Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

İki öyküden oluşuyor, biri kitaba adını veren.King'in çocukların üzerine kurduğu dünyayı başka kimsede bulamadım. Pal Sokağı Çocukları'nda bir amacı paylaşanlar, Sineklerin Tanrısı'nda şiddet. Her birinde çocukların önceden kestirilemeyen dünyasına dair bir şeyler. Öfke, hırs, hayatta kalma arzusu, arkadaşlık, bilmem ne. King'in çocuklarında bunların yanında bir de doğaüstü bir tehlikeye karşı omuz omuza mücadele etme, bir sırrı paylaşma gibi arkadaşlığı perçinleyen fakat sonrasında kolayca unutulmasına yol açan ayrı bir etken var. Bir yandan insanın bencilliğini de yüzlere pat pat vuruyor bu Uzun Stephen Efendi; doğaüstü deyip işin altından kalkan insan için ötesinin önemi yoktur. Oysa ne kadar olağanüstü olursa olsun, mesela bir umacının, orman cininin doğadan, dünyadan bağımsız olduğunu kim söyleyebilir? İnsanoğlu yaşadığı dünyayı ne kadar tanıyor? Kıtalara isimler koymakla, "Bir kıta keşfettim, süper," demekle işin bittiğini söylemek mümkün, bunu bir de uyumak üzereyken dolaptan gelen gıcırtıdan sonra deneyin bakalım. Heh heh.

Ceset bence King'in en edebi diyebileceğim romanlarından biri. Tepeye oynar hatta. Olayın süper bir kurgudan, etkileyici karakter anlatımlarından bir adım öteye taşınmasıyla söylüyorum bunu: King'in çocuklarla ilgili, hatta belki kendi çocukluğundan da pek çok şey katarak kurguya yedirdiği sözleri bir tık, iki tık, artık kaç tıksa o kadar haz veriyor okuyucuya. Doğaüstünün bilinmeyen maceralarıyla işi bitirmiyor King, dört arkadaşın serüvenini, hayatlarını, her şeylerini ortaya koyuyor. O'dan farkı bu. Rüya Avcısı'nda biraz bundan var ama iş bu kitapta tam olmuş.

Castle Rock'ta çocukların gizli bir kulüpleri var, yaz tatili başlamış. Orada toplanıyorlar. İşte tatile gidenler, şunlar bunlar. Dört tane arkadaş kalıyor. Vern, Teddy, Chris, Gordon. Her birinin hikâyesi trajik. Vern psikopat bir kardeşimiz. Arabaların önüne atlayıp son anda çekiyor kendini falan. Böyle ölümcül işler peşinde. Gordon kardeşimiz anlatıcı rolünde. 1960'ları anlatıyor, kendi çocukluğunu. Ben diyeyim 30 yıl, siz deyin 20 yıl sonra. Kendisi grubun gelecek vadeden çocuğu. Öyküler yazıyor, arkadaşları da ağızları açık dinliyorlar. Bir iki öykü olduğu gibi kitapta yer alıyor, süper. Gordon'ın yeteneğini okuyucu da görmüş oluyor. Zaten bu hikâyeyi anlatırken araya çok meşhur bir yazar olduğunu da sıkıştırıyor köftehor. Harbiden milyonlarca satan kitaplar yazmış. Adam olmuş yani, o çocukluğa rağmen. Abisi de yetenekli bir futbolcu, fakat bir kazada ölünce anneyle babanın kafada bir iki şalter kapanıyor, Gordon'a b*k gibi davranıyorlar. Teddy'nin babası psikopat katil gibi bir şey, bir akıl hastanesinde tutuluyor. Başka bir şey söylemeye gerek yok sanıyorum. Chris de kendi halinde bir çocuk, abisi serseri takımıyla dolanıyor, baba alkolik. Grup tam kaybeden grubu.

Her şey, Vern'in serseri olan abisinin bir arkadaşıyla konuşmalarını duymasıyla başlıyor. Ray Brower diye bir çocuk ormanda kaybolmuş, ölmüş, cesedine rastlamışlar. Çeteyle birlikte gidip cesedi alacaklar, yetkililere teslim edecekler, meşhur olacaklarr, bilmem ne. Vern koşup arkadaşlarına söylüyor durumu, kamp yapacağız diyerek izin alıyorlar ve çocuğun görüldüğü yere doğru yolculuk başlıyor.

King'in hayali kasabasının çocuklarla mücadelesi.

"(...) Bruce Springsteen'in bir şarkısında, 'kentin çevresindeki karanlık' dediği şeyden ötürü. Bana kalırsa hepimiz zaman zaman, Tanrı'nın bize verdiği bu döküntü vücutlara rağmen, o karanlığa meydan okuma isteğini hissediyoruz. Yo... döküntü vücutlara rağmen değil, onlar yüzünden." (s. 96)

Çocukların deli cesaretiyle bu birleşince işte seyreyle tantanayı. Cujovari havalardan tren altında kalma tehlikesine bir sürü şey yaşıyor çocuklar, zaten sıkıcı bir yaz tatilini korku dolu bir serüvene çeviren de bu: Bilinmeyen doğru atılan adımlar. Ailelerinden daha kötü şeylerle karşılaşamayacaklarını zannediyorlar sanıyorum. Gerçekten de karşılaşmıyorlar. Hangi umacı, anneyle babadan daha ölümcüldür ki?

Ebeveynlerin gerçekten, gerçekten hayatın içine ettiği anları belki çoğu insan bilmez. Korkak anneler, orada pek olmayan babalar... Çocuğa büyük bir özgürlük ortamı verilmiş olur belki. Hayalet gibi dolanan büyüklerin yanında kendi seçimlerini yapan çocuklar, kendi geleceklerini belirleyen umut dolu genç insanlar... Mutluluğun ardından kararsızlığın yavaş yavaş gelmesi pek uzun sürmüyor ne yazık ki. Mutluluk çok uzun bir yol, yürümek için fazlasıyla uzun. Eh, annelerin ve babaların iteklemesi gerekiyor, ortada olmadıklarında da düşülen yalnızlığı hayal edelim. Etmeyelim, zira içim karardı. Neyse, ebeveynler yoksa arkadaşlar vardır. Chris mesela. Chris her şeyin farkında. Yani Gordon'ın yazar olacağını seziyor, diğer iki arkadaşın beyinsiz olduklarını, bir bok olamayacaklarını da biliyor. Bu sebeple kenara çekiyor Gordon'ı, adam olmasını ve oralardan kurtulmasını söylüyor.

"(...) Ama çocuk kısmı, biri onu kollamadıkça her şeyi kaybeder. Annenle baban bunu yapamayacak kadar berbat durumdalarsa, belki de benim yapmam gerekir." (s. 118)

Şöyle bir arkadaşımız olamadı. Bir de öğretmeni tarafından katakulliye getirilmesi var. Para çalmış Chris, sonra pişman olup öğretmenine vermiş. Öğretmeni kendine yeni etek almış o parayla. Bu kadar. Dünyanın zaten adaletli bir yer olma gibi bir zorunluluğu yok, yine de insan düşünüyor. Hayatta onca çok boşluk var ve öyle saçma şekillerde o boşlukları dolduruyoruz ki en küçük bir gedikte inançlarımızın aptallığını düşünmeyip suçu daha yüce birilerine atma gereksinimi duyuyoruz.

Ölü çocuğa doğru ilerlerlerken bir da Blair Cadısı olayı yaşanıyor. Ormanda çığlıklar, bir şeyler... King germesi diye literatüre ne zaman girecek, merak ediyorum. Altıma dolduruyordum çok affedersiniz o sayfalarda.

Cesedi buluyorlar, o sırada bu belalı abiler de geliyor. Tabii arbede, tehditler derken Chris yanında getirdiği babasının silahını çekiyor falan. Sonuç olarak çete dağıtılıyor ve oraya gelene kadar cesedi görme isteklerini kaybeden gençler de aydınlanmış olarak evlerine dönüyorlar.

Devamı var, ne olduklarını da görüyoruz sonra. Beklediğimiz gibi; adaletsiz. Adalet, insanın zayıflığını, acizliğini en çıplak şekilde ortaya koyan bir kelime. Şöyle bitireyim:

"En önemli şeyler söylemesi en zor olanlardır." (s. 140)

Bu ilk öyküydü, bir de Hiddet var. Bunu anlatmıyorum, bana kalacak. Sadece şu: Çocuklar dipsiz bir kuyudur. Büyüdükçe o kuyuyu dünyayla doldururuz. İnsanoğlu için anlamlı olan şeylerle doldururuz. Bazen de doldurmayız. Bazen o kuyu dolmak istemez. Böyle zamanlarda nereye kadar inildiğini orada güneşler açsa dahi kimse göremez. Böyle bir çocuğu al, diğerlerinin yanına koy. Liseye mesela. Lisede katliam yapmayı düşünen var mıdır aramızda? Eğlencelidir.

Ateş Yolu vardır King'in, pek kimse bilmez. Aynı tadı veren bir kitap. Tamam, fantastik olaylar süper, nefis. Lakin ki bir insanın yavaş yavaş delirmesinden, bir gencin söz gelimi bir tetiği yavaş yavaş çekerken dudaklarını yalamasından daha fantastik ne olabilir?
Emrah Serbes'i ilk okuyuşumdu. Sevdim, sevmedim, bir şey diyemiyorum. Bir kitapla ne diyebilirim. Kitap güzel ama. Kapaktan anlaşılacağı üzere çocuklar var, bir de kız var. Kız gülüyor. Çocuklar çocuk. Öyküler var, sekiz adet. Öykülerde çocuklar var, sıkıntılı çocuklar. Gerçi sıkıntısız çocuk diye bir şey olacağını sanmıyorum. Orta halli bir ailedenseniz özellikle. Biraz da garipseniz. Baba veya anne yoksa, ekonomik haller çocuk aklıyla dev bir canavara dönüştüğünde, diğer çocukların çocuk oldukları için düşüncesizce yaptıkları şeyler de eklendiğinde... Çocukken hayatı yaşanmaz kılacak bir sürü şey vardır, yine de doğası gereği düşünemeyen çocuklar unuturlar. Unuturlar ki kısa bir zaman sonra aynı sıkıntılar ortaya çıktığında aynı acı çekilebilsin. Çocukluk çok acı verici bir şeydir.

Serbes'in bazı öyküleri gerçekten uçuk, bu bahsettiğim şeylerden biraz uzak. Zannettiğin Gibi Değil mesela. Abisinin sevgilisine yazan 14-15 yaşlarında bir çocuğumuz var, barda kızla oturuyor. Barmenle dalaşıyor, kıza şekil yapıyor. Abisiyle çekişiyor, babasının ölümünü bambaşka bir şekilde kurguluyor ve yaşamını da bu bozuk kurgunun bozuk psikolojisiyle sürdürüyor. Belki çocuğun aşırı tepkileri, belki diğerlerinin tepkisizliği, bilemiyorum. Diğer öykülere göre biraz daha az benimsenebilir bir öykü.

Bazı öyküler de var, "Heh," diyorsunuz, "bu işte." Anneannemin Son Ölümü. Mükemmel. Anneannelerin birazcık doğaüstü olduğunu düşünenler için çok güzel. 24 yıldır anneannemle yaşıyorum, Serbes'in her kelimesini beğenerek okudum. Çocuğun konuşmalarından çıkardığım da şu: 30 küsur yaşındaki Serbes, yarı yaşındaki gençleri kendi diliyle konuşturuyor. Röportajlarına bakarsanız kendi çocukluğunda bu tür arkadaşlara sahip olduğunu belirtiyor.

Korhan Ağbi'nin Kardeşi diye bir öykü var, aman Allah'ım. Çocukken kızlarla olan ilişkinizi hatırlıyor musunuz? Ben biraz hatırlıyorum. Bir de güzel bir bölüm alacağım, Serbes'in üslubu hakkında fikir versin:

"(...) Babam bir seferinde, merak ettiğim için beni de götürmüştü. Çok kötü kavga çıkmış, millet gırtlak gırtlağa gelmişti. Babam beni havaya kaldırıp 'Daha bu çocuk dünyada yokken ben taksit ödüyordum taksit,' diye bağırmıştı. Bütün üyeler yaşımı anlamak ister gibi bana dönmüştü o an. Bir anda ilgi odağı olmuş, gururla gülümsemiştim. Eve dönünce annem babama kızmıştı, beni kavgaya gürültüye karıştırdığı için." (s. 46)

Denizin Çağrısı da yine çocuk teröristi anne-babanın ve karşı cinsin öyküsü. Burada da benim açıkçası güldüğüm bir bölüm var, süper. Şöyle diyeyim; Serbes'in araya dereye saçtığı mizahi şeyler çok başarılı. Sırf bu yüzden bu kitap alınır.

Üç öykü daha var, bence en güzelleri. Her birinde ayrı bir çocukluk travması gizli. Hiç anlatmıyorum, okuyacaklar için büyüsü bozulmasın. İlk izlenim güzel ama. Emrah Serbes bence hayırlı olsun.
Kapakta patlamalar, bir şeyler görseniz de atlamalı zıplamalı, vurdulu kırdılı bir fantazya beklemeyin. Bradley'ninki yavaş ilerleyen olay örgüsüyle, fakat sağlam kurgusuyla okuyucuyu kendine bağlayan bir epik fantazya. Gerçi sağlam olmasına sağlam ama Bradley'nin okuyucuya pek güvendiğini düşünüyorum. Dinle kökenini dinden alan öğretilerin arasında yer alan karakterlerin doğurduğu bir sıkıntı yok. Bağlı bulundukları sistemin kurallarına göre hareket eden -bazen de etmeyen, zaten kitabın özünde bu çatışmalar mevcut- garipler. Sıkıntı, bu dini sistemin nasılının, nedeninin neredeyse yoruma kapanacak kadar gölgede kalması. Böyle muazzam medeniyetlerin yer aldığı eserlerde insan olayların geçmişini, kısaca fantazyanın tarihini de merak ediyor. Coğrafyanın, olayların ve kişilerin bu tarihe yerleştirilerek sunulması çok daha başarılı bir yol. Bir Silmarillion beklemiyorum elbette, yine de biraz daha ayrıntı süper olurmuş zannediyorum. Mesela ben sadece dini hadiselere baktım, dua etme olayına. Sittin tane isim geçiyor, bir dünya ritüel var. Zannedersin Hitit dönemindeyiz. Bir noktadan sonra bıraktım not almayı. Kim ulan bu tanrılar? Beyaz, gri ve siyah cübbeliler var, bunların geçmişini biraz biz çıkarıyoruz, biraz Bradley veriyor ama eserin genelinde bir tatminsizlik söz konusu.

Micon adlı Atlantisli bir dayımız var, bir prens. Işık Tapınağı'nın bulunduğu şehre, memleketinden uzağa gidiyor kardeşiyle birlikte. Yolda bir katakulliler oluyor, işkence görüyor Micon ve gözlerini kaybediyor. Kardeşini de bulamıyor haliyle. Sonra o tapınakta iki kardeş var, Micon birinden çocuk yapıyor, bu çocuk ışığın çocuğu olacakmış. Micon ölüyor, Riveda diye bir adam var, kardeşlerden küçüğüne aşık oluyor, sonra karanlık tarafa geçiyor, bir şeyler bir şeyler.

Böyle. Atlantis'in yıkılışı nerede kaldı diyenler için: Yozlaşma sonucu Atlantis'in sonu geliyor. Kitabın sonunda bir yerlerde. Üç beş sayfada yani. O kadar.

Bilemedim. Türün sadık okuyucularını memnun eder ama.
Emekli olmasına bencilce sevindiğim bir insanın daha çok yazmasını bekliyorum. Daha çok, daha çok! Elbette işler öyle yürümüyor; herkesin popisinin farklı olması gibi yazma süreci de farklı. Ne bileyim işte, çok büyük yazar Anar.
Anar'ın isim sembolizasyonlarına özellikle dikkat etmek lazım. Okuduğum üçüncü kitabıydı ve üslubunu birazcık anladığımı düşünüp isimlere özellikle dikkat ettim. Birçoğundan belli bir çıkarım yapabildim, bunda Anar'ın okuyucuya sağladığı -diğer gizlere göre nispeten- kolaylığın yanında benim okuma şeklim de etkili oldu. Fakat bazı isimlerde kafa patlatmama rağmen başarılı olamadım ve Anar'ın kurgusunda zevkle, kör topal ilerleyen bir okuyucu olarak sona gelince koca bir, "Vaays!" çektim. Sonucu ince bir örtüyle gizliyor Anar; bir şeyler görebiliyoruz fakat arda geçmeden anlayamıyoruz/emin olamıyoruz.

Romanın birbirine geçmiş iki katmandan oluştuğunu söyleyeceğim, Kitab-ül Hiyel'de ve Puslu Kıtalar Atlası'nda da aynı olay vardı ki Anar'ı Anar yapan da bence bu. İlki bildiğimiz, gördüğümüz olay örgüsü. Maceralar, fantastik gibi yerler, zamanlar, insanlar. İkincisiyse, işte olay burada; bir alt kurgu. Çok iyi gizlenmiş, ilk katmanda ipuçları verilen ve ağır ağır ortaya çıkıp okuyucunun keyfini tavan yaptıran felsefi veya mitolojik, ya da bu ayarda bir şey.

Anar'ın kitabın başında girip çıktığı ortamların ve olayların kazandırdığı büyülü atmosferin ardından gemiye geçiyoruz, Anar'ın okuyucuyu hazırlaması yine mükemmel.
Capote'nin dağ, bayır, çayır takıntısı yine başrolde. Çocukluğunun mutlu ve yeşil günlerinin huzurunu arayan Capote'nin yanında şehirden ve sosyeteden kaçmaya çalışan Capote'nin varlığı da bu romanda son derece somut. Merak ediyorum, adamın bazı öyküleri ve Kabul Edilmiş Dualar'ı bir zevk, keyif içeriyor. O ortamda bulunmuş olmanın keyfi. Acısı da elbette var, öbür türlü sosyetik dostlarını düşmana çevirmezdi çünkü. Beri yandan bir de böyle romanları var adamın. Süper bir şey.
Yıllar sonra çocukluğunu geçirdiği kasabaya dönen Collin Fenwick, çimenlerin söylediği türküyü bir kez daha duyar ve çocukluğuna, 11'inden 16'sına dek geçirdiği günlere döner. Kitap yine bir çimen türküsüyle başlıyor.

"Dolly: 'Duyuyor musun?' demişti. 'İşte bu çimen türküsüdür. Durmadan bir masal söyler. Bu tepecikte yatan tüm insanların yaşamını, şimdiye kadar yaşamış herkesin yaşam öyküsünü bilir. Biz ölünce, bizimkini de söyleyecek.'" (s. 6)

Kitabın kendisi de bir çimen türküsü ama ölü insanlar yok, anılar var sadece. Anılar da bir tür ölüm olduğuna göre buraya kadar bir sıkıntı yok.

Collin'in annesiyle babası ölüyor ve küçük çocuk 11 yaşındayken halaları Dolly ve Verena'nın evine geliyor. İşte tanışıp etmeler, Collin'in annesiyle babasının nasıl öldüğü, kardeşler arasındaki bazı problemler, böyle şeyler var bir bölüme kadar. Uydurukçulukta Capote'nin yarattığı çocuklardan daha gözlemcisini görmedim. Belki de onca insanın, onca garip insanın arasında ve doğanın içinde yapacak daha iyi bir şey olmadığı içindir. Verena biraz eli sıkı, zengin bir ablamız. Dükkanları var. Dolly de kendi halinde, otlardan motlardan ilaç yapıp posta yoluyla satan bir hanım. Bir de Catherine var, kızılderili olduğunu iddia eden afro-amerikan yaşlı bir hizmetçi. Bu üç kadının gevezelikleri, Collin'e öğrettiklerinin yanlış şeyler olması eğlenceli. Mesela diyorlar ki Afrika'nın başkenti Uganda. Falan.

Yılda iki kere mal almaya uzaklara giden Verena, bir gün yanında Dr. Morris Ritz diye bir adam getiriyor. Bir de o civardaki konserve fabrikasını almış. Plan ortaya çıkıyor: Dolly'nin ilaçlarını fabrikada üretip satacaklar. Dolly istemiyor, çünkü kendine ait olan tek şey bu. Diğer her şey Verena'nın ve Verena bu konuda ağzını açabiliyor olmaktan dolayı çok mutlu. Harala gürele derken Dolly, Catherine ve Collin evden ayrılıyorlar, doğası gereği bir ağaca konuşlanmış olan ahşap bir ağaç eve gidiyorlar, orada kalmaya başlıyorlar. Riley Henderson görüyor onları ilk olarak. Riley'in hikâyesine bir göz attırıyor Capote, sonra bizim olaya geri dönüyoruz. Riley'le ağaçta tatlı tatlı gevezelikler, ardından bir arama ekibi geliyor. Verena, kaçakları aratması için şerife gitmişmiş. İşte inin aşağı, yok inmeyiz, şudur budur. Bir de Catherine'in Dolly'ye evle alakalı söyledikleri:

"'Bir adamın karnını doyurur, yıkar, ondan birkaç da çocuk doğurursan, adamla evli isen, o adam senin sayılır. Bir evi silip süpürüp, ocağını yakar, sobasını doldurursan, üstelik bütün bu işleri yıllar yılı severek, için titreyerek yaparsan, bu evle evlisin demektir, ev senindir.'" (s. 41)

Şerifle birlikte gelenlerden Yargıç Cool, bir süre sonra ağaç eve geliyor ve küçük çeteye katılıyor. Yerlerini belli eden Riley de Catherine'den fırça yiyor ama yine de küçük komüne kabul ediliyor, özünde iyi bir kardeşimiz çünkü. Bu noktada ağaç evin oynadığı rol önemli.

"'Belki de hiçbirimizin kendimize ait bir yerimiz yoktur. Ama belki de bir yerde bizim için bir yer olduğunu biliriz. O yeri bulur da bir an için orada yaşayabilirsek, kendimizi dileğimize ermiş sayabiliriz. Belki sizin yeriniz burasıdır.'" (s. 54)

Dolly, Yargıç'a söylüyor. Ağaç ev bir sembol. Hayatta ulaşmak istediğimiz huzurun, daima doldurabildiğimiz, iç sıkıntısı yüzünden yok yere harcamadığımız zamanların sembolü. Orada bizi seven, her zaman yardım elini uzatan ve adımızı bilen insanlar vardır.
Lay laay. Evet. İşte orası bildiğimiz bir yer ve ne zaman ihtiyaç duysak orada. Süper. Sadece ağaç ev olmaktan çıkıyor mevzu sonra. Bu bir sevgi olayıymış Ercan. Yargıç ve Dolly arasında filizlenen aşkı da belirteyim. Yaşlar 60.

"'Sevmekten söz ediyoruz' dedi. 'Bir yaprak, bir avuç tohum... İlk önce bunlarla başlayın. Sevmek nedir biraz öğrenin. Önce bir yaprağı, yağmurun yağışını, sonra o bir tek yaprağın size neler öğrettiğini, yağmurun içinizde neler yarattığını duyup anlayabilecek bir insan sevin. Kolay iş değil, biliyorum. Belki bir ömür boyu sürer. Bana da öyle oldu ya zaten, ama gene de istediğimi erişemedim, sadece istediğimin ne kadar gerçek olduğunu biliyorum: Doğanın bir yaşam dizisi olduğu gibi, sevmenin de bir sevgi dizisi olduğunu anladım.'" (s. 66)

İşte Capote böyle bir adam; bir ağaç evde, bir yargıca bunları söyletebilir ve rüzgarın kulaklarınıza dokunduğunu hissederken çimenlerin kokusunu duyarsınız. Hay yaşa.

Bundan sonrasında bir de çingeneler geliyor şehre, Ide Abla diye bir hanım var. On küsur çocuğu var bir de. Kendini tanrıya adamış bir kadın, deli bağış topluyor. Papaz da kıl oluyor tabii duruma, şutluyorlar kadını kasabadan. Riley bu şerif tayfası tarafından omzundan vuruluyor, doktor Verena'yı dolandırıp toz oluyor, Dolly evine dönüyor, Collin uzuyor kasabadan ve yıllar sonra dönüp duyduğu türküyü anlatıyor.

Kasaba da bir acayip, saat kulesindeki dev saat yarım saat ileri. İnsanlar Capote'nin kırsal insanları. Mis gibi bir roman, yan hikâyecikler de son derece güzel.