Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Arka kapak yazısı güzel ama ilginç bir şey var, Varşova Üniversitesi Türkoloji bölümünden Doçent Doktor Danuta Chimielowska bir tebliğ vermiş, dediğine göre Bir Levrek İskeleti postmodern edebiyatın asla taklit edilemeyecek çok çarpıcı bir örneğiymiş. Böyle bir şey yok aslında, metinde herhangi bir postmodern öğe olmadığı gibi iyi bir benzeri de çoktan yazıldı, Hakan Günday'ın Malafa'sı. Günday'ın vecizeleri hariç iki metin birbirine oldukça benziyor aslında, olaylar belli/kısıtlı bir zaman dilimi içinde yaşanıyor, Günday kuyumcu argosunu kullanırken Kâmuran restoran argosunu kullanıyor, iki yazar da çakal burjuvanın pisliklerini ortaya döküyor bir güzel. Kâmuran'ın kurduğu dünyanın daha "masum" olduğunu söyleyebiliriz, müşterilerin düdüklenme meseleleri ve kazıklanmaları daha geride kalıyor, plan sekans içinde kameraya girip çıkan onca insanı izlemek insana Arı Kovanı'nın yerli versiyonunu okuyormuş gibi hissettiriyor. Günday'ın metni 2004'te yazılmış, Kâmuran'ınki 2001, 2002 civarı olsa gerek, yakın zamanlarda ortaya çıkan benzer metinler, iyi metinler ama postmodernizmle tanımlamak pek doğru değil işte. Bir de şöyle bir durum var, Bir Levrek İskeleti müstakil bir metin olarak Sel tarafından basılmış, üstelik 1990'da. 2001 falan değil o zaman, metin çok daha eski. İlk baskısında "roman" diye geçiyor ama burada "uzun hikâye" olarak değerlendirilmiş. Yanına iki öykü daha almış sonradan, üç uzun öykü olarak basılmışlar bir güzel. Öyküler arasında bir bağlantı yok, başka hikâyeler anlatılıyor. Tek ortak yanları olayların bir gün içinde yaşanmaları, 24 saatte tamamlanıyor mevzu, bazen o kadar bile sürmüyor. Kadınla erkeğin hikâyelerinin yine bir bütünlüğü var, anlatım tekniği ve karakterlerin derinlikleri vs. iyi bir eklektik yapı oluşturuyor ama levrekli öykü diğer ikisine göre daha farklı bir biçeme sahip, sırıtıyor azıcık, yine de aralarındaki en iyi öykü bence bu. Öyküler böyle, Solmaz Kâmuran hakkında da bir iki bilgi: 1954 doğumlu, Çetin Altan'ın eşi, birçok çevirisi ve telif metinleri var.

Bir Kadın adlı öykü. Diğer öyküler gibi sabahla başlıyor, uyanışla. Tek başına ağlayan bir kadın var, Saros'ta yazlık bir sitede tek başına, kışın ortası. Şehirden kaçıp gelmiş, kendisi gibi profesör olan eşi genç asistanıyla birlikte olmak için kendisini terk edince duramamış oralarda, birkaç günlüğüne denize ve sessizliğe sığınmış. Hatırlıyor, ağlıyor, unutunca yine ağlıyor ve tekrar hatırlıyor, acısını gömmeye çalışıyor. Çocukları yok, kadın istememiş, çünkü bir an önce profesör olmak istemiş. Daha çok yükselmek, daha da yükselmek, en yükselmek, süper yukarıda olmak istemiş, adam da istememiş, zamanları dolu dolu geçmiş çünkü. Birtakım avuntular, bahaneler anlatıyı dolduruyor bir yerden sonra, kadın hepsinden sıyrıldığı zaman kendisini yakalıyor ve orada daha fazla kalmak istemiyor o andan sonra, arabasına atlayıp dönüş yoluna koyuluyor. Bir sonraki bölümde Tekirdağ'daki bir müzede çalışan Ali'ye odaklanıyoruz. Müzik öğretmeni, eşi ve iki çocuğuyla mutlu sayılacak bir yaşamı var. Ek gelir için kimsenin uğramadığı o müzede takılıyor, tek başına. Macar akademisyen gelene kadar. Kadın türkolog, araştırma yapmak için Tekirdağ'a gelmiş ve müzeyi gezmeye karar vermiş. Aralarında bir çekim, alengirli anlar, gerginlik, elektriklenme derken sevişiyorlar, o sırada Kadın müzeye geliyor, kapıyı çalıyor ve kimse açmayınca aracına geri dönüyor. Bir ara izlendiğini sezip müzeye bakıyor, perdelerin arkasında bir kadın gördüğünü sanıyor ama dikkatle bakınca müzenin tamamen cansız olduğunu görüp yola koyuluyor yine. Yağmur başlayınca bir otelde kalmaya karar veriyor, otelde çalışan çocuk yakınlık gösteriyor ve iyi bir oda veriyor Kadın'a. Yemek saatinde çocuğun teklifiyle otelde kalan diğer müşteriyle birlikte yemek yiyor. Macar kadın. Sohbet ediyorlar, şarap içiyorlar, o sırada otele gelen genç bir adam, çocuk ve başka bir çocuk ikisini izliyor. Rahatsız olup odaya çıkıyorlar, muhabbet ediyorlar, söz dönüp dolaşıp müzeye geliyor. Bu noktadan sonrası biraz ilginç, Kadın müzede yaşananları öğreniyor ve Macar'ı orospulukla suçluyor, kocasını çalan genç akademisyenle Macar'ı denkleyerek kadını suçluyor bayağı. İçmeye devam edeceklerken anlatı ansızın kesiliyor, sonraki bölüme geçiyoruz. Kadın uyanıyor, sorguda. Bir adam durmadan sorular soruyor, Macar'ı neden öldürdüğüne dair. Hiçbir şey anlamıyor Kadın, ne kadar sarhoş olsa da kadını öldürmediğini sanıyor ama duyduğu öfke canlanınca cinayeti işlediğini kabul ediyor, demir kapılar üzerine kapanıyor. Başka bir bölüm. Kadın uyanıyor, Macar'ın otelden ayrıldığını öğrenip yola koyuluyor. Yaşadıkları bir kabus olabilir, gerçeğin bir parçası olabilir veya gerçekliğin kendi yorumu olabilir, ihtimaller arasında tercih yapamıyoruz.

Bir Adam mazbut bir aile babasının yıkılışını konu alıyor. Adam sabah vakitlice işine gidiyor, Erdek'e gitmek için patrondan izin almak istiyor ve kolayca da alıyor, düzenli bir adam, iyi bir aile babası ama yoksul, rutubetli bir bodrum katında yaşıyor. Eşi ve çocuğuyla birlikte mutlu sayılabilir, bir eksiği yok en azından. Görünürde. Evden çıkmadan önce eşinin telefonla telaşlı telaşlı konuştuğunu duyuyor, iş arkadaşı kadınlara güven olmayacağını söylüyor, dünya o gün çıldırmış gibi. Adam olanlara anlam veremiyor, çocuğunun okulundan telefon gelene kadar. Annesi çocuğu okuldan almamış, Adam gidip alıyor ve kadının birçok kez geç kaldığını öğreniyor. Eve gidince soracağı soruları düşünüyor Adam, kapıdan içeri giriyor ki eşi evde değil. Bekliyor, akşam oluyor, sonra zil çalıyor ve şamatacı bir kadın haykırmaya başlıyor. Kuaför olan eşiyle Adam'ın eşi kaçmışlar, felaket. Kadın durmadan bağırıyor, Adam neye uğradığını şaşırıyor, iznini iptal edip çocuğu teyzesine bırakıyor ve yaşamını, evliliğini düşünüyor. Sonra eve dönüyor, eşini yatağa oturmuş bir halde buluyor. Kadın yeni bir ev kiraladığını söylüyor, rutubetli evden kurtuluyorlar, belki yuvaları da kurtuluyor. Aşağı yukarı böyle bir hikâye, hoş.

Bir Levrek İstavriti için okumaya hayli hayli değer bir öykü olduğunu söyleyebilirim. Restoranda çalışanların kendi aralarındaki muhabbetleri, tartışmaları, restoran sahiplerinin müşterilerle, polislerle ve çalışanlarla ilişkileri, müşterilerin muhabbetleri, her şey iç içe geçmiş bir şekilde karşımıza çıkıyor, odak hangi noktayı gösterirse o çerçevedeki karakterlerin detaylarına eğiliyoruz. Söyledikleri, giyimleri, işleri, ne varsa. Bir günlük sürede mekanın ve insanın doğası anlatılıyor, gayet hoş bu da.

Okumaya değer öyküler, konuları itibariyle çok ilgi çekici olmasalar da Kâmuran'ın birbirine takılmayan sözcükleri ve anlatım teknikleri özgünlük sağlamış. Denk gelinirse neden olmasın.
Şiire ilgisinin pek olmadığını söyleyen öykü veya roman yazarlarını gördüğümde pufluyorum ister istemez. Bu ilgisizliklerini bilerek veya bilmeyerek, yazdıkları metinleri okuduğumda, böyle nasıl diyeyim, kupkuru bir tat alıyorum, yarım bırakasım geliyor ama bırakamıyorum da. "Şiirsizlik" diyeyim, sözcüklerin büyülemediği ve sadece anlatıya yaslanan metinlerde korkunç bir boşluk yaratıyor, uğul uğul bir boşluk, ses yüzünden odaklanamıyorum bir yandan. Sözcükler bir yana, anlatının kendisi de güdük kalıyor ister istemez. Genellemeye gelmez bir şey, sezgisel olarak bu eksiği doldurabilen yazarlar elbette var ama, işte, durum budur. Bu açıdan baktığım zaman yıllardır metinlerini topladığım ve nihayetinde okumaya başladığım Jale Sancak'la tanıştığım için mutlu oldum, öykülerindeki şiir apaçık ortada. Kendisi 1975-1985 arasında bilfiil şiirle uğraşmış, hâlâ da uğraşıyordur diye düşünüyorum. Yazdıklarını öyküye sığdıramıyorum, öykülü şiir -veya tersi- demek daha doğru olacak. Sözcükleri imgelerden oluşan bir anlatı çatıyor, bu çok hoş. "Bungun" veya "onmak" gibi birkaç sözcük sıklıkla kullanıldığı için belki bir nebze tekrara düşürse de biricik bir atmosfer yaratılmış, son zamanlarda okuduğum yazarları düşününce Pelin Buzluk'ta da benzer bir atmosfer bulmuştum, bunu taşıyan metinleri çok seviyorum. Jale Sancak'ın diğer metinlerini de okuyacağım yakın zamanda, belli oldu.
Üç bölüm altında toplanmış öyküler var kitapta, "Öteki: Cehennem" bölümü Sevim Burak'a adanmış. Öyle bir sevda ki ilk öykü. "Davut kapıyı açtı, sessizliğe çıktı; Sokağın renklerini yitirmiş karanlık yüzüne, sokağın unutulduğu saatin hüznüne." (s. 9) İki nokta: Sancak belli bir durumu anlatırken kullandığı imgeleri açarak ilerliyor, imgesel izleklerini benzerleriyle birleştirerek anlatının dünyasını genişletiyor ve devrik cümleleri sıklıkla kullanarak durumu "sabitliyor" diyeyim. Sentaksı lineer çizgide tutmuyor, fiilin sona gelmediği cümleleri bu sabitliği yaratmak için kullanıyor, en önemlisi de dengeyi tutturduğu için aşırılaşmayan devriklik anlatıyı paldır küldür yuvarlamıyor. Neyse, Davut sokağa atıyor kendini, Edânaz'la ettiği kavgadan sonra hava almak istiyor ama aklı hâlâ evde, kadının ağladığını düşünüp üzülüyor, ilişkilerini anılarıyla besleyip koruyor. Bu sırada serbest dolaylı anlatıcıyla Davut'un sesinin iç içe geçtiğini görüyoruz, düşüncelerin kime ait olduğunu ayıramaz bir hale gelip okumayı sürdürüyoruz. Yalnızlığın azgınlaştığı zamanlarda Edânaz'ın çıkıp geldiğini öğreniyoruz, hiçlikten çıkıp geliyor adeta. Davut'un kayıplarını öğreniyoruz bu sırada, babasının sevdiği kadın ve kendisinin sevdiği, hikâyeler iç içe geçerek Davut'u sokağa vuran sıkkınlığı yaratıyor. Geride bırakılan kentler, denizler, anılar bir bir yağıyor ve Davut huzuru eski tanıdıklarında buluyor, Rıfat enişte ve Surpik abla Davut'a kucak açıyorlar. Gerçi eniştenin kucak açacak hali kalmamış pek, yatalak bir halde yaşamını sürdürüyor. Geçen zamanın eksilttikleri, yıpranan insanlar ve mekanlar geri dönüş izleğine dahil. Sancak'ın karakterleri yıllar sonra dönüyorlar ayrıldıkları yere, geçmişi eşeliyorlar ve elde edilemeyen, geçtiği anlaşılamayan zamanlar karakterleri zincirliyor. Genellikle bir duyguya. Sonuçta öğreniyoruz ki Edânaz diye biri yok, Davut acılarından kurtulmak için yaratmış Edânaz'ı. Bilinçli veya bilinçsiz. Surpik abla Davut'un yüzüne vuruyor bunu, adam küskün bir şekilde yanlarından ayrılıp Edânaz'ının yanına dönüyor.

Öykünün başkişisi aslında öykünün baş kişisini merak ettiren ve finaliyle açıklayan bir öykü, sona kadar anlatıcının baş kişi olduğunu düşünmezseniz öykü parçalı yapısıyla bir bulmaca olarak kalıyor. Lâl, Tardu ve anlatıcı arasındaki ilişki akrabalıktan sevgililiğe kadar uzanıyor, araya giren yılların anlatıyı parçaladığını düşünebiliriz, anlatıcı şehre geri döndüğünde hem geçmişi hem de güncelini birleştirmeye çalışıyor. Tutkunun bir biçimi, ölümle sonuçlanınca öykünün bitmesi de güzel bir teknik olmuş. Diyaloglar italikle yazılmış bir de, diğer öykülerde böyle bir şey yok. Bir öyküyü atlayıp Hâle Asaf'ın öyküsü geliyorum, Fransa'da yaşanan bir tutku hikâyesi yine. Av düşü hakkında bir şeyler karalamam lazım, kitaptaki en dikkat çekici öykülerden biri. Kelebek-filozof aforizmasını biliyorsunuz, burada av-avcı-karakter üçlemesi arasında gidip geleceğiz, anlatılan karakterin yanındaki kadınlar aynı anda var olmuyorlarsa da zamanın ayrıksılığı bu öyküde rafa kaldırılmış durumda. Zamanlar, gerçeklikler ve rüyalar iç içe geçmiş, kurt ava çıkıyor ve av kaçıyor, düşlerdeki şiirli söyleyiş günün süreğenliğinde etkisini yitirip çizgisel bir anlatıya dönüşüyor ve anlatılan karakterin -bana göre- iki anlama gelebilecek sonuyla öykü bitiyor. "Döndü, kurşun kalbindeydi." (s. 48) Burada karakterin av olduğunu düşünebiliriz, kapı ardına dek açılıp başka bir karakter silahına sarılıp öykü boyunca izlediğimiz karakteri vuruyor, vuruyor gibi gözüküyor ama başka bir okumayla kalbin bir kurşunu barındırdığını söyleyebiliriz, sonuçta kurşun kalbe girdiği gibi kalpten çıkabilir de, böylece esas karakterin kadınlarla ve kadınların erkekleriyle kurduğu ilişkide bir avcı olduğunu da düşünebiliriz.

Başka bir öykü, Safranboncuk pastanesinin Leyla'sı. Leyla'nım pastanedeki herkesle konuşuyor ve bir aşk romanı yazıyor, anlatıcıyla kurduğu ilişki son derece dostça ve besleyici ama içlerinde sıcaklık barındırmayan insanlar Leyla'nım'dan rahatsız oluyorlar, en sonunda kadın pastaneye alınmıyor bir daha. Uzun bir yolculuktan yeni dönen anlatıcımızı meseleyi öğrenince basıp gidiyor pastaneden, Leyla'nım'ı aramaya başlıyor. Kısa ve etkileyici bir öykü. Karanlıkta sesler, Sinemada yangın ve Kar kuyusu da çok iyi öyküler yine, ben buradan ikinci bölüme geçiyorum, "Kaybolmuş Bahçeler" adlı bölüme. Devlet destekli bir proje olmadan öncesinin kentsel dönüşümüne odaklanıyor Sancak, aslında bu olayın kendisine değil, insanın yitirdiği geçmişine, çocukluğuna odaklanıyor diyebiliriz. Birkaç bahçeyi anlatıyor, bahçelerde yaşananlar farklı zamanların hikâyeleri oldukları için öykülerin dilinde gözle görülür bir değişiklik yaşanıyor, ses tamamen değişmese de bilincin farklı zamanlarda edindiği sesleri yansıtabiliyor en azından. Güzelyalı'da, Bebek'te, Erenköy'de bahçeler, Dilber'in bahçesi, geçmişte yaşayan özgür bir uzam. İnsanın zamanla kurduğu ilişki var bu öykülerde, değişim var, özlem var, nihayetinde zamanın geçtiğini kabullenme var. Güzel bir fikir güzel bir şekilde öyküleştirilmiş, hoş.

"O Sokağı Ne Zaman Ansam" adlı bölümde mekanlar da karakterler kadar karakter oluyor, anlatacak hikâyelerinin olduğunu görüyoruz. Mekanı terk eden insanların arkalarında bıraktıkları boşluklar, sevdiklerinin gidişiyle ortaya çıkan yoksunluğun sızısını duymamaya çalışan karakterler, yaşamla dolu olanları falan, hayatın ne kadar canlı olduğunu ortaya koyuyor, acılarla birlikte. İlk öyküde bir sokağın sabahtan geceye kadarki devinimi anlatılıyor. Çocukların oyunları, işten dönen yorgun insanlar, içten içe közlenen tutkular, umutlar, üzüntüler, üstüne iyi bir anlatım tekniği, süper. Düzyazı şiire benzer bir formu da deniyor Sancak, bir öyküyü bu biçimde işlemiş.

Kısacası Jale Sancak'ı okumalıyız. Değerli bir yazar, iyi öykücü. İyi şair de diyesim var.
İran'ın güncel sanatı hakkında çok bilinenler dışında pek bir şey bilmiyorum, edebiyatta ne yapıp ettiklerini merak ediyordum ki Demavend'i buldum. 2013'te kurulmuş, İslam coğrafyasında yazılmış metinlere odaklanmış. Görsellere özen gösterilmediğini kapaktan anlayabiliriz, ben biraz kumar oynayarak birkaç kitap aldım ama hayal kırıklığına uğramadım açıkçası. Derya Örs faktörü. Tahran büyükelçiliği görevini sürdürüyor şu sıralar, uzun yıllar akademisyen olarak çalıştıktan sonra uzmanlık alanının membasına gitmiş, umarım çeviri çalışmalarını sürdürüyordur ve daha çok Farsça metni Türkçeye kazandırır. Şucâî'nin bütün öykülerini çevirse süper olay, öyküler iyi çünkü. Şucâî 1960'ta Tahran'da doğmuş, çeşitli gazete ve dergilerde yazıp çizmiş, devletin kültür kurumlarını yönetmiş bir gazeteci, piyes, senaryo ve öykü yazarı. Film festivallerinde jüri üyelikleri de var, çok yönlü bir adam. Öykülerinde İran'ın sosyal yaşamından sahneler sunduğu gibi söylencelerde yer alan abartılı anlatılara da yer veriyor. Aziz Nesin'inkini andıran öyküleri komik ve kitaba adını veren öykü bürokratların sanat dünyasına verdikleri zararı irdeliyor, Nesin'in sesine özellikle bu öyküde rastlıyoruz. İlginç bence, belki de öyküdeki basılmaması gereken metin yerine kendi öyküsünü de sıfatlandırıyor yazar, şahit olduğu çarpıklıkları eleştirmeye cesareti var.
Sıradan gidiyorum, başta Yabancı Bir Artist Gibi var. Bu komik bir öykü, adamın teki yolda gördüğü kadına, "Siz Sharon Stone değil misiniz?" diye soruyor. Kadın şuh bir şekilde herkesin kendisini Sharon Stone'a benzettiğini söylüyor, adam herkesin yanıldığını, Sharon Stone'un güzel bir kadın olduğunu, oysa kadının güzel olmadığını söylüyor. Kadın bir anda sinirlenip adama anasının bacısının olup olmadığını, terbiyesizlik yapmamasını söylüyor. Adam da anasının bacısının olduğunu ama ikisinin de Sharon Stone olduklarını sanmadıklarını söylüyor. Bu minvalde ilerliyor tartışma, sokaktan geçenler dahil oluyorlar falan derken doğruca karakola. Komiser adamı sorguya çekiyor, adam toplumun bir parçası olduğunu ve herkese yardım etmek istediğini, örneğin önceki gün kendisini Sophia Loren'e benzeten bir kadına yardım ederek aslında Sophia Loren'e benzemediğini anlattığını söylüyor falan, aynısını erkeklere de yapıp hiç kimsenin Arnold'a veya Marlon'a benzemediğini anlatmaya çabalayarak dilindeki tüyleri bitirdiğini söylüyor. Bu sırada komiser yeşilleniyor, kadının telefonunu istiyor. Soruşturma maksatlı. Bizim adam kendi telefonunu da vermesi gerektiğini söylüyor, komiser kem küm edip alıyor ikisinin de telefonunu. Neyse, iş mahkemeye kadar uzanacağı sırada bizimki çark ediyor ve kadının Sharon Stone'a benzediğini söylüyor, mevzu tatlıya bağlanıyor. Komiseri Sherlock Holmes'a benzetir benzetmez öykü sonlanıyor. Diğer öykülerin çoğunda olduğu gibi öykü karakterlerin konuşmaları üzerinden biçimleniyor, belli birkaç sahneye odaklanıp anlaşmazlığın çözülmesiyle sona eriyor. Hoş.

Doğu Anahita'da arabasıyla yolculuk eden bir adamın otostop çeken bir kadını arabasına almasıyla ilerleyen bir olay örgüsü var. Kadın kendini sosyoloji profesörü olarak tanıtıyor, insanları tanımak için otostop çektiğinden falan bahsediyor ama adam kadını tanıyor, geçen yıl da arabasına aldığını ve o kez başka bir hikâye anlattığını söylüyor. Bu noktadan sonra kadının yakayı ele vermesiyle birlikte adamın da az hin çıkmaması birleşerek ilginç sonuçlar doğuruyor, adamın da sakladığı bazı şeyler var ve ikisi de birbirlerinin ağzından laf almak için çabalıyorlar bir süre. Nereye gideceğini merak ettiren bir öykü, sıkı kurulmuş. Bana Bir Leylâ Lazım nam öykü geleneğe yaslanıp günceli taşıyor, Leylâlığı ve Mecnunluğu inceliyor bir açıdan. Fuad kardeşimiz kendisine bir Leylâ gerektiğini söylüyor, yıllardan beri aradığı kadına rastlayamadığından delirmek üzere. Aşkı arıyor işte, bir kavramın peşinden koştuğunu söylüyor. Arkadaşları yardımcı olmaya çalışıyorlar ama Fuad mevzunun cinsellikle alakalı olmadığını söylüyor ve huzur bulamamaya devam ediyor. En sonunda kayboluyor ortalıktan, arkadaşları kalakalıyor. İdeal yoksunluğundan mustarip ruhun yitimi. Göze Göz adlı öykünün konusunun bir benzeri Canterbury Hikâyeleri'nde mevcut ama bu kadar, nasıl diyeyim, Doğu değil tabii Chaucer'ınki. İki arkadaş var, biri yolda gördüğü bir kadının gözlerine tutuluyor ve arkadaşının evine gidip yıllardan sonra nasıl aşık olduğunu anlatıyor. Arkadaşı bir süre beklemesini, o kadını tanıdığını ve aralarını yapacağını söylüyor. Nihayetinde aşık adamla aşık olduğu kadın evleniyor ama kadın mutsuz, ortada bir problem var. Adam kadını zorluyor ve gerçeği öğreniyor, kadın aslında arkadaşının eşiymiş, arkadaşı dostluğun bozulmaması için kadını boşamış ve... Bizim adamın hiçbir şeyden haberi yok tabii, bunları duyunca hemen gözlerini kesiyor, kör oluyor. Bu. Biraz uçuk, modern bir mesel gibi.

Kalan öykülerde kadınlar hakkında olumlu bir şey yok pek, bu açıdan Şucâî'yi cık cıklayabiliriz. Öykücülüğünü ise övmeli, başarısını teslim etmeliyiz. Kurduğu dünya oldukça başarılı, işleyen bir dünya. Bence okunmalı, komşu topraklardan güzel öyküler bunlar.
Batı'nın en kanonik metinlerinden biri, Chaucer iftiharla sunar. Bazı açılardan bizdeki Dede Korkut Hikâyeleri'ne benzetilebilir, ortaçağın İngiliz dünyasının geniş bir panoramasını sunuyor. Çevirmen Nazmi Ağıl'ın gayet doyurucu giriş yazısından çarpmaya başlıyorum: Avrupa şiir geleneğini yansıtan en büyük eserlerin İngiliz kanadını temsil ediyor. Chaucer'ın A Knight's Tale'da canlandırılmış halini düşününce anlatılan hikâyeler ve Chaucer'ın metindeki halleri göz önüne geliyor hemen, metni okumadan önce filmi izlemek iyi bir hazırlık olur ki filmin senaryosu da bu metinden esinle yazıldığı için sanki hikâyelerden birini izliyormuşsunuz gibi oluyor, süper. Ağıl öncelikle Chaucer'ın yaşamını anlatıyor, soyluların himayesinde bir silahtarken savaşmak için Fransa'ya gidiyor, esir düşüyor ve bizzat kralın ödediği fidyeyle serbest bırakılıyor. Fransa'ya ikinci gidişinden sonraki yedi yıl karanlık, bu sırada İtalya'ya geçip Petrarca'yla tanıştığı sanılıyor, 1372'de. Petrarca'dan dinlediği bir hikâyeyi bu metne yerleştiriyor bir güzel. O zamanlar telif hakkı vs. olmadığı için isteyen istediğinden bir şeyler alıp kullanabiliyor veya başkasının metinlerini tekrar yazabiliyor, kendi üslubuyla. Neyse, yokluk içinde ölüyor Chaucer ama geride mirasını bırakıyor. Dryden bu metin için, "Burada Tanrı'nın bütün kulları var" demiş örneğin, ne kadar geniş bir insan örnekleminin yer aldığını düşünün. Alegorik tipler değil, kütür kütür karakterler üstelik, o çağ için süper olay. O çağın ortamına geçiyor Ağıl, diyor ki Norman istilası sonrasında mekanın yüksek tabakasında Fransızca konuşuluyor, orta ve alt tabaka İngilizce konuşsa da Fransızcayı anlıyor. Eğitim dili Fransızca ve Latince, bilim ve din alanlarında Latince kullanılıyor. Sonrasında Fransa'nın Normandiya'yı işgal etmesiyle Normanların Fransa'yla bağı kopuyor, adadaki İngiliz çoğunluğun arasında eriyorlar ve İngilizce egemen dil haline geliyor. Chaucer'ın kullandığı dil bu ortaçağ İngilizcesi olduğu için günümüzün İngilizcesinden biraz uzak ama biraz. Bunun yanında anlatılarda geçen toplumsal olaylara da değiniyor Ağıl, örneğin din alanındaki reformdan sonra "Frer" denen, yoksul halkı avutmak için durmadan gezip vaaz veren bir tayfa ortaya çıkıyor ve elemanlar asıl maksatlarını unutup vatandaşı din kisvesi altında dolandırıyorlar, toprak sahibi oluyorlar, aileleri yıkıyorlar falan, bir iki hikâyede Chaucer bu arkadaşlara bir güzel giydiriyor. Şövalyelik de eleştiriliyor bir güzel, adamlar paladin ruhunu bir kenara bırakıp dünya işlerinin peşinde koşmaya başladıktan sonra şamar oğlanına dönüyorlar, Chaucer için fırsat bu fırsat. Evlilik kurumu, kadınların toplum içindeki konumu gibi derinlemesine incelenen iki konu var, Cadı Avı arifesinde kadınların çektikleri zorluklara değinilmesi açısından önemli. Bu metnin feminist okumaları bizim üniversitelerimizde revaçtaymış, iki üç arkadaştan duymuştum. Şöyle özetlenebilir, birkaç hikâyede kadınlar şeytanlaştırılıyorlar, bazılarında da erkeklere yol gösteren erdemli ve bilge insanlar olarak anlatılıyorlar. Tamamen kadın düşmanı bir bakış açısı yok, Chaucer tebriği hak ediyor. Helal Chaucer. O karanlık, kokuşmuş ortamın bütün renklerini verebildiğin için. İnsanı o kadar gerçekçi ve doğru bir şekilde anlatabildiğin için de.
Dönemin edebiyatına geçiyor Ağıl, o çağ Dante, Boccacio ve Petrarca gibi büyük şairler yetiştirmiş ve İngiltere'de Chaucer'a kadar büyük bir şair yok. Metin de yok pek, birkaç didaktik metin ve Sir Gawain'in maceralarının metni var bir tek. Chaucer güneş gibi doğuyor, bahsettiğim metinlerden de faydalanarak hikâyelerini yazıyor. Antik Yunan medeniyetinden Kelt inanışlarına kadar pek çok mitik öğeye de dokunuyor bir yandan, "çerçeveleme" denilen teknikle onca hikâyeyi birbirine bağlıyor. Burçin Erol'a göre bu tür anlatımlar Mısır'a ve Hindistan'a kadar uzanıyor, Binbir Gece Masalları'nda idamın ertelenmesi için anlatılan hikâyeler bu teknikle birleştiriliyor. Kaynaklara değinmeye devam ediyor Ağıl, Ovidius'un Metamorphoses'inden Decameron'a kadar pek çok metnin Chaucer'ı etkilediğini söylüyor. Özellikle Decameron biçimsel olarak da Chaucer'ı oldukça etkilemiş, şair uğrak bir hac mekanı olan Canterbury yolunda, Kent'te oturduğu için bir dünya insanla tanışmış, hikâyelerini dinlemiş, en sonunda da kalemi eline almış gibi gözüküyor. Hikâyelerin özetlerinde olay örgülerinden ve anlatılan konuların o zamanın toplumsal meselelerinin yansımalarından bahsediliyor, bence metnin tamamının okunduktan sonra bu özetlere bakılsa daha iyi olur. Özetleri okuduktan sonra hikâyelere girilse de olur, keyfe göre. Hikâyelerden başlanırsa genel bir giriş karşılayacak okuru, nisan ayının tatlı yağmurları altında seyahate hazırlanan hacıları tanıyacağız. "Bir kafile geldi hana, değişik / İnsanlardı her biri ve tesadüfen / Birliktelerdi Canterbury'ye gitmek isteyen" (s. 34) Chaucer her bir karakteri allayıp pullayarak tanıtıyor, örneğin Şövalye'nin Türkiye'de bir kafiri yenmek için Balat Beyinin yanında yer aldığını öğreniyoruz, bu tür şeyler. Tabard adlı bir handalar, yola birlikte çıkıyorlar, Chaucer da bu tayfaya katılıyor ve hancının yarışmasına dahil oluyor. Şu: Yol boyunca herkes iki hikâye anlatacak, böylece yol şıp diye aşılacak. En güzel hikâyeyi anlatana bir ödül vardı, ne olduğunu hatırlamıyorum. Hancı da hacı olarak yola çıkıyor bu arada, süper olay. Kısa çöpü şövalye çektiği için ilk anlatıcı olarak hikâyesini anlatmaya başlıyor. Aynı kadına aşık olan iki şövalyenin hikâyesi bu, Antik Yunan dönemine yerleştirilmiş ama Ağıl'a göre 14. yüzyılın İngiliz dünyasından da pek çok özellik taşıyor. Prensler Arkita ve Palamon esir edildikleri Theseus'un zindanlarında hükümdarın kızına aşık oluyorlar. İkisinden biri salınıveriyor -kaçıyordu veya-, diğeri tutsaklığını sürdürüyor ve kader onları karşı karşıya getiriyor, Theseus ölümcül bir savaş tertipleyip kazananın kızıyla evleneceğini söylüyor. İki prens farklı tanrıların yardımlarını isteyerek Yunan panteonunu karıştırıyor bir güzel, biri Mars'tan yardım istiyor, diğeri Venüs'ten medet umuyor. Savaşın sonunda biri prensese kavuşuyor, diğeri de onurlandırılmış bir halde öte tarafa geçiyor. Sonrasında değirmencinin hikâyesi başlıyor, kahyanın ve aşçının hikâyeleri de ara vermeksizin anlatılıyor. Genellikle kadınların katakullileri veya kurnaz olanın masumları tokatlaması anlatılıyor bu hikâyelerde, karakterler anlatılanlardan yola çıkarak alınabiliyorlar ve değirmencinin gömdüğü aşçı hemen değirmenciyi gömen bir hikâye anlatmaya başlıyor. Bu üçünün hikâyeleri tipik halk hikâyesi formunda, güldürü ve kıssadan hisse odaklı. Avukat'ın hikâyesinde egzotik Doğu medeniyetiyle Batı medeniyeti arasındaki çatışmalar, kız alıp verme sonucu kurulan ilişkilerin yıkılması ve çeşitli kandırmacalarla devletler arasında çıkan savaşlar anlatılıyor. Avukat anlatıya arada sırada dahil olarak anlattığı şeyleri derleyip toparlayıcı yorumlarda bulunuyor falan. Daha çok sabretmeyle, metanetle ilgili bir hikâye bu. Bu arada dipnotlarda Ağıl'ın başka kaynaklardan veya kendi çıkarımlarından düştüğü bilgiler var, bu hikâyedeki bir dipnotta Avukat'ın nesir dilini kullanacağını söylemesine rağmen nazımla anlatmasının Chaucer'ın karar değişikliği olduğu söyleniyor, yazar sonradan düzeltmemiş bu yanlışı. Belki de Avukat öyle söylemesine rağmen sözünde durmamıştır, olabilir.

Bir dünya hikâye sıralanıyor böyle, birkaç tanesi gerçekten sinir bozucu. Örneğin eşini sınamak için akla gelmeyecek sayısız gaddarlığa başvuran bir hükümdarın hikâyesi var, tam lanet okumalık. Kadıncağız zaten yoksul, aşırı yoksul, bir de sarayda yaşamaya başladıktan sonra çocuklarının elinden alınması, üstelik eşinin başka bir kadınla evleneceğini söyleyip kendisini baba evine göndermesi derken en sonunda kafayı kıracağını düşündüm ama kadın boyun eğmekten başka hiçbir şey yapmadı, hiç. İsyan etmemesinin yanında eşinin her şeyin en iyisini bildiğini düşünerek söylediklerini bir bir yaptı. En sonunda hükümdar her şeyin bir oyun olduğunu söyledi ve kadın rahatladı, mutlu mesut yaşadılar! Neyse ki Chaucer içimizi soğutuyor ve kadınlara bu şekilde davranılmaması gerektiğini söylüyor hikâyenin sonunda, uzun uzun. Başka bir hikâyede de hükümdar eşini bilgeliğiyle doğruya ve iyiye yönlendiren, kadınların şeytan olmadığını kanıtlamak isteyen kadına yer veriliyor, bu da süper. Bathlı Kadının Hikâyesi feminist okumaların göz nuru, baş tacı. Başka değinmeye değer ne var, şey, iki hikâye nesir. Gerçi ikincisi, metnin son parçasının hikâye olduğu şüpheli, daha çok tefsir gibi duruyor.

Okunsun, ne diyeyim. Dünya kültür mirası resmen.
Şeffaf, geçirimli bir bedenin/özün gittiği yere kendisini de götüreceği söylenemez, kendilik halinden kurtulan bilinç ihtiyaç duyduğu akışı yakalayabilir. Gidileni sadece bir uzam olarak değil, bedenin biçimleri olarak düşündüğümüzde özgürlüğe farklı bir açıdan yaklaşabiliriz, taşınan özgürlük çocuk sahibi olmaktan susuz kalmaya kadar pek çok ögeyi içerir hale gelir, bu da geçirimliliğe dahildir, hiçbir şey bilince tutunamaz olur. Thomas başka bir yazardan örnek veriyor ama Cendrars'ın şiirini birebir paylaşıyor: Sevdiğini, aileni, her şeyini bırakıp git. Özgürlük, kaynağını bir başınalığın kaygısız ortamında bulur, sonrası yaşamın inşasıdır. Zaman alan bir uğraştır bu, özveriyi kurutacak kadar talepkardır bir de, bedel ödetir. Thomas'ın çeşitli biçimlerini anlattığı özgürlük kavramı kırpılmış bir şekilde, birkaç makale halinde okura sunuluyor bu kitapta, bütün bedelleriyle birlikte. En başta bir yanılsama olarak özgürlük var, Thomas kendi yaşamından yola çıkarak tercihlerinin kendisine ait olup olmadığını sorguluyor. Lyon'da eski bir otelde kalırken aslında çok beğendiği odasını başka insanlarla iletişime daha rahat geçebilmek için değiştirmek istiyor ama odaların tamamında çalışma olduğunu öğreniyor, dolu odalar da düşününce kendisine uygun olan tek odanın kaldığı oda olduğunu öğreniyor, böylece tercih etmediklerinin aslında var olmadığını öğreniyor. Bilmemek, seçim yapmamak anlamına gelir mi, burada durup düşünüyorum. Tercihimizin ötesindeki tercihlerin varlığını düşünmek onları geride bıraktığımızı düşünmek anlamına geliyor aynı zamanda, var olmasalar bile. Tek bir doğrultuda ilerlediğimizi bilmediğimiz sürece tercih tercihtir, aksinin bilinmezliği bu durumu ortadan kaldırmaz. Neyse, bu meseleyi yazarları da işin içine katarak inceliyor Thomas. Kafka, Freud ve Marx bu durumu "öğreten" metinleriyle özgürlüğü bir aldatmaca olduğunu söyledi, Schopenhauer'ı da aralarına katabiliriz. Blanchot hapishanede olmasak da hapishanede olduğumuzu bileceğimizi söylüyor, edinilmiş onca fikir ve arzu, içinde yaşadığımız dünya bize zincirlerini çoktan takmıştır, o halde açık hava hapishanesinde yaşadığımız söylendiğinde abartıya kaçmamış oluruz. Bu noktadan farklı bir yere ulaşıyor Thomas, gerçekten hapishanede olanlar için bu durumun olabildiğince farklılaştığını söylüyor ve kapatılmanın yarattığı psikolojik tahribata ulaşıyor. Marquis de Sade, Vincennes'de canlı canlı tıkıldığı mezardan ne zaman çıkacağını düşünüyor, Fellini çocukluğunun din okulunu, basketbol potalarını, duvarları ve duvarların ötesinden gelen motor seslerini, insanların bağırışlarını büyük bir bezginlikle hatırlıyor. Çok sıkıntılı bir şey bu, çocukluğumun sıkıntılı evlerinden askerliğin dikenli tellerine kadar pek çok sembolüyle iliklerime kadar hissettim. Akıp giden yaşama dahil olamamak bir yana, ölümün beklendiği hapishanelerde durum varlığın silinmesine kadar uzanıyor. Remarque'ın toplama kamplı bir romanı vardı, numaralara indirgenen insanların yaşadıkları ve düşündükleri akıl almaz boyutta kötüydü. Primo Levi'nin yaşadıkları da bir o kadar kötü. Laboratuvarda çalışan Alman ve Polonyalı kadınlar hafta sonu ne yapacaklarını konuşuyorlar, ağızlarından sıkıntıdan başka bir şey dökülmüyor. Levi için ulaşılamayacak bir özgürlük anılıyor aslında, korkunç bir duyarsızlığın ardında işkencelerin en büyüğü yatıyor. Güç bulunuyor yine de, Phaidon'da Sokrates'in hapiste söyledikleri, özgür olmanın duyumsandığı kadar bilinebileceğini de gösteriyor. Tercihlerin varlığıyla benzer bir konu bu, özgür olduğunu "bilen" birinin bunu duyumsamaya ihtiyacı, eh, azalacaktır diyebiliriz ama çok farazi bir düşünce biçimi bu, deneyimlemeden üzerinde konuşulamayacak bir şey. "Karşılıksız anlar" diyor Thomas, bu deneyimin taşıdığı boşluklar yolculuğa çıkmak için birebir. Xavier de Maistre hapsedildiği odada yolculuğa çıkabiliyordu, çıkılabilir. Her makalede farklı yolculuk türleri var ve aralarında belirli örüntüler aramamak gerek, Thomas düşünce akışını yakaladığı noktaları anlatıyor.
Kumsala ve Greve Dair adlı bölümde annelerin ve babaların çocukları aldıkları cendere anlatılıyor. Yetişkinlerin çabası çocukların alışkanlıklarını kırmak, böylece onları boyunduruk altında tutmaya çalışıyorlar ama çocuklar oyun oynayarak bu kıskaçtan kurtulmaya çalışıyorlar. Pavese'den örnek vermiş Thomas, ben William Trevor'ın bir öyküsüne değineceğim, boşanıp tekrar evlenen anne ve babanın yığdığı yükü biraz olsun hafifletmeye çalışan iki çocuk oyun oynuyor, yetişkin oyunu. En özgür olacakları yerde bile yetişkinlerin dünyalarının zorbalığından kurtuluş yok, ayrılıklar ve dağılışlar tekrar canlandırılarak mutsuz bir geleceğin inşası sürüyor. İkinci bir isyan yolu da cevap vermemek. Çağrılan çocuklar cevap vermez, çünkü ne için çağrıldıklarını az çok kestirebildikleri için mutsuzluğu ötelemek isterler ama hemen tehditler gelir, çağrıya cevap vermezlerse bırakılmakla tehdit edilirler. Yetişkinlerin dünyasını anlayamazlar bir türlü, onlar da bulundukları yerde eğleniyorlarsa -ki öyle görünüyorlardı- neden gidiyorlar? "Cevap vermemek, içinde bulunulan konumlanışın bilgece değerlendirilmesinden kaynaklanır." (s. 31) Jonathan Swift'in hizmetçilere verdiği akla gelir Thomas, eğer ne istendiği bilinmiyorsa çağrıya cevap vermek gerekmez, herhangi bir azarlanma durumunda bahane de çalışıldığı yönünde olacaktır, böyle sıkıntılı bir durumdan kolayca kurtulmak işten değildir kısaca. Biraz daha zamandır istenen şey, az daha kalmak, biraz daha vakit geçirmek, mutlu olunan yerde zamanı durdurmak. İdam sehpasında biraz daha dikilmek, saatten muaf tutulmak, sahilde kimsenin gözetiminde olmadan koşmak, kendine ait bir zaman bulabilmek.
Geçerken Uğranan Odalar pek çok alt başlığa sahip, ilkinde Michelet'nin yalnız kadın imgesi yer alıyor. Aslında ataerkil yapının geniş çaplı bir eleştirisi bu, kadının bitmek tükenmek bilmeyen bir hüzün nesnesi haline getirilmesinden yola çıkarak Woolf'a ulaşan bir makale. Michelet'ye göre kadın maddi ve manevi yönden kendi kendine yetemez, bir aile kurmalı, çocuk yapmalı ve söz dinlemelidir. Aksi halde evinde bir başına oturacak ve yaşlanmayı bu şekilde sürdürecektir. Diderot benzer fikirleri dile getirir, kadınlar yazarların dostu olarak onlara ilham vermelidir, işlerini kolaylaştırmalıdır. Buradan hizmetçi odalarına geçer Thomas, kadının tek başına yaşadığı mekana. Oda tek bir kişiye aittir, zaman da öyle, özgürlük bu odanın içinde bulunabilir. Thomas kitap okurken bir tek acıktığı için yerinden kalktığını söylüyor, onun dışında varlığı tamamen kendisine ait. Gece vakti kendisini arayanlara zamanını kendisine bırakmaları gerektiğini söylüyor, buna hakkı var, aslında buna hepimizin hakkı var. Seviştikten sonra giden adamın gidişi, gitmeyen adamın gitmeyişi farklı problemlere yol açıyor, Thomas bu problemleri inceliyor bir yandan. Sonrasında kahveler -Paris'in meşhur kahveleri- ve çocuksuzluk bahsi geliyor. Toplum baskısı kadınların üzerinde bir kamçı gibi şaklıyor, Thomas çocuksuz olduğunu duyan bir kadının şaşkınlığından bahsediyor mesela, kadınsa neden çocuk yapmıyor ki? Biyolojik kodlardan sıyrılmak çok zor, denetim aygıtı olarak aile de sıyrılınması zor bir yapı. Bazı yazarların kadınlarla "yoğun ve umutsuz sahneler" oynamak pahasına bu kodları eleştirdiklerini söylüyor Thomas. Nietzsche, Kundera, Bernhard, pek çok yazar kendi tekilliklerini sağlamlaştırmak için her sosyal yapıyı eleştiriyor ve kadını düşman bir muhatap haline getiriyor. Eril bakış açısından kurtulmuş ve yukarıdakilerle aynı yıkıcılığa sahip bir yazarın metinlerini merak ettim bu noktada, çok ilgi çekici olurdu.
Sonraki bölümlerde yürümek, gezinti yapmak ve zamanı deneyimlemekle ilgili kallavi parçalar geliyor. Türkçeye yürümekle ilgili pek çok metin çevrildi, okuduklarım oldukça iyiydi ama Thomas mevzuyu gerçekten derinleştiren bir bakış açısına, karşılaştırma yeteneğine sahip. Rimbaud, Rousseau, Flaubert gibi pek çok gezginden bahsedip yola çıkış sebeplerini ve yaşamlarının değişen seyirlerini şahane bir şekilde ele alıyor, sırf bu bölümler için bu kitabın edinilmesi lazım.