Toplam yorum: 3.285.044
Bu ayki yorum: 6.570

E-Dergi

Suat Sungur Tarafından Yapılan Yorumlar

17.05.2005

süper bir kitap ipek onguna milyonlarca tesekkür; herseyi yavas yavas zamaninda bize ögretti serra ile atlattik bütün sorunlarimizi suan da hayatimizin en gergin günlerini mükemmel bir sekilde ele almis sayin ongun tebrik ediyorum ve bu zorlu dönemden sonrada biz genclere evliligin nasil devam etmesi çocuklarimizi nasil büyütecegimizi anlatmasini temenni ediyorum.. daha ona ihtiyacimiz var..
17.05.2005

"Doksanıncı yaşımda, kendime bakire bir yeniyetmeyle çılgınca bir aşk gecesi armağan etmek istedim. Aklıma Rosa Cabarcas geldi, hani şu gizli genelevinde eline yeni bir parça düşer düşmez hatırlı müşterilerini haberdar eden kadın" cümleleriyle başlayan Benim Hüzünlü Orospularım'da bütün ustalığını ve bilgeliğini konuşturmuş Márquez. Yaşlı bir adamın o ana dek hiç tatmadığı, hiç kapılmadığı duygularla renklenen dünyasını yaşama sevinciyle dolu bir dille canlandırırken geçen yıllara, hayata, ölüme, aşka, tutkulara ve cinselliğe dair kısa ama çok doyurucu bir hikâye anlatıyor.

Aşk ve cinselliğin gecikmiş hâlleri, o gecikmişlikle şiddetlenen tutkular, tutkularla ateşlenen yaşama arzusu daha önce de işlenmişti. Mesela Uykuda Sevilen Kızlar'da Kavabata'nın, İhtiyar Çılgın'da Tanizaki'nin, Venedik'te Ölüm'de Thomas Mann'ın, Madam Bambu'da Faik Baysal'ın roman kahramanları da hem yaşlı hem tutkuluydular. Temalar benzerdi, tutkuların şiddeti benzerdi, cinsel yasakların baskısı hepsinde hissediliyordu; insani dram yaşlı insanların heyecanlarının 'ayıp' duvarlarına çarparak püskürtülmesiyle, en doğal insani duyguların toplumsal ahlakça bastırılmasıyla çıkıyordu ortaya. Márquez'in ihtiyar delikanlısı aşkı ve cinselliği daha doğal ve özgürce yaşayan bir kültürün imkânlarına sahip, onlardan daha şanslı.

Yakalandığı hastalığıyla savaşan seksenlerine merdiven dayamış Márquez'in biyogrofisine bakarak Benim Hüzümlü Orospularım'ın ihtiyar delikanlısıyla yazar arasında ilişki kurmak isteyenler roman kahramanının isminin hiç telaffuz edilmeyişini, hikâyenin birinci tekil şahsın ağzından aktarılmasını ve o şahsın da hayatının sefil yanlarını anlatacak Benim Hüzümlü Orospularım adlı bir roman yazma tasarısını kanaatlerini destekleyecek deliller olarak sunabilirler. Ne var ki, bütün bunlar Márquez'in hayata, kendisine ve içinde yaşadığı topluma ince bir mizahla yaklaştığından başka bir şey göstermiyorlar. Ve doksanlık bir erkeğin on dörtlük bir kıza duyduğu aşk üzerine kurgulanan hikâyesinin bütün çarpıcılığına rağmen bu kısa romanın asıl hayranlık ve şaşkınlık uyandıran yanı, her sayfasına Kolombiya'nın siyasal, ekonomik ve toplumsal hayatının damgasını vurmuş olması. Yaşlı bir adamın zihninde yapılan yolculukla aşkı, cinselliği, tutkuyu, kadınlı erkekli Kolombiya toplumunu anlatıyor Márquez, ama hiçbirini zamandan, mekândan, eşyadan, zihniyet biçimlerinden, ülkede kaydedilen değişimlerden koparmadan anlatıyor. Roman kahramanının neredeyse asırlık hayatına yön veren olayların nasıl bir atmosferde cereyan ettiğini hissedebiliyoruz. Dış mekân tasvirleri, sokaklar, evler, eşyalar ve onlarla insanlar arasındaki ilişkiler uzun tasvirlerle değilse bile yeri geldiğinde ayrıntı zenginliğiyle görünür kılınmış; romanda karşılaştığımız insan teklerinin sahip oldukları eşyalarda, giysilerde ve maddi değerlerlerde gizlenen ruhlarını okuyor Márquez. Márquez, insan ve eşya ilişkisini kimi yerde değerler dünyasındaki değişimle birleştirmiş. Böylelikle hiç beklenmedik bir anda Kolombiya'nın toplumsal gerçekleriyle yüz yüze getiriyor okuyucusunu. Mesela kahramanımızın çalıştığı gazetede eskiyle yeni arasında müessese müdürü üzerinde somutlaşan farklılığı anlatırken ülkesindeki sermaye birikimin kirli tarihini, yükselen değerleri ya da gelir dağılımındaki eşitsizlikleri satır aralarında ama olanca açıklığıyla teşhir ediyor; "Yirmi dokuz yaşını yeni bitirmişti, beyaz kadın ticaretiyle servet yaptıktan sonra deneysel yoldan gazeteci olan ve ömür boyu birinci başkanlık yapan büyükbabasından farklı olarak dört yabancı dil biliyordu, uluslararası alanda üç mastır yapmıştı. Yol yordam bilirdi, şık giyimli, serinkanlı diye tanınırdı, kusursuzluğunu tehlikeye atan tek şey yapmacıklı ses tonuydu. Yakasında canlı bir orkideyle her zaman spor ceket giyer her giydiğini sanki doğal yapısının bir parçasıymış gibi yakıştırırdı, ama ondaki her şey, sokaktaki iklim için değil, bürosundaki ilkbahar için yapılmıştı sanki. Giyinmek için neredeyse iki saatimi harcamış olan bense yoksulluğun rezilliğini hissediyordum, öfkem büsbütün artmıştı".

Komiği ve hüzünü aynı durumda ve bir tek anda birleştirirken insana ve topluma hem gerçekçi hem de eleştirel bir perspektiften yaklaşan Márquez'in kaleminden herkes ve her kurum nasibini almış; validen tutun da belediyedeki en küçük şarlatana varana kadar tüm yerel yöneticilerin cenneti hâline gelen genelevler, bir yanıyla sevimli diğer yanıyla kurnaz ve acımasız genelev sahipleri, düşmüş kadınlar, küçük kardeşlerini doyurup romatizmadan yürüyemeyen annelerini yatırdıktan sonra bedenini satmaya yollanan küçük kızlar, bütün bunların farkında olmalarına rağmen şehvetleri hiç azalmayan erkekler, her türlü yasadışı faaliyetin meşrulaştığı, cinayetlerin kolayca örtbas edildiği kriminal bir toplumsal hayat, bütün bu ahval ve şerait içinde dahi ilgisini ağdalı aşk anlatılarına ve özel hayatlara yoğunlaştıran halk, bu ilgiyi kışkırtan medya kurumları, umarsızca yaşayan zenginler, kesif bir yoksulluk, aydınların pısırıklığı, yani toplumsal tablonun her bir parçası nasılsa öyle, tam da oldukları gibi resmediliyorlar. Márquez, söz konusu tabloyu ve parçalarını onları değerlendirecek bilince sahip olmayan, o hayatla beslenmiş, o hayatın içinde yaşayan bir roman kahramanının bakış açısından izlettirerek didaktik ve yargılayıcı bir anlatımdan sıyrılmayı başarmış. Her şey yerli yerinde, her şey ortada, her şey apaçık ama kahramanın bakış açısına sığınarak hiçbir şeyi yargılamıyor, doğrudan çözümlemiyor, çelişkileri deşelemiyor, nedenler aramıyor. Tersine, bütün bunlara rağmen kahramanı ile birlikte hayata bağlanmayı, insanın tutkularıyla değişebileceğine inanmayı seçmiş Márquez. Benim Hüzünlü Orospularım, insanı tarihsel ve toplumsal derinliğiyle yakalayan hikâyesiyle, hayata bakışıyla, hüznüyle, mizahıyla, coşkusuyla ve bütün bunları kusursuz bir biçimde sunan anlatım tekniğiyle büyük bir yazarın kaleminden çıktığını her sayfasında hatırlatan bir roman.
17.05.2005

Doğrusunu söylemek gerekirse edebiyata değerler ekseninden yaklaşan okuyucuların varlığından bile haberdar olmadıkları, ama hitap ettiği okuyucuyla arasında duygusal ve düşünsel mesafeyi neredeyse sıfırlayan “öteki” edebiyat, şiddeti –hiç bir eleştiriye tabi tutmaksızın, bütün arkaik zihniyetiyle birlikte- dile getirmekte her zaman fütursuzdur. Geçmişte öyleydi, şimdi de öyle. Ermeni, Misyoner, Yahudi, Yunan, Kürt gibi kelimelerin sadece telaffuzunun bile birilerinin tahrik olup sokağa dökülmesini “meşru”laştırdığı günümüzde, kahvenin, sokağın, ülkü ocaklarının, derin devletin ve popülist siyasetin nabzını tutan -özellikle komplo teorileri üzerine kurulu macera, savaş ve polisiye türlerindeki- romanlar giderek daha fazla üretiliyorlar. Ancak 2005 yılında okuduğumuz romanlarda şiddetin sadece popüler türlerle sınırlı kalmayışı barındırdığı olumlu ve olumsuz potansiyelle, üzerinde durulması gereken bir farklılık. Bu farklılığın, yani şiddetin yayılmasının erkek hikayelerindeki artışla örtüşmesi romanlarla toplumsal bellek ve bilinçaltı arasındaki tuhaf ama organik ilişkiyi bir kez daha açığa çıkarıyor.

“Şiddet, bazen adaletin ve yasaların temeli olur” şiarını benimseyen pek çok roman kahramanını silaha sarılıp hesap sormaya iten öfke Türkiye’nin 60’lardan başlayıp günümüze kadar uzanan siyasal, toplumsal, ekonomik tarihiyle, o tarihin yarattığı sorunlarla sıkı sıkıya ilişkili elbette. Edebi beğeniyi, siyasi ve ideolojik yargıları bir tarafa bırakırsak, bütün bu romanların birey psikolojisine travmatik etkilerde bulunan yaşantıyı gösterebilmeleri nedeniyle önemli olduklarını söyleyebiliriz.

2005’te ortaya çıkan eğilimin sosyolojik önemini vurgularken bir ayrım yapmak zorundayız. Kendisini köşeye sıkıştırılmış hisseden insanların isyanları, adaletle bireysel şiddeti ilişkilendirişleri, böylelikle mazlumdan yargıca, yargıçtan cellada nasıl dönüştükleri anlatılırken şiddete bahane aranması, şiddet eylemlerine felsefi ya da siyasi meşruiyet sağlanması, en kötüsü de parçalanmış bedenlerin, katledilen insanların “pornografik“ tasvirlerinin yapılması -kolektif bilinçaltında mevcudiyetini her daim koruyup pek çok kereler olduğu gibi günümüzde de bilinç katına taşınan- şiddete ve çıkarları şiddetle örtüşen şer ittifakına koltuk çıkmaktır. Romanların pek çoğunda bu ittifakın içinde yer alma arzusu gizlenmiyor zaten. Kimi romanda ise desteklemek amacı güdülmemekle birlikte, toplumsal hayatın doğal bir parçası olarak, eleştiri süzgecinden geçirilmeksizin, biraz da hikayenin gerilimini arttırmak için başvurulan bir anlatım öğesine dönüşüyor. Ancak hayattan edebiyata bu dolaysız geçişin, yani “mimesis“in bu en kaba halinin sadece ideolojik değil edebi anlamda da sorunlu olduğunu vurgulamak gerekir.

“Bir Garip Cindi Zümrüdüanka”da anlatılan olayların somut bir tarihe somut bir gerçekliğe tekabül ettiğini, karanlık kurumların ve tetikçilerinin varlıklarını hala sürdüklerini, toplumsal adaletsizliği ve bütün bunların yarattığı öfkeyi biliyoruz. Buna rağmen, tohumlarını onların ve onları besleyen toplumsal sistemin attığı şiddete karşı çıkmak gerekiyor. Ama bu, sistemin yapısal karakteristiği olan şiddet ve adaletsizliğin karşısına bireyin “meşru” şiddetini koymak, medyada sıklıkla işlenen şiddet sahnelerini romana taşımak anlamına gelmez.

Doğudaki savaş, derin devlet, özel tim, mafya ve onların karmaşık birliktelikleri gibi yakın zamanın yaşanmışlıklarına dayanan romanları önemsediğimi söylemeliyim. Ancak Ali Teoman, öylesine hayali bir “Zümrüdüanka” örgütü ve öylesine inandırıcılıktan uzak varoş devrimcileri çizmiş, varoşlardan uzak pek çok yazar gibi bu insanları hiç tanımadığını öylesine belli etmiş ki, asıl meselesinin iyi ve kötü çatışmasına yerel bir motif katmak olduğunu anlayabiliyoruz.

Neredeyse ortak ve bağımsız bir tema haline gelen şiddet öğesinin romanlara bir eleştiri süzgecinden geçmeden dolaysızca, doğallaştırılarak, kimi zaman yüceltilerek yansıması korkarım ki sokaktaki şiddetten daha kalıcı izler bırakacaktır. Kaygılanılması gereken tam da budur; şiddet ya da mutsuzluk temasına sarılan romanların kaynaklandıkları siyasal/ekonomik/toplumsal yaşantıya teslim olmaları, o yaşantıyı besleyip çoğaltmalarıdır.

17.05.2005

Daha ilk romanı “Git Kendini Çok Sevdirmeden”de dikkatleri çekmiş, ikinci romanı “Bu İşte Bir Yalnızlık Var”la gerçek anlamda best-seller olmuştu Tuna Kiremitçi. Yeni romanı “Yolda Üç Kişi”de, ilk iki romanından farklı bir anlatım tarzını seçen, kurgusunu değiştiren, toplumsal tarihi daha yoğun hissettiren ve karakter tiplerini çeşitlendiren Kiremitçi, karakterlerin bireysel tarihlerinden seçtiği hüzünlü ve duygusal kesitleri dile getirişiyle, ilk iki romanını seven okuyucuların beklentisine bu kez de cevap veriyor.

Tarih sahnesine çıktığı andan bu yana roman sanatının en büyük sorunu anlatım tekniğidir; olayların kime anlattırılacağı, kimin gözünden gösterileceği, her romancının daha yazmaya başlamadan önce çözmesi gereken bir sorudur. Her şeyi bilecek midir, olayların bizzat yaşayanı mı yoksa gözlemcisi midir ya da işe hiç karışmayan bir nakledici mi? Yarattığı kurmaca dünyaya bir gerçeklik ya da doğruluk kazandırmayı amaçlayan yazar, anlattığı dünya kadar anlatım tarzıyla da aşmalıdır bu soruları. Doğrusunu isterseniz sorulara net bir cevap verilemez; çünkü romanın kurgulanmış bir anlatı olduğu yazarla okuyucu arasında daha baştan yapılmış bir anlaşmadır. Ve Sartre’a göre, gerçeklik yanılsaması yaratmayı amaçlayan hiçbir teknik, hiçbir nesnellik yöntemi, roman yazarını sorumluluktan kurtaramaz. Ne kadar gizlenmeye çalışsa da, romancı gene de işin içindedir.

20. yüzyılda bu hakikatten yola çıkılarak yazılan kimi romanda, yani romancının sorumluluktan kurtulamayacağını ve hep orada işin içinde olacağını bilen, ama gene de yapıta bir bağımsızlık, bir gerçeklik kazandırmaya uğraşan yazarlarca yazılanlarda, çelişki aşılmış olmasa da çelişkiyi romanın yapısal öğelerinden biri haline getirmek, yani romanın gerçekliğine konulan şerh, kahramanın sözüyle yazarın sözü arasına konulan mesafe, okuyucuyu edilgenlikte çıkararak gerçeğin parçalanmış yüzeyine yaklaştırabilmiştir. Mesela “Gülüşün ve Unutuşun Kitabı”nda Milan Kundera, bu anlatım tarzını araya deneme güzelliğindeki yorumlarını da katarak iyi kullanmıştı. Prag’lı Marketa ve Eva karakterleriyle o romana gönderme yaptığı anlaşılan Tuna Kiremitçi’nin “Yolda Üç Kişi”de Kundera tarzında bir anlatımı seçtiğini söyleyebilirim. Ancak Kiremitçi’nin bakış açısı da biçime dair basit bir seçim değil; yöntem, uzaktan tanıdığı insanlar, zaman, mekan ve olaylar üzerinde tasavvur ve tahayyüllerde bulunurken yazarı özgürleştiriyor. Anlatı ve Kundera’nınki gibi deneme tadındaki yorumların Kiremitçi’nin yakın geçmiş üzerindeki düşüncelerinin ifadesi olduğu, insanlar ve kuşaklar üzerinde tahakküm kurmaktan kaçınıldığı çok açık.

Önceki romanlarındaki kadar başarılı olay örgüsüyle, kişilerinin ruh hallerindeki çözülme ve yoğunlaşma anlarını ortaya çıkarması, kişilerin en doğal, en kendiliğinden görünen duygulanımlarının bile tarihsel/toplumsal toplumsal dolayımdan geçtiğini gösterebilmesi ve dili kullanışıyla, Tuna Kiremitçi, bir kez daha iyi bir roman sunuyor okuyucusuna.

15.05.2005

en başta okuduğum ve kendimden bir şeyler bulduğum bir kitap demeliyim.aşk belkide saçlı sakallı sefillik içinde zorluklar neticesinde bu kadar lezzetli olabilir gibi geldi bana yazarın anlatımı bile başka kelimeleri çok aramadan herkesin konuştuğu dilin aynısından kullanıp özgürce haykırıyor sanki kitabı okuduktan sonra hayat görüşüm yaşam azmim daha bir değişti.bana anlamlı gelen bir kitaptı