bir kişi ya da birtakım kişilerin kendi bireysel kavrayışlarına ve özel dünya görüşlerine yönlendirmek suretiyle seçimler sunar. Bu iletişim mecrasının özel işlevi de, somutlaşmış ve bireyselleşmiş deneyim işleme tarzına dayanır." (s. 15) Aşkta kişi kodlardan arınmıştır, olduğu gibi kabul edilir. Kendini kabul ettiği ölçüde -yine gerçekliğin eşitliği çıkıyor ortaya- partneri tarafından da kabul edilecektir, dolayısıyla önce öz bilincin gelişmiş olması gerekir ki başka bir bilinç tarafından kusursuz bir şekilde kavransın. Partnerler, birbirlerinin dünyalarında bu kavramaların başarılı olması ölçüsünde yer alırlar veya birbirlerinden koparlar. Birlikte bir dünya kurmanın, ilişkinin bir boyutu olan üçüncü kişiliği yaratmanın temelinde bu etken vardır.
Diğer iletişim mecralarının aşkın yerini çok sınırlı bir ölçüde tutabileceğini söyler Luhmann, aşk da onların yerini kısmen tutabilir. Toplumun karmaşık yapısı, mesajların berraklığını ortadan kaldırırken aşkın kimliği de tarih boyunca değişir, cinselliğin aşka göre konumu yer değiştirir, bir edim olarak cinsellik aşk bağlamında geri plana alınır, deneyimsel düzeyde işlerliğini sürdürür. Aşkın bir temsilidir, kendisi değil. Lefebvre'ın mekânlar için söylediklerini aşka uyarlayabiliriz; temsil mekânlarının ideolojilerin aygıtları olarak kullanıldığını düşünürsek mekânın gerçekliğinden -gerçek mekânı düşünüyorum, olabildiğince saf ve tamamen kendime ait olan imgelemimle oluşturduğum mekândır herhalde- aşkın gerçekliğine uzanan nitelik benzerliği görürüz. Aşk biriciktir, yardımlaşmaya, tanımaya ve tanınmaya, rahatlığa ve aidiyete yol açar. "Kurulu" bir mekânda kendiliğimize yapılan saldırıdan ötürü rahatsız oluruz, örneğin AVM'lerde nefes alamayacak gibi olurum. Partnerimin "kurduğu" aşk da bir başka boğulma vakasıdır. Misal. Doğal bir dengelenmenin gerçekleşmesi gerekir, yoksa o aşk bir zaman sonra ortadan kalkacaktır, zira mesajlar aşırı yorumlara açık hale gelecektir. Belli bir ölçüde yıkıcılık kabul edilebilir, dengelenme için dağıtıp birleştirmelere ihtiyaç duyulur ama mutlak bir yıkımdan korunmak için bireyin kendini dengelemesi de gerekir. Bu noktada çok hassas bir durum çıkıyor ortaya; aşkın doğması için aşk idollerinin, aşk hakkında okunan metinlerin, makyaj malzemelerinin, kısacası temas kurmada aracı olacak pek çok etkenin varlığı gerekir, aşkın ayrışmasına yol açan bu etkenler, aşkın korunması ve sürdürülmesi konusunda oldukça yardımcıdır. Bir iletişim mecrasının ögeleri olarak görmeliyiz bunları, yoksa yüzün boyanmasının aşkı doğurmasında yanlış bir kod olarak değerlendirilebilir olması elbette incelenebilir. Flörtözlüğün yerine derinlere dokunan, belki istemsiz bir bakışın iz bırakması anlaşılabilir.
Aşkın toplumsal mecradaki karşılıkları, iletişim kanallarını oluşturma biçimleri gibi pek çok meseleyle devam ediyor inceleme. Luhmann, sezdiğim şeyleri belirli bir sisteme oturtmuş olarak çıktı karşıma, dünyanın karanlığı biraz daha dağıldı. Kesinlikle okunmalı bu.
Macarlara özgü bir duygu olmalı, sadece Macar diyarında yaşayanların anlayabileceği türden. Bomboş, bitimsiz bir ovanın yaşamla doldurulması duygusu. İnsan bunu kendi ruhu için de hisseder, okuduğum kadarıyla çoğu Macar yazarda bunun izi var. Çorak geçebilecek bir yaşamı uçlarla doldurma güdüsü. İfade edemiyorum tam, okudukça sezilen bir şey. Macaristan'ı enine boyuna gezmiş bir arkadaşım, Macarların doğayla garip bir ilişkileri olduğunu söylemişti. Doğanın parçası olmaktan öte, kendi yaşamlarını sonsuz döngünün dengiymişçesine üretme yeteneklerinin olması, coğrafyaya özgü bir durum. Metinlere baktığımızda gördüğümüz kontrol edilemez akışın kaynağını da burada aramak lazım. Grecso'nun Daru'sunda bir dönemin toplumsal ve siyasal olaylarını izleyebiliriz ama asıl olay, dönüşmek istemediğim(iz) birinden ne kadar uzaklaşabileceğimize dair bir kıyasın ortaya çıkmasıdır. Anlatıcı olarak Daru'yu bulur bulmaz ikinci, üçüncü, sayısız Daru'nun hikâyesi başlar. Anlatıcı-Daru, kendisinin anlattığı kişi olmadığını söyler, başka zamanların başka kendiliğidir o. Geride kalmış ama unutulması güç benliklerin geçidini takip ederiz, hepsi bir araya gelerek anlatıcı-Daru'nun sözcüklerini, duygularını biçimler. Serbest dolaylı anlatımın değişik bir biçime bürünmesine yol açar bu; çoğu kez karakterin veya anlatıcının seslerinin birbirine karışma tehlikesi baş gösterince afallatıcı, kötü bir etki oluşur, okur metinle olan mesafesini yitirir. Daru ve anlatıcı-Daru arasında böyle bir problemin doğmaması, anlatılan zamanların onlarca yıla yayılmasına rağmen, hatta Daru'nun kendini bölmesine rağmen, kısacası onca parçalanmaya rağmen hâlâ kaynaktan, özden bir parçanın aynı kalması sayesinde. Klişe bir tanıma ulaşıyorum; ne kadar aynı kalsak da parçalanırız, farklılaşırız ve ne kadar parçalansak da değişmeyiz, bütünümüz yine biz ederiz. Eder miyiz?
Daru'nun erginlenme ayinlerinden, ilişkilerinden ve yaşamı oluşturan diğer pek çok parçasından daha fazlası var bu anlatıda, en başta benliğin oluş(a)ma(ma) sancılarının çeşitliliği ve anlatılış biçimleri. Çocukluğundan kırklı yaşlarına kadar uzunca yolculuğu boyu yanındayız Daru'nun; anlatıcı olarak kurduğu benliğini dinliyoruz ama davranışlarının göstericiliğinde buluyoruz gerçeği. Deneyimlerinin davranışları üzerindeki etkileri silikleştikçe ortaya çıkan çatışmaları okur olarak incelemeden önce anlatıcı-Daru tarafından nasıl değerlendirdiklerini görüyoruz, bu açıdan kendini tartan bir anlatı olarak karşımıza çıkıyor. Macaristan'ın devrimle muhasebesi, savaş yıllarında ve Sovyet yönetiminde insanların kendilerini durmadan yeniden konumlandırmaları ve bunun sonucu olarak kaçarı olmayan kuşak çatışmaları da atmosferi sağlayan etkenler olarak karşımıza çıkıyor. Hızla gerçekleşen çok sayıda değişim, nesiller arasındaki bağlantıyı kopardığı gibi bireyin kendini kurma çabasını da sekteye uğratıyor. "Neden her şey bu kadar çabuk değişti. Bunu kavrayamıyor bir türlü, yetişkin olmayı beceremiyor." (s. 87) Çocuk olmayı da beceremiyor aslında, hayalet bir anneyle kaba, anlayışsız bir babanın çocuğu olarak sevgiyi karşı cinste aramaya başlaması yaşamının oldukça erken zamanlarına denk geliyor. Anlatının bölümlere ayrılmasında Daru'nun hayatına giren kadınların başlıklar olarak karşımıza çıkmaları, bitmek bilmeyen sevgi arayışına, doyumsuzluğa bağlanabilir. Bir başka dikkat çeken nokta da Daru'nun gelişiminin kadınlarla ilişkileri üzerinden takip edilmesi. Her ilişki farklı duyarlılık seviyelerine ulaştırıyor Daru'yu, daha iyi bir sezgi daha büyük acıları, çıkmazları getiriyor. Bir süre sonra sürüklenme duygusundan başka bir şey kalmıyor geriye, yeterince acı çektiği zaman bu sürüklenmenin yaşamın ta kendisi olduğunu fark eden Daru, kim olduğunu bir başkasında aramaktan vazgeçip sadece o âna odaklanıyor. Bu yapının oluşumunda Depeche Mode, a-ha gibi grupların müzikleri önemli ama ne kadar önemli olduğu konusunda Grecso ne yazık ki isimleri anmanın ötesine geçmiyor. Jo ve alkol var, mançizde umutsuzca doymaya çalışanlar gırla, partiler duman altı cinselliğin kapısını aralıyor ama müzik, Daru'nun taşındığı bir evde bulduğu gitarla yaptığı müzik, sevgililerinden birinin az meşhur olması sonrasında kendisinin yarım bıraktığı müzik ne yazık ki pek anlatılmamış, aslında Daru'nun seyrinde önemli bir yere sahip olabilirmiş ama bir fikir olarak belirip sonrasında bırakılmış gibi.
Daru'nun çocukluğundan itibaren, Lili'den başlıyoruz ve ilk yenilgilerine, okuldaki ilk başarısızlıklarına, okul çocuklarıyla ilk çekişmelerine şahit oluyoruz. Grecsó'nun yaşamıyla paralellikler taşıdığı söylenebilir, Daru gibi yazarı da nispeten yoksulluk içinde bir çocukluk geçirmiş. Perde'yle çevrilmiş bir ülkenin fakir ama umutlu çocukları büyüyor, belki geleceksizlik duygusu yüzünden biraz pervasızca, bu yüzden yaşamlarının nereye gideceği konusunda bir fikirleri yok, kaderlerinin başkaları tarafından çizildiğine inandıkları için gelişine yaşıyorlar biraz. Daru büyüyor, öğretmen okuluna gidiyor, kütüphaneci oluyor ve karşısına çıkan insanlarla bir arada yaşamaya çalışıyor, bazen yaşadığı onca rezillik isyan etmesine yol açsa da devam ediyor, başka hiçbir şey düşünmeden, çarpık ilişkilerini sürdürerek ve her şeyi biriktirerek. Anlatıcı-Daru'nun varlığı bir bölünmenin ipuçlarını veriyor sanki, bir noktaya kadar Daru, Daru olarak kalmış ama en sonunda kişiliğini bölüp geçmişine başka bir gözle bakmak zorunda hissetmiş gibi. İnsanı parçalayan üzüntüleri bilirseniz, kendinizi bölüp bir parçanızı unutmanın tek kurtuluşunuz olduğunu da bilirsiniz. Şöyle bir imge: Anlatıcı-Daru kendini böldükten sonra o ândan öncesindeki, anlattığı parçasını metne döktü ve ondan kurtulabilmek için metni ortadan kaldırdı. Metin sonlanırken Daru'nun başladığı yere dönmesi, eşiyle birlikte doğduğu yerleri ziyaret etmesi kendine dönüşün işareti değil, bir çemberi kapatıp metni de kapatması anlamına geliyor. Bir şey bitmeden yeni bir şey başlamayacaktır, bu yüzden kurtuluruz, unuturuz, hatırlayacak bir şey kalmaz.
Daru'da büyük bir parçamı gördüm, daha ne kadar ileri gidilebilir diye düşünürken çoktan gidilmiş olduğunu görmenin şaşkınlığı, gelmesi beklenen son nokta bir türlü gelmezken başka bir yere ulaşılmış olduğunu fark etmenin sersemleticiliği, sinirlenmek, üzülmek, yine de çabalamak, denemek, bir döngü. Stres dolu anlarda kesintili düşünce yapısının getirdiği kesintili cümleler, huzur anlarında detaylı, tasvirli anlatımlar, Daru'nun yaşamına göre biçimlenen bir anlatı. Hararetle öneriyorum, bu metin tez okuna.
Laclavetine meşhur Gallimard'ın editörlerinden biri. Metindeki esas adam Cyril Cordouan da editör, bağımsız bir yayınevinin sahibi, yılda on metni basıyor ve tercih ettiği metinler ikinci baskıyı zar zor görüyor, iadeler yüzünden Cordouan'ın durumu pek parlak değil. Diğer yayıncılar tarafından burnu havada, bildiğinden şaşmayan bir odun olarak görülüyor ama kendince iyi metinleri basmada gösterdiği direnç sayesinde saygı gördüğünü de söylemeli. Edebi görüşlerine sıklıkla rastlayacağız. Bağırıp duracak, önüne gelen metinleri incelerken, "Sahtekârlık! Klişe! Soytarılık!" diye esip gürleyecek ve dosyaları çöpe atacak, dolu olmadığı söylenen bir silahın patlayıp tetiği çeken beynin parçalarını etrafa saçtığı ana dek. Martin Réal espri yapmıştı, oysa silah her zaman patlamalıdır, meşhur formül ölüm ve trajedi ister. Réal gecesini gündüzüne katıp yazdığı Zerdüşt ve Yüzme Öğretmeni'nin basılmayacağını öğrenince, Cordouan'ın aşağılamalarına maruz kalınca üstelik, en azından sahneyi kendisinin yönlendirebileceğini düşünüyor. Dan! Yirmi yıl önce kurduğu yayınevini edebiyatın kalesi olarak gören, kararlarından hiçbir şekilde dönmeyen, ilkeli insan Cordouan en sonunda bir şeylerin ters gittiğini anlıyor, özellikle de eşi Anita'nın ortadan kayboluşundan sonra. Rutin bir şey, tutkuyu sürdürmek için gidiyor Anita ve bir süre sonra dönüyor, oyun gibi. Cordouan için sabit bir tutku, edebiyat gibi. İnsanlar kötü metinler yazmaya devam ediyorlar, masaya her gün dosya üzerine dosya yığılıyor, Cordouan her gün sinir krizleri geçiriyor ve insanların anlattıkları acıların, sıkıntıların, insani durumların son derece basit ve yüzeysel olduğunu düşünüyor. Hayal ediyorum, Laclavetine/Cordouan bir gün Sait Faik'i karşısına alıyor ve, "Deliriniz efendim, siz sadece deliriniz!" diyor. Geri çevirdiği metinleri sadece kendi değerlendirmeleri üzerinden görebiliyoruz, piyasanın kendisine yaklaşımından çıkardığımız kadarıyla iyi denebilecek metinleri bastığını söyleyebiliriz ama arada doğradığı, lime lime ettiği yazarlar da var muhakkak. Çıldırdığı bölüm de burası, herkes yazıyor. Herkes kendi acısını yazıyor, ortalıkta bayağı acılar birikiyor. Mutluluğunu yazanlar çok daha fena. Bu insanlar için bir kulüp lazım, yazmamaları için terapi görmeliler. Martin için artık çok geç ama diğerleri için bunu yapabilir. Yapıyor da, kulübe dosyasını reddettiklerini davet ediyor, insanlara neden yazmamaları gerektiğini anlatmaya çalışıyor. Bazıları durumu kabullenip iki haftadır yazmadıklarını söylüyorlar, alkışı alıyorlar. Bazıları iyi bir yazar olduklarını iddia ediyorlar ama sonuçta elleri kolları bağlı, kalıyorlar öyle.
Kurmacayla yaşam arasındaki dengeye dair bir şeyler görebiliyoruz yine, Cordouan haberleri izlemeyi ve okumayı seviyor, gerçekliğin içinde çiğ duran olayları bir müsveddede görse abartıya kaçıldığını düşüneceğini söylüyor içinden. Belki de gerçekten abartı olaylara denk geliyor metinlerde, gerçekliğin ne ölçüde absürtleşebileceğini bilmediğinden. Gerçeklikle ilgili kendi perspektifi dışında bir görüş açısına sahip olmadığı için. Anita'yla sürdürdüğü fırtınalı ilişkisinden, önceki evliliğinden olan oğlu Fred'le geçen sıkıntılı görüşmelerinden ve yayınevinden başka bir hayatı yokmuş gibi gözüküyor. Adamımızda bir gerçeklik noksanlığı var kısaca, anlatılanlar kendisinde bir karşılık bulamadığı ölçüde değersiz. Anita'nın eve dönüşü, barmen arkadaşı Felipe'nin mantıklı ve iyileştirici konuşmaları dışında yaşamla tartıldığı bir dengi yok. "Yazarları" yazma illetinden kurtarırsa, eh, yükü biraz hafifleyebilir. Yardımcısı Blanche'ı kurtardığı gibi. Kadın bir dosyayla çıkıyor karşısına, hemen reddediliyor ve azarlanıyor, üstelik düzülüyor ve sekreter haline geliyor. Yayınevine bir yerden bağlanma, edebiyattan uzağa düşmeme çabası. Reddedilenler bir şekilde yayınevinin etrafında bulunmak istiyor ama Martin'in eşi Luce Réal bunlardan biri değil. O intikam almak için geliyor, Cordouan'ı bir gün yok edeceğini söyleyerek hışımla çıkıyor mekandan. İşlerin karıştığı nokta. Martin'le aralarında tutkulu bir ilişki vardı, adam beynini dağıtana kadar. Toplantılara katılacak kadar yaşasaydı iyileşebilirdi belki, yazdıkları metinlerin adlarına indirgenen insanlar kendilerini anlatıp duruyorlar, neden yazdıklarını ve yazmamaları gerektiğini düşünüyorlar ve yazmayı bırakıyorlar bir noktada, yeterince güçsüz olanlar. Yanlarında Luce var şimdi, Luce adamı darmadağın etmek için akıllara zarar işler planlıyor, bir dalga Justine üzerinden. Justine güzel bir kadın, toplantılarda oldukça kararlı gözüküyor, kırdırmıyor kendini. Luce'nin planına göre Justine Cordouan'a yanaşacak, adamın aklını alacak ve metnini bastıracak. Bir ölçüde başarılı da oluyor, Anita'nın yokluğunda bir nevi intikam peşinde koşan ve libidosuna karşı koyamayan Cordouan kadınla yatıyor, pek güzel. En sonunda aklı başına gelince metni basmayacağını söylüyor ve kadını ağlatarak yolluyor evinden.
Planların diğer tarafında aslında öngörülebilecek bir sürpriz var, cüzdan düşürme taktiğini kullandığını sonradan öğrendiğimiz Lola'nın Anita'yla tanışması, Anita'yı evine davet etmesi ve sevişmeleri akla direkt Luce'yi getiriyor ama bunu anlatının sonuna kadar bilmeyeceğiz, Cordouan'ın Anita'yı takip ederek Luce'yle takıldıklarını anlayana kadar. Anita'nın kendisini bir adamla aldattığını düşünüyordu ama ortaya daha beter bir durum çıkıyor böylece, Anita'nın "çalınması" bir yana, Justine'le yaşanan ilişki de şantaja kapı aralıyor haliyle. Luce'nin iki talebi var, Martin'in ve Justine'in metinlerinin basılması. Dertleniyor Cordouan, berduşlar gibi dolanmaya başlıyor ama yapacak bir şey yok, basıyor metinleri. Edebiyat dünyası bir burnun daha sürtüldüğünü düşünerek gülüyor, eleştiri yazılarında metinlerin biraz şey olduğu söyleniyor, "iyi ve hafif". Yirmi yıllık bir kaidenin devrilişi ses getiriyor, metinler bir dünya ödül alıyor üstüne, Cordouan iyice yıkılıyor ama tekrar Anita'yla birlikte olabildiği ve işini sürdürebileceği için mutlu. Her şey mutlu sona bağlanıyor, Cordouan'ın yerin dibine soktuğu bir şey. Bunca ağırlığın altında ezilen editör yazmaya da başlıyor, kısacası eleştirdiği her şeyi kendisi de yapmaya başlıyor ve yazan insanları anlıyor bir yandan. Yazdığı metnin okuduğumuz metin olduğunu söylemeye lüzum yok, postmodern bir bayatlık ünlü bir editörün -belki de bilinçli olarak- yaptığı son bir muziplik olarak düşünülebilir.
Bazı noktalara değinip bitiriyorum. Her bölümün başında anlatıdan kopuk fragmanlar var, hepsinde Cordouan ölüyor bir şekilde, Kenny gibi. Sonlara doğru öğreniyoruz ki Cordouan'ı yıkan bir mesele daha var, Anita'nın yazmaya başlaması. Lola yüzünden. Sadece başlangıçlar var, gerisi gelmemiş ama hepsinde de ölmüş bizim adam işte, Anita'nın sevgilisine gösterdiği merhamet olarak görülebilir. Kısacası bu başlangıç parçalarının ne oldukları anlatının sonunda ortaya çıkıyor, bu bir. İkincisi, yayınevine gelen metinlerden bazıları gerçekten garip. Charabca bir metin geliyor örneğin, yazıldığı dili sadece yazarı biliyor. Üçüncüsü, aslında fazlalık olarak görülebilecek bir buluşma sahnesi. Cordouan, oğlu Fred'le buluşunca yayın dünyasının geleceğini görüyor ve oğlundan korkuyor biraz, hayranlık duymaya başlıyor bir yandan. Fred'e göre tamamen serbestiyet kazanacak bir edebiyatın geldiği görülüyor, babası gibilerinin kökünü kurutacak bir edebi anlayış hızla yaklaşıyor ve bütün yerleşik düşünceleri ortadan kaldırma konusunda pek çok destekçisi var, Fred de destekçilerden biri. İlginç şeyler.
Okunması lazım ama bir yandan da fazlalıklarla dolu bir anlatı olduğu için can sıkabilir bir yandan. Bilemiyorum, bence her türlü okumaya değer.
Guermantes cemiyeti şimdiye kadar hatırlanacak bir anı olarak ortaya çıktı, "daha sonra anlatılacak bir cemiyet" için yeterince gizem yaratıldıktan sonra Proust yaşamının bu bölümüne doğrudan bir giriş yaparak gençliğinin büyüsünü hatırlıyor. Odaklandığı konular üzerinden konuşursak, burjuva ortamlarının gediklisi olması Guermantes tayfasına katılmasıyla gerçekleşiyor, öncesinde katıldığı yemekler, evine gelen misafirler yoluyla edindiği izlenimlerini aktarırken bu kitapta görkemli bir yaşam tarzının bir parçası haline geldiği için aristokratların ilişkilerini, yaşam tarzlarını anlata anlata bitiremiyor. Önceki kitaplarında her bir bölüm farklı insanlara ve farklı mekânlara pencereler açarken burada bütün pencereler Guermantes cenahına açılıyor, başlarda yer alan arkadaş ziyareti bile yaşamın farklı bir bölümü olarak değil, bu sihirli dünyaya giden bir yol olarak görülebilir. Yoğunlaşma noktası Guermantes familyası kısaca, gönül yaylarının tıngırdamasından dostlukların ve düşmanlıkların belirmesine kadar pek çok hadise bu ailenin merkezinde olduğu bir ana anlatı ve bir iki yan anlatı yoluyla sağlanıyor. Dikkat çekici bir mesele de Dreyfus Olayı'nın iyice alevlendiği zamanlarda aristokrasinin olaya zıt noktalardan bakarak gergin bir sosyal ortam yaratması. Şimdiye kadar Dreyfus bahsinin en çok geçtiği anlatı bu, Yahudi düşmanlığının yavaş yavaş ortaya çıkmasını da ilk kez burada, açık seçik görebiliyoruz.
Françoise anlatıcının olaylar arasında köprü kurması gerektiğinde temel taş olmaya devam ediyor, bütün taşralılığıyla ve peşin hükümlülüğüyle orada, yaşamı olduğu gibi görüyor ve pek bir süzgeçten geçirmeden anlatıcının bir parçası haline getiriyor. Yerleşilen yeni evin düzenlenmesi ve sorumluluğu yine kendisine ait, bu sebeple anlatı boyunca nerede karşımıza çıkacağını bilemiyoruz ama sürekli orada, varlığı okura farklı bir bakış açısı kazandırıyor, anlatıcının gözlemlerini kendisinin gözlemleriyle kıyaslayarak ikinci bir gözlemci haline gelebiliyoruz, okur çoğalıyor, tek bir bilince hapsolmamış oluyoruz. Tekil bir anlatı biçimi ne kadar zengin olursa olsun başka bir bilinçle tartılmadığı müddetçe kısıtlıdır, bu şekilde genişletilebilir. Genişletilmiştir; Françoise anlatıcıyı anlayabilecek tek insan olarak beliriyor ve tahlillerden nasibini alıyor. Sinirli bir insan, hassasiyeti ölçüsünde bencil, kendisinde gördüğü eksikleri başkasında görmek istemiyor. Guermantes Konağı'ndaki dairede anlatıcının Françoise'yla kıyası, anlatıcıyı soyluların yaşamına hazırlıyor bir bakıma. Daha keskin bir bilinç, daha iyi gözlemler. Mekânlar da bu yeni bilinçle tekrar kuruluyor, daha önce karşılaştığımız Combray Kilisesi'nin vitraylarına, duvar halılarına daha farklı bir duyarlılıkla yaklaşır anlatıcı, çocukluğunda yapıların bıraktığı izleri gençliğinin izlerinden tamamen ayırır ve yepyeni bir insan olarak izler yaşamı. Guermanteslar için çalışan hizmetçilerin inceliği de bu gözle incelenir, Jupien'in Mme de Guermantes'la geçirdiği zamanlarda edindiği bilgi, edebi derinlik ve soylu incelik, Françoise'nın niteliklerinden oldukça farklıdır ve anlatıcı için yeni bir şeydir bu, ilgi çekicidir. Tanışılan insanların inşası, o insanların davranışlarındaki en küçük detaylardan bile koca bir dünya kurulmasını sağlar. Guermanteslar'ın kurulumunda da bu teknik kullanılır; ailenin yaşadığı muhiti biçimlendirmesi, anlatıcının ailesiyle olan münasebetleri, evlerine girip çıkan çok mühim insanlar nispeten az bölümlemeye ve çokça psikolojik çözümlemeye yol açar.
Mme de Guermantes'a kesilen anlatıcının neden bu aileye taktığını da az buçuk anlarız, gönül işlerinin başladığı noktada anlatıcının daha keskin bir bakışa sahip olduğunu tecrübe etmiştik, o halde bu ilginç ve görkemli kadının yaşamına boğulacağız demektir ama öncesinde durmadan hasta olan anlatıcının babasında uyandırdığı kaygıyı ortadan kaldırması, bunu yaparken de Mme de Guermantes'a yaklaşması gerekiyor. Bir yandan yaşam durmadan akıyor, anlatıcı yeni anımsayış biçimleri buluyor, örneğin bir şiirin bir hecesini hatırlayamadığı için şiirin tamamının silinip gitmesi gibi kayıpların yanında önceden gördüğümüz tiyatro salonunun yeni anılara zemin hazırlıyor. "İnsanoğlunun eserlerini görme kuruntusunun, meraklı tanrıçaları eşiğine getirdiği, yaklaşılması imkânsız bütün bu barınakların arasında en ünlüsü, Guermantes Prensesi'nin locası namıyla bilinen loş kütleydi." (s. 994) Hayal gücünü "daima istenenden farklı bir şey çalan bozuk bir laterna" olarak niteleyen anlatıcı için farklı zamanların anıları bir araya getirilip tekrar ayrıştırılır, bu kez Prenses için. Locadan atılan bir bakış, verilen bir selam, anlatıcının sanat hakkındaki görüşleriyle birleşip yeni bir pencere oluşturur. Net bir pencere değil bu, Mme de Guermantes görünümünü sürekli değiştirdiği için anlatıcının bilincini de yönlendirir ve anılar arasında bir uyumsuzluk yaratır. Netleşen panorama tek bir an için geçerlidir, örneğin birçok aristokratın katıldığı bir yemek sekansında. Anlatıcı, yakın arkadaşı ve Mme de Guermantes'ın yeğeni olan Saint-Loup'yu karargahında ziyaret ederken berrak bir manzarayla karşılaşırız, askerliğin doğasının ve askeriyedeki hiyerarşinin incelenmesi son derece yalındır ama aşık olunan kadın ortaya çıktığı zaman bir tedirginlik, her şeyi bir düzleme oturtma kaygısı sezilir.
Anımsama nesnelerine yenileri katılıyor arada, örneğin Saint-Loup'nun emir erinin getirdiği kakao, ilk kitaptaki madlen gibi bir etkiyle tat duyusunun anıları biçimleyişindeki etkisini gösterir, anlatıcı odasının penceresinden gördüğü manzarayı onca zamandan sonra en ince ayrıntısına kadar hatırlar. Odalarla alakalı, aslında mekânla alakalı yorumlar bu anımsayışları zamanın peteğine yerleştirir: "(...) bu odalar topluluğu, sessiz bir hayatları olmakla birlikte bir insanlar kolonisi kadar gerçekti ve içeri girdiğinizde, onlarla karşılaşmak, onlardan kaçınmak, onları ağırlamak zorundaydınız." (s. 1034) Ağırlanan oda imgesi, mekânın da bilincimizde ağırlanan bir varlık olarak düşünülmesini sağlar, çok ince bir hassasiyet. Proust'un hakkında düşünmediği bir varlık olduğunu sanmıyorum, yaşamı şekillendiren her şey onun zihninden nasibini almıştır. Hemen her kitapta olduğu gibi burada da uykunun hiçlikle samimiyeti irdelenir ve uyku, olaylar arasında bir koridor olarak kullanılır. Odalardan karakterlere, karakterlerden zamanlara geçişler yapılır. "Çeşitli yıllara denk düşen sabit yerleri kendi içimizde bulmak daha iyidir." (s. 1043) Anlatıcı sadece yerleri değil, yaşama dair her şeyi kendi içinde bulur ve onları kendine has bir biçimde bir araya getirir. Uykuyu bu edimde bir derleyici olarak görebiliriz, uyku mühimdir. Uykuya dalmakla uyanmak arasında kişinin aynı kalması, ölümden sonra ruhun dirilişinin bir hafıza olayı olarak incelenmesi de üzerinde durulan onlarca düşünceden bazıları.
Mme de Guermantes'in kişiliği, popüler bir kadının sahip olması gereken bütün özellikleri taşıyor. Prenses edebiyat biliyor, siyaset biliyor, insan idaresini biliyor, toplumun her kesiminden insanla iletişim kurmasını biliyor, oldukça da güzel. Anlatıcıyı pek sevmediği söylense de çekim gücüne tutulan anlatıcı için ondan uzak durmak mümkün değil, kendini bir şekilde davet ettiriyor Prenses'in evine.
Birçok davette bir araya gelen birçok insanla yaşananlar bir yana, Mme de Guermantes'ın son daveti özellikle uzun tutulmuştur, anlatıcıda derin bir iz bırakan bu bölümün okurda sıkıntıdan kendi kafasına odunla vurmak gibi etkilere yol açtığı söylenmiştir ama sıkıntının bu büyük anlatıyla pek bir ilgisi yoktur, Fransız aristokrasisinin unvanları, entrikaları, çekişmeleri ve benzeri pek çok olguları anlatıcının zihninde beliren tek bir parçadır, metnin tamamını ele geçirmemiştir, metnin tamamını ele geçiren şey, detay oluşturma başarısının okurda yarattığı güvenilirlikle zenginleşen bir hatıra dizilimidir. Döngüsel bir dizilim; her şey hatırlanır, tekrar hatırlanır ve hatırlanan şey önceki biçimlerinden farklılaşır. Proust okumak -gerçekten- eşsiz bir deneyimdir, geriye kalan kitapları bütün bir seneye yayacağım sanırım, hemen bitirmek istemiyorum. Gerçi onca kişinin, olayın ve mekânın unutulmaması gerek, arayı açmamak gerek. Kısacası bu taraf, onca parçaya ayrılmış anımsayışın şimdiye kadarki en iyi bölümünü oluşturuyor. Bence.
Noboru'nun annesi iyi geceler diliyor, odanın kapısını kilitliyor ve yatak odasına gidiyor. Noboru yangın çıkmasından korkuyor, o zaman kurtulamayacak. Anneyle araya girmiş keskin bir ayrılık. Kilidin sesi Noboru'yu evinin diğer kısımlarından, annesiyle kurmaya çalıştığı bağdan koparıyor, tek bir mekâna hapsediyor. İkincisi, annenin bekçilik etsin diye Noboru'yu evde yalnız bırakması. Sağlıksız bir ilişki geliştirdikleri ortada, babanın yokluğunda anne-oğul ilişkisinin güdüklüğü en kritik yaşlarda, Noboru'nun çocukluğunda yaratılıyor. Annesini bir "dişi" olarak görüyor Noboru, biyolojik bağ oluşmadığı için karşı cinsten herhangi biri gibi anne, kendi yaşamına dönük. Evde yalnızken işgal askerlerinin duvarda açtıkları deliği keşfediyor, annesinin odası dikizlenmiş. Noboru, bir zamanlar kendisinin yerinde iri, sarışın, kıllı bir gövdenin durduğunu hayal ediyor, o kişinin gözlerini ödünç alıyor ve annesini dikizleyenlerden birine dönüşüyor. Ağlayıp sızlanmaya geldiği zaman artık eskisi gibi çocuk olmadığını, odaya dalmaktan vazgeçmesi gerektiğini duyuyor. Noboru'nun savaş sonrası travma dönemlerinde serpilen yaşamı zaten olabildiğine kırılganken annesinin dışlayıcı davranışlarıyla bitmez bir tekilliğe boğuluyor, çarpık davranışlarını bu temele oturtmak gerek. Sonrasında annesini gözetlemeye başlıyor, kendi dünyasındaki boşluğu evinin boşluğuyla bütünlüyor, on üç yaşına geldiğinde bir parçası olduğu çetesi boşluğu büyütüyor. Savaş sonrası nesli, Avrupa'da palazlanan varoluşçulukla etkileşimli, "kendilerine ve dehalarına inanan" birkaç çocuk. Otoriteden, yaşamın büyük bir bölümünden nefret ediyorlar ve bir şeyleri değiştirmek istiyorlar. Üreme, toplum, hepsi uydurma kavramlar onlara göre. Yüceltilen bireysellik tek inandıkları şey. "Babalar ve öğretmenler, baba ve öğretmen oldukları için, bağışlanmaz bir günah işliyorlardı." (s. 15) Noboru yüreğini çapa olarak imliyor, çürümenin arasında bir sabitlik, denizin sürükleyiciliğine bir nokta. Her şey kontrol altında, öfke çok kuvvetli, Noboru eyleme hazır. Kurulu bir halde bırakayım kendisini.
Tsukazaki, ticaret gemilerinden birinde ikinci kaptan. Noboru'nun annesiyle aralarında kuvvetli bir çekim oluşuyor, yemeğe çıkıyorlar, sevişiyorlar. Noboru için kutsal olan ikililerin bir parçası haline geliyor Tsukazaki; anne-Noboru ve anne-adam. Üçlenecek bir durumu ne pahasına olursa olsun engelleyeceğini söylüyor Noboru, kendi kendine. İkililer kusursuzluk demek, bozulmamalılar ama yaşamın akışı bozuma doğru uzanıyor. Tsukazaki'nin denizle olan ilişkisinin anneyle -Fusako diyeceğim bundan sonra- birlikte değişimini ele almalıyım, bir denizcinin denizini yitirmesiyle birlikte gelen facialara göğüs gerip geremediğini söylemeyeceğim ama bu konu mühim. Karaya yabancılaşma ve karayla tanışma süreci ruhunu yıpratmış durumda, bitimsiz tekrarlar "özel biri" olduğunu duygusunu ortadan kaldırmak üzereyken anneyle tanışıyor, kusursuz bir zamanlama. Başlarda uyandığı zaman kendisini gemide bulacağı inancı ortadan kalktıkça yaşadıklarının yol açtığı şaşkınlıktan da kurtuluyor, bir kadının evinde uyandı, kadın içten ve sıcak, oğlu sessiz, usul. Gemisini özlese de özleminde bir tavsama var, belki de kadın olarak düşünüp kendisini bıraktığı denizi yanlış yerde arıyordu, aradığı şey deniz değil, bir kadındı, yanlış eşleştirme yüzünden otuzlu yaşlarına geldiğinde özlemini çektiği sihirli yaşamına ulaşamayacağını düşünür haldeydi. Aradığı ideal aşkı bulamayacağını düşünüyordu, Fusako'yla seviştikten sonra bu ideal aşk fikrini ona açmamasının sebebi anlaşılamama korkusuydu ama korku da kayboluyordu yavaş yavaş. Yine de emin değildi, kadının yeterince derinlikli olmadığını, sadece bir "et parçası" olduğunu düşünüyordu. Kendisine gösterilecek incelikten başka türlü incelikler olduğunu da görecekti.
Anlatı kronolojik seyrederken biraz geriye dönüyoruz, Tsukazaki'yle Fusako'nun nasıl tanıştığını görüyoruz, Noboru'nun edilgenliği onu düşünmeye zorluyor, annesiyle bu yabancı adam arasındaki ilişkinin derinleşmesini kaygıyla izliyor. Adam onun için büyülü bir dünyanın kahramanı, bitmek bilmeyen denizlerden, dünyanın öbür ucundan çıkıp gelen bir serüvenci. Üstün bir varlık kısaca; Tsukazaki'nin karaya alışamaması da tetikliyor bu üstünlüğünü, garipliği çocukların gözünde kahramanlığa dönüşüyor, ta ki Fusako'yla ilişkileri başlayana kadar. Çete toplanıyor, yaşamın anlamsızlığı üzerine rutin konuşmalar yapılıyor, bu bölümde Mişima'nın varoluş kargaşasını çözmek için getirdiği çözümü Sartre'ın kafayı kırıp sağa sola ateş açan adamının eyleminde bulabiliriz; yok etmenin ve değişime yol açmanın bir anlamı vardır, eylemler ne kadar radikal olursa olsun eylenmelidir. Aşağı yukarı böyle bir şey. "İnsancıl olmamak her biri için onur duyulacak bir özellikti." (s. 51) Küçük bir hayvanın derisini yüzerler, anlama kavuşmak için uç noktalara kadar gidebilirler. Adamla kadının yakınlaşması gözlerinden kaçmaz, adamın aslında bir kahraman olmadığı, Noboru'nun annesiyle birlikte olmak ister istemez anlaşılır. Konumunu bir anda yitirir adam, o da otoritenin, baba figürünün bir parçası haline gelir. Denizdeki maceralarını bırakıp bir kadın için karada yaşamayı kabullenecek kadar düşük bir insandır çocukların gözünde, cezalandırılmayı hak etmektedir. Noboru, çetenin Tsukazaki için hazırladığı planı uygulamaya karar verir, annesiyle Tsukazaki'yi gözetlediği anlaşıldıktan sonra. Kopma noktasıdır bu; annenin öfkesi çocuğa güç verir, yetişkinlerin patlamalarına alışıktır, kendisini asıl yıkacak şey adamın göstereceği öfkedir. Tsukazaki'nin denizden kopuşu ruhunu değiştirmiştir, haşinliği ortadan kalktıktan, denizi Fusako'da bulduktan sonra sertliği giderek törpülenir, Noboru'yu dostça uyarmaktan başka bir şey yapmaz. Noboru için Tsukazaki'yi bitiren bir davranıştır bu, yaptığı kötülüğün karşılığında her türlü aşağılamayı hak ettiğini düşünürken, aşağılamayı neredeyse özlemle beklerken affedildiğini görmek, adamı gözünde iyice değersizleştirir.
Çete, hayvana yaptıklarının benzerini Tsukazaki'ye de yapmak ister, planlar yapılır. Klasik bir son aslında; Fusako'yla Tsukazaki'nin birbirlerinin korkularını törpülemeleri, yaşamlarının anlamlarını birbirlerine uyacak şekilde yontmaları tamamlanmaya yakındır, evliliklerinden önce son bir kez ayrılırlar, Fusako adamın döneceğini bilir, en azından buna inanır. Adam, çocukların davetine icabet ederek gizli mekânlarına gider, denizlerdeki hikâyelerini anlatacaktır. Geri dönüp dönmediğini söylemeyeyim.
Birkaç mesele var, dokunup bitireceğim. Bir, herhangi bir konuda liste yapan insanlara korkuyla yaklaşınız. İki, çocuklar saf kötülüğün neferleri haline gelebilirler, yetişkinlerin bu mertebeye ulaşmaları zor. Üç, Mişima ne kadar çabalarsa çabalasın, birazını olsun anlatamayacağı bir karanlığa sahipmiş zamanında. Dört, varoluşun Japonlarda ne kadar uçuk bir hale geldiğini iki müntehirden, yaşamlarında dost olan ve ölümlerinde de dostlukları süren Kobo Abe'den ve Yukio Mişima'dan biliniz.