Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar'dan bir tane de Zorba yazmalı.
"Aleksi Zorba. Çok uzun boylu bir keşişe benzediğim ve başım yamyassı olduğu için kızdırmak istedikleri zaman 'Fırıncı Küreği' diye de çağırırlar. Ne derlerse desinler. Bir zamanlar kavrulmuş kabak çekirdeği sattığımdan ötürü bana 'Çakaçuka' da derlerdi. Sözde nereye gidersem zarar verip tünediğim için bağ kütüklerine dadanan 'Pas Hastalığı' adını takanlar da oldu bana. Başka takma adlarım da var ama, onları da başka zaman anlatırım." (s. 21)

Kazancakis önsözde Zorba'nın coşkun yaşamına dair pek çok olay var, güzel bir taş bulup görülmesi için davet mektubu göndermesi buna güzel bir örnek. Güzelliklerin birlikte yaşanarak paylaşılabileceğine inanan, bu yüzden de yerinde duramayan ve yaşam nerede tam anlamıyla yaşanabilecekse oraya giden bir gezgin, flaneur, sürgün. Zorba bu.

Anlatıcı, Girit'e gitmek üzere bineceği gemiyi beklerken İlahi Komedya'ya dalmıştır. Günahlar, cehennemler, erdem arayışları arasında başını kaldırdığı zaman belki de asıl aradığı şeyi bulacaktır. Dışarıda fırtına vardır, o fırtınanın içinde camın ardından birinin kendisine baktığını görür.
Meraklı bakışlar adam/insan aramaktadır. Bulur da, "Patron" diyeceği anlatıcıyı gözüne kestirir ve yanaşır. Patrona kendisini almasını söyler. Elinden birçok iş gelmektedir; yemek yapar, madencilikten anlar, kadınlardan anlar, savaştan anlar, kitapların arasına gömülmüş insanları silkeler, gözden kaçan güzellikleri ortaya çıkarıp sunar, canı istediğinde santur çalar. Sadece canı istediğinde. Sırtındaki santuru belki de daha kitabi duygular içindir; kelimelerle anlatamayacağı şeyleri müzikle anlatmaya çalışır. Dans bir de. Çok mutluyken oynar. Başkaları için büyük yıkım anlamına gelen olayların ardından bile oynar, görkemli bir yenilgiyi hak ettiği şekilde karşılayamamaktan korkar.

Anlatıcı, dedesinden kalan maden ocağı için Girit'e gitmektedir. Tatil için, belki kafa dinlemek için. İş ilgilendiği bir şey değil. Düşünce adamı aslında; Buda'nın hayatını inceleyen, Budizm üzerine kafa yoran bir adam. Çok okur, yanında getirdiği sandıkların için kitaplarla doludur. Çok okuduğu için yaşama dair bazı şeylerden geri kalmıştır, kadınlardan mesela. Gizeme okuyarak ulaşmaya çalışır, oysa Buda'nın evden ayrılışı, bir kahraman olarak tek başına çıktığı yolculuk ona bir şekilde yol göstermeliydi, değil mi? Değil, Zorba karşısına çıkana kadar sayfalarda hayatın şifrelerini aramıştır. Zorba'yla birlikte Buda'yı daha farklı düşünmeye başlar, hatta ikisi arasında bağlantılar kurar. Zorba'ya bağlanması bu yüzden. Gemideyken okuduğu kitaptan bir alıntı: "BUDA: Benim ne öküzlerim, ineklerim var; çayırlarım da yok. Hiçbir şeyim yok. Hiçbir şeyden korkmam; sen de istediğin kadar yağ, gökyüzü!" (s. 28) Zorba'da kitaplarda bulamadığını bulur, yaşamın ta kendisi. Arayıştaki iki kahraman birbirini bulur, birbirlerini tamamlarlar. Düalistik bir şey. Zorba'nın dediği gibi, bir işe başlarken tanrı yanda olacaksa şeytan da olmalı. Her şey böyle sürüp gider.

Yolculukta, madenin açılma işlemleri sırasında kaldıkları kasabada birbirlerini iyice tanırlar. Zorba'nın yaptığı yemekler yenirken kitaplara, kadınlara, şaraplara dair konuşulur. Belki şaraplara dair değil ama burada bir metni yeniden yaratıyoruz, olsun o kadar. Neyse, Savaş hakkında söylenenler, söylenemeyenler Zorba'nın yüzünden okunurken bir sıkıntının kucağına düşmeyenler bizden değildir. Zorba da savaşmış, Türklere, Arnavutlara karşı. Boş bir şey olduğunu söylüyor, başka bir şey demiyor. "(...) 'Dünyaya özgürlüğün gelmesi için bu kadar cinayetler ve alçaklıklar mı gerekli yani? Çünkü oturup sana işlediğimiz cinayetlerde yaptığımız alçaklıkları saysam tüylerin ürperir. Fakat sonuç ne oldu? Özgürlük! Tanrı yıldırımını atıp bizi yakacağına özgürlüğü veriyor? Hiçbir şey anlamıyorum!..'" (s. 31)

Maden kazası, kasabadaki kadın-erkek ilişkileri, Zorba'nın bir kadını korumak uğruna bütün köyü karşısına alıp bıçak kavgasına girmesi, bir kadını geri çevirmenin işlenecek en büyük olması, Dul Meryem'in yolunu benimseyip tanrıyı anlama çabası, Zorba'nın ölü evladı, uzun bir yol. Anlatıcı kadınlara yaklaşımını değiştirecek. O da değil, hayatı değişecek. Zorba'ysa yoluna devam edecek. Birbirlerini son kez gördüklerini bilerek ayrılacaklar. Mektuplar, telgraflar, sonra bu dostluğun arasına ölüm girecek. Hani dibine kadar yaşamış bir adam hayattan ne kadar kopabilecekse.
Bir derleme olsa da kaynaklar biraz silik, Atayman ele aldığı metinlere kendi fikirlerini de karıştırmış ve ortaya bu metin çıkmış. Metinlerin üzerine yorumlamalar yapıldığı için direkt Atayman'ın adını alıyorum.
Kahramanların geçirdiği değişimler üzerine kurulu, bir adet T-2000, Batman ve Neo içeren bu kitapta postmodernizmin yüksek sanatla halkın süper kahramanları arasındaki çizgiyi flulaştırma çabasının yanında The Matrix Trilogy'nin felsefi bir değerlendirmesi mevcut.

"Kurtarıcının Dönüşümü" adlı bölümde II. Dünya Savaşı'nın ardından kahramanların asık yüzlü, asi olmaktan çıkıp daha insani, duygu yoğunluklu karakterlere dönüşmelerinin öyküsü var. Humprey Bogart örneği veriliyor; Bogart'ın Casablanca'yla ortaya çıkan antifaşist, bir ideale sahip karakteri, kara dizilerin ve gangsterlerin dünyasının yavaş yavaş değişeceğini gösteriyor. Bu durum makinelerde daha garip aslında, onlar insanlara karşı üstünlük kuran varlıklar olarak bilinir. Mesela elin kırılmaması için bir robotla el sıkışılmaması gerektiği eski bir Gine-Bissau şakasıdır ama robotlar da değişim geçirir. Körfez Savaşı'nın bir simülasyon olduğu fikri ortaya çıktığında savaşa harcanan kaynaklar yüzünden daha fazla insanın ölmesine -savaşılan ülkenin insanlarının yanında devletten sosyal yardım göremeyen ABD vatandaşlarının ölümleri de var- yol açılmıştı. Aslında her şey televizyondan izlense de gerçekten birileri ölüyordu. Bombalar, tanklar, makineler karşısında insanın üstü geleceği fikri bu havada belirince T-800 bir ölüm makinesi olmaktan çıktı. İlk filmde önünde kimse duramazken ikinci filmde insanlaştırıldı. Duyguları anlama çabasını, gülümsemeye çalışmasını hatırlıyoruz.
Benzer bir şey de Tarzan'la bilinen Johnny Weismüller'in olayı. Jungle Jim olmadan önce ağaçtan ağaca atlayan kaslı adamımız, yaşlanıp yağ bağlayınca güçlü kahraman mitosunun dışında kalır ve farklı bir karaktere bürünür. Zorunlu bir değişimdir bu. T-800'ün değişimi gibi. T-800 Öldürmemek zorundadır, makineye inmiş bir vahiy gibidir bu. İnsan makineyi yaratır, ona bazı kurallara uyması gerektiğini söyler ve hatta yaratılışına işler bunu; üç meşhur yasa gibi. T-800 belki de bu yasayla hareket etmektedir ki filmin sonunda yine insani bir duygu olan fedakarlıkla kendini imha eder. Düşünebilen bir robot çıkmıştır ortaya, insana oldukça yakın bir varlık. Diğer tarafta daha ileri bir teknoloji vardır: T-1000. Atayman'ın film incelemesinde eski-yeni teknolojinin ifade ettiği anlamlar var, burada kesiyorum.
"Batman" bölümünde göstergeler kaosu içinde oyuncak bir kurtarıcının etrafımızdaki gerçek kurtarıcıların yerini alması, göstergelerin göstergeleri içinde -The Lord of the Rings'in çekim aşamalarının belgeselleştirilmesi vs.- çocukluğun fantastik dünyasına dönüp gerçek dünyadan uzaklaşma gibi mevzular var. Superman ve Batman karşılaştırmasıyla bunun farklı şekillerde tezahürleri inceleniyor. Süper adamımız II. Dünya Savaşı'nın arifesinde ortaya çıkarak kötüleri cezalandırmaya başlamıştı. Başka bir gezegenden geliyordu ve yeni dünyasına kolaylıkla uyum sağlayabilmişti, kötülere karşı verdiği savaşta kendisini güçsüz bırakacak tek şey kendi dünyasına ait bir maddeydi. O maddeden ne kadar uzak olursa o kadar iyi. Yakışıklı kardeşimiz bu göstergelerle patlama yaptı ve yeni kahramanlar ortaya çıktı. Yeni bir endüstrinin doğuşunda farklı karakterler için farklı arka planlar oluşturuldu ve bu yapılırken dönemin toplumsal yapısı ele alındı. Bu açıdan büyük değişimleri süper kahramanlarda görmek son derece mümkün.
Yarasamız, abisine göre biraz muallakta kaldı. Karanlık yerlerde yaşıyor, gölgelerden bir anda fırlıyor, adıyla müsemma gotik bir kentte imgesini oradan oraya dolaştırıyor. Bela mı, kurtarıcı mı? Geçmişi ortaya çıkınca sevilebilecek bir karakter haline geliyor ama süper adamımızdan epey bir farklı. Gündüzleri playboy havasında gezip duruyor, son model arabalarıyla fink atıyor. Koca bir malikanede yaşıyor, partiler veriyor falan. Geceleriyse kurtarıcı oluyor, oradan oraya uçup ailesinin intikamını almaya çalışıyor. Clark Abi ise kendi halinde bir gazeteci. Orta direk bir ailede büyüyor ve hayatında bu çizginin dışına pek çıkmıyor. Atayman diyor ki Superman kardeşimiz büyüklerin kahramanıdır. Büyüklerin dünyasıyla çocukluk arasındaki çizgide gidip gelir, bir yabancılaştırma yaratmaz. Nükleer silahların dünyasında salt doğrunun yanındadır. Batman ise çocukluktan kopuşun acılarıyla doludur. Ailenin yok edilişi, hırslarla dolu bir dünyada kısılıp kalmak, karanlık kent imgesi, hepsi bir araya gelerek büyüklerin acı dolu dünyasında bir göstergeler imparatorluğu oluşturur.

Geri kalanı 1950'li yıllardan itibaren Batman'in geçirdiği değişimler ve filmlerin incelenmesi. Dolu bölümler ama yine üşendim, geçiyorum.

The Matrix Trilogy faslına geldik. Bölümlendirme yapmadan direkt anlatacağım. Öncelikle filmlerin nasıl sınıflandırılacağı sorunu ele alınmış. Birçok farklı sınıflandırma önerisi ele alınarak Matrix'in BK janrın dahil edilebileceği söyleniyor. PKD için BK neydi, BK emekti. Farklı, vurucu, düşündürücü bir fikirdi işte. Görselliğin vs. yanında felsefeye de el atıldığı malum, buradan yaklaşıyoruz olaya. İnceden bir eleştiri de var; filmler yağdırdıkları referanslarla uçsuz bucaksız bir araştırma alanı açıyorlar. Atayman, felsefenin bu şekilde "ayağa düşürülmesini" eleştirse de bunun sorumlusunun filmler değil, aşırı meraklı okurlar olduğunu söyledikten sonra üç filmin çok daha fazlasını ifade ettiğini belirtiyor.

Üçleme, grunge gençliğinin amentüsüdür. İlk aksiyonlu sahneden sonra Mr. Anderson'ı odasında buluruz ya, bahsi geçen gençliğin odasıdır bu. Düşüncenin başladığı yerdir. Cogito ergo sum için bir doğuştur. İzleyici için odanın dışına çıkmanın sonucu farklı bir dünyaya açılmaktır, bu dünyada ileri teknolojinin kötülüğüne karşı yine insancıllığa sığınılacaktır. Arnold Abi'nin filmlerindeki mevzu burada da geçerlidir; Arthur C. Clarke'ın sözünü hatırlarsak insanoğlunun anlayamayacağı bir teknoloji, sihir gibi gelecektir, anlaşılamayacaktır ve insan da anlayamadığı, bilmediği şeyden korktuğu için bilinmeyenin korkusu bir savunma mekanizmasının ortaya çıkmasına yol açacaktır. Bilinen teknoloji, bilinmeyene göre daha üstündür, kabul edilebilirdir. Kontrol isteği, insanın önündeki en büyük engellerden biridir belki. Transcendence da ilgili bir konuyu işliyordu; insanoğlunun iyiliği için atılan bir sonraki teknolojik adım, anlaşılamadığında tehdit unsuru olarak görülecektir ve bertaraf edilecektir. Belli bir doğrultuda/hızda gelişen teknoloji, sıçramalara göre daha kabul edilebilirdir. Alien, 2001: A Space Odyssey, The Truman Show vs. gibi filmlerle birlikte incelenen bu mevzu derinleşmeye çok açık. İleri-geri teknolojinin yaratıları arasındaki farkın ortadan kalkmasıyla birlikte sanal-gerçek ayrımı da ortadan kalkacaktır, eh, düşünce her iki yolla da varlığını sürdürecek demektir. Bölünecektir de; ontolojik problemlerin belirmesiyle düşünce de kendi içinde ayrışacaktır. Bir sen-ben farkı ortaya çıkacak. PKD'nin paranoya ölçüsüne getirip incelediği öteki kavramı, bu durumun sonucudur. I, Robot'ta diğerlerinden farklı bir bilinç seviyesine ulaşmış robot için kendi varlığını sorgulama hali vardır. İnsanlara ne ölçüde benzer, bilinç seviyesi bir robotu ne kadar insanlaştırır, bunlar hep kafa patlatılası. Evet.

Ben bu kadarını alıyorum, gerisi çok daha geniş. BK hayranları, The Matrix Trilogy hastaları için süper bir derleme.
Tamam, lisedeki arkadaşlarla bir derdim olmadığı için sıkıntılı yıllara dönebilirim.

Natalia kitabı verdiğinde sıkı metalcilik bizim işimizdi. Posterler, kasetler, CD'ler, oho. Onulmaz acılar, kızgınlıklar içindeymişiz gibi dolanmalar falan. Neymiş bu diye aldım kitabı, şöyle bir baktım. Led Zep kadar meşhur bir grupta gitar çalan bir adamın hikâyesi olduğunu gördüm, o dünyayı tanımak için okudum. Mevzunun bambaşka bir şey çıkması bir yana, şöyle okkalı bir tokat yer gibi olmuştum o zamanlar. Tekrar okudum, birkaç kez okudum da doyamadım. Sonra çok yakın bir arkadaşıma verdim kitabı, o arkadaşla iletişim kesildi ve kitap aklımdan çıktı. Geçenlerde Sezin hediye etti sonra, kitabı okuyalı 10 yıl falan olmuştu. Heyecanlandım, korktum. Eski dostlarla görüşmeden önce bir korku olur ya, ne kadar değiştik, ne kadar büyüdük falan gibi şeyler. Aynen öyle oldu. Sonuç olarak oldukça büyümüşüz, evet.
Daniel Weir, son derece sıradan bir adam olmasının yanında müzikal yeteneği sağlam bir kardeşimizdir. Alt sınıfın gençleri ne yaparsa onu yapar başta; geçici işlerde çalışır, mastürbasyon yapar, sivilcelerini patlatır ve bunun gibi şeyler. Baba şiddetinin travmasını atlatmış gibi görünür, sol görüşlüdür ve gettolardan kurtulmanın tek yolunu müzikte arar, bu yüzden semtin zengin çocuklarının grubuna sakız olmaya çalışır. Frozen Gold'un bir konserini izler ve konserden sonra elemanların yanına gider, bütün sakarlığı ve pervasızlığıyla bestelerini paylaşmayı çok istediğini, grupta bir ışık olduğunu ve bestelerinin yardımıyla çok daha başarılı işler yapacaklarını söyler. Elemanlar burun kıvırır gibi olur ama bestelere bakarlar ve gerçekten Weird'ın yetenekli bir adam olduğunu görürler. Grubun bas gitaristi akademisyenlik için gruptan ayrılır ve Weird, iki alışveriş poşetine yerleştirdiği eski bas gitarıyla birlikte gruba dahil olur. Konserler, çılgınlıklar, müzik endüstrisi, rockstar yaşamı, aşk, facialar derken nefis bir roman. Kabaca böyle. İncesi bambaşka bir şey.

İki gün önce intihar etmeye karar vermiş bir Weird'la başlarız romana. Yapamaz, anılarla doludur ve ne olursa olsun merak duygusu ağır basar, neler olacağını görmek ister. Trenin saatini beklemektedir, yolculuğun detayları hakkında okurun hiçbir bilgisi yoktur o zamana kadar, sonlara doğru mevzuyu öğreniriz ama öncesinde Weird'ın hikâyesini dinleriz. Grupla tanışma falan, elemanlar. Çılgın Davey. Adonis. Les Paul'üyle bir tanrı gibidir. Melodiler gitardan ırmak gibi akar. Christine Brice, okulda Weird'ın bir dönem üstü. Davey'yle müthiş bir ikili, tanrıça gibi bir kız. Teknoloji manyağı bir klavyeci, bir de davulcu var. Davulcu normal bir adamdı galiba. Neyse.

Grubun elemanlarıyla tanıştıktan sonra Weird'ın günceline döneriz, St. Jute adlı bir kilisede yaşamaktadır ve alt sınıftan iki arkadaşı vardır, onlarla görüşür. Biri işçi sınıfından, komünist bir İskoç. Diğeri 18 yaşındakiler ne yapıyorsa -uyuşturucu kullanmak, sevişmek, aylaklık vs.- onu yapan bir genç. Zenginlik içinde yüzen bir adamın bildiği hayatı sürdürmesini sağlayan kişiler. Gerçek bir arkadaşlık. Weird, otuzlarında inzivaya çekilmiş bir adamdır ve yaşadığı yerde onu kimse tanımaz. Stüdyosunda film, reklam müziği yapar, içer ve hatırlar. Zamanı böyle geçer. En büyük problemi, kiliseye girip sağa sola sıçan güvercinlerdir. Bir de hayatıyla ne yapacağı var tabii. Parasıyla değil, parasının miktarını bile bilmez. Cebindeki plastik kartlardan fazlası değildir para.

Grup oldukça ünlenir ve turnelere çıkarlar. Inez'le birlikte mutludur Weird, Dave'le Inez'i yakalayana kadar. Christine'le kısa süreli ilişkisi olur. Ya buraları katletmeyeyim ben, anlatıcıdan duymanız lazım

Davey, Weird'ın bulduğu ve gerçekleştirilmesi konusunda ısrar ettiği bir sahne şovunda işlerin ters gitmesiyle elektrik akımına kapılır ve ölür. Weird için sayı. Christine, Davey öldükten sonra solo albümler çıkarır ve müzik yaşamına devam eder. Yıllar önce Frozen Gold için Weird'ın bulduğu bir sahne şovunu gerçekleştirir, fanatik dindarlar tarafından kurşunlanarak öldürülür. Weird için ikinci sayı. St. Jute'a gelip Weird'a müziğe devam etmesini söyleyen menajeri anlatır Christine'in başına gelenleri. Weird, gruba katılmadan önce şehirden kaçmayı düşünürken yine aynı durumda bulur kendini, bu sefer geçmişindeki aşkına gidecektir. Kız gerçekten iyidir, güzeldir ama Weird'ın şaşkınlığı -şapşallığı da diyebiliriz- aralarındaki ilişkiyi zayıflatır ve ayrılırlar. Zaman içinde ara ara görüşürler, kız evlenir, çocuğu olur falan. Weird en sonunda her şeyi göze alır ve trene atlayıp kızın yaşadığı kasabaya gider. Mutlu sonla biter mevzu. Güzel. Metnin başında tren saatinin anlamını da böylece öğrenmiş oluruz.

Bir de iki Weird'ın birleştiği nokta var. Şu İskoç kavgacı bir tiptir, lüks bir barda kavga çıkartır ve her şey parçalanır, kırılır. Goril korumalar ortaya çıkıp ağız burun düzeltecekken Weird yalvar yakar kendini dinletir, kartlarından birini mekan sahibine verir ve kimliğini söyler. İskoç şaşkınlığa düşer, zenginlere, sömürüye beraber sövdüğü adamın kim olduğunu öğrenir haliyle falan. Mekan sahibi, Weird'ın kartıyla mekanı rahatlıkla satın alabileceğini söyleyerek tüy diker. Haha, bir de Weird'ın kafasını yardığı korumalardan biri Frozen Gold hayranı çıkar, yanındaki albümleri imzalatır falan.

Pek de bir şey anlatamadım ama müziğe yakından uzaktan ilgisi olan herkesin okumasını isterim. Iain Banks'in, adıyla soyadının ortasına "M" koyarak çıkardığı kitaplardan çok farklı, çok hoş bir şey.
Bener'in en felsefi metinlerinden biri belki. Tekilleşme kavramı üzerine kurulu bir gizem, akıl hastanesinde çalışan doktorlar tarafından çözülecek, bu sırada doktorların, özellikle Çiğdem'in hayatına girip siyasi mevzularla birlikte karakterlerin çözümlenişini izleyeceğiz. Hadi bakalım.
Meyhanede yalnız başına oturan bir adam, yanına oturan bir fahişeyle konuşmaya başlar. İç diyalog; adam dilsizdir ve kadının -erkeğin ya da, cinsiyetler konusunda oldukça özgürlükçü bir yazar Bener- söyleyeceklerini kendi yaratır, bir kısmını gerçekten duyar ama kadının söylediklerini duyamayız. Kadının tahrik edici davranışları dışında bir eylemi yoktur. Adam mimikleriyle konuşur, kollarını kullanır falan. Sonra kollarını gerçekten kullanır, kadını hastanelik eder ve komiserin tabiriyle "tımarhaneye" gönderilir. Kadını neden dövdü, çünkü kadınla birlikteyken çoğul olduklarını düşündü ve paranoyaklığı ortaya çıktığı an kadının ajan olduğunu sandı. Ajanlığın tekilleşmeyle ilgisi olduğu malum, iç diyaloğun gizemli Aysel'ini, Savaş'ını ve Sine'sini ve afazik Medeni Bey'in onca sayıklamasının altındakini görmek için biraz daha zaman var. Mevzuyu anlamalıyız. "(...) İnsanlar da öyle buruşur ve küçülürler. Dünyalar, güneşler, atomlar ve genler, hepsi buruşur, küçülür ve bir kara lekeye dönüşür. Tekil o'dur işte." (s. 8) Ölümün ötesine dek uzanan minimal bir varlıktır tekil, bir tek var olduğu sezilebilir. İletişimden muaf olmak ister, gırtlağının alındığını söyleyen Medeni Bey için iyi bir şeydir bu. İyi midir? Çok yetenekli bir obua sanatçısı olan Medeni Bey için nefesini kaybetmesinin ardındaki sebepler derindir aslında, işin o noktasında hastaneye geçiyoruz, beyefendi kadını öldüresiye dövdükten sonra.

İsmail, Çiğdem ve Ergin, üniversiteden sınıf arkadaşı olmalarının yanında aynı hastanede çalışıyorlar. Ön planda Çiğdem var. Modern denebilecek bir ailesi var, ilişkilerini özgürce yaşayabiliyor ama ilişkilerini anlamlandırma çabası çoğu zaman ortada bırakıyor onu, her şeyi kolaylıkla çözümleyemiyor ve yaşamının birikimleri zorlayıcı oluyor. İsmail'le sevişmesi, Ergin'e bağlılığı ve üçünün de hocası olan karakterle otorite-iktidar olgusu üzerine düşünceleri, nihayet Medeni Bey'in -İsmail'in taktığı adla Zeytindağı'ndaki İsa'nın- fikirleri arasında bocalarken kimliğini sürekli düşünecek, kendini biçimlendirmeye çalışacak. Üniversitedeyken siyasi olaylara karışmaları, Ergin'in gördüğü işkenceler yüzünden cinsel hayatının sekteye uğraması ve İsmail'in ajan olduğu düşüncesi işleri iyice çıkmaza sürükleyecek. Hocanın zamparalığı açık açık ortada olmasına, Ergin'le birbirlerine duydukları sevgiden kuşku duymamasına rağmen hocanın evine gidecek, son adımı atmayıp kendini geri çekecek mesela. Neden? Kendini denemek mi, merak mı, nedir? Hocanın aşırı feminist karısının hakaretlerini duymak, ilişki teklifini reddetmek, sanırım sınır tayin etmekle ilgili bir şey, baba mevzusu gibi geliyor bana. Freud'un adı romanda sıkça geçer, Çiğdem hocayla sevişse babasının tepkisinden çekinir. Sınırlarımızı kendimiz koyarız, deneyimler neyi yapıp yapamayacağımızı belirler. Kendini tanımanın aşamasıdır bu, ağır bedeller öderiz karşılığında. Çiğdem'in bedeli hissizleşmek belki, Ergin'i aldatmakla sevgiyi aynı kefeye koymak zor.

Medeni Bey'den girip diğer karakterlerden çıkıyoruz, bu esnada beyefendinin geçmişi sorgulanıyor elbette. Kimdir, hastanede tutulmalı mıdır, hayatıyla ilgili verdiği bilgiler doğru mudur, bunun sorgulanması esnasında yapboz yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Karıncalara karşı verilen bir mücadele, Medeni Bey'in tekilleşmeyle birlikte başlattığı savaş, şiddetini doktorların araştırmalarıyla yavaş yavaş kaybedecek ve obua sanatçısı adamın, Aysel'in ve diğerlerinin gizemi çözülecek. Alınan gırtlak, obua, Medeni ve diğer şeyler yapılarını kaybedecek ve adamımız bir sabah hastaneden kaçacak. Çiğdem sonsuz kurtuluşa güneşin ışıklarının meleğe benzettiği Ergin'le erişecek, onlar erişecek muradına, bize tekilleşme kalacak. Yalnızlık değil, ölüm değil, içe doğru bir büyüme. Sessizlik. Daha doğrusu yaratılışı içeren tek bir notaya, tek bir noktaya dönüşüm.

Erhan Bener iyi.
Yol kitabıdır. Yolda rahatlıkla okuyabilirsiniz. Saatler süren yolculukları bir soluğa indiren olaylar vardır ya, mesela o yoldan geri dönme fikrinin uğultusu, belki dünyanın dönme sesini duyma çabası, belki güzel bir kitap.
Üç kız çölde çay içmek istemiş, çöl onları yutmuş, bardakları kumla doluymuş. Çölde çaylarını böyle içmişler. Port ve Kit de bir şekilde içecekler çaylarını. Evli çift, New York'tan Afrika'ya uzanan yolculuklarında ilişkilerinin boşluklarını belki bildikleri dünyadan uzaklaşarak doldurmayı umuyorlar ama en başta içlerindeki boşluklar dolacak. Kumla. Uçsuz bucaksız bir boşlukta savrulacaklar. Betonların arasında kısılıp kalmalarının haricinde başka türlü bir yok oluşla karşılaşacaklar. Bardaklarına kendileri dolacak. Vahalara rastlasalar bile bir çölden ibaret kalacaklar.

Bu ikisini yanında Tunner vardır, genç bir adam. Erkek egosuna kapılıp Kit'i elde etmeye çalışır. Port, daha başlarda bir Arap kızıyla birlikte olmaya kalkışır. İlişkisinin daha iyiye gitmesini ister bir yandan, umutludur da. Kit, iyi hissettiği günlerin azalmasıyla birlikte mutlu olmaya çalışır ama tahammülsüzlüğü içten içe büyür. Sinirini saklamak için rol yapar, hissetmeden söylediği sözlerine yetişmeye çalışır ama zamanla kontrolünü kaybeder falan. Medeniyetten uzakta, yabancı bir dünyada olmaları içlerindeki çölü iyice büyütür. Yemeklerin yenilmeyecek gibi olması, sıcak, zor şartlardaki yolculuklar, geçmiyormuş gibi görünen zaman derken kırılmalar başlar. Port, mutluluğun başka yerlerde olduğunu düşünür bir zaman. Sömürgeleşerek pitoresk manzaralar üreten koca bir kıtada nereye gidilirse gidilsin mutluluk başka bir yerde olacaktır. Bu yüzden yolculuklarının sonu gelmez. Bu yüzden huzursuzlukları sürekli büyür. Kit, Port'un varoluşsal problemlerinden daha farklı bir noktadadır. Manzaralarla ilgili bir konuşmalarında Port sadece sıcağı sevdiğini söyler, Kit'se sıcakla soğuğu, yazla kışı ayırt etmez. Bir şeyleri kaçıracağını düşünür, bir bedel ödemek zorunda kalmaktan korkar. Sonuçta her zamanki fikir ayrılıklarından biri ortaya çıkar ve Kit noktayı koyar, belki de daha açık olamayacak bir şekilde: "(...) Sık sık aynı tepkileri göstermelerine, aynı duyguları hissetmelerine rağmen, hiçbir zaman aynı sonuçlara varamadıklarını, çünkü hayattaki amaçlarının birbirinin tersi olduğunu görmek ona hüzün veriyordu." (s. 85) Port da hayatın içine tam olarak giremediklerini söyler, tüm güçleriyle dışına asılmışlardır. Adam, mücadeleyi birlikte verdiklerini düşünür, farklılıklara rağmen önce birbirlerine, sonra hayata tutunmaya çalışırlar ona göre. Bu yüzden Tunner'ın girişimlerini görmezden gelir, Kit'e güvensizlik duymaz. Kit, Port'un yanlış kurduğu dünyanın bir parçasıdır ve bu ağırlığı taşıyamayacak hale gelince, sorumluluklardan ve oynamak istemediği rolden bir an olsun kurtulmak için Tunner'la sevişir. Omuzlarındaki yükü hissetmeyecektir bir süreliğine ama kum tanelerinin içine doluşmaya başladığını fark etmez. Port da aynı durumdadır. "Her ikisi de, bilincinde olmaksızın, zamanı yok saymak gibi tehlikeli bir hata işlemişlerdi. Yıllar hep birbirine benziyordu. Sonunda her şey olabilirdi." (s. 114)

Port hastalandı, Kit Arap tüccarlarla karşılaştı derken bitirdim. Ne notlar çıkarmışım da tembellik fena bir şey. Oryantal oryantal okuyabilirsiniz, okumazsınız, bilemiyorum. Bulursanız gelişine vurun ama.