Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Gaye Boralıoğlu'nun ilk kitabı, 2001'de çıkmış. Huzursuz bir kadının ahvalini anlatıyor. Anksiyete bozukluğu sağ olsun, kadın sosyal yaşamında karşılaştığı her sıkıntıya hemen bir çare düşünüyor ama analitik zekası detayları tamamen düşünebilecek kadar gelişkin olmadığı için planlarında hep bir gedik oluyor. Eve gelen tamirci örneği -metnin geneli belli bir zaman çizgisi ve olay örüntüsü taşıyor ama çoğu olayın bu çizgiye oturmasına gerek yok, müstakil anlatı parçaları mevcut- güzel bir örnek, kadın adamın bir iki imalı sözünden, bakışından haklı olarak işkillenip önlem dozajını ayarlayamayarak ilginç işlere girişiyor. Adam dükkanından bir alet almaya gidince gazetesini alıp bir adamın fotoğrafını kesiyor, çerçeveye koyup adamın görebileceği şekilde bırakıyor. Adam gelince, "Bu adamı ben de severim," gibi bir şey söylüyor, adam ünlü bir oyuncuymuş meğer. Eşi varmış gibi iki kişilik kahvaltı sofrası hazırlıyor ama tamirciyi inandırmaya çalışırken başka noktalardan batırıyor bu sefer. Böyle şeyler var her bölümde, on bir bölümün her biri karakterimizin farklı zamanlardaki hallerine odaklanıyor, böylece ana çizginin ağır ağır belirişiyle birlikte karakterin farklı deliliklerine rastlıyoruz, psikolojik çözümlemesi yapılsa rahatsızlıkları birkaç sayfa tutar. Böyle bir karaktere en son Banu Özyürek'in Bir Günü Bitirme Sanatı adlı metninde rastlamıştım, hatta Özyürek'in eserekli karakterlerinin yer aldığı öyküleri buradaki bölümlerin arasına sıkıştırsak hiç sırıtmaz. Aynı meşrepten hepsi. Toplumun kendilerine biçtiği payeden, erkeklerin erk erk davranışlarından ötürü hafif tırlatmış, tatlı kadınlar. Ben tatlı buluyorum bu kadınları, bir tanesi de annem olduğu içindir belki, bilemiyorum, neyse, İnce Hesap nam bölüme bakıyorum. Adam telefonla konuşacağını söyleyip çıkıyor odadan, hemen. Anlatıcı banyodan yeni çıkmış, "Peki," demekten başka bir şey yapamıyor. Adamın peşinden de gidemiyor, hasta olur. Sinüziti var. Hasta olursa hiçbir şey yapamayacak hale gelir, tatilleri mahvolur, adam eski sevgilisiyle konuşsun da tatilleri mahvolmasın, çıkmıyor dışarı. Adam eski sevgilisiyle konuşuyor. Kadın da eski sevgilileriyle konuşmak istiyor ama hiçbiri aramıyor. Eski sevgililerin her zaman sevgili olduğunu düşünüyor kadın, arasalar sıcak ve tatlı bir şey olacağını düşünüyor ama hiçbiri aramıyor. O da aramıyor gerçi, üzüldüğüne bakmamak lazım. Sadece o an, o durumda aranmak istiyor, sarmal anlatıda karşımıza çıkan tekrarların içinde aranma isteği yok çünkü, bir tek kez dışında dile getirilmiyor, zaten ilerleyen bölümlerde çelişkinin süper bir örneğini sunuyor kadın, eski sevgilinin eski sevgili olduğunu ve geçmişte kalması gerektiğini, yoksa yaşamı yok yere dolduracağını söylüyor. Bir dünya paranoya var bu noktadan sonra, kadın aldatıldığını düşünüyor, adamın kafasına indirmelik eşyayı kaldırıp kapıyı vuranın temizlikçi olduğunu anlayınca indiriyor. Onca şeyden sonra adam gelince sevişiyorlar hemen. Bitti. Kadın için eylemsizlik büyük problem, hemen kurmaya başlıyor kafada. Hemen alternatif gerçeklikler üşüşüyor başına, ne yapacağını bilemez hale geliyor.

İkinci bölümde Nebahat'le karşılaşıyoruz. Her cumartesi geliyor, evi temizliyor. Annesi musallat etmiş, evi pislik götürmesin diye kadının başına Nebahat'i salmış, ücreti ödeyeceğini söylemiş ama ödememiş, kadına kalmış o da. Sonradan şutlamış üstelik, Nebahat iyice kadının başına kalmış. Nebahat para istiyor, ev alacak. Ev alacaksa yardım etmeli kadın, hiç kimseye hayır diyemiyor. Hayır diyemediği için zamanında evlendiğini, üç ay sonra adamın boşanmak istediğini söylüyor. Boşanıyorlar, bir de aynı iş yerinde çalışıyorlar, yüz yüzeler. Neden evlendiğini bilmiyor kadın, bir nevi "Yes Woman". İşe gidip geliyor, kovulana kadar bu düzeni sürdürüyor. Kovulması başka bir bölümde, burada fotoğraf makinesi almaya çalışıyor. Kirayı bir ay geciktirerek alacak makineyi, fotoğraf çekecek, meşhur olacak, dünya onu konuşacak. Bir sürü hayal. Kapıya gelen ev sahibi homurdanarak gidiyor, makinenin o ay alınacağı garanti artık. Değil, çünkü Nebahat para istiyor. Ev alacak. Çıkarıp kirayı veriyor kadın, makineyi de alamıyor. Üstelik uçuk çıkarıyor, başka bir bölümde. Buluşacağı bir adam var ama uçuğu da var, kapamak için bir ton makyaj malzemesi sürüyor, palyaçoya benzemekten korkuyor, polislerin kendisini merkeze almalarından, tutuklanmaktan, hapse atılmaktan korkuyor. Nelerden korktuğunu ve kafasında neler kurduğunu anlatmıyorum pek ama dediğim gibi, her bölümde birkaç tane var böyle kurulmalar. Neyse, yemek fiyaskoya dönüşüyor çünkü kadın konuşamıyor, yediği yemekler uçuğunu yakıyor, canı çok yanıyor, gözlerinden yaş geliyor. Yemek bitince kalkıyorlar, adam arayacağını söylüyor ama bir daha adamıyor. Kadın da pek umursamıyor zaten, sosyalleşme sınavını atlatmanın rahatlığı var üstünde, bir de yeni bir işe başlamanın kendisi için büyük sıkıntı olduğunu görüyoruz ileride, yeni bir ilişkiye başlamak için de aynı şeyleri düşünüyordur muhtemelen. Asgari ölçüde çaba gösteririz, elde ettiğimizi elde etmek istemediğimizi anlarsak çok çabaladığımızı düşünürüz bu sefer. Sanırım bunun bir sonu yok, her yerden bir arıza çıkarabiliriz. Evin satılması gibi. Ev sahibi birkaç alıcının evi göreceğini söylüyor kadına, kadın direkt evden atılacağını düşünüyor. Alıcıların böyle bir düşüncelerinin olup olmadığını bilmiyoruz, gerçi anlatı ilerledikçe bir şeyler çıkarabiliyoruz ama yine de emin değiliz. Kendince tuzaklar hazırlıyor kadın, evi kötü göstermeye çalışıyor ama başarılı olamıyor bir türlü, trajikomik haller. En sonunda evi beğenip gidiyorlar ama ev sahibi satmamaya karar veriyor evi, bir süre daha beklerse daha pahalıya satacağını düşünüyor. Yırtıyor bizimki. Bir süreliğine.
Mutlu Son ilginç olmuş, olmasa da olacak olan bir bölüm. Anlatıya pek bir katkısı yok, bağımsız bir öykü olarak düşünebiliriz. Kadın bir fabrikada işçi performansını artırıcı etkinlikler düzenliyor, işi bu ama bir yandan da yazıyor, senaryosu bir şekilde bir yapımcının eline geçtikten sonra değerleniyor ve sinema dünyasının kalıplarına sıkıştırılmaya çalışan kadının bir de buradan delirdiğini görüyoruz. Hikâyede kadın yok, kadın istiyorlar bir tane. Kadın olmazsa kimse izlemezmiş filmi, kadın niye yokmuş. Kadın, "Kadın olsun!" diyor ve kadın koyuyor bir tane, esas hikâyeye pek yakışmıyor kadın ama yapacak bir şey yok. Senaryo şöyle: Adamın biri var, işçi, fabrikada çalışıyor. Bir sabah işe giderken kalabalık bir gruba rastlıyor, bir de polislere rastlıyor tabii. Arada kalıyor, ayakkabısını kaybediyor o sırada. Fabrikaya geliyor, haberlerde kendisinin ayakkabısı sergileniyor. Ustası bir ayakkabısının olmadığını görüyor adamın, hemen anarşist diye ihbar ettirip işten attırıyor. Sonra bizimki köprüye çıkıyor, atıyor kendini ama kameralar kendisini çekmiyor o sırada, yakındaki bir kazayı çekiyorlar. Ölümünü de kimse görmüyor. Aslında o güne kadar görüldüğü pek söylenemez, bir insan kendisiymiş gibi. Hemen aşırı yorumlayalım, adamın/kadının kaybettiği ayakkabı boşanmasını simgeliyor, böylece toplumun rezil yargıları çıkıyor ortaya, boşanmış bir kadın birçok şekilde dışlanıyor. Ölümünde bile görmezden geliniyor, bireyliği elinden alınmış gibi. Mutlu bir son düşünmesi isteniyor en sonunda, filmin intiharla bitmemesi lazım. Düşünemiyor kadın, mutlu bir son gelmiyor aklına, bulmak için gezilere çıkıyor, birçok şey yapıyor ama olmuyor. En sonunda deprem oluyor zaten, 1999'daki, böylece düşünme işini erteliyor.

Sonraki bölümde işten kovulması var. Kovuluyor çünkü kriz. Bu noktada da İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı'na koyun bu kadını, zerre sırıtmaz. Burada tabii kapitalizm eleştirileri gırla gidiyor, işçi performanslarının artırımı için maaşlara zam yapılması gerektiğini düşünüyor ama söyleyemiyor bunu. İşsizlik kötü bir şey çünkü. Tazminatının bir bölümünü Nebahat'e kaptırıyor sonrasında, en sonda senaryosunu kaptırdığını da görüyoruz, televizyonda izlediği filmi anlatırken aslında kendi senaryosunu anlatıyor ama farkında mı değil ya da farkında ama yaratmanın utancından ötürü mü senaryosunu tanımazdan geliyor, bilmiyoruz. Şunu biliyoruz ki kadın elinde bir şey tutamıyor ya da tutmak istemiyor, sahiplenmek istemiyor sanırım. En başta gördüğümüz sevgilisi eski sevgililerinden birine dönüyor, senaryosu elinden gidiyor, paraları elinden gidiyor, kadının yaşamında hiçbir şey durmuyor, her şey kadından uzaklaşıyor. Entropinin merkezinde kendisi varmış gibi. Korkunç. Ailesine atabildiğimiz sayılı bakışlarda en az kendisi kadar kaygılı bir anneye sahip olduğunu görüyoruz, kadın durmadan söyleniyor. Babanın pek bir izlenimi yok, sessiz sakin bir adam olduğu dışında. Anne problemleri. Anneler yapıyor ne yapıyorsa, babayı da anne yapıyor bir anlamda, adamın evlilik yaşantısı ve çocuğunu etkileme biçimi annenin karakterine bağlı, aslında ikisi birbirini değiştirebilir ama şu rezil ataerkillikte zor ne yazık ki. Burada ilginç bir durum var gerçi, baba silik. Annenin baskınlığında kadının başka türlü bir kişiliğe sahip olamayacağını anlıyoruz, bir şeylerin yanlış gittiğinin farkında değil çünkü. Sadece kaygılar, bir sürü kaygı. Çoğunlukla da hissizlik veya edimlerle uyuşmayan duyguların hissedilmesi. Kadın bundan ibaret. Mesela bir arkadaşına gidiyor kadın, sıcak suyla yıkanabilmek için. Arkadaşıyla sevgilisi banyoda kavga ediyorlar, kadın sıcak suyu bitirmelerinden korkuyor o sırada. Nebahat kendisinden para tırtıklıyor, hemen hemen hiçbir şey hissetmeden veriveriyor paraları. Tatlı olduğu kadar da sinir bozucu bir kadın kısaca.

Bir ilk kitap için çok başarılı ya. Karakter yaratmaca olsun, olay örgüsünün giriftliği olsun, gündeliğe dair detaylar olsun, gayet iyi.
Arka kapakta biraz Keret diyor, eh, azıcık Keret. Vonnegut diyor, daha da azıcık Vonnegut. Hornby diyor, Vardarlılar fantazyaya daha az yer ayırsa olabilirdi ama bir iki öykü haricinde Hornby'ye rastlamak zor. Bunların dışında yazılanlarla elden gelebiliriz, Orhan Pamuk'u bir balığın karnında bulduğumuzda Doğu mesellerinin tadını alırız, aynı zamanda Leviathan da gösteriverir kendini, Doğu-Batı meselesinin güzel bir analojisi var mesela. Doğrudan anlatılan şeyler değil, okurun çekip çıkarması gerekiyor bazı şeyleri, örneğin başka bir öyküde bütün umutların geride bırakılıp girilmesi gereken yerin mitolojinin ve Dante'nin cehennemi olduğunu bilmeliyiz ki İlahi Bugs Bunny Komedyası'nın tavşanlı kısmını çıkarınca kalan bölüm bir şeyleri çağrıştırsın, aynı öyküde tavşanı takip eden karakterin de etrafında yeşilli meşilli akışlar olduğunu düşünebiliriz bir yandan. Bir göndergeler var, çıldırırsınız ama sadece gönderilmek istemediğiniz bölümler yok değil, bazen hikâyenin biçimi dolduramadığını hissedebilirsiniz. Karakterlerin kurmaca oyunlar için orada olduklarına dair sezgi belirse de öykülerin sonları genellikle tatmin ediyor, en azından biraz gevşek bir bağa düğüm atıldığını görüyoruz. Başka bir öyküde tersi var, son pek tatmin etmiyor. Bir Postmodernist İçin Postmortem'de postmodern metinlerin klasik numaraları sıralanıyordu bölüm geçişlerinden birinde, maddelerden biri yeni bir dünyada/anlatıda eski anlatıların izlerini bulmaya dairdi, Vardarlılar'ın bazı öyküleri bu maddedeki taklayı taşıyor. Bazılarındaysa bunun esamisi okunmuyor, çok başarılı öyküler var. Genel bir değerlendirmede öykülerin okunmaya değer olduğunu söyleyebilirim, çünkü okunmaya değecek özgünlük var. "Dünya paylaşımı" diye bir şey üfürüyorum şimdi, Vardarlılar'ın dünyası paylaşmaya değer. Onur Selamet bu göndermeler işinin bir tık daha artırıldığı öyküler yazdı, Dedalus'tan çıktı yine o öyküler, mesela onlar daha uçuk bir dünyanın parçası. Meraklısı okusun, ilgi çekici bir metin.
Denizin Dibindeki Çam Ağaçları benim favori öyküm oldu, yetişkin bir adamla küçük bir çocuğun aynı büyüyü paylaşmaları üzerinden yetişkinliğin aslında sahnelenen bir rol olduğunu gösterdiği için. Anne ve çocuk, bir de annenin sevgilisi. Sahil. Denize girip çıkıyorlar, çocuk yüzme bilmiyor ama denizin dibindeki ağaçları görünce, bu ağaçlardan bahsettiği sırada adam irkilerek kendisine bakınca kısa süre sonra öğreneceğini öngörebiliyoruz. Denizin altında ikisinin bildiği bir dünya varsa birlikte gidecekler ama öncesinde anneyle çocuğunun ilişkilerine odaklanıyoruz. Oyuncakların merkezde olduğu bölümde anne çocuktan herkese teşekkür etmesini istiyor, oyuncaklar sayıldıkça. Farklı zamanlarda verilen hediyeler için dedeye, dayıya, anneye teşekkürler ediliyor, ardından birkaç oyuncağa odaklanıyoruz, biri Kaptan Mağara Adamı, diğeri Burun. Annenin tokadından sonra sinirleniyor çocuk, Burun'u camdan aşağı atıyor ve bulamıyor bir daha, Burun gidiyor. Çocuk da gidiyor aslında, annesinden yavaş yavaş kopuyor ve adamın göstereceği dünyayı daha çok merak etmeye başlıyor. Son kez sahile gittiklerinde adam yüzmenin mantığını açıklıyor, debelenmemeye dair bir şeyler. Kötü haberi de veriyor adam, bir erginlenme ayini olarak yüzme öğrenmeyi düşünürsek denizin dibindeki ağaçları görememek sağlam bir bedel olarak çıkıyor ortaya. Gerçi adam da görebiliyor ormanı, hangi durumda ormanın kaybolmadığı hakkında bir bilgi edinemiyoruz, belki çocuğun görebilmesiyle kendisi de görebilmeye başlamıştır, kim bilir. Yazar bilir. Neyse, suyun altındaki ormana giriyorlar ve Burun'la karşılaşıyorlar, oyuncak kaçıp oraya gelmiş, yüzeye çıkmayı düşünmüyormuş bir daha. Kabarcıklarla konuşuyor adamla çocuk, ne yapacaklarını düşünüyorlar. Kıyıya dönüyorlar, adam çocuğa canı gerçekten sıkılırsa, yıllar sonra olsa dahi, suyun altındaki dünyayı düşünmesini ve sihri bir başkasıyla paylaşmasını söylüyor. Adam çocuğa el veriyor bir anlamda, büyüyü sürdürüyor. Birkaç da gecikmeli açıklama türü detaylar var anlatıda, merak ettiğimiz ve unutmak üzere olduğumuz bir mesele var diyelim, bölümün sonlarına doğru açıklanıyor falan, iyi bir öykü bu.

Leviathan Meseli. Eser miktarda parabol barındırdığı söyleniyor, bir de Batılı ve Doğulu iki alimin metinlerine dayandırıldığı belirtiliyor. Dayandırılan ne, Orhan Bey'in balığın midesine inmesinin ve sonrasının anlatısı. Tek parça halinde, balığın midesinde duruyor Orhan Bey, kovulur gibi ayrıldığı ülkesinden uzaklaşıyordu, gemideydi, sonra fırtınalı bir günde korkunç bir kaza gerçekleşti, ada taklidi yapan bir varlık gemiyi hacamat etti, Orhan Bey dışındaki herkes öldü. Orhan Bey yutuldu ve yaşadıklarını düşünmeye başladı. Tıpkı eski anlatılardaki gibi, Sinbad'ın ve Yunus'ın zamanlarından bir yaratık tarafından mideye indirildi. Kurtulmak için yürümeye başladı, bu kez Minotauros'un labirentlerini düşündü. Doğu ve Batı arasında bir yerdeydi, balık nereye giderse o da oraya giderdi ama akıntılar da etkiliydi, kısacası kurtuluşun nerede gerçekleşeceğini bilmiyordu ki aniden havaya fırlatıldığını hissetti, balık su ve buharla birlikte fışkırttı yazarı, dinleyicilerin arasında düşen ünlü yazar tam fıskiyenin altında oturduğunu unuttuğunu hatırladı. Son. Aidiyetler ve edebi gelenekler arasında köprü kuran bir yazarın içinde bulunmaktan hoşnutluk duyacağı bir öykü.

Kitaba adını veren öykü, sanırım okuru en çok zorlayacak öykü de bu. Bahsi tekrar tekrar geçen birkaç nesne ve karakter var, akılda tutulmaları önemli. Biri iki ciltlik eser. Diğeri çekirdekler. Diğeri iki karakter. Diğer Maçka Parkı. Cansız olanların dışındakiler arasında bir geçiş söz konusu, anlatıcı yavaş yavaş açtığı dünyada karakterleri birbirlerinin yerine koymaya meyilli, amnezinin yarattığı farklı bir gerçekliğin sürerliğinde asıl gerçekliğin yavaş yavaş güçlenmesine benzer bir mesele var ortada, zaten bir karakterin söylediğine göre İstanbul o gün çok garip, tuhaf. Metroya iniliyor bir yerde, yazının başında bahsettiğim umutsuz mekan metro. Katlar var tabii, her katta güncellenmiş günahlar ve günahkarlar barınıyor. Tüketim toplumunun yılmaz neferlerine yer ayrılmış, hoş.

Bay A ve Bay B'de bir olayın öncesi ve sonrasını iki karakterin bakış açısıyla görüyoruz. Çocukluk arkadaşı bunlar ama dost değiller, Tünel'de karşılaşıyorlar ve oturup muhabbet ediyorlar. Diyaloglar başarılı bu arada, Vardarlılar iyi bir diyalog yazarı. Bay A bir sevgilisi olduğunu söylüyor ve muhabbet olsun diye kızın gördüğü bir rüyayı anlatıyor, Bay B kızın rüyasının Jacques Prévert'nin bir şarkısından aparıldığını söylüyor. Şarkıyla hikâyeleşmiş rüyanın özgünlüğü üzerinden Hayri K. Yetik'in tabiriyle "(ç)alıntı" tartışması başlıyor, uzunca bir bölüm. Sonra Bay C ortaya çıkıp ilk iki adamın sonrasında yaptıklarını, belli aralıklarla bir araya gelerek bu tür gizemli vakaları çözdüklerini anlatıyor. Güzel öykü.

Ruh Doktoru aslında hoş bir anlam oyununa dayanan yine hoş bir öykü, hayaletleri tedavi etmeye çalışan doktora da ruh doktoru denebilir sonuçta. Bir iki öyküyü atladım, onlar da okunası öyküler.

Aşağı yukarı böyle. Vardarlılar okunması gereken bir yazar.
Olumsuz yorumları anlıyorum, zor bir dil olsun, taklacılık olarak görülebilecek oyunlar olsun, okuru itebilir. Okur sıkılabilir, kuru ve anlatıya hizmet etmeye bir oyunbazlıkla karşılaştığını düşünebilir, kısacası metni -en azından bir ölçüde- değerli bulmayabilir. Bunun yanında olumlu değerlendirmeleri de anlıyorum, yasın biçimlerine özel bir ilgi duyduğum için benimki de eklenecek aralarına. Gerçi tam olarak vakıf olamıyorum, babam ben daha bebekken arazi olduğu için bir baba şablonuna sahip değilim ama sevilen birini bir daha görmeyecek ölçüde yitirmenin anlamını bildiğim için buradan bağlanabiliyorum metne. Metne bağlanmayınca -en azından bu metne- olmuyor, belki de uzun süreli -belki de yaşam süresince- bir sağalmanın içinde olmak lazımdır, bilmiyorum ama Hah için küçük çapaklar haricinde pek bir olumsuz kanım yok. En başta Birgül Oğuz metnini babasına ithaf ediyor, siyah sayfaya bembeyaz harflerle, buradan yola çıkmadan önce başka metinleri hatırlıyorum, Babamın Özyaşamöyküsü, Pachet. Babasının yerine geçip otobiyografi yazan bir anlatıcı var, ilginç bir teknik. Etkileyici bence, anlatı da tekniği kaldırabilecek ölçüde göçlü, ayrılıklı ve ölümlü olunca muazzam bir şey okuduğumu hissetmiştim. Gerçi ben hemen her metinde muazzam bir şey okuduğumu hissediyorum, "Meeh," deyip bırakamıyorum hemen hiçbir metni, kitaplardan anlamadığım için olabilir. Neyse, Orçun Türkay'ın Tunç Bey'i muazzamdı yine, tekrarlarla örülen ve belli bir noktaya kadar açılıp başladığı gibi biten bir metindi, bence doğumla ölümün güzel bir sembolizasyonu vardı. Yerini tutmayacak ama illa benzeteyim, Bernhard'ın tek bir kayba odaklandığını düşünün, bir de hiçbir şeyi gömmediğini. Aşağı yukarı böyle bir metin, iyi. Fournier'nin Asla Kimseyi Öldürmedi Benim Babam'ı da bir yası sürdürmenin acıyla birlikte getirdiği bütün yaratıcılığı taşıyordu, yazarın her metninde kullandığı üslup babanın yitişinin anlatımıyla birlikte kusursuzlaşıyordu, fragmanlardan oluşan bir anlatımı yastan başka bir şeye yakıştıramıyorum. Biraz da yoğunlukla alakalı sanırım, yani belli bir ölçüde mesafe girmişse araya, kaybedilenden ötürü ortaya çıkan donukluk hali kırılmışsa biraz, o zaman daha doğrusal bir anlatı çıkıyor ortaya ama Oğuz'u okurken yalımları hissettim, ateş sönmemiş.

Birgül Oğuz akademisyen, 2007'de Fasulyenin Bildiği adlı metni Varlık tarafından basılmış, sonra bu metin basılmış 2014'te. Aynı yıl Avrupa Birliği Edebiyat Ödülü'nü kazanmış, hoş. Beş yıl olmuş, Oğuz'dan -bildiğim kadarıyla- yeni bir şey yok. Olursa okurum ben, sevdim çünkü. Hah üç bölümden oluşuyor, iki bölümden birinin dört, diğerinin üç alt bölümü var, kalan bölüm tek bir alt bölümden oluşuyor. Örneklerle gideceğim, başka türlü anlatılması zor. "Tuz Ruhu", Dön. Epigraf bir şiir, Celan. Hiçbir yere gitmeyen bir yol, durmadan kazan iki varlık, biri diğerine doğru kazıyor ama öbürünün nereye doğru kazdığı meçhul. Metin açılıyor, anlatıcının bir akasyanın dibine bırakıldığı, doğurulmadığı. Bir akasya gölgesine dönüştüğü, tenha, şuuru canına tattırmayan. Onlar çıkıyor sonra, onların hali harap ve ilk "Hah!" çıkıyor ortaya. Bir kabulleniş, idrak, farkına varma izleği olarak sıklıkla karşımıza çıkacak. Bu onlar, çoğulluk hep feryat figan. Araya şiirlerden dizeler, Oğuz bunu da sıklıkla yapıyor, alıntılarla kendi anlatısını, anlatısındaki anlamı çoğaltıyor. Manzara yavaş yavaş beliriyor, bir taziye evi, kadınlar doluşmuş, ahlar ve vahlar içindeler. Akasya, gölge, hışırdama, ana rüzgarı, bunlar kaçış için düşünce kapıları oluşturuyor. Sonra Gül'ü görüyoruz, kardeş. Kaçışı acıya yüzünü çevirememesinden, çağrılması yüz çevirme çabasından.

"'Geel! Güül! Döön!'
Hiçbir zaman! Geri dönmek demekse dünyanın lügatlarında anımsamak, anımsamam anımsamam hiçbir şeyi hiçbir zaman.
'Güül! Geel! Döön!'
Onlar hiçbir şey bilmiyor. Anımsamak için unutmak gerek. Ben anımsayamam. Değil mi Akasya? Ben anımsayamam. De. Akasya?
'Güül! Döön! Döön!'
Ama bu yasa eski, bu gergef ondan eski. Ve herkes biliyor. Anımsamanın ilk hecesi ah, ikincisi vah. Peki unutmak kaç hece Akasya?
Ya benim takatim nereye kadar?" (s. 18)

Seslerden de koşutluklar çıkıyor ortaya, Akasya ah ediveriyor, anlatıcıyı kara bir kadının içine tıkıp karşısına geçerek, "hah" diyorlar. Eksiltilmiş bir harf yaşamın istenmeyen bir parçası haline geliyor, eksilmemiş haliyse yaşama çekiveriyor hemen, acıya uyuveriyor karakter, insan olmanın bir parçasını acı çeke çeke duyumsuyor böylece. Sonraki bölümde Fidel'e benzetilen baba çıkıyor ortaya, ardından tutulan yasın yoğunlaşmış haliyle karşılaşıyoruz. Bir de Şükran Teyze'yle. Şükran Teyze ara ara bölüyor anlatıyı, kıza yakınlık göstermeye çalışıyor ama kız sadece ahlamak istiyor, bir başına kalamıyor bir türlü. Çocukluğa dönüldüğü sırada Gülnigâr çıkıyor ortaya, ikinci kardeş, bir de Allah'la ilgili malumat edinme çabası beliriyor ama Allah pek istenmiyor, en azından o sırada, anlatıcı kara yazısını okumak istemediği için. Babanın devrimciliği, çocukların üretim arzuları bir sonraki bölümün konusunu oluşturuyor. Ayrık bir öğrenci olan anlatıcının okul anılarını kulağından çakılı bir halde görüyoruz, anlatıcı çakılı olduğuna göre anılar da fazla uzaklaşmış olamaz. Ağırlığını çay kaşığıyla ölçüyor anlatıcı, küçük. Çocukluk. Metin zaten düzyazı şiire benziyorken iyice şiirleşiyor, çocukluğun sonsuz imgelemi beliriyor. Araya Nazım'dan bir dize. Babanın ölümüne şahitlik. Ölüme varılacaksa illa, öncesinde çocukluğa dönmek, bütün o kırıklığa rağmen anlamlı değil mi? Belki de en yalnız olduğumuz zamandır, hiçbir şey bilmeyen halimizle denk geldiğimiz hoyratlıkları unutmamacasına taşırız, bir anlamda yükleniriz ama bilmiş halimizden daha iyi olduğumuzu kavrarız sonradan. Çocukluğun doldurulacak boşlukları var, bize kalır. İnsanlar sadece yok olurdu ve sadece yokluklarına üzülürdük, her şeyin birikmeye başladığını fark ettikten sonra, ironik bir şekilde her şey hızlanınca -aslında çocukluk daha çabuktur- yavaşlığı özleriz, yine ironik. Bu yüzden son fragmana baktığımızda oyunlaşmış bir yaşama şahit olmamız çocukluğun bittiğini de gösteren bir olay. Ölen çıkıyor oyundan. Baba öldü ve çıktı.

"Dan", Devr. Kadıköy'deki Balıkçılar Çarşısı'nda çalışıyor anlatıcı, balıklar ve bağırsaklar, kokan eller, tatlı bir sevgili, leş bir patron. Patron kadını rahatsız ediyor sürekli, çay içmek istiyor, başka şeyler de istiyor ama kadın istemiyor, sevgilisini ve babasını seviyor. Sevgili Memo iş yerinde güzel güzel çalışıyor, anlatıcı da çalışıyor, sonra güzel güzel meydanlara çıkıyorlar, 1 Mayıs'ı kutluyorlar, baba henüz ölmemiş, o da orada. Günün doğduğunun ve hep uyanıldığının söylendiği marştan bir alıntı. Helikopterler, itiş kakış ve tipografinin delişmesi. Eksik harfler, aralıklar, büyük harflerle küçük harflerin birbirine girmesi, olayların arasında kalan bir anlatının kendini koruma çabası.

Son bölüm en beğendiğim bölüm oldu, oraya karışmıyorum.

Metin zor değil, okunur. Duygusu zor. Taşıdığı yükü daha en başta paylaşmak, omuzlamak gerekiyor, yoksa onca imin altında kalıyor okur, anlatıda olup kendinde karşılığı olmayan veya olmasını istemediği şeyler hoşuna gitmiyor. Böyle bir şey, iyi bence.
Dört yıl aradan sonra Özen Yula'ya döndüğümde olup biteni hemen hatırladım: Anlatıda biçimi görmeye çalışmayı bırakmayacaktım. Deprem olduğu zaman satırları kayan ve kaykılan harflerin aşikarlığı dışında arıza kalplerin herzelerinin depremlerle bölündüğünü didikleyerek çıkarmak gerekiyordu, bunları ve çok daha fazlasını hatırladım. Arıza Kalpler taslaklarda duruyor, dört yıldan sonra pek bir şey hatırlamıyorum ama o da iyiydi. İki yıl önce YKY'den çıkan bütün Yula metinlerini toplamıştım, yavaştan okumaya giriştim, sevdiğim sokaklarda yıllar sonra yürüyormuşum gibi.

İş ilk öykü. Diyaloglarla ilerliyor. Ortada bir iş var, sözlerden ibaret bir adam işe girmeye çalışıyor ve diğeri de işi anlatıyor. Unutmak ve kanıksamak hakkında birçok şey söyleniyor, yüzlerin anlamdan temizlenmesi için üst üste gelmeleri ve çizgilerinin silinmeleri gerekiyor. Kevorkyan'ın bir mikro öyküsünde benzer bir mesele vardı, etkileyiciydi. Cüzdanda fotoğrafları üst üste gelen insanların birbirlerinden ayırt edilemeyecek noktaya gelmelerine dair. Neyse, yüzlerin kimliksizleşmesi meselesi bir süre devam ediyor ve işi anlatan ses tek bir sözle işin ne olduğunu çaktırıyor: Öne kim gelirse temizlenecek, cinayete kurban gidenden intihar edene kadar herkes. İş isteyen ertesi gün erkenden geleceğini söylüyor ama diğeri iş isteyenin bilinçli olarak bir daha oraya gelmeyeceğini, bir başka zaman kaçarsız geleceğini söylüyor. Son. Konuşmalarla kurulan bir çatı, belli bir noktaya kadar süren gizem, çözülüş, iyi dilek ve temenniler, kapanış.
Ölecek Bir Konsomatrisin Evrak-ı Metrukesi: Fetret adlı öykü ad itibariyle Cumhuriyet'in ilk yılları kokuyor buram buram, günümüzdeki versiyonda Adana'daki bir pavyonun ahvalini görüyoruz. Şen Pavyon namlı bir yer, girişindeki uzun koridorun duvarlarından birinde çuval bezi asılı, diğerinde Adana'nın ışıltılı bir yağlıboya sureti var. Hikâyesini anlatıyor orada çalışanlardan biri, mekanın sahibi zamanında iki ressam tutmuş, koridor uzun olduğu için ziyaretçiler sıkılmasın diye resim yaptırmış. Biri yapmamış gerçi, içbükey, dışbükey, çeşitli bükeylerde bir ayna asmış ve karşısındaki resmi eciş bücüş bir hale sokmuş. "Pir malı" çalmış böylece, tabii resme kendi yorumunu getirdiği de söylenebilir. Her neyse, bu çok güzel: "Bu öyküden geçilince girilirdi pavyona." (s. 14) Mekana girmek için öykü geçmek/dinlemek. Girdik, konsomatrislerle tanıştık. Biri Lacan biliyor falan, hatta tashihe de girmiş ki öyküde iki sözcüğün üstü çarpılı. Biri argo, diğeri hatalı yazılmış. Bizi ilgilendiren Şengül. İstanbul'daki bir pavyon sahibi Şen Pavyon'un sahibinden bir konsomatris istiyor, içlerinden biri gidecek. Şengül günlüğüne "Buradayım" yazıyor, her gün. Bazı günler bazı harfler büyüyüp küçülüyor, aslında her gün birbirinin aynı ama adamların organları yüzünden mi o farklılıklar, belki. Patronla Şengül konuşuyorlar, yazdığı gibi konuşuyor Şengül, yazıyı yaşama döküyor: Büyük harfleri kullanarak. En sonda bir takla daha var, Şengül İstanbul'a gitmeye hak kazandıktan sonra son kez pavyona geliyor ve aynayı örten bezi indiriveriyor, indirdikten hemen sonra fiiller, fiillerden sonra bazı sözcükler ikileniyor. Aynaya bağladım bunu, gerçekliğin iki görüntüsü şeyleri/nesneleri/sözcükleri de tekrarlatıyor. Bu aşırı yorumu ele alarak bu olayın süper bir teknik olduğunu düşünüyorum.

Iskatçı bir yasla mücadele öyküsü. Taklası çok olan metinlerin konularına bakıyorum, yasa dair bir şey yoksa kuru oyun sınıfına sokarak, "İyiymiş," deyip geçiyorum ister istemez. İki metin var şimdi aklıma gelen, ikisi de üslubun/oyunun hakkını veren yasları anlatıyor. Orçun Türkay'ın Tunç Bey'i ve Birgül Oğuz'un Hah'ı. Yitimin paramparça ettiği, cümlelerini tekrarlattığı, özellikle Oğuz'un metninde sözcüklerinin anlamlarını genişlettiği anlatılara sahip iki metin, kaybedilen babaya odaklanıyor. Buradaysa yiten bir aşkın öyküyle oynaması, anlatıcıya hayali karakterler yarattırması olayı var. Dirahşan Hanım, Mücap, Nisan ve anlatıcı arasında görev dağılımı yapılıyor. Nisan ve anlatıcı arasındaki aşk bitiyor, diğerleri yası kısaltmaya çalışıyor.

Bir Güz Kırıklığı Benimki en beğendiğim iki öyküden biri, bir iki aksaklığıyla birlikte. Nevvare kendini boşluğa bırakıyor, sonra şöyle bir bölüm geliyor: "Yemen savaşında gökten atılı atılıveren sırtlarına paraşüt bağlı yardım torbaları gibiydi. Zorlanarak yapılan başarısız eğretilemeler gibiydi." (s. 27) Gerçi şöyle, birçok öyküde anlatının farkında olan bir anlatıcı var zaten, bazen yer aldığı öykünün yazılmaması gerektiğini söylüyor, bazen de Ahmet Mithat Efendi'nin adının geçmesiyle, "Ey kâri'!" diye ünleyeceği geliyor, üslup taklidi. Dolayısıyla kendinin farkında olan -bunu karşılayan bir terim vardı, neydi o?- metinler bunlar, aksaklığı geri alıyorum. İşte, Nevvare düşüyor, kendisini biçimleyen bir yemek, bir metin, bir radyo istasyonu sayılıyor, yedinci kata kadar geliyor kadın. Katlarda yaşayanların hayatlarına göz atıyoruz arada, metin yoldan çıkacak gibi gözükürken düşüşe geri dönüyoruz, toparlanıyoruz. Düşüş şiir formuna bürünüyor bazı bazı, dikey bir düşüş söz konusu, yatay düşüş olsaydı satırın sonuna kadar uzanan cümleler düşüşü imleyebilirdi. Gerçi yere varmıyor Nevvare, yazar bir tümcede de olsa kimseyi öldüremeyeceğini söylüyor.

Kıyısındakiler'i de anlatıp bitiriyorum, diğer öyküler okurun ellerinden öper. Mektuplar üzerinden ilişkilerini inşa eden bir evlatlıkla ciciannenin kendilerini de inşa ettiklerini görüyoruz, travmalarını atlatamıyorlar ve birbirlerine farklı isimlerle hitap etmeye başlıyorlar. Evlatlık tiyatro öğrencisi olduğu için farklı kişiliklere bürünmesi daha kolay oluyor ama bu kabuk değiştirme olayı ansızın başladığı için nasıl bir katakulliyle karşı karşıya olduğumuzu anlayamayıp farklı kişiliklerin nereye bağlanacağını merak ediyoruz. Yula güzel bağlıyor açıkçası, iki kadının suskunluklarını aşamadıkları için farklı kimliklere büründüklerini söyletiyor evlatlığa, sonrasında farklı isimleri tek bir bedene toplayıp karanlığa karıştırıyor. Bir yere varamadıklarını düşündükleri için mektuplar kesiliyor. Acıyı inceltemiyorlar. Son.

Kısacık öyküler ama aslında kısa değiller, tekrar tekrar okunabilirler. Şiir gibi.
Kenan Rifâî'nin "talebeleri" diyeyim, Kubbealtı'nı kuruyorlar, yıl 1970. Vakfın etkinlikleri günümüzde de sürüyor, ben o cenaha uzak olduğum için ayrıntılarıyla bilmiyorum ama tasavvuf ve mânâ konusunda bir dünya markası olmuşlar, Rifâî'nin torunu Kenan Gürsoy on yıl öncesine kadar Galatasaray Üniversitesi'nde felsefe profesörü olarak çalışmış, idari görevler üstlenmiş ve Vatikan'da büyükelçilik görevini yürütmüş. Vakıfla doğrudan bir bağlantısı yok sanırım. Her neyse, Safiye Erol'un metinleri Kubbealtı'ndan çıkıyor. Önemli bir yazar Erol, Selim İleri'nin yazısından çalıp çırparak anlatayım. İleri günce tutamamış, lisedeki hocası Rauf Mutluay gerçek edebiyat adamlarının günce tutmayacağını söylediği için. Defter tutmuş o da, bir dünya notun düşüldüğü sayısız defter. İleri bu defterleri kurcalayarak Safiye Erol'la ilgili notlarını buluyor, tarihini de eşelemiş oluyor böylece. Bazen anlattığı her şeyi bir yandan da kişisel tarihini anlatmak için kullandığını düşünüyorum İleri'nin, mesela Safiye Erol için düştüğü ilk notun 1970'e kadar gittiğini söylerken notu düştüğü defteri kendisine Kemal Tahir'in verdiğini söylüyor, araya sıkıştırıyor böyle şeyler. Güzel tabii. Kadıköyü'nün Romanı'ndan esinlendiğini söylüyor İleri, ilk not. Ülker Fırtınası için "İstanbul pitoreskinde, alaturka mûsıkînin başına gelenler konusunda yazılmış en önemli romanlardan biri" görüşünde bulunuyor, ikinci not. Ciğerdelen de anılıyor ve genel bir değerlendirmede bulunuyor İleri, edebiyatımızın en gözden ırak romancısının Safiye Erol olduğunu, parlatılan yazarlar etrafında ezberden yol aldığı için Erol'u Varlık'ta yer alan bir yazısına Zeynep Uluant'ın uyarısıyla dahil edebildiğini söylüyor.
Kubbealtı'nın önemli isimlerinden Zeynep Uluant'ın Safiye Erol için yazdığı biyografik bölümde ilginç detaylar var ama önce Erol'un yaşamına eğileyim. 1902'de doğuyor, aile Makedonya göçmeni. Erol dört yaşındayken Salacak'a taşınıyorlar, Erol Fransız mürebbiyelerle büyüyor ve küçük yaşlarından itibaren dil öğreniyor, eğitimini aksatmadan sürdürüyor. Uluant'a göre Allah ve yaradılış ile ilgili sorularını cevaplayan annesi, Erol'un yüreğine "îmânın ilk tohumlarını" atıyor. 1917 yılında Türk-Alman Derneği vasıtasıyla Almanya'ya gidiyor Erol, eğitimini orada bitiriyor ve siyasi gerginliklerden ötürü 1919'da ülkeye dönüyor, 1921'de Almanya'ya tekrar gidiyor, felsefe eğitimi alıyor. Bu sırada aşık oluyor, Hindu bir gençle evlenmeye karar veriyor ama adam memleketinin kendisine ihtiyacı olduğunu söyleyip Erol'dan Hindistan'a gelmesini istiyor. Erol gitmiyor, kendi ülkesinin de kendisine ihtiyacı olduğunu söylüyor. Bu adam ülkesinde önemli görevler üstlenmiş sonradan, kim olduğunu bilmiyoruz ama Erol'un felsefeyle birleştirdiği Sebk-i Hindî esintilerinin nereden geldiğini öğrenmiş oluyoruz böylece. Erol Türkiye'ye dönüyor ve eserlerini yazmaya başlıyor, bu sırada o dönemin çeviri hareketlerinde yer alarak iki metni Türkçeye kazandırıyor. Bu noktadan sonrası için Erol'un kendi söylemlerine ihtiyaç duydum ama göz attığım bir iki röportaj pek bir fikir vermedi, hatta Uluant'ın düşüncelerinin zıddına doğru bir ilerleyiş sezdim ama bilemiyorum, aşırı yoruma kaçmak da istemiyorum. Neyse, Ciğerdelen'i yazdıktan sonra boşluğa düşüyor Erol, karşısına Sâmiha Ayverdi çıkıyor. Kubbealtı tayfasıyla böyle tanışıyor, sonrasında Rifâî ile tanışıyor ve bir süre sonra davranışlarına da bir çeki düzen geliyor, önceden pervasızmış Erol. Uluant'ın söylediklerinden anladığımız kadarıyla bu pervasızlık, Rifâî'nin karşısında bacak bacak üstüne atıp sigara içmesinden kaynaklanıyor. "Dizlerini edeple indirerek" ve elindeki sigarayı atarak cemiyete uyum sağlamış oluyor Erol, zamanın cemiyetleri ve insanları sıkı müritler istiyor sonuçta. Yaşlılığında evini kaybediyor ve otellerde yaşamaya başlıyor, sonra kendisine bir ev buluyor ve 1 Ekim 1964'te bu evde yaşama veda ediyor. Edebi bir özet gerekirse, Erol aşık olmuş, sevmiş ve sevilmiş, acı çekmiş ve romanlarından birini yazarken 12 kilo vermiş bir kadın, tutkulu bir yaşamı olduğu için anlatılarındaki aşkları ele alma biçimi, psikolojik çözümlemeleri çok başarılı. Konu itibariyle pek ilgi çekici şeyler olmasa da dönemin yaşantısı, Avrupa'da kırılan beynelmilel kalpler derken bambaşka bir dünyaya geçiveriyoruz, bu açıdan Erol iyi bir öykücüdür ama asıl olayı romanlarında gibi gözüküyor. Uluant'ın değerlendirmesine göre yazı hayatının ilk yıllarında kaleme alınmış bu öyküler, sonradan yazdığı metinlerle kıyaslanınca yazarın geçirdiği değişimi de gösteriyor. Kulübe kabul edilmiş bir dostun onaylanması gibi gözüküyor bu yorumlar, alttan alta bir rahatsızlık hissettiriyor kendini. Bilemiyorum ya, hoş değil.

İlk öykü Metruk Yalıda Garip Bir Gece. "Senede bir gün" olayı var, değişik bir biçimi. Orhan bir subay, Zehra'yla baş başa yemek yiyecek, malikanesini yaverine hazırlatıyor. Yeniyor, içiliyor, sohbet ediliyor. Orhan açılıyor sonra, gönlünü Zehra'ya kaptırdığını söylüyor. İkisi de patlamaya hazır bomba gibi, birbirlerini istiyorlar ama Zehra'nın merhum eşi çomak sokuyor mevzuya. Kendisi öldükten sonra Zehra'dan tekrar sevmesini, evlenmesini istiyor ama bir günü kendisine ayırıyor, o gün Zehra eski eşini anmaktan başka bir şey yapmayacak. O gün de bu yemeğin yendiği gün. Sonuçta aralarında bir şey olmuyor, ertesi gün Orhan cepheye gidiyor, gerisini bilmiyoruz ama anlatıcının notuna göre böyle sonlanmıyor öykü, Zehra'nın hatırı için değiştirilmiş bir olay örgüsü var. Araya giren bir anlatıcı, gerçeklikten şüphe duyurmak, o zamanın doğal bir tekniği. Aleksandra Filipovna geliyor sonra, Rus bir generalin kızı olan Aleksandra'yla mirasyedi Kudret Bey arasındaki ilişkiye odaklanan bir öykü. Aleksandra ve anlatıcı yakın arkadaşlar, birlikte dolanıyorlar, gülüyorlar, ağlıyorlar, çok yakınlar kısaca. Kudret Bey denen zıpçıktı Aleksandra'nın gönlünü çalıyor ve kızla oyuncak gibi oynuyor, sonra ülkesine dönüp başkasıyla evleniyor, Aleksandra da başkasıyla evleniyor, hikâye kırık bitiyor. Özeti şudur: "Lâkin biz... Kadınız. Onlar erkek. Biz onları hiç bir zaman tamâmıyle anlayamayacağız. Nitekim onlar da bizi anlamıyorlar." (s. 39) İlk Efendim Pomak Ali Efendi nam öyküye gelirsek, Ali Efendi denen dangalak adamla Keşanlı Hesnâ Hanım arasındaki saçma sapan ilişkiye ve evliliğe bir göz atıyoruz. Bu Ali Efendi zırtapozun teki, Hesnâ Hanım da evlendiği adamı sevmeye çalışan bir kızcağız. İtmeli çekmeli bir ilişki sürerken Biga'ya gönderiliyor Ali Efendi, "çekirge zâbiti" olarak. I. Dünya Savaşı sırasında çok büyük zararlara sebep olan çekirgeler için askeriyenin böyle bir yapılanması olmuş, bir grup asker sırf çekirgelerle uğraşmış, ilginç. Neyse, Ali Efendi Biga'da kadınlarla takılıyor, Hesnâ Hanım İstanbul'da gönül verdiği bir adamla sevişiyor falan, en sonunda kocasının çağrısıyla Biga'ya gidiyor ve adamın kadınlarla düşüp kalktığını görünce oradaki Ermeni papaza gidiyor ve Ali Efendi'yi ispiyonluyor bir güzel. İstanbul'a dönüyor ve erkeklerin kahpeliklerine, boşa akıttığı gözyaşlarına hayıflanıyor. Sonraki macerası Laz Sıdkı'nın Florya'da Hovardalığı adlı öyküde anlatılıyor. Yine bir basma, had bildirme öyküsü. Eğlenceli biraz, acı da.

Leylâk Mevsimi ve sonrasındaki bir iki öykü daha bir dikkat çekici. Bir kokunun yıllar sonra tekrar duyulmasıyla geçmişin bütün gerçekliğiyle hatırlanması üzerine hoş bir öykü leylaklı olan, hayatı bir gemiye benzetip bu tür çağrışımlarla batmaya hazırlanan anlatıcının ölümü düşünmesi ve bu konudaki çıkarımları hoş. "Gemi batıyor. Fakat yolcuları, ayaklarının dibinde ölüm, bile bile gülüp oynayıp sevişiyorlar." (s. 66) Dört Kişi'yle bitiriyorum, yasak aşkın doğuşu ve yaşatılması dört farklı bakış açısıyla anlatılıyor, iki evli çift arasındaki ilişkilerin değişen anlatıcılarla birlikte derinleşmesi, insanların görmek istediklerini görüp gerisini kalın bir perdenin ardında bırakması falan, bence kitaptaki en başarılı öykü bu. Son öykü olan Gel Seninle Dertleşelim de insanların farklı dertlerinin birbirine bağlanması ve bu minvalde kurulan yakınlıkla ilgili tatlı bir öykü.

İyi öyküler, iyi bir anlatım. Safiye Erol okunmalıdır, cephe tutmadan.