Toplam yorum: 3.285.044
Bu ayki yorum: 6.570

E-Dergi

Ahmet Veske

Üsküdar'da doğdum. Kitapları severim. Hatırladığım ilk kitabımı, mazotlanmış ve talaş dökülmüş tahta zemini olan; kitap, gazete, defter ve rüzgargülü satan küçük bir dükkandan okul harçlığımla aldığım. Adı 'Tom Amcanın Kulübesi'ydi. İşte kitapla olan serüvenimiz böyle başladı.

Ahmet Veske Tarafından Yapılan Yorumlar

Olayların tarihsel bir düzlemde sıralanmasıyla ilgilenen bilim dalı olan kronoloji bizlere derli toplu bir bilgi toplamı sunmada kolaylık sağlar. Elbette bu kolay bir şey değil. Bu nedenle tarih alanındaki bilim insanlarının yaptıkları çalışmalar önem arz eder. Runik Bilgi Serisi’nden çıkan “Dünya Tarihinin En Önemli 1000 Olayı” adını taşıyan bu çalışma Klaus-Jürgen Matz’a ait. Önemli olayların tarihsel sıralamasından size kronolojik bir perspektif sunuyor.

Farklı coğrafyalarda aynı ve ayrı zaman dilimlerinde meydana gelmiş birçok olayın yorumlanmasında kolaylıklar sağlaması bu çalışmaların önemini ortaya koymaktadır. Merakı olanlar için bu çalışmalar büyük bir imkan olarak nitelenebilir. Bu bağlamda kitaplıklar için özel yerleri olan çalışmalardır diyebiliriz. Elbette, insanlık tarihi baş döndürücü bir hızla akmaya devam etmekte.

“Dünya Tarihinin En Önemli 1000 Olayı” adlı çalışma insanlığın dünya serüveninde başından geçen olayları bir araya getiren güzel bir çalışma. Bir başvuru kitabı olması adına kitaplığınızda bulunması açısından önerilir.
İnsanlık tarihinde bitmez tükenmez şekilde süregelen savaşların bıraktığı izler üzerine kül serpilse de varlığını günümüze değin ve sonraki yıllarda da savaşların şekil değiştirerek de olsa bu izlerin kalıcılığını bizlere hissettiriyor. Yakın yüzyılın büyük savaşı olan İkinci Dünya Savaşı, yıkımın ve acıların tüm yeryüzünü etkilediği bir savaştı. Bu savaşın etkin aktörü Almanya ve Hitler’di. Bu dönemi anlatan romanlar yazıldı; filmler çevrildi; belgeseller hazırlandı. Konu ağırlıklı olarak cepheleri önceliyordu. Konumuz olan “Herkes Yalnız Ölür” adlı romanda Hans Fallada, savaşın cephe gerisinde sivillerin yaşadığı sıkıntılar, cepheye yetiştirmeye çalıştıkları malzemeleri ürettikleri fabrikalardaki mesaileri, karartma geceleri, acılar, kaybedilen evlatlar, babalar, analar, abiler, sevgililer kısacası yaşananları anlatıyor. Bunu oğulları savaşta ölen bir anne ve babanın yaşadıkları üzerine kurguluyor. Hitler Almanya’sında sivillerin maruz kaldığı polisiye takipler, ihbar üzerine kurulu korku ve şantaj sistematiği ve sonrası gözaltı, işkence ve hapis… cezaevi günleri ve sağ girip cesedi yok olanlar…

Roman 636 sayfada bu psikolojinin toplumda oluşturduğu travmayı roman kahramanları üzerinden size aktarıyor. Ve kimi yerde akan kimi yerde yoran bir anlatım sizi de yaşananların içine çekiyor. Romandaki bölümlerde o günlerde yaşananlar ve yaşayanlarla bütünleşiyorsunuz.

Quangel ailesinin (Bay Otto ve Bayan Anna) merkezinde olduğu ve çevrelerinde şekillenen olaylar örgüsü… Geliştirdikleri pasif direniş yönteminin Hitler Almanyası’nda bulundukları şehir yöneticilerini ve Gestapo’yu sarstığını uzun uğraşlardan sonra yakalandıklarında anlayacaklardı.

"Fakat biz öyle kolay lokma değiliz. Onlar kurnazsa biz de kurnazız. Biz hem kurnazız hem de dikkatliyiz. Anna, dikkatli davranmalı ve devamlı tetikte olmalıyız. Ne kadar uzun mücadele edebilirsek etkimizde o kadar uzun süreli olur. Erken ölmemizin hiçbir anlamı yok. Biz onların çöküşünü görene kadar yaşamalıyız. Anna, ancak o zaman, biz de onların çöküşüne şahittik diyebilme imkanına kavuşmuş oluruz." (s.176)

Hans Falllada’nın “Herkes Yalnız Ölür” romanı yalın bir anlatımla, sade vatandaşların merkezinde olduğu yaşanan tarihsel gerçekliği okurla buluşturuyor.

İyi okumalar.
“Tarih, sadece komşu çocuklarının başarılarını yazmayacak!” (s.45)

Bu hayatımızın gerçekliğini resimleyen, okurken birebir yaşadıklarımızı bize hatırlatan, başarısızlıklarımızı göstereceğimiz çaba ve cesaretle başarıya çevirebileceğimizi; bu durumunda bizim elimizde olduğunu hoş bir kurguyla sunan bir kitap: ‘Başarısızlar Kulübü’

Pes etmeyerek, kimseyi dışlamayarak belirledikleri hedefe adım adım ilerleyen güzel arkadaşlıkların öyküsü. Anıl Basılı diğer kitaplarında olduğu gibi ‘Başarısızlar Kulübü’nde de ilginç bir başlık ve anlatımla yalnızca bir yaş grubuna değil tüm yaş gruplarına hitap ediyor. Kitaptaki ana kahraman ve arkadaşlarının önlerinde duran belki de kendilerinin oluşturduğu başarısız olma saplantısını nasıl kararlıkla aştıklarını okuyacaksınız. Bu saplantı veya korkuda biz ebeveynlerin ne kadar payı olduğunu sorgulamamızın gerekliliğini de görebiliyorsunuz. Ebeveynler olarak sanki hiç duvara çarpmadık hayatımızda. Çevremizden yolumuza taş koyanlar olmadı mı? Buna karşın yine de yolumuza devam etmedik mi?

“İnsanların düşüncelerinin beni yapmak istediğim bir işten alıkoymasına izin veremezdim.” (s.34)

Hiç sözü uzatmadan diyebilirim ki, ‘Başarısızlar Kulübü’nü önce kendimiz ardından çocuklarımız okumalılar.
Yaşamımızın önemli ve ayrılmaz parçası olan bir bitki ve ondan oluşan içecekten söz edeceğim bu kez. Önümüze demlenmeye hazır paketlenmiş veya dökme şeklinde gelen bu bitki: Çay. Ülkemizde çok sevilen ve Karadeniz Bölgemizde yetişen çay sıcakkanlı bir dostumuz. Hatta magazinel bir anlatımla renklendirelim; bir dizide yer alan Çaycı Hüseyin karakterinin dillerimize yapışmış seslenişiyle: “Çaylarrrr!”

Onun asıl anavatanı ve keşfedildiği bölgeler Asya’da yer alıyor. Yetişmesi, işlenmesi, çeşitliliği, iklim ve rakımına göre oluşan lezzet değişikliği; nihayetinde törensel bir seremoniyle demlenişi… Geçmişten günümüze çayın serüveni Peter Rohrsen’in bu çalışmasında sizi sıkmayan anlatımıyla, vurucu anekdotlarla çay hakkındaki bilgileri önünüze seriyor. Kişisel olarak bu bilgileri edinmekten çok keyif aldım.

Avrupa’da kurulan şirketler, çayın ticari üretimi ve yaygınlaşması, lojistik ve ticari transferi olağan sonuç olarak ticari rekabeti getirmiştir. Bu ticari rekabet çayın taşındığı gemiler arasında bir spor müsabakasına dönüşmüş ve “çay yarışları” başlamış (s.74). Tazelik ve ilk ürün gibi özelliklerle edinilerek servisi yapılan “çay partileri” zenginler arasında itibar göstergesi haline dönüşmüş.

Kitabın sonunda “ek okuma önerileri” başlığında zengin bir kaynakça sunulmuş. Rohrsen’in bu bilgileri derlerken, çay üretim merkezlerinden uzmanlarla birebir iletişim içinde olduğunu görüyoruz. Bu kitabın sizi etkilemesinde çok önemli bir etken. Çinli bilge Ti’en Yiheng’in sözleri ile çayın serüvenine tanıklık etmeye davet ediyorum: ”Çay, dünyanın gürültüsünü unutmak için içilir.”(s.118). Güzel bir çeviriyle dilimize kazandırılmış, bardağımızdaki sıcak dostumuzun öyküsünün derli toplu yer aldığı bu eseri öneriyorum.

İyi okumalar dileğimle…
“Yeşilin Kızı Anne” in üçüncü kitabı “Ada”yı sizinle kısaca paylaşmak istiyorum bu kez. Şu an için bu serinin son kitabı.

Kahraman(lar)ımız artık büyüdüler ve gençlik dönemindeler. Üniversite öğrenimleri için kasabalarından ayrıldıklarında yeni bir hayatın ve deneyimin içinde buluyorlar kendilerini. Serinin bu kitabında da hayatın gerçeklikleri kahraman(lar)ımızın doğal olarak peşini bırakmaz. Çok sevdikleri arkadaşların ölümü, kimilerinin aşkları, düğünler, doğan çocuklar, küçüklerin büyümesi, büyüklerin yaşlanmaları, hayatlarına giren yeni arkadaşlar… “Ah, insanların büyümek, evlenmek ve değişmek zorunda kalmaları ne korkunç! (s.202)”

Sonuçta ilk kitapla başlayan isminin sonunda “E” bulunan Anne’in serüvenini okumanızı öneririm. Üç kitaptan oluşan serinin sonunda umutlarını ve hayallerini yitirmeyen bir genç kızın öyküsünü okumuş olacaksınız. Bu sizin de hayata bakışınıza bir anlam katacak. İlkin tuhaf karşılanan, sonraları kucaklanan ve başarılarıyla gurur duyulan bir çocuğun yaşamına dair satır aralarında hepimiz için çıkarılacak dersleri olan bir roman diyebilirim.

İyi okumalar.