Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Bener'in yazdığı son roman. Açık Pencere'de noktanın konduğundan bahsedilen. Biraz aceleye gelmiş zannediyorum. Bir ilk bölüm var, romanın ilerleyen bölümleriyle alakasız. Gerçi kişilerden başlamak lazımdı.

Bir otel var, bu oteldeki insanların sırları, aşkları falan. Kadri Bey. 60'larında, 40 yılını otele vermiş, yeni emekli olmuş bir amcamız. Sevgilisi Feride. O da bayağı eski. Herkes evli sanıyor bunları ama evlenmemişler. Durum kabullenilmiş, her şey süper gidiyor. Kâmil Bey, otelin genel müdürü gibi bir şey. Babası otelin eski hissedarlarından. O da yaşlı bayağı. Eşi Safiye. Tekerlekli sandalyeye mahkum olmuş, güzelce bir kadın. Tahir Bey. Kanada'da yaşayan bir fabrikatör ve yıllar önce bir kazada boğulan sevgilisinin yasını tutan bir yaşlı adam. Her yıl aynı günlerde Türkiye'ye gelip Sofia adlı sevgilisinin öldüğü denize bir demet çiçek bırakan, otelde sevgilisiyle yemek yermiş gibi yemek yiyen, bu yüzden adı deliye çıkan bir amcamız. Şehmuz Usta, otelin teknik işlerinden sorumlu. Bir iftira yüzünden işkence görmüş, hapiste yatmış bir adam. Mario Albukerk, ki Albuquerque vasıtasıyla Breaking Bad'i hatırlayıp devam ediyoruz, bu hayal kırıklığı ve nefretle dolu adamlarımızın kesiştiği leş adam. Babası da otelin eski hissedarlarından, Kâmil Bey'le tanışıklığı buradan ve Büyükada'daki komşuluklarından geliyor. Tahir Bey'le tanışıklığı yine böyle. Zamanında Feride'ye askıntı olduğu için Kadri Bey'den dayak yemiş, Şehmuz Usta'yı kullanarak diplomat zannedilen bir adamın odasına bomba koydurmuş ve olaylardan habersiz zavallı Şehmuz Usta'ya cehennemi yaşatmış bir dalavereci. Evet, kişiler böyle.

Bir son roman, Bener'in rahatsızlığı sırasında yazılmış. Gideri yok diyoruz.
He, ya Bener'in diyaloglarında problemler olduğunu düşünüyorum. Çok... ne diyeyim, kalıp. Ah sevgilimler, vah canımlar. Bir de Şehmuz Usta. Şimdi bu adam hakkında ne düşünürüz? Usta, bildiğin tesisat işi yapan, ekmeğini kazanan bir Anadolu insanı. Böyle bir insanın "lanet olsun" diyebileceğini düşünmüyorum. İşte ben bu adama Şehmuz Usta derdim. Saygılar Şehmuz Usta.

Balıkçı'nın öyküleri. Manevi oğul Şadan Gökovalı, öyküleri derlerken Balıkçı'nın diğer üç kitabına girmemiş öyküleri seçtiğini belirtiyor.
Balıkçı'nın muazzam bir araştırmacı olduğu malum, kendi üslubuyla mitoloji tarihini bir anlatıyor, köpek olmamak elde değil. Kendisinin böyle dört beş kitabı var, hepsinde benzer konular olmasına rağmen Balıkçı'nın anlatımı değişiyor. Kimi bildiğin akademik araştırma, kimi deneme, kimi de hikâyelere yedirilmiş mitolojik mitolojik şeyler. Yazacağım bunları. Bu son grupladığıma bir örnek bu.

Dalgıcın Parçaları: Dalgıçlara hemen her Balıkçı kitabında rastlarız. Üç kuruşun peşinde, ekmeğini çıkarmaya çalışan insanlar. Güvenlik önlemi neymiş o zamanlar. Vurgun yerler, hava hortumu dolanır, bir şeyler olur. Sünger avcısı gördüğünüz yerde peşinen üzülün, çünkü başına bir iş gelecektir.

Burada da bir işçi dalıyor, boğulmuş olarak çıkarılıyor. Vücut şişmiş. Kafayı kesiyorlar, bu sefer kafa başlıktan çıkmıyor. Parçalıyorlar kafayı. Beyin ve kemik parçalarının yapıştığı başlığı işçinin kardeşi giyiyor, ekmek parası çünkü. Deniz emekçisinin çilesini bir Sait Faik'te, bir de Balıkçı'da gözlemleyebilirsiniz.

Gerçeğin Direkleri: Gönül kıran ve hatasını anlayan bir hocanın pişmanlığı, anne olan bir kızın kahramanlara yaraşır hoşgörüsü ve mitolojiden fırlayan olaylar, olaylar. Naif.
Bu hikâyeler Balıkçı'nın büyüsünü taşımayan, insanın biraz daha merkeze alındığı hikâyeler.
Parmak Damgası: Bir şey diyeceğim; şu hikâye edebiyatımızdaki en güzel aşk hikâyesi olabilir. Seniha Öğretmen, köye geldiğinin ilk zamanlarında köylülerce pek beğenilmez. Yedibenli Huriye'nin çocuğunu okula kabul etmesi mesela, hiç hoş karşılanmaz ama çok iyi bir öğretmen olduğu anlaşılır ve zamanla köylülerce sevilir. Ardından Balıkçı Mahmut, öğretmene balık getirmeye başlar sürekli. "Parayla değil hoca abla," der, balıkları bırakıp sıvışır. Aşık olmuştur, etrafındakiler, "Birader, okumuş kadın alma, sen ona yetemezsin," derler, adam, "Hayır, başıma hiçbir şey kakmaz," der. Aşık işte. Haber Seniha'ya uçar, Seniha kıpkırmızı olur, "Olur," der.
Nikah masası. Mahmut'un okuması yazması yoktur, parmak basar. Seniha bir okkaya, bir Mahmut'a bakar ve kocasının parmak izinin yanına kendi parmağını basar. Ne kadar güzel bir hikâye, kısacık ama bir mutlu oluyor insan, deme gitsin. Sevda böyle bir şey.
Dedemizin büyüttüğü anasız babasız çocuklar var, bunlar denize açılıp kimi ölünce, kiminin yeri yurdu belirsizliğe karışınca bir martıyla dost oluyor dede. Bir gün martının yırtıcı bir kuş tarafından parçalandığını görüyor. Bu martıyla gerçekten çok iyi arkadaştı, "Naa! Naa!" diye bağırınca martı geliyormuş mesela. Neyse, martının yavrularına bakıyor dedemiz. Bu yavrular uçmaya çalışırken uçurumdan aşağı atıyorlar kendilerini, dede de arkalarından.
Beş on hikâye daha var, onlar da şahane. Balıkçı işte; Ege'nin mitolojiyle büyülendirilmiş insanları. Süper.
Şadan Gökovalı'nın kitabı değerlendirme bölümünde bir değerlendirme yok. Shaw'dan, Sinclair'dan falan yaptığı çeviriler veriliyor, Balıkçı'nın Anadolu hakkında yazdığı ve Kültür Bakanlığı'na verdiği kitapların hâlâ basılmayışından bahsediliyor. Bir de yazdığı onca makaleden, araştırmadan, hikâyeden, romandan. Gökovalı, Balıkçı'nın yaşadığı evin bodrumunda ıslanıp okunmaz hale gelmiş iki çuval yazıdan bahsediyor. İçim gitti. İki çuval lan. Bir yirmi kitap daha çıkarmış oradan.

Burada bir sürü makale, Anadolu'ya dair bir sürü mitolojik, tarihi hadise. Derya deniz. Bölüm bölüm bunlar, ilk bölüm Merhaba Anadolu.

Burada önce Anadolu ve Avrupa kelimelerinin etimolojik incelemeleri var. Bir de anaerkil yapının Anadolu'da tanrılara kadar kök salması, sonra kaka Batı'nın ataerkil baskınlığı, sonra hepsinin ataerkil baskınlığı. Ya. Bunlar böyle uzuun uzun var.

Troya'nın izi sürülüyor mesela ve Balıkçı'nın dediğine göre İstanbul az kalsın Troya'nın kalıntılarının yanı başına kurulacakmış. Troya sekiz defa falan kurulmuş, efsanevi savaştaki Troya yedinci olanmış. Sonra Konstantin, devleti Troya'ya kurmak istemiş, vazgeçip bilinen yere kurmuş. Bir de ilginç bir bilgi: "Fatih Sultan Mehmet, o zamanın papasına yazdığı mektuplarda kendi atalarının Traklar olduğunu ve kendisinin, Hektor'un öcünü almaya çalıştığını, dolayısıyla kendi müttefiki olması gereken İtalya'nın düşmanlığına bir anlam veremediğini yazar." (s. 20)

Harbici varmış böyle bir şey; İlyada'yı okumuş padişah ve böyle bir mektup yazmış, başka kaynaklarda da hadise mevcut.

Hikâyelerde sıklıkla karşımıza çıkan dalgıçlar burada da anılacak tabii: "Sosyal durumları ne olursa olsun, Anadolu halkını teşkil eden bütün fertler, dalgıçlığa son derece istidatlıdırlar. Akdeniz'in en usta dalgıçları Türklerdir. Eski püskü 'skafandar' dalgıç takımları ve solüsyonla yamanmış delik deşik hava boruları ile 54 kulaç derinliğe dalan Türk sünger avcıları, dünya rekorunu ellerinde bulunduruyorlar!" (s. 25) Yaşa Balıkçı.

Bir nokta çok önemli; Balıkçı mitolojinin gerçek hadiseler olmadığının üstünde önemle duruyor. Mitolojide bahsedilen olayları tarih çerçevesinde inceliyor, yani körü körüne bir inanış yok. Bir hayalciden ziyade araştırmacı olması da bunun sonucu zaten. Mesela Ege'deki ve Marmara'daki deniz savaşlarından ve efsanevi olaylardan bahsederken şöyle diyor: "(...) O yörelerde denize dalınırsa Orfeus'un lirinin denizde bulunacağı pek umulamaz ise de Deniz Tanrısı'nın heykelinin çıkarılması pek muhtemeldir." (s. 29)

"Dünyanın İlk Bankası Anadolu'da Kuruldu" diye bir bölüm var mesela, çok ilginç.

"İsa'dan önce altıncı ve beşinci yüzyılda Efes'teki Artemis Tapınağı, bugün bildiğimiz anlamda bir banka gibi işlemlere girişiyordu. Bu nedenle bazen Latincede Diyana Tapınağı da denilen Efes'teki Artemis Tapınağı; hem dünyanın yedi harikasından biri, Hem İyoniyen mimari üslubunun başlangıç ve prototipi ve hem de dünyanın ilk bankası olmakla ünlüdür." (s. 34)

Bankalar şairlere şiir sipariş edip bu şiirleri kapıya asıyormuş, böylece sanatçıya da destek olunuyormuş. Asıl ilginçlik şu ki bu tapınaklar neyin dinsel kurumlar. Buradan borç alınan para da tanrıdan alınmış gibi oluyormuş, dolayısıyla borç ödenmeyince tanrıların hışmına uğranacağı düşünülüyormuş. Dünyalara gel.

Gökova şöyle iyice bir güzelleniyor mesela, sonda da güzel bir bölüm var.

"Öyleyse, Gökova'yı mutlaka görmenizi önererek ve oraları candan seven, dost Sabahattin Eyüboğlu'nun bir sözünü aktararak bağlayayım Gökova yazısını: Halikarnas Balıkçısı'nı cennete götürmüşler, 'hani Gökova?' demiş.

Merhaba!.." (s. 37)

Şu kadar anlattım, daha kitabın onda birine gelmedim, arada yazmadığım bir sürü şey de var. Öyle dolu dolu, öyle şahane. Daha da anlatmıyorum, içeriğini unutmayacak kadar etkilendim. Garanti kaçırılmasın, gördüğünüz yerde yumulun. İzmir'in Kuruluşu diye bir bölüm var, of. Alın.
Keşke diyorum, keşke Anar şu kendiliğinden büyülü gerçekçi Osmanlı ortamından ayrılsa da bu kitaptan hareketle daha uç noktalara gitse, ezber bozsa ve sokulduğu "fantastik tarih anlatıcısı/vakanüvis" konumundan çıksa.

Okurun yazara yüklediği "çıta yükseltme" hadisesini hiç anlamadım. Önceki kitapları gibi olmadığı için bu kitabı beğenmemiş çoğu. Neyin çıtası, neye göre yükseliyor. Çıta yükseltmek belli bir çizgide çalışmak, o çizgide emek vermek demektir. Öyleyse bütün çıtaları indirelim, yerle bütünleşsin hepsi. Yazdığını daha iyi yazmaya çalışan yazardan yazdığını anımsatmayacak başka bir şey yazan yazara sığınırım.

1960'larda Anadolu'nun orta yerinde bir kasaba. Bu kasabada bir kabadayı var, bu kabadayıya Ölüm musallat oluyor. Kabadayı iriyse bu daha iri, kabadayı güçlüyse bu daha güçlü. Deli Dumrul gibi dikleniyor önce kabadayı, sonra pısıp bir teklifte bulunuyor. Okey oynayacaklar, iki tarafa da eş lazım. Akşama buluşmak üzere sözleşiyorlar, Ölüm Cezzar Dede'nin evin gidiyor. Dedenin bir dünya torunu var, çok hareketli. Dede Ölüm'ün geldiğini anlıyor, çocukları atlatmak için uyumalarını bekliyor. Onlar uyumadan önce Ölüm'ün Efrâsiyâb'ın hazineleri hakkında bilgi vermek için geldiğini söylemişti çocuklara. Çocukların düşüncesine göre ortalıktan kaybolan dede, haber vermeden hazine aramaya gitti. Belki de bütün o arayış, anlatılan bütün hikâyeler ve kıssalardan çıkartılan hisseler, çocukların bu şekilde düşünmelerinin sonucuydu. Çocukların cennetlik olduğuna dair çok şey bulacak okur, öyleyse cennetliklerin koca bir hikâyenin gidişatını etkileyebilecekleri neden düşünülmesin?

Anadolu'nun orta yerindeki bir köyün hemen dışında yatılı bir okul var. Şimdi ben bu romanın Anar'ın en "cesur" romanı olduğunu söyleyeceğim. Neden cesur, çünkü eleştirilen şey kat kat olayın, karakterin altına gömülmüş değil, son derece açık. Ben Anar'da ilk kez rastlıyorum böyle bir şeye. Aslında o güzel cümleleri kesip bir bölümünü buraya taşımak tam bir katliam olacak, bölünmez bir güzellik onlar ama bir hata yapacağım:

"(...) Ayrıca müdürler ve muavinlerin suratlarından pek farklı olmayan duvarlar da, yüksek ve yüce, çirkin, kirli bir renkteydi. Çirkinliğe büyüklük eklendiğinde tiksinme duygusunun korkuya dönüşeceğini bilen devlet, okulların böyle bir renge boyanmasını uygun görmüştü." (s. 19)

Bu açıklıktan bahsediyorum. Buradan hareketle biraz aşırıya kaçmayı seviyorsak tek parti dönemine ağır bir giydirme olarak da görebiliriz. Takdir hakkı okurun.

Anar'ın yine o pek soylu diliyle okuyoruz. Hatta bir kızgınlık anında konuşan karakter için, "Sinirli bir üslupla" gibi bir eklemeden sonra söyleneni veriyor. Hikâyenin dilini ve kurgunun masallığını bozmamak için yapılabilecek en makul yol, yoksa başka bir yerde sırıtır bu. Hikâyelerin binbir zahmetle yaratılmış masal dünyasında, öyle bir kitap bu.

Ölüm'ün kitap boyunca Uzun İhsan'ı kovaladığını en sona bıraktım, kitabın sürmesini ve hatta oluşmasını sağlayan, kurgusal dünyadaki bu karakter çünkü. Hem Uzun İhsan'a, Hem Anar'a ayrı ayrı teşekkürler.

İkinci Meşrutiyet yılları Falih Rıfkı'nın çocukluğuna denk geliyor. 10 yılda ülkeyi dört savaşa sürüklemek kolay değil. Büyük başarı.

1894'ten 1918'e bir imparatorluğun, bir şehrin batışı.
Girişe gel: "Kendime ilk defa ne zaman Türk dediğimi pek hatırlamıyorum. Bizim çocukluğumuzda Türk 'kaba ve yabani demekti.' İslam ümmetinden ve 'Osmanlı' idik. İlmihallerde baş dersimiz din ile milliyetin bir olduğunu öğrenmekti." (s. 11) Yakup Kadri de aşağı yukarı aynı şeyleri yaşamış, bu hadiselerin izlerini Yaban'da ve Sodom ve Gomore'de bulmak mümkün. Yaban'da, "Elhamdülillah Müslümanız, Türk dediğin deha şu dağlarda yaşar," diyen köylü iç burkar. Bir de uzun yıllar boyunca basımı yasaklanmış ve nihayet sansüre uğrayarak basılmış Bozkurt'un yazarı H. C. Armstrong da bu bahsettiğim ikinci kitaptaki, yüzbaşı mıydı, İngiliz asker zannediyorum. Bu alakasız oldu gerçi.
İkinci Abdülhamit dönemi. Vatan, millet, hürriyet gibi şeyler söylediğin an hapisten ey kari. Seni jurnalciler süründürürler, darbe işkencecilerinin eline düşmüş gibi olursun. Bir ilginç anı: Padişahın resmi, fotoğrafı hiçbir yerde yok. O da yasak çünkü. Falih Rıfkı padişahın fotoğrafını bir Fransız gazetesinde buluyor, okula götürüyor. Hocalardan biri çakıyor mevzuyu, iyi yürekli bir adam olduğu için Falih Rıfkı'yı iyi bir dövüp evine yolluyor. İroni diye yazmam gerekir mi? Neyse, Falih Rıfkı'nın abisi de, "Bizi Fizan'a mı sürdüreceksin?" diye daha beter dövmüş bu sefer. Vaziyet bu.
Büyük Köy başlıklı bir bölüm var, fena:
"Önce İstanbul'u ikiye ayıralım: Hıristiyan ve Frenk semtleri, Müslüman semtleri. Tanzimat'tan bu yana Batıkârî gelişmeler Hıristiyan ve Frenklerde, Müslümanların da saray ve Babıâli alafrangalarındaydı. Müslümanların büyük çoğunluğu hazne fıkarası, esnaf ve sokak takımı. Tanzimat çarşıları yüzde yüz Hıristiyanların elinde. 1912'de bir Yunan vesikası bütün Osmanlı İmparatorluğu'nda bir tek Türk bakkal olmadığını yazmaktaydı. Birinci Dünya Harbi'ndeki milli iktisatçılık politikasına rağmen, Rumlar ve Ermeniler çekildikten sonra Anadolu çarşılarının nasıl kapandıklarını gözlerimle gördüğüme göre, bu vesika gerçeğe yakın olmalıydı. İstanbul'da Müslümanların elindeki esnaflık Tanzimat öncesi çarşılarındadır. Müslüman terzisi şalvar diker. Müslüman kunduracı mes, yemeni, takunya, nalın ve terlik yapar. Batı kılığındaki Müslümanların hepsi Hıristiyan dükkâncıların müşterisidirler. Zengin dendiği vakit saray ve Babıâli büyükleri, rüşvetçiler yahut Hıristiyanlarla Frenkler hatıra gelir. Birkaç müteahhit Arap ve Karadenizli zahireci vardır. Türklerden bata çıka, hile veya zulümle mal edinen bir sınıf da aşar iltizamcılardı." (s. 21)
Görüldüğü üzere ekonomi de batmış. Hayırlı olsun. Memurluk o zamanlar da gözde.
"Okuldan çıkınca bir 'kalem'e kapılanmak İstanbul okumuş gencinin başlıca ideali. İlk zamanlar parasız staj yaparsınız. Sonra yirmi kuruş aylığa geçer, yükselmeler için sıranızı beklemeye koyulursunuz. Eğer ailenizin bir geliri yoksa memurluk size ikinci bir kapılanma, varlıklı bir evin içgüveyliği şansını sağlamıştır." (s. 23)
Bunun dışında Beyoğlu alemleri, kibarlık budalası beyefendiler, şuh hanımefendiler... O dönemin romanlarında bolca bulunan şeyler. Bunların dışında yangınlardan da bahsediliyor. Artık nasıl bir etki bıraktıysa Tanpınar da, Ayverdi de, muhtemelen o dönemleri yaşamış veya araştırmış diğerleri de bu yangınları anlatıyor. Yangına ilk kim yetişecek yarışmaları yapılıyormuş falan. Direklerarası, Ramazan Bayramı, Karagöz, Ortaoyunu, bir sürü şey.
1909'a geldiğimizde 31 Mart Vakası. Padişah yanlılarının, "Mektepli subay istemeyiz!" bağırışları arasında İttihat ve Terakki'ye giderin kralı çekilir. İstanbul'da her yer birbirine girer. Kolağası Mustafa Kemal'in yönetimindeki Hareket Ordusu şehre gelir, isyanı bastırır. Zamane gençleri, çocuklar, baskıdan yılanlar İttihat ve Terakki'ye sarılır. İttihat ve Terakki, plansızlığın getireceği yıkıma uğrayacak, ancak o zamanlarda bundan kimsenin haberi yok tabii. Sonrası politik birtakım olaylar, harpler, yenilgiler, Rumeli'nin elden çıkmasıyla ağlaşan insanlar. Falih Rıfkı, bunları bir de karşı taraftakilerin hatıralarıyla destekleyerek anlatıyor, o süper olmuş.