Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Koontz'un otomatiğe bağlayıp yazdığı kitaplardan biri sanırım. Ben üstüme düşeni yaptım, şimdi anlatayım.

Tuong Phan, annesi ve kardeşleriyle beraber savaşın yakıp yıktığı Vietnam'dan kaçan bir arkadaşımız. Fırsatlar ülkesi Amerika'ya geliyorlar, Tuong sekiz yaşında. Aile bir fırın kuruyor, kardeşler o fırında çalışıyor ama Amerikalı gibi hissettiğini vurgulamak için adını Tommy olarak değiştiren Tuong kardeşimiz bu fırında çalışmak istemiyor. Annesine karşı gelip tıp da okumuyor. Gazetecilik okuyor, bir de dedektifli romanlar yazıyor. Annesi bu duruma kıl oluyor, tam gelenek kadını. Memleketinden koparıldığı için adetlerini, örflerine falan sıkı sıkıya bağlı.
Neyse, bir Corvette alıyor Tommy ve evine dönüyor, yolda annesiyle konuşuyor ve yine annesine gider çekiyor. Ha, Corvette'i alırken üstünden bir gölge geçiyor ama ne bulut var, ne bir şey. Üşüyor falan. Eve dönerken radyodan ıhsı tıhsı sesler geliyor, hayalet sesi gibi. Corvette'i alma amacı yine Amerikalı gibi hissetmek ama bu sesler hoş olmuyor tabii. Eve dönüyor, geceleyin kapı çalıyor. Açıyor kapıyı, rüzgar vuuf diye esip yaprakları maprakları hep savuruyor. Sonra Tommy yere bakıyor, bir bebek.

Şimdi bakın. İnsanoğlu çok meraklı ve bu merakı yüzünden küsküyü yediği çoktur. Full Metal Jacket. Savaş alanında yerdeki bebeği eline alan askerin havaya uçması. Lovecraft'ın yazdığı bir öykü vardı, kapatılmaması gereken bir kutuyu kapatan mal çocuk. Mesela. Acayip bir ortamda acayip bir nesne varsa lan Allah aşkına, dokunmayın.

Mal Tommy bebeği alıyor, bebeğin eline batırılmış iğneyi de çekiyor. Bravo, zannedersem tek eksiğin o iğneyi de çekmekti. Sonrası fiks; bebek canlanıyor, yaratığa dönüşüyor, Tommy yeni arabasıyla evden kaçıyor ama meğersem bebek motora gizlenmiş, arabaya taklalar attırıyor. O sırada kaçarken bir kızla tanışıyor Tommy, gün içinde yemek yediği bir restorandaki garson. Kız bunu dinliyor ve anında inanıyor, çünkü kızın arabasının camına yapışıyor yaratık. Giderek büyüyor bir de. Lakin kız çok sakin, böyle bir şey olamaz. Meğersem kız uzaylıların bir deneğiymiş, doğumu uzaylılar sayesinde olmuş, bu yüzden psişik güçleri var biraz falan. Scootie isimli bir köpeği var, o da köpek kılığında bir uzaylı mıymış neymiş. Lan anlatırken bile patladım, saçma sapan bir roman dsfd. Sonunda yine sevişen bir çiftin olmasının yanında bu çift evleniyor bir de. Bir romanın da kötü ve sekssiz bitsin arkadaş ya.

6-7 saatimi heba ettim ama Koontz'un kredisi bende sonsuz.
Toplumcu gerçekçiliğin bir yanı büyük şehrin tutunmaya çalışan insanlarını anlatırken bir yanı da taşrayı anlatır. İkincisi, birincisinin köküdür aslında. Köylerinden çıkıp mevsimlik işçi olarak çalışmak üzere göç eden insanlar, bir süre sonra işsizlikten ve hastalıklardan kırılacak, ardından şanslarını büyük şehirlerde deneyeceklerdir. Orhan Kemal'in Gurbet Kuşları romanı bunun böyle lök diye oturan en somut örneğidir. "Suvazun köylüğünden" gelen kahramanımız, Anadolu'dan gelen diğer "kardeşleriyle" mücadele etmek zorunda kalır, yengilerinin ölçüsünde gecekondu olaylarına girer ve İstanbul'un pek dile getirilmeyen zorlu yanının sayfalardan çıkıp ete kemiğe bürünmüş binlerce şahidinden biri olur. Burada mücadele edilen yerini tutmuş, ekmeğini sağlama almış insandır, kendi insanı. Bir adım öncesinde yine böyle insanlar var, fakat bu insanların büyük şehirlerdekinden farkı teknolojiyi kullanıp cebini dolduracak ölçüde ekonomik refaha kavuşmuş olması. Bu açıdan baktığımızda daha ciddi, daha büyük bir problem var. Büyük şehir bir fırsat kapısı, ucundan tutabilen için yaşanabilir bir cennet adeta. Anadolu'da ise tek bir fırsat var, işçilik. İşte bu işçiliğin artık makinelerce yapıldığını düşünelim. Traktörler, biçerdöverler, bilmem ne. Marshall Planı'nı ele almayacağım; neye yarayıp yaramadığı, karşılığında ne ödünlerin verildiği bu yazının konusu değil. Daha doğrusu sadece bir yönü konuyla alakalı; tarım işçilerinin kapitalizme geçiş aşamasında yaşadıkları.

Yaşar Kemal'in yazdığı ilk romanmış Hüyükteki Nar Ağacı. 1951'de yazılmış, Yaşar Kemal'in vefat eden annesinin sandığında bulunmuş. Yaşar Kemal, hemen hemen hiçbir değişiklik yapmadan 1982'de okuyucuya sunduğu bu kitabı tekrar yazsa aynı şekilde yazamayacağını, fakat o yalınlığa, tazeliğe de ulaşamayacağını söyler, doğa-insan ilişkilerini en iyi anlamda verdiği yapıtlarından biri olduğunu da ekler. Mühim kitap yani, ona göre.

Bereketli Topraklar Üzerinde'yle paralel olarak okumak lazım aslında. İki romanda da köyden çıkıp iş arayan, ezilen insanlar var. Birinde fabrikalar var, birinde tarlalar. Ezenler aynı, değişen bir şey yok. Neyse. Memet, Hösük ve Aşık Ali, Çukurova'ya gitmeye niyetlenirler, çünkü toprak cansızdır ve onca insanı besleyemeyecektir. Tohumlar çürümüştür, yapılacak başka bir şey yoktur. Yola çıkarlarken Yusuf gelir. Yusuf, önceden Çukurova'ya gitmiş, sıtmayı kapıp dönmüş biri olarak bu üçünü uyarır, gitmemelerini söyler. Giderler, çoban Memet çocuk da peşlerine takılır. Bir zaman sonra Yusuf da onlarla birlikte gelmeye karar verir. Öylesine bir açlık tehlikesi var işte.

Böyle. Yaşar Kemal'in yeni bir dil, bir mitos yarattığından bahsediliyor bu kitap konusunda. Eserlerinin geneline yayarsak belki, fakat ben o coğrafyanın olaylarının olduğu gibi verilmesinden başka bir gaye düşünülmediğini sanıyorum. Dilin yalınlığı, bölge insanının kelimelerinin kullanılması oradaki hayatın, acıların yalınlığıyla bir. Yaşar Kemal'in bahsettiği sadelik bu işte; insanların teknoloji karşısındaki çırpınışlarını yalınlıktan başka ne verebilir? Bunun mitosla, dille bir alakası olduğunu sanmıyorum. Bu tamamen gerçeklerin olduğu gibi aktarılmasının sebebi. Sonucu da.

Bir de Anadolu'nun mucizeler diyarı olması. Hz. Ali'nin kondurduğu söylenen nar ağacı, cennet gibi köy, melek gibi insanlar... Belki de çirkinlikler içinde parıldayan bir iki nokta oldukları için mucize gibi geliyor insana. Böyle. Okuyun.
Ambrose Bierce'ın öyküleri. Kendisi iç savaş sırasında cepheden cepheye koşmuş, dört beş yıl boyunca savaşmış ve kıçı hariç her yerinden yaralanmıştır. Haritacı olarak cephe gerisinde bulunmuş ama kafasından ciddi olarak yaralanmış Wikipedia'da yazılanlara göre. Orayı kaynak alacağım.

Savaştan sonra eleştirmenlik, gazetecilik. 1913'te Meksika'da devrime niyetlenen Pancho Villa'nın yanına gitmek üzere yola çıkıyor, çıkış o çıkış. Sonra bir sürü şehir efsanesi. Yok intihar etti, yok Meksikalılar bunu kurşuna dizdi. Ne olduğu hâlâ bilinmiyor. Huysuz herif, bir haltlar yiyip birilerini kızdırmıştır sanıyorum ama günahını da almamak lazım. Lakin alıyorum. Huysuz herif.
Kitap iki bölüm, orijinal ad aslında Tales of Soldiers and Civilians. Buna göre düşünelim; ilk bölümde askerlerin, ikinci bölümde sivillerin hikâyeleri var. Her iki bölümde de tipik Bierce şaşırtmacaları, katakullileri mevcut. Konsept bir kitap olmasına rağmen bütünlüğün dışında çok farklı hikâyeleri ve insanları da tanıyabiliyoruz; Bierce bir sınırlama getirmemiş öykülerine.

Askerler bölümünde iç savaşın dörtnala gittiği zamanların askerleri var. Üç dört hikâyeyi alacağım:

Owl Creek Köprüsü'nde Bir Olay: Beleş odun bulmak için yasak bir bölgeye giren adam, askerlerce asılmak üzeredir. Son düşündüğü şey, asılmak üzere olduğu köprüden bir şekilde atlayıp azgın sularda izini kaybettirmektir. Şans eseri ip kopar, kendini kurtarır ve derinliklere dalarak kurşunlardan da kurtulur. Yüzmeye başlar, arkasından toplar atılır. Mesela bu hikâyede ölümden kaçan bir adamın yanından vızır vızır geçen kurşunlar, ıslık çalarak düşen toplar öyle bir anlatılmış ki ikide bir arkasına bakıp koşmak istiyor okuyucu. Kaçan adamımız Peyton Farquhar, ailesine kavuşuyor ve sevinçten ağlayarak karısına kavuşuyor... derken görüyoruz ki meğerse boynu kırık, iki yana sallanıyor köprüde. The Life Before Her Eyes diye bir film vardı, oradaki hikâye. Eğer ölmemiş olsak neler neler olurdu. Falan. Aralarda Bierce'ın o güzel saptamalarına da denk geliyoruz:

"Ölüm öyle itibarlı bir şahsiyettir ki, gelişi bilindiği zaman onu en yakından tanıyanlar tarafından bile resmi bir saygı gösterisiyle karşılanır. Orduda sessizlik ve hareketsizlik saygı gösterisidir." (s. 18)

Tanrıların Oğlu - Şimdiki Zamanda Yazılmış Bir Çalışma: Band of Brothers'ta geçiyordu galiba; paraşüt birliğinde %10'luk bir kayıp makulmüş. Geç atlanır, yanlış yere inilir, havada kurşun yenir. Bu %10'un içinde olduğunu bilen asker ne yapardı acaba, veya tehlikeli bir göreve yollanan bir askerin daha sonra görüleceği üzere boşu boşuna ölmesi, askere ne hissettirir? Bu öyküde asker hissetmiyor, okuyucu görüyor.

"Bir asker asla düşmanını tam anlamıyla kendisi gibi insan olarak düşünemez; onların dünya dışında bir ortamda farklı koşullandırılmış, farklı türden yaratıklar oldukları hissinden kurtulamaz." (s. 37)

Kaybolanlardan Biri: Bir asker keşif için ordusunun önünde ilerliyor, düşman orduyu görünce tüfeğiyle üç beş düşmanı indirmek istiyor. O sırada karşıdan öylesine atılan bir top, bizim askerin gizlendiği yarı yıkık evi iyice haşat ediyor, asker yıkıntıların altında kalıyor. Ciddi bir yara almamış olmasına rağmen kurtulamıyor bir türlü. İşin kötüsü onu aramaya da gelemezler, keşifçi olduğu için zaten başına her şey gelebilir. Sonuçta bir türlü kurtulamıyor, öldükten 22 dakika sonra mensubu olduğu ordunun adamlarınca görülüyor ve ölümünün üzerinden 1 hafta geçmiş olduğu söyleniyor. Oysa 22 dakika lan. İşte böyle, Bierce'ın mizah duygusu trajikomik olaylarda belirgin.

Bunun dışında kendi ailesini bilmeden veya görev icabı öldürenler, sadakatsiz sevgilisi yüzünden orduya katılıp kahraman olanlar, hafiften delirip intihar edenlerAsker hikâyeleri böyle, sivillere gelelim.

Brownville'de Bir Macera: İki kız, bir adam ve bir izleyici/anlatıcı. Kızlardan biri ölür, adam şüphelidir ama diğer kızla arası çok iyidir. İzleyici de kafayı yer ulan nasıl oluyor bu diye. Diğer kız da ölür ama adamda ne bir pişmanlık vardır, ne bir şey. Adi piç, kızlar senin yüzünden öldü!

Adamla Yılan: Yılanlarla uğraşan bir bilimcinin yanında kalan arkadaşımız, yılanların gözüne bakıldığında hipnotize olunduğu fikrini saçma bulur. Bir gün odasında bir yılan görür. Giderek kafayı yer, çünkü inanmadığı şeyleri kendisi yapmaktadır. En sonunda kriz geçirerek ölür ama yılan aslında bir şeymiş de falan. Kara mizah yine.

Yine böyle öyküler var. Valla Saki, Bierce, bu tarz adamların öykülerini okumak bir yazar adayı için ufuk açıcıdır. Kurgu, öykü sonlandırma, olay, zaman kullanımı, bir sürü şey. İronik, iğneleyici, giderli bir üslup. Süper. Bir de Bierce'ın aynı yayınevinden çıkmış iki kitabı yok Türkiye'de, hepsi ayrı ayrı. O da ilginç bir şey. Garanti okunmalı.
Ben Erhan Bener'in anılarını romanlarından daha başarılı bulmaya başladım dsfd. Şaka.
Erhan Bener'in sahip olduğu arabalar üzerinden ailesi, görev icabı gittiği Avrupa ülkeleri, görev icabı beraber yolculuk ettiği, yaşadığı insanlar. Bunlar var kitapta. Ben araba meraklısı değilim, araba da pek sevmem. Çünkü para kazanmaya başlayan herkes araba alınca İstanbul trafiği ne oldu? Bildiniz. İnsanlar rahat rahat gitmek istiyor, tamam. Gayet makul. Neden rahat rahat gitmek istiyorlar, çünkü otobüsler falan, o ne lan. Yazın 500T'ye binen var mı? Saat 16:00 gibi? Oğlum binmeyin lan. Constantine'in cehennemini bildiniz mi, onu sıkıştırın bir otobüse. Ortam bu. Yeni yeni toplu taşıma olayları geliyor, sene olmuş 2012. Ne diyordum, ben araba pek sevmem, dolayısıyla o yönden çekici gelmedi ama araba hastaları için de ayrıyetten bir zevk verecek bu kitap.

Her araba için ayrı bir bölüm ve bu bölümler içinde de yaşanmış önemli olaylara göre alt başlıklar var. Plan bu. Giriş gibi bir bölüm var, orada at arabalarından kaptıkaçtılara, ilk araç deneyimlerini anlatıyor Bener. Çocukluğa özlem biraz. Sonra uzun geziler başlıyor. Bener Mülkiyeli bir bürokrat, sık sık yurtdışına görev icabı gidiyor demiştik. Araba lazım tabii. Belçika'da araba kullanmayı öğreniyor Bener ve aldığı ilk arabayla macerayı başlatıyor. Eşi Neşecan ve oğlu Yiğit'le bir sürü ülkeye gidiyor. Hollanda, İspanya, Almanya, İsviçre, Viyana. Türkiye'den Fransa'ya iki üç defa gidip geliyor, Orta Avrupa'nın havası çok sert olduğu için karda kıyamette çekilen eziyetler, neler neler. Her bir gezi ayrı serüven, otomotiv sektörünün de şimdiki kadar gelişmediğini düşününce onca arızaya, onca yolda kalma hikâyesine ve sıkıntıya sanki fantastik olaylarmış gibi yaklaşıyor okuyucu. Kısa bir süre öncesinde Bener'in konuştuğu üç gazetecinin bir fırtınada donarak ölmesi mesela. Bener adamlarla konuşuyor, sonra bakıyor ki ardından fırtına geliyor, basıyor gaza. O gençler kaçamıyorlar ama.

Bener'in bazı ilginç görüşleri var. Almanca pek konuşamadığı için postane gibi bir yerde çalışan Alman bir kıza uçak taklidi yapıyor, kız anlamıyor bir türlü. Amaç uçak postası için özel bir pul almak. En sonunda Lufthansa diyor Bener, kız da havayolu acentesini gösteriyor eliyle. Dsfd. Görüş demiştik.

"Sonradan düşünüyorum, Avrupalıların, özellikle de Almanların zekâ yoksulu oldukları gerçek mi acaba? Biz olsak çabucak anlardık diyorum. Ama, galiba sorun, pratik düşünme ile metodik düşünme farkından kaynaklanıyor.. Bu gibi olaylarla sık sık karşılaştık Avrupa'daki gezilerimiz sırasında. Birisine yol sormayagörün; yakanızı bırakmaz, belki on kez tekrar tekrar tarif eder." (s. 53)

Zekâ yoksulu kısmı koparmıştı okurken dsfd. Bener'i çok okumuş, yabancı dil bilen fakat çabuk sinirlenen bir amca olarak canlandırıyorum böyle paragrafları okuyunca.

Randevuevi gibi bir otelde gecelemek zorunda kalıyorlar ailecek, fena.

Bir ilginç nokta da dönemin sosyal ve siyasi olayları. Darbelere tanıklık ederken bir yandan da görevini en iyi şekilde sürdürmeye çalışan Bener için zor günler; adı solcuya çıktığı için MC döneminde, DP döneminde mesela, hak ettiği mevkiler kendisine verilmiyor. Borç alıp üstüne yatan bürokratlar, katakulli çeviren devlet büyükleri... Neler neler. Olaya gel: Bir darbe sonrasında önemli bir toplantıya katılıyor Bener, çok gizli belgeleri kendisine veriyorlar saklasın diye. Kilidi bozuk bir de kasa veriyorlar. Nasıl kilitleneceği sorusuna da kilidin bozuk olup olmadığını kim nereden bilecek gibi bir cevap veriyorlar. Dfdsf, bu nasıl bir anlayış oğlum. Bener de en sonunda lan başımı yakacağnız, alın şunları diyerek ertesi gün geri veriyor belgeleri. Arabada saklamış bir de. Nasıl yönetiliyoruz arkadaş ya.

Bir de bir türlü gelmeyen yolluklar, maaşlar var. Adamları yolluyorlar Avrupa'ya, sonra ekonomik sıkıntı olunca ödemeleri geciktiriyorlar. SSCB çökünce parasız ve sahipsiz kalan ajanların mafya olması gibi de olmaz, büyükelçilikte uçak parası dilenirler. Ne sıkıntılı işler ya. Tek çekici kılan yan ithalat izni mi ne. O yıllarda Türkiye'ye dışarıdan araba gelmiyor, bir tek bir yıl yurtdışında yaşayan bürokratlar falan araba getirebiliyor. Onu da muazzam paralara satıyorlar zaten.

Bunlar bir yana, bir yazarın eserleri hakkında derin bir araştırma yapmak istiyorsak öncelikle o yazarın anılarını okumalıyız. İnceleme 101. Yazarın Oyuncu adlı romanında esas oğlanın üç beş fakülte arkadaşı vardı, solcu oldukları için sıkıntı çekenler, davayı satanlar, ötenler falan. Zannediyorum Erhan Bener'in Mülkiye'den arkadaşı, Arabalarım'daki Oğuz Ermumcu, oradaki bir karakterle bire bir. Şimdi gidip bakmaya üşendim ama hatırlıyorum o karakteri. Yine Oyuncu'da dergi çıkaran, edebiyatla uğraşan bir avukat vardı. Erhan Bener de zamanında aynı işi yapmış Oran'daki evinde. Zaten Oyuncu'yu orada yazdığını kendi de belirtiyor. Dönüşüm'de Kuşadası'na giden bir esas oğlanımız vardı. Bener de Kuşadası'nda Emekli Sandığı'nın bir kooperatifine girip ev sahibi olmuş mesela. Oyuncu'da ağır solcu gençle babasının çatışması vardı, şimdi ne kadar doğru olur bilmiyorum ama Yiğit Bener'le Erhan Bener arasında zamanında tartışmalar olmuş, o karakter Yiğit Bener olabilir. Bu arada en başta Yiğit dedik de Yiğit Bener o, gayet kral bir çevirmen ve yazar. Yiğit Bener'in çocukluğuna dair çok güzel detaylar var.

Bunlar dışında bir dolu arıza hikâyesi, tamirci hikâyesi, yardımcı olan bir sürü insan, kazıkçı bir sürü insan... Keyifle okunuyor. Erhan Bener güzel.
Demir Özlü'nün Bunaltı olarak oldukça etkilendiği varoluşçuluk güzellemesi. Töz>öz>varoluş? Felsefem pek iyi değildi lisede, bilemedim.

Antoine Roquentin, yıllar süren yolculuklarının ardından Bouville adlı bir şehirde tarihten mühim bir zatın, Adhémar de Rollebon'un hayatını yazmaktadır, o arada Anna isimli sevgilisini beklemektedir. Anna'yla dünyayı dolaştıktan sonra yıllar süren bir görüşmeme evresinin ardından ilk defa görüşecektir Roquentin, sekiz günlük bir bekleyiş sürecinde biz de neler yaptığını adım adım izleriz, tam anlamıyla. Şehrin sokaklarını adımlar, insanları, eşyaları inceler, kütüphanede zaman geçirir ve bolca düşünür. Çok düşünür, sonra düşüncelerini kayıt almaya karar verir. Günlük tutmaya bu sırada başlar. Kitap bir günlük.

"En iyisi olayları günü gününe yazmak. Onları daha belirgin kavrayabilmek için günlük tutmak. Pek önemsiz görünseler bile, en ince ayrıntıları, en küçük olayları bile atlamamak ve özellikle iyi bir sınıflandırma yapmak. Bu masayı, yolu, insanları, pipo tütününü nasıl gördüğümü yazmalıyım, çünkü onunla başladı değişiklik." (s. 5)

Şimdi eşyalar mı yabancılaşıyor, Roquentin mi? Eşyalar özleriyle değerlendirilmiyor, varlıklarıyla değerlendiriliyor. Fenomenoloji söz konusu değil. Tamamen dışarıdan bir bakışla çatalın değiştiği, çatalın farklı davrandığı, çatalın varoluşunun özden önce geldiği söylenebilir. Zaten bu büyük değişmenin sonuçlarından biri bu sanıyorum; Roquentin'in değişen doğaya karşı farkındalığının da değişmesi, bu kitabın özü. Derken temeli anlamında özü.

Burada düşünmüştüm; canları olmadığı için mi dokunmamalılar, yoksa keşke canlı olsalar da dokunabilseler anlamında bir şey mi? Sonradan görüyoruz ki canlı hayvanlarmış gibi olunca korkulacak şeyler oluyorlar. Belki de töz etkiliyor Roquentin'i bu kadar; algılamanın yanında onların bir ruha, bir devingenliğe sahip olması. Bu devingenliğin bir özneye dayalı olmadan ortaya çıkmayacak olması da adamcağızın problemi. Kendi yarattığı canavarlardan korkan bir çocuk gibi Roquentin.
Eh, yalnızken ne yaptığımızın bizim için ne önemi var ki? Daha doğrusu başkalarıyla beraber yaptıklarımız kadar önemli miyiz kendimiz için? Yalnızken bilincin bizi nereye sürükleyeceğini bilemeyiz, bilmek için öncelikle bunu düşünmemiz gerekir, ancak bunu düşünmek sıkıcıdır. Bulantı getirir beraberinde. Oldu mu? Kaldı ki Roquentin, çokça düşündüğünü sandığı bir insandan ölümüne korkabiliyorsa, adamın yalnız ve düşünen biri olduğunu, hem de 8 yaşındayken düşünüyorsa bize oha demek ve bu farkındalığın yine kendine kapanarak aşılamayacak, nereye adımlanırsa adımlansın sürekli takip edecek bir yalnızlığa yol açacağını düşünmek kalır. Adam 8 yaşından beri varoluş acısı çekiyor.

Bulantı için varoluş acısı diyebiliriz. Kibar kafede içki içerken bir anda bulantı gelir, Roquentin nerede olduğunu, ne yaptığını unutacaktır neredeyse.

Bir serüven izleği var kitapta. Serüven, planlı bir yolculuk değil. İnsanın başına gelen bir iş serüven. "Bir şeyler başlıyor şimdi dersiniz," der Roquentin serüveni anlatırken. Bir içtepidir bu; insan ne olacağını bilmeden serüveni yaşar sadece. Belki ölümüyle sonuçlanacak bir serüven yaşadığını varsayar Roquentin. Yıllar önce yaptığı yolculuklar da bir serüvendir, bu yüzden zamanları belki biraz da özlemle anımsar ama bir yeniden yaşama özlemi değildir bu. O yolculuklar son bulmuştur artık, 1924, 1925, 1926, yazıldıkları süre kadar çabuk geçmişlerdir. Yaşamak böyle bir şeydir Roquentin için. Biri başından geçen bir olayı anlatacağı zaman olayın sonucuna göre anlatır, bir serüvenmiş gibi anlatmaz, bu da zamanın bir bütün olarak ele alınmayışının sıkıntısını doğurur. Proust'un Borges'nin zaman anlayışı Roquentin'de de mevcuttur. Tek bir "an" yaşanmaktadır. Tanpınar'ın bir şiiri var ya, öyle. Şöyle der dayı: "Hayatımdaki anların birbiri ardınca gelmesini, hatırlanan bir yaşamın anları gibi bir düzen içinde birbirini izlemesini istedim işte ben. Zamanı işte bunun için kuyruğundan yakalamaya çalıştım." (s. 63)

Serüven de değişti artık, her şeyle birlikte. Serüven, özü insana göre değişip algılanışı aynı kalan nesnelere bir yolculuktur. Değişimi flu olarak görelim; her adımımızla farklılaşacak olan sokakların, insanların, kuşların, her şeyin bulanık görünüşü insanda neye yol açar? Bildiniz, on puan on puan on puan.