Toplam yorum: 3.284.564
Bu ayki yorum: 6.070

E-Dergi

UMUT GÜNER

İstanbul doğumlu, aslen Selanik-Drama mübadil bir ailenin evladıdır. İlk, orta ve lise eğitimini İstanbul Tuzla’da tamamlamıştır. Üniversite eğitimini ise Balıkesir Üniversitesi Tarih Bölümü’nde tamamlayarak buradan mezun olmuştur. Yüksek Lisans eğitimini ise Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Ortaçağ Anabilim Dalı’nda tamamlamıştır. Uzun yıllar muhtelif vakıf, dernek ve organizasyonlarda toplumsal, kültürel ve entelektüel faaliyetler içerisinde bulunmuş, dergi ve gazetelerde makaleler ve popüler tarih yazıları yazmıştır. Uluslararası hakemli dergilerde yayınlanmış makaleleri ve kitap çalışmaları bulunmaktadır. Ortaçağ Tarihi, Sosyal ve Siyasî Organizasyonlar, Devlet, Siyaset ve İktidar Felsefesi ile Politik Kuramlar alanlarında akademik ihtisas çalışmaları yürütmektedir.

UMUT GÜNER Tarafından Yapılan Yorumlar

Hasibullah Sadeed'in bu titiz çalışmasını okurken, sadece bir savaşın kronolojisini değil, bir süper gücün kibrinin ve jeopolitik hesapların, bir milletin inatçı ruhu ve coğrafyanın amansız gerçekliği karşısında nasıl paramparça olduğunu izliyorsunuz.

Kitap, olayları basit bir "işgalciler ve yurtseverler" ikilemine hapsetmeden, trajediyi katman katman önümüze seriyor. Özellikle 1970'lerdeki iç siyasi çatışmaların, Afganistan'ı Sovyet müdahalesine nasıl kırılgan hale getirdiği bölümü son derece aydınlatıcı. Yazar, ülkeyi bir "kanlı laboratuvara" dönüştüren süreçte; yerel Marksistlerin iktidar hırsını, komşu ülkelerin manipülasyonlarını ve nihayetinde Soğuk Savaş'ın iki tarafının da Afgan halkını bir araç olarak gördüğü acımasız gerçeği çok net ortaya koyuyor. "Afganistan Savaşı'na zemin hazırlayan şüphesiz ülkenin iktidarını elinde tutan yönetimdi. Ancak savaşı başlatan Ruslar, ateşe odun atanlar ise başta Amerikalılar olmak üzere tüm Doğu Bloku karşıtı devletlerdi." (s.13)

En çarpıcı kısım, savaşın mekaniğinden ziyade sonuçlarına odaklanan bölümlerdi. Sovyetlerin geri çekilmesini bir "zafer" olarak gören dış dünyanın aksine, kitap asıl yıkımın bundan sonra başladığını hissettiriyor: çökmüş bir devlet, silahlanmış toplum, kayıp bir nesil ve gelecek on yılları da zehirleyecek bir kaos ortamı...

"Kızıl Ordu'nun Kabusu" sadece geçmişi anlatmıyor; 21. yüzyılda bölgeye yapılan müdahalelerin neden benzer kaderleri paylaştığını, teknolojik üstünlüğün dağlık arazide ve gayri nizami savaşta neden yetersiz kaldığını ve en önemlisi, "kurtarmaya" gelen yabancı güçlerin, girdikleri toprakları neden anlayamadıklarını düşündüren, son derece güncel derslerle dolu bir tarih çalışması. Soğuk Savaş tarihine ve modern Afganistan'ın kökenlerine ilgi duyan herkes için vazgeçilmez bir kaynak. "Kazanan yükselir, refaha kavuşur, bağımsız hareket eder. Kazanmak; barışa erişmek, kalkınmak ve karanlıktan kurtulmaktır. Ne yazık ki yabancı kuvvetlerin çekilmesinin ardından Afganistan bunlardan hiçbirisine kavuşmamıştır."(s.278)
Matt Simon’ın bu eseri, plastik krizine dair sahip olduğumuz o eski "doğada çözünmeyen atık" algısını yerle bir ederek bizi çok daha sinsi ve mikroskobik bir gerçekle tanıştırıyor. Kitabı okuduğunuzda, plastiğin sadece okyanusları kirleten bir çöp yığını değil, artık soluduğumuz havanın, içtiğimiz suyun ve hatta hücrelerimizin bir parçası haline geldiğini dehşetle fark ediyorsunuz. Simon, plastiğin dayanıklılığını modern dünyanın en büyük trajedisi olarak tanımlarken; yok olmayan, sadece sürekli küçülerek ekosistemin kılcal damarlarına sızan bu parçacıkların izini bir dedektif titizliğiyle sürüyor. Bilim insanlarının peşinden en yüksek dağ zirvelerinden okyanusun en derin çukurlarına kadar giderek, insanın kendi icadı olan bu mucizevi materyalin nasıl bir biyolojik işgale dönüştüğünü gözler önüne seriyor. "Ne var ki plastikle dünyanın her bir köşesini ve kendi bedenlerimizi kirlettik; bunun sonuçlarını anlamak için bilim insanları şu an çaresizce çabalıyorlar. İnsanlığı plastik tuzağından kurtarmak zor ama mümkün bir mücadeleyi tüm uygarlık boyunca yürütmeyi gerektiriyor." (s.13) Bu metin, sadece bir çevre felaketi raporu değil, aynı zamanda insanlığın kendi yarattığı yapay gerçekliğin içinde nasıl hapsolduğuna dair sarsıcı bir yüzleşme sunuyor. Kitabı bitirdiğinizde anlıyorsunuz ki mesele artık sadece dünyayı kurtarmak değil, kendi biyolojik varlığımızı bu görünmez istiladan nasıl koruyacağımızdır. "Böylece plastikten kurtulamasak bile onun geleceğimizi belirlemesini engelleyebiliriz." (s.169)
"Kızgın Rüzgarların Ülkesinde", sadece bir seyahatname veya etnografik çalışma değil, iki ayrı varoluş halinin, iki zaman algısının ve iki bilgelik yolunun iç içe geçtiği şiirsel bir manifesto gibi duruyor. Galsan Tschinag'ın sesi, sanki Altay Dağları'ndan esen kadim bir rüzgarla geliyor ve modern dünyanın "okumuş" insanının yüzüne çarpıyor.

Kitabın özünde şu var: Batı'nın (veya modern kent insanının) "bilgisi" ile göçebenin "bilgeliği" arasındaki kadim bir hesaplaşma/değil, diyalog arayışı. Tschinag, okura şunu fısıldıyor adeta: "Siz kitaplarla, teknolojiyle, soyut kavramlarla donanmış haldeyken, biz dağlarla, rüzgarla, atların kişnemesiyle ve ateşin etrafında anlatılan hikayelerle öğrendik. Sizin 'ilerleme' dediğiniz şey, sizi yurtsuz bıraktı. Bizim 'göç' dediğimiz şey ise, her adımda yurdu yeniden keşfetti."

Kitaptan aklımda kalan şu sahne çok güçlü: Yazar, bir yandan Tuva halkının Sovyetler döneminde yaşadığı kültürel erozyonu, çobanlıktan koparılışın trajedisini anlatırken; diğer yandan bu kopuşu yaşamış modern okura, aslında kaybettiği bir şeyi hatırlatıyor: Dinleme becerisini ve anlatının iyileştirici gücünü.

Bu kitap, bir vicdan muhasebesi için davetiye gibi. Okurken insan kendini, "Acaba ben hangi taraftayım? Yoksa her ikisinin arasında sıkışmış, her iki dünyanın da nimetlerinden ve yüklerinden pay alan biri miyim?" diye sorarken buluyor. Tschinag, yargılamıyor; sadece "Biz böyleyiz, siz öylesiniz. Gelin, birbirimizin hikayesini, sözünü kesmeden dinleyelim," diyor. Belki de kitabın en büyük mesajı bu: "Sözü kesmeyin. Çünkü kesilen her söz, boğulan bir nehir, kaybolan bir bilgelik ve iyileşmeyen bir yaradır."
Irina Paperno'nun bu kitabını okuduğumda, yazarın 19. yüzyıl Rusya'sında intihar olgusuna dair çok katmanlı ve derinlikli bir analiz sunduğunu düşündüm. Paperno, intiharı yalnızca psikolojik veya ahlaki bir mesele olarak değil, toplumsal dönüşüm, felsefi tartışmalar ve kültürel temsillerle iç içe geçmiş bir "kurum" olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, konuya taze ve güçlü bir perspektif getiriyor.

Kitapta beni en çok etkileyen, intiharın Rus entelektüel hayatında bir "anlam arayışına" dönüşmesiydi. Paperno, Dostoyevski, Tolstoy gibi yazarların eserlerinin yanı sıra, gazete haberleri, mahkeme kayıtları, tıbbi raporlar ve intihar notları gibi sıradan insanların izlerini taşıyan belgeleri de kullanarak, intiharın nasıl kamusal bir dil ve tartışma nesnesi haline geldiğini gösteriyor. Özellikle 1860'lar sonrası Rusya'sında, hızlı modernleşme, geleneksel değerlerin sarsılması ve nihilist akımlarla birlikte, intiharın bireyin özerkliğinin radikal bir ifadesi ya da anlamsız bir dünyaya tepki olarak yorumlandığını vurguluyor.

Paperno'nun "kültürel bir kurum" tanımı çok yerinde. İntihar, dönemin Rusya'sında sadece bir "sosyal sorun" değil, aynı zamanda felsefi (özgür irade vs. determinizm), dini (ruhun ölümsüzlüğü) ve siyasi (birey-toplum çatışması) mücadelelerin sembolik bir sahnesi olmuş. Yazar, istatistiklerin ötesine geçip, bu eylemin toplumsal zihniyette nasıl kodlandığını ve edebiyatın bu kodu nasıl şekillendirdiğini inceliyor.

Eleştirel olarak söylemek gerekirse, kitap bazen akademik ağırlığı nedeniyle genel okuyucuya ağır gelebilir. Ancak, Paperno'nun disiplinlerarası yaklaşımı (edebiyat eleştirisi, kültür tarihi, sosyoloji) ve detaylı örneklemesi, dönemi anlamak isteyenler için paha biçilmez bir kaynak sunuyor.

Sonuç olarak, bu kitap sadece Rusya'nın 19. yüzyıl ruh halini değil, modernleşme sancıları çeken her toplumda intiharın nasıl bir "anlam yüklü eylem" haline gelebileceğini anlamak açısından da çok değerli. Dostoyevski'nin karakterlerindeki varoluşsal bunalımların, aslında gazete sayfalarındaki intihar haberleriyle nasıl yankılandığını görmek, edebiyatın toplumsal gerçeklikle olan güçlü bağını bir kez daha hatırlatıyor. Paperno, intiharı, bir çağın tanıklığı ve kendini yorumlama biçimi olarak okuyarak unutulmaz bir çalışmaya imza atmış.
Bu kitap, Çin'in modernleşme sürecinde bilimsel bilginin aktarımını, çeviri faaliyetleri merkezinde ele alarak, Batı merkezli bilim tarihi anlatılarını sorgulayan önemli bir çalışma. Kalkan, Çin’in 1644-1911 arası dönemini inceleyerek, ülkenin bilimsel birikiminin yalnızca Batı'dan aktarılan bilgilerle şekillenmediğini, aksine kendine özgü bir alımlama, uyarlama ve sentez süreci olduğunu ortaya koyuyor. Budist metin çevirilerinden Cizvit misyonerlerin katkılarına, ardından sistematik Batılı bilimsel metin tercümelerine uzanan tarihsel kesit, Çin’in dış bilgiyle diyaloğunun ne kadar köklü ve çok katmanlı olduğunu gösteriyor. Eser, bu yönüyle, bilginin tek yönlü bir "transfer" değil, kültürel ve tarihsel bağlamda yeniden yorumlandığı bir "çeviri süreci" olduğunu vurguluyor.

Yazar, özellikle Batı’yı merkeze alan Türkiye'deki bilim ve çeviri tarihi araştırmalarına karşı, Doğu’ya odaklanan alternatif bir perspektif sunuyor. Çin’in kendini “göğün altındaki tek ulus” olarak gördüğü geleneksel dünya görüşünün, zamanla nasıl dışa açılan ve dönüşen bir bilim anlayışına evrildiğini anlatması kitabı çarpıcı kılıyor. Bu çalışma, yalnızca Çin özelinde değil, Batı-dışı toplumların modernleşme deneyimlerini anlamak için de çevirinin bir “köprü” değil, “yeniden inşa aracı” olduğunu gösteriyor. Okuyucuyu, küresel bilim tarihine daha kapsayıcı ve eleştirel bakmaya davet ediyor.