Toplam yorum: 3.284.979
Bu ayki yorum: 6.485

E-Dergi

UMUT GÜNER

İstanbul doğumlu, aslen Selanik-Drama mübadil bir ailenin evladıdır. İlk, orta ve lise eğitimini İstanbul Tuzla’da tamamlamıştır. Üniversite eğitimini ise Balıkesir Üniversitesi Tarih Bölümü’nde tamamlayarak buradan mezun olmuştur. Yüksek Lisans eğitimini ise Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Ortaçağ Anabilim Dalı’nda tamamlamıştır. Uzun yıllar muhtelif vakıf, dernek ve organizasyonlarda toplumsal, kültürel ve entelektüel faaliyetler içerisinde bulunmuş, dergi ve gazetelerde makaleler ve popüler tarih yazıları yazmıştır. Uluslararası hakemli dergilerde yayınlanmış makaleleri ve kitap çalışmaları bulunmaktadır. Ortaçağ Tarihi, Sosyal ve Siyasî Organizasyonlar, Devlet, Siyaset ve İktidar Felsefesi ile Politik Kuramlar alanlarında akademik ihtisas çalışmaları yürütmektedir.

UMUT GÜNER Tarafından Yapılan Yorumlar

İnsanları etkileme kavramını otorite veya güç kullanımından ziyade, derin bir insan anlayışına ve içsel bilgeliğe dayanan bir sanat olarak ele alıyor. Jocelyn Davis, Doğu'nun kadim bilgelerinin öğretilerini (Konfüçyüs, Buda, Gandhi, Mevlana gibi) modern uzmanlarla harmanlayarak, gerçek etkinin nasıl "kuvvetsiz bir güç" olduğunu gösteriyor.

Kitap, "etkileme" kavramını manipülasyon veya ikna teknikleri olarak gören batılı bakış açısına karşı, Doğu'nun daha holistik ve insan merkezli yaklaşımını getiriyor. Özellikle "liderlik" kavramını, hiyerarşik bir pozisyondan ziyade bir "hizmet" ve "örnek olma" rolüne indirgiyor. Okura, gücünü dışarıda aramak yerine, kendi değerlerini, dinleme becerisini ve başkalarına saygı duymayı içselleştirerek gerçek bir etki yaratabileceğini hatırlatıyor.

"İnsanları Etkileme Sanatı", günümüzün hızlı ve rekabetçi dünyasında, insan ilişkilerinde daha derin, daha anlamlı ve sürdürülebilir bir yol arayanlar için değerli bir rehber. Sadece iş dünyasında değil, günlük yaşamda da daha bilge, daha sakin ve daha etkili bir birey olmanın kapılarını aralıyor. Okurunu kısa vadeli "kazanmaya" değil, uzun vadeli "saygınlık ve güven inşasına" davet ediyor.

İyi okumalar.
Bu kitap, sadece bir tarih anlatısı değil; tarihin ta kendisinin soluk alıp verdiği, insanların, sokakların ve fikirlerin canlı bir organizma gibi çarpıştığı bir dönemin nabzını tutan bir şahitliktir. John Reed, bir gazeteci titizliği ve bir şairin duyarlılığıyla 1917 Ekim Devrimi'ni öyle bir anlatıyor ki, sayfaları çevirirken Petrograd'ın sisli caddelerinde yürüyor, fabrika işçilerinin ve askerlerin coşkulu mitinglerinde onlarla birlikte "Tüm İktidar Sovyetlere!" diye haykırıyorsunuz.

Reed'in eserini "birinci elden kaynak" yapan şey, olayların tam kalbinde, tarafsız bir gözlemci olarak değil, devrimin büyüsüne kapılmış, onun heyecanını ve kaosunu içten içe yaşayan bir katılımcı gibi yazmasıdır. O, devrimi yapan liderlerin nutuklarını aktarmakla yetinmez; sıradan bir askerin çektiği üniformadaki yırtığı, aç bir ailenin kuyrukta beklerken umudu ve öfkeyi bir arada taşıyan bakışlarını, karşıdevrimci fısıltıları da kaydeder. Bu, tarihi "yukarıdan" değil, "aşağıdan", sokaktan yazmaktır. Lenin'in de dikkat çektiği gibi, devrimin "olgularının doğru ve olağanüstü canlı bir tablosunu" çizer.

Kitap, devrimi salt bir siyasi darbeye indirgemez. I. Dünya Savaşı'nın yarattığı muazzam yıkımı, Çarlık rejiminin çöküşünü, Geçici Hükümet'in acizliğini, köylülerin toprak özlemini ve şehirlerdeki açlığı, Bolşeviklerin bu karmaşık ortamda nasıl bir sosyal patlamayı ustalıkla örgütleyebildiklerini gösterir. Reed, Bolşeviklerin "Barış, Ekmek, Toprak!" sloganının, soyut bir siyasi söylem değil, sokaktaki insanın gündelik hayatta hissettiği acil ihtiyaçların yankısı olduğunu çok iyi ortaya koyar.

Kitabın en çarpıcı yönlerinden biri, bizzat Vladimir Lenin tarafından yazılan önsözdür. Lenin'in bu kitabı "büyük bir ilgi ve hiç eksilmeyen bir dikkatle" okuduğunu ve "bütün ülkelerin işçilerine bütün kalbimle salık veririm" sözleri, esere sadece bir onay değil, evrensel bir misyon yükler. Lenin için bu kitap, proleter devriminin ve diktatörlüğünün doğasını anlamak için bir anahtardır. Onun bu tavsiyesi, kitabı siyasi bir metin olmanın ötesine taşır; adeta "resmi" ve "yaşanmış" tarih arasında bir köprü, devrimin kendi kendini anlattığı bir belge haline getirir.

"Dünyayı Sarsan On Gün"ü okurken, tarihin kritik anlarında "haber" ile "tarih"in nasıl iç içe geçebileceğine tanık oluyorsunuz. Reed, o anı yakalarken, aynı zamanda geleceğe de kalıcı bir kayıt düşüyor. Bugünün okuru için kitap, sadece 1917 Rusya'sını değil, tüm toplumsal devrimlerin temel dinamiğini anlamak için de kıymetli. İktidarın boşluktaki ani kayışını, kitlelerin bilincindeki dönüşümü ve bir dünyanın nasıl on günde sarsılıp yeniden şekillenebileceğini gösteriyor.

İyi Okumalar...
İnsanın en temel özelliklerinden biriyle, yani kendi hikâyesi ve düşünceleri üzerine düşünebilme yeteneğiyle yola çıkan Altan Çetin, buradan hareketle, tarih ve felsefenin insanı anlamak için nasıl iç içe geçtiğini anlatıyor ve tarih felsefesini, geçmişi sadece olaylar dizisi olarak değil, anlam arayışımızın bir parçası olarak görüyor.

Merkeze ise önce İbn Haldun'u yerleştiriyor. Onu, yalnızca Doğu'nun değil, tüm insanlık düşünce tarihinin köşe taşlarından biri olarak sunuyor. Batı'daki Vico ve Montesquieu gibi isimlerle benzerlikler kurarak, İbn Haldun'un evrensel düşünce mirasımızdaki yerini vurguluyor.

Daha sonra, Kant'tan Hegel'e, Nietzsche'den Marx'a, Foucault'dan Walter Benjamin'e uzanan bir yolculuğa çıkıyoruz. Bu filozofların tarihe bakışlarını, onunla hesaplaşmalarını ve "tarih nedir, nereye gidiyoruz?" sorularına verdikleri cevapları inceliyor yazarımız. Tarihin felsefesini yapmanın, aslında bugünü ve kendimizi anlamak olduğunu gösteriyor.

Sonuçta kitap bize şunu söylüyor: Tarih bize olayları, felsefe ise anlamı verir. Bu ikisinin buluştuğu yerde, geçmişten ders alan, bugünü daha derin kavrayan ve geleceği düşünebilen bir bakış açısı doğar. Hem tarihle uğraşanlara "felsefe yapmayı", hem de felsefeyle ilgilenenlere "tarihe bakmayı" öneren, düşündürücü ve kapsayıcı bir davette bulunuyor Altan Çetin.
Slavoj Žižek tarafından yazılan "Lacan'ı Nasıl Okumalıyız?", Jacques Lacan'ın derinlemesine psikanalitik teorilerini anlamak için bu kitap yardımcı olur. Žižek, Lacan'ın teorilerini daha anlaşılır hale getirmek ve okuyuculara daha derinlemesine anlama fırsatı vermek için örneklerini ve kendi yorumlarını kullanır. Okuyucu, kitapta Lacan'ın teorik temellerini ve temel kavramlarını öğrenir.

Lacan, gerçek, imgesel ve sembolik düzenlere büyük önem verir. Lacan, gerçekliği üç düzeyde inceler: gerçek, imgesel ve sembolik düzenler arasındaki ilişkiler ve bunların bireyin psikolojik yapısına etkileri ele alınıyor. Ek olarak, Žižek, "ayna evresi" olarak bilinen kavramı kullanarak, bireyin kendilik bilincinin gelişimi sırasında bir ayna karşısında kendisini tanıması sürecini tanımlar ve bu aşamanın bireyin benlik algısı üzerindeki etkilerini tartışır.

Žižek, arzu ve dürtü kavramlarını psikanalitik terapi ve süreç bağlamında ele alır. Arzunun ve dürtünün sembolik düzende nasıl ortaya çıktığını ve nasıl işlediğini açıklar. Lacan'ın teorisinde psikanalitik semptomların yerini ve bu semptomların nasıl okunması gerektiğini ele alır. Lacan'ın Sigmund Freud'un çalışmalarını nasıl yeniden yorumladığı tartışılır. Žižek, Lacan'ın Freud'dan nasıl ayrıldığını ve onun fikirlerini geliştirdiğini açıklar.

Žižek, Lacan'ın teorilerini hem bireysel psikolojiye hem de kültürel ve toplumsal analizlere uygular. Lacan'ın kavramlarının sinema, edebiyat ve popüler kültür üzerinden nasıl yorumlanabileceğini gösteriyor. Lacan'ın dilin bilinçdışı ve kimlik üzerindeki etkilerine ilişkin görüşleri kapsamlı bir şekilde tartışılır.

Slavoj Žižek tarafından yazılan "Lacan'ı Nasıl Okumalıyız?", Lacan'ın karmaşık teorilerini anlamak isteyenler için bu kitap çok önemlidir. Žižek, Lacan'ı kendi özel üslubuyla ve örnekleriyle daha erişilebilir hale getirir. Kitap, Lacan'ın teorik temellerini kapsamlı bir şekilde ele alarak okuyuculara geniş bir bakış açısı sağlar. Žižek'in analizleri ve yorumları, Lacan'ın fikirlerini daha iyi anlamak için yararlı yollar sunar. Žižek'in kitabı, Lacan'ın teorilerine ilgi duyanlar için bir başlangıç noktası olarak hizmet ederken, daha önce Lacan hakkında bilgi sahibi olanlar için de kapsamlı bir inceleme fırsatı sunar. Lacan'ın karmaşık ve soyut teorilerini somut örneklerle açıklamak, okuyucunun bu teorileri daha iyi anlamasını sağlar.
Yazar, Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarında casusluk faaliyetlerinin yoğun olduğu bölgelerden biri olan Arabistan ve çevresindeki bölgelerdeki Arap casusların etkisini inceliyor. Osmanlı İmparatorluğu'nun Arap dünyasındaki politikalarını, bu politikaların arkasındaki casusluk ağlarını ve Arap casuslarının Osmanlı İmparatorluğu'na karşı yürüttüğü istihbarat operasyonlarını analiz ediyor.

Dönemin siyasi ve askeri liderlerinin casusluk ağlarını nasıl kullandıklarını, casusların nasıl eğitildiğini ve hangi bilgilerin toplandığını kapsamlı bir şekilde ele alır. Ek olarak, okuyucuya Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünün nasıl şekillendiğini ve casusluk faaliyetlerinin etkilerini anlatır.

Riyad N. Er-Reyyis'in "Arap Casusları: Osmanlının Çöküş Döneminde" adlı bu çalışması, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerindeki casusluk faaliyetlerini ve özellikle Arap casuslarının rolünü ele alarak dönemin siyasi ve askeri dinamiklerini anlamamıza yardımcı olur.

Er-Reyyis Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş sürecinde iç ve dış politika dinamiklerini incelerken, bu süreçte casusluk faaliyetlerinin nasıl bir rol oynadığını aydınlatıyor. Farklı bir gözle döneme tanıklık etmek adına iyi bir kaynak.