Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Mesaadet Hanımefendi, yetmişlerini aşalı çok olmuş bir hanım. İstanbul'da, sahibi olduğu apartmanda üç torunu, oğlu ve geliniyle birlikte yaşıyor, bir de hizmetçiler var. Bir pazar sabahı başlıyor uzunöykü, öğleden sonra gibi bitiyor.

Başta Mesaadet'in sülalesine, İzmir'e gidiyoruz. Dürrüzadeler'den Mesaadet. Annesi Perran Hanımefendi. Sözlüsü Sermet Vasıf Bey. Aşık olduğu adam Rüştü Şahin. Ölü.
Ailecek zenginler, babasının mağazası var, deli iş yapıyor. Tarlaları varmış, satmışlar. Babasının dava vekilinin oğlu bu Rüştü Şahin. Zeki bir genç. Mesaadet'e aşık oluyor. Mesaadet de aşık buna. Yunanlılar işgal ediyor İzmir'i sonra, Rüştü Şahin savaşa gidiyor kendi isteğiyle. Dönemiyor. Sevmediği bir adamla evleniyor Mesaadet, İstanbul'a yerleşiyor. Sonra duygusuz, ruhsuz bir yaşantı. Seksene merdiven dayamış, huysuz bir kadın haline geliyor.

Kabaca böyle, şimdi derinlemesine bakarsak şöyle.

Burjuva ya Mesaadet, Rüştü'yle evlenmesi sıkıntılı tabii. Fakir bir aileden geliyor Rüştü. Perran Hanımefendi servet yönetmeye, aile yönetmeye alışık, duygularını kaybetmiş bir anne. Kızının Rüştü'yle evlenme düşüncesini aklından bile geçirmiyor. Mesaadet'se kurtulabilir bir insan o sıralarda, daha 17 yaşında bir kız. Rüştü'nün şöyle bir sözü var:

"'Mesaadet', demişti, 'böylece kaçsan evlensek, zengin kızı yoksula kaçtı olur. Eğer savaştan sonra asıl hak sahipleri yerine gelirse, sevdiği adamla evlendi, doğruyu yaptı diyeceklerdir. İlk söz gerçi önemli değil ama, ikincisi çok önemli. Bunu dedirtmeliyiz. Anca sevilenle yaşanılacağını da öğreteceğiz bilmeyenlere, birçok yapacaklarımızla birlikte. İzmir'in dört bir yöresinde dağ ateşleri yanıyor. Orta Anadolu'da kadınların, çocuklarının ölümüne ağlamaya vakitleri yok. Sen bir beni tutturmuşsun. Canının çektiğine, her şeyin hemen olmasına alışmışsın. Bekleyeceksin, herkesle birlikte mutlu olacağız.'"

İşte sınıf çatışmasına vurucu, kısa bir örnek. Ailenin Rüştü Şahin'e bakışı olumsuz değil, olumlu hiç değil. Tamamen kayıtsızlar. Bir ara Rüştü'nün babası, çocuğunun zeki olduğundan, Darülfünun'a yollamayı düşündüğünden bahsediyor, Mesaadet'in babasının cevabı şu: "Kardeş, biz okuduk da mı zengin olduk? Onun da eli ekmek tutsun, bak biz nasıl tuttuk." Rüştü'nün tuttuğu yolun bir çıkışı var kendi düşüncesine göre. Döndüğünde her şey değişmiş olacak, asıl hak sahipleriyle paylaşılacak zenginlikler, paralar falan. Bu rüyanın iki ayrı yıkılışı var. Biri, Rüştü zaten savaşta ölüyor. Mesaadet'in gitmemesi için yalvarmalarına, "Gitmezsen de savaş kazanılacak," demelerine aldırmıyor, gidiyor. Davasına inanmış bir adam, ne ki dönmek kısmet olmuyor. İkincisi de dönenler... Savaştan dönenleri büyük bir heyecanla izliyor Mesaadet, fakat Rüştü aralarında değil. Bir süre sonra dönmeyeceğini anlıyor, yıkılıyor. Reküyem Fore Dırim. Zafer kazanıldıktan sonra savaştan dönenlerle ilgilenilmiyor, sanki zaferi onlar kazanmamış gibi. Meydanlarda coşkulu konuşmaları yapanlar yine zengin kesim, işgalde malları yağmalanmasın diye toprağa hazine gömenler. Düzen aynen devam ediyor. Rüştü dönseydi bile istedikleri gibi olmayacaktı belki.

Mesaadet'in yalnızlığı da bir başka boyut. Aşık olduğu, bütün kalbiyle sevdiği adamın ölüsü bile gelmiyor geri. Konuşacağı kimse yok, yarı deli bir dadı olan Edadil'den başka ki onunla bile konuşulmuyor. İşte bu noktada kaybediyoruz Mesaadet'i; umutla dolu o genç, güzel kız bedenen olmasa da ruhen çöküyor. O artık bir ölü kadındır.

"Deli, tutkun Mesaadet, İzmir'de bırakılmıştı. Boş bir konakta, bakımsız, örümceklenmiş piyanosuna yaslanıyordu. Ben, vapurun güvertesinde, gözlerime basan yaşların buğuları ardında acıyla izliyordum onu. İzmir'de kalan küçük Mesaadet'e çok yazık oldu diyordum kendime."

İstanbul'a gitmeden önce babası tarafından sözlendirilmiştir, üç dört dil bilen bir bürokrat beyle. Arada sevgi yok, görev icabı yapılmış çocuklar var. "Kokusuz çiçeklere benziyorsun," diyen bir koca... Mustafa Kemal'in beğenisini kazanmış bir kadın Mesaadet, Atatürk, "Gazi" onun için. Öylesine güzel bir kadın. Kokusu Rüştü'yle beraber kaybolmuş.

İstanbul günleri bir servetin yönetiminden ibaret. Servetin yönetimi, zenginlikler ve incelikler. Burjuva incelikleri, adetleri, Mesaadet'in her şeyi olur. Kocası erken ölür, bir serveti yönetmek ona kalır. Yaşlılıktan yatağa mahkum olmuştur beş yıldır. Hizmetçisi vardır, uzunöykünün ortalarında ayrı bir bölüm vardır, italik. O bölümde Mesaadet'i dışarıdan, hizmetçinin gözünden görürüz. Kendi cümleleri, kendi düşünceleri yoktur artık, bir garip, huysuz kadındır Mesaadet. Harikalar odasında her şeye söylenen bu kadın, büyük abdestini yapmak için hizmetçisine muhtaçtır. İnsanlara muhtaçtır daha doğrusu, kaba insanlara, "köylülere" muhtaçtır.

Bir de Nedim var, torun. Komünist galiba. "Burjuvaların acıları olmaz," diyor, "Başkalarının yoksulluğu üstüne şato kurulmaz," diyor. Mesaadet beğenmiyor kendisini, o ne bilir yoksulluğu havalarında. Kendi de bilmiyor ya, çürümüşlüğünün son evresinde olduğunu gösterir bu.

Kitabın kapağında İstiklal Madalyası var, Rüştü Şahin'in.

Füruzan'a özgü spiral anlatı var yine. Çağrışımlarla bir geçmişe gidiyoruz, bir şimdiye geliyoruz. Bir bakıyoruz, Rüştü var yetmiş yaşındaki Mesaadet'in odasında. Bir bakıyoruz, meğer annesi olmuş Mesaadet. Süper.

Ellerinden öpeyim Füruzan, büyük keyif aldım okurken. Okuyun bence.
Yalçın Tosun'u Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler'le tanıyalı bir yılı biraz geçti. Üç saatlik bir bekleyişte bitirmiştim kitabı. Peruk Gibi Hüzünlü de kısa ve yoğun bir okuma sürecinde bitti... ve arkadaşlar, yıllar sonra Van Halen dinlediğinizde ilk günkü gazı alıyorsanız Van Halen dinlediğiniz içindir. Van Halen çok yaşa!
Evet, kitap. Yalçın Tosun'un Peruk Gibi Hüzünlü şiiri dört parçaya bölünmüş, bu dört parça da dörder öykü içeren izleklere, epigraflara dönüşmüş. Matel Matiz şiiri bestelemiş, ben bir dakika falan dinledim, kapadım sonra. Kül Hece'yi biraz sevmiştim, lakin sonradan dinlemedim. Bana kalırsa bu memlekete iki Murat Yılmazyıldırım fazla. Tabii ki bana kalmasın, albümler çıkarsın Mabel Matiz. Lazım böyle sakin müzikler.
Yalçın Tosun'un öykülerini seviyorum, lakin bazı cümleler var ki orada ne aradığını düşünüyorsunuz.
Evet, böyledir. Yalçın Tosun'un yeni kitabını merakla bekliyoruz. Özel bir yazar; orada olduğunu bildiğimiz, fakat bir türlü aklımıza getiremediğimiz insanlarıyla, olaylarıyla bir öykü güzellemesidir Yalçın Tosun. Yalçın Tosun, 58. Sait Faik Hikâye Armağanı'nı kazanmış. Süper.
Okumadığım Bukowski kitabı pek kalmasa da genelleme yapmaktan çekiniyorum, yine de yapayım: Bu kitapla başlamak lazım Bukowski'ye aslında. Kaptan Bir Şeye Gitti ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi Aman adlı türküde Chinaski'nin at yarışı eksperi olduğunu biliyoruz. Factotum'da işi daha yeni öğreniyor oysa. Zaten Chinaski 24-25 yaşlarında zannediyorum. Bukowski'nin gençliği yani, her şeyin başladığı dönem. Diye düşünüyorum.

Filmi de izledim, bence izleyin ama kitabı okuduktan sonra. Kurgu belasına olayların yerleri değiştirilmiş falan, gerek yok. Kitaptan öğreniniz.

Factotum vasıfsız gibi işçi demek. Chinaski/Bukowski böyle bir adam. İşe giriyor, işten çıkıyor. İşsizlik kurumu kendisine başka bir iş buluyor, ona giriyor. Ondan çıkıyor. Çoğunlukla kovuluyor. En fazla üç hafta çalışıyor, sonradan sigorta olayları başladığı için. O sürede ucuz şarap, viski ve oda parası çıkıyor zaten.

Aliesiyle ilişkileri sıkıntılı. Anne normal pamuk anne tadında bir insan. Sorun babasında. İki yıl gazetecilik okumuş Bukowski, sonra devam ettirmemiş. Babasına göre düzenli bir iş, düzgün bir yaşam her şeyden önemli, böyle yaşamamak cinayet işlemekle bir. Eh, durmuyor Bukowski yerinde.

Dövüşler, dayaklar meşhur. Büyük Zen Düğünü'nü hatırlar mıyız, ben orada yenen sopa kadar hiçbir şeye gülmemiştim kitap okurken. Gerçi gülmüştüm; Mezarlık Kitabı'nda kötü adamlardan birini haklayan Nobody'ye şair hayalet, "Adamı çok süper hakladın, bunun için şu kadar yüz dizelik kaside yazmamı ister misin?" diye bir şey söylüyordu. Ölüyordum gülmekten ya. Tabii böyle anlatınca komik olmadı. Evet, burada da dövüşmeler var ama bunların hiçbiri bir macera hevesiyle yaşanmıyor. Ya da şöyle diyeyim; Chinaski için bu on sene süren odalar, işler spiralinde kavga, sokakta yatmak, açlık normal şeyler. Adamın hayatı bu. Biz ekmek almaya gidiyoruz, adam kavga ediyor. Şuradaki olağanlığa bak:

"Biriyle dövüşmek için dışarı çıktım bir kez. İyi bir dövüş olmamıştı. İkimiz de çok sarhoştuk, yerdeki büyük çukurlar dengemizi kaybetmemize neden oluyordu. Vazgeçtik..."

Chinaski'nin modern dünyaya giydirmeleri de güzel. Al:

"Otobüs garı Times Square yakınlarındaydı. Elimde eski bavulumla yürümeye başladım. İş çıkışıydı. Akın akın insan çıkıyordu metrolardan. Karıncalar gibiydiler, yüzleri yoktu, çıldırmışlardı, üstüme geliyorlardı, gergindiler. Zaman zaman itişip, çarpışıyorlardı; çıkardıkları sesler korkunçtu."

Bitmek bilmez bir kalabalık bir yanda, Bukowski bir yanda. Tam böyle değil de, kalabalık fobiniz varsa anlarsınız. Felaket bir şey.

Bir tane daha:

"Patronlar daha fazla adam çalıştırmaktansa birkaç kişiyi fazla çalıştırmayı yeğliyorlardı. Adamlara sekiz saatini veriyordun ama yetmiyordu, fazlasını istiyorlardı. Altı saat sonra seni eve yolladıkları görülmemiştir mesela. Düşünecek zaman kalmamalıydı."

Düşünecek zaman kalmamalıydı, bu kadar. Daha çok örnek mevcut bu konuda.

Chinaski, kendini yazar olarak tanıtıyor. Çünkü o bir yazar, her girdiği ortamda yazarlığı bir şekilde geçiyor. Rehincilere daktilo bırakmaktan bıktığı için öykülerini deftere yazıyor, büyük dergilere yolluyor. Bu şekilde on yıl yaşamış Bukowski; dolanarak ve yazarak. Öyküleri sürekli geri geliyor ne var ki. Bir gün biri kabul ediliyor gerçi. Jack London paralelliğine geleceğim, biraz var.

Bir yerde Chinaski insanların doğuya ve batıya gittiğini söylüyor, herkesin aynı yöne yürümesi halinde dünyada hiçbir problemin kalmayacağından bahsediyor. Başka bir bölümde, sanırım Jan'le ayrıldıkları zaman, Jan'in gittiği yönün tersine gidiyor. Böyle bir şey bu da. Jan'le ilişkileri ilginç, kitabın yarısından sonra olaya giriyorlar. Çok sayıda insan var romanda, hepsini anlatsam buradan bilmem nereye yol olur. Anlatmıyorum.

Jack London'a bakalım. Kendisi fabrikalarda, atölyelerde, ütü mekanlarında(?) vs. çalışmış bir adam. Çalışırken öykülerini yolluyor sürekli bir yerlere, reddediliyor öyküler. En sonunda biri kabul ediliyor, sonra diğeri, sonra diğeri... Alıyor başını yürüyor, London. Martin Eden'dan biliyoruz, gayet güzel yardırıyor. Sonra parayı bulup kendine ev, tekne falan yaptırıyor, lakin ki, "Bu nasıl sosyalist lan?" diyen adamlar evini yakıyor, teknesi de cortluyor bu arada. Sosyalist hareketlere katılmış bir insan kendisi. Bir de boş zamanlarında kütüphaneden çıkmaz, durmadan okur. Özellikle Spencer okur, deli gibi etkilenir.

Bukowski'nin ne ev yaptırayım, ne dünyayı gezeyim derdi var. Adam zaten geziyor. Kitap okuma gibi bir derdi de yok, zaten kendisi de en son on yıl önce okuduğunu mu ne söylüyordu kitapta. Zengin olma gibi bir kaygısı yok, lakin biraz para bulunca pahalı elbiseler almaktan da geri kalmıyor. İkisi de aynı tutkunun peşinde, hayatlar farklı. Bukowski'de alttan alta kapitalizm eleştirisi mevcut, Uçurum İnsanları gibi keskin, köşeli eseri yok zannediyorum. Alter'den çıkan Charles Bukowski'nin Kavgası ve Satır Aralarındaki Solculuğu diye bir kitap var bende. Okumadım.

Böyleyken böyle. Bukowski ne güzel.
Yakup Kadri'nin yaptığı da bu iki şehri 1920-1923 arası İstanbul'unda canlandırmak. Kitabın 1927-1928 arasında yazılmış olması da önemli; ayrıntıların canlılığını bu pek geçmemiş zamanın izlenimleri sağlıyor.
Evet, mütareke yılları. İngilizler, Fransızlar, Ruslar memlekete doluşmuş. İki üç ABD'li de var. Bunlar yabancı arkadaşlar. Türklerde Sami Bey var, kızı Leylâ var, Leylâ'nın nişanlısı Necdet var. Necdet Almanya'da okumuş bir genç. İşgalcilere nefretle yaklaşıyor. Yaklaşmıyor hatta. İşte balolardır, çay partileridir, içkili ortamlardır derken böyle bir eğlence düşkünü meclis ortaya çıkıyor. Hani savaş ortamının içinde aşk hikâyesi de olsun tipinde bir roman. Bu gönül işleri boyutunun bence tek işlevi, ecnebi askerlerin ve bazı Türklerin ne kadar ahlaksız olduğunu falan göstermek. O kadar. Ülke uçuruma sürüklenirken ortalığı boş bulanlar... Ya Yakup Kadri'nin bu tip olayı sıkıntılı. Karakter değil, tip yaratıyor.
Yakup Kadri'nin ta kendisini, Necdet'in okuduğu bir kitaptan etkilenip şekillendirdiği düşüncelerinde de buluyoruz bir noktada: "Bu tamamıyla hicivci bir duygulanma değildir. Hicivci gülen, kızan veyahut hatalarımızı, kusurlarımızı acı bir dille yüzümüze vuran adam demektir. Lakin ben, bu manzara karşısında sadece iğreniyorum ve bir leş önünde burnumu tıkayıp gözlerimi kapayarak kendimden geçmek istiyorum ve bu toplulukta hâkim olan tesir de asıl budur."

Yazar bölmemiş ama romanın iki farklı bölümden oluştuğu söylenebilir. Birincisi; bu bahsettiğim leş İstanbul. İkincisinde Türk ordusunun İzmir'e doğru ilerlemeye başlamasıyla ortadan kaybolan veya Türk dostu kesilen insanların hayatları var. Böyle. Güzel tabii, klasik.

Yakup Kadri'nin en başarılı romanı bence bu. Çünkü dramatize edilmiş sahneler yok, acı içinde yüzen karakterler yok… Kitabın adından çıkartılabileceği gibi bunun bir aşk romanı olduğu düşünülebilir, lakin ki öyle değildir. Münire'nin anılarını kaleme almasıyla başlayan kitapta büyük bir aşk, bir savaş, yalılar, mehtap ve dolayısıyla Boğaziçi, ucundan Bektaşi ortamlar vs. var. Münire'nin hayatında yer alan dönemin toplumsal olaylarına bir kadının gözünden bakış.
Yakup Kadri'nin romanlarında kadına baktığımız zaman, mesela Kiralık Konak'a veya Sodom ve Gomore'ye bakalım, devrin olaylarına yaklaşım açısından dışarılaştırılmış, bir figür halinde tutulmuş, roller biçilmiş kadını görürüz. Seniha zevk peşinde koşan bir kız, savaş umrunda değil. Tiksiniyor hatta. Leyla yine ne yaptığını bilmeyen bir şaşkaloz. Emine vardı, o zaten köyü basılınca aklı başına gelen biri. Yani milli meseleler hakkında kadınları pek sallamayan Yakup Kadri'nin bu romanı pek ilginç.

Roman anlatım tekniği açısından da ilginç. Münire, yaşlı bir kadın. Anılarını yazmaya karar veriyor. Romanda karar kılmış, fakat anladığımız kadarıyla ilk denemeleri başarılı olamamış. Çok okumuş, hiç yazmamış bir kadın. Yakup Kadri'nin bir kadını pek de deneyimi olmadığı bir alanda bu şekilde yansıtması bence başarılı. Romanın bitişi de ayrı bir problemli, bilinçli bir tercih. Süper. Roman içinde roman. Ahmet Midhat'tan Pınar Kür'e, Michel Butor'ya kadar örneğine rastlayabiliriz.
Başka romanlara, yazarlara göndermeler mevcut. Romandaki zaman aşağı yukarı 1845-1900 yılları arası.
Boğaziçi Medeniyeti elbette var. 83'te aynalara bir sızlanma var, sanırsın Cahit Sıtkı Tarancı buradaki bir iki cümleden iki dize çıkarmış, o derece benzer.
Toplumsal olaylara bakarsak Yakup Kadri'de sıklıkla rastlayacağımız iki konu var: konak ve savaş. "Moskof muharebesi" yüzünden Münire'nin ailesi fakirleşir, zor duruma düşer. Savaş, Münire için, "soğuk ve açlık" demektir. Yakacak bir çuval kömür bulamadıkları günler olur. Bir kadının gözünden savaş böyledir. Yakup Kadri'nin bu açıdan milli duygularla Münire'yi işlememesi başarılı değil mi?
İkincisi, konak. Konak hayatının bütünleştirici, bir arada tutucu etkisi Tanzimat'tan gelen bir şey. Çok malzeme çıkartıyor belli ki. Reşat Nuri'nin Kızılcık Dalları romanında üç neslin bir arada yaşaması ve evlatlık Gülsüm'ün hayatı üzerinden olaya yaklaşırız, Sergüzeşt'te kölelik vardır, başka romanlarda neler neler vardır. Aşk-ı Memnu, Yaprak Dökümü, kısmen Mai ve Siyah, Eylül, Perili Köşk... Her bir dönemin konağı işleyişi farklı. Kiralık Konak'la artık konaklara el sallar, apartmanların dünyasına geçeriz. Cevdet Bey ve Oğulları için son büyük konak romanı diyebilir miyiz? Ne bileyim. Neyse, konak hayatı işte. Kısaca konakların hüküm sürdüğü İstanbul. Evet, roman böyle. Bence okunmalı.