"Doksanıncı yaşımda, kendime bakire bir yeniyetmeyle çılgınca bir aşk gecesi armağan etmek istedim. Aklıma Rosa Cabarcas geldi, hani şu gizli genelevinde eline yeni bir parça düşer düşmez hatırlı müşterilerini haberdar eden kadın" cümleleriyle başlayan Benim Hüzünlü Orospularım'da bütün ustalığını ve bilgeliğini konuşturmuş Márquez. Yaşlı bir adamın o ana dek hiç tatmadığı, hiç kapılmadığı duygularla renklenen dünyasını yaşama sevinciyle dolu bir dille canlandırırken geçen yıllara, hayata, ölüme, aşka, tutkulara ve cinselliğe dair kısa ama çok doyurucu bir hikâye anlatıyor.
Aşk ve cinselliğin gecikmiş hâlleri, o gecikmişlikle şiddetlenen tutkular, tutkularla ateşlenen yaşama arzusu daha önce de işlenmişti. Mesela Uykuda Sevilen Kızlar'da Kavabata'nın, İhtiyar Çılgın'da Tanizaki'nin, Venedik'te Ölüm'de Thomas Mann'ın, Madam Bambu'da Faik Baysal'ın roman kahramanları da hem yaşlı hem tutkuluydular. Temalar benzerdi, tutkuların şiddeti benzerdi, cinsel yasakların baskısı hepsinde hissediliyordu; insani dram yaşlı insanların heyecanlarının 'ayıp' duvarlarına çarparak püskürtülmesiyle, en doğal insani duyguların toplumsal ahlakça bastırılmasıyla çıkıyordu ortaya. Márquez'in ihtiyar delikanlısı aşkı ve cinselliği daha doğal ve özgürce yaşayan bir kültürün imkânlarına sahip, onlardan daha şanslı.
Yakalandığı hastalığıyla savaşan seksenlerine merdiven dayamış Márquez'in biyogrofisine bakarak Benim Hüzümlü Orospularım'ın ihtiyar delikanlısıyla yazar arasında ilişki kurmak isteyenler roman kahramanının isminin hiç telaffuz edilmeyişini, hikâyenin birinci tekil şahsın ağzından aktarılmasını ve o şahsın da hayatının sefil yanlarını anlatacak Benim Hüzümlü Orospularım adlı bir roman yazma tasarısını kanaatlerini destekleyecek deliller olarak sunabilirler. Ne var ki, bütün bunlar Márquez'in hayata, kendisine ve içinde yaşadığı topluma ince bir mizahla yaklaştığından başka bir şey göstermiyorlar. Ve doksanlık bir erkeğin on dörtlük bir kıza duyduğu aşk üzerine kurgulanan hikâyesinin bütün çarpıcılığına rağmen bu kısa romanın asıl hayranlık ve şaşkınlık uyandıran yanı, her sayfasına Kolombiya'nın siyasal, ekonomik ve toplumsal hayatının damgasını vurmuş olması. Yaşlı bir adamın zihninde yapılan yolculukla aşkı, cinselliği, tutkuyu, kadınlı erkekli Kolombiya toplumunu anlatıyor Márquez, ama hiçbirini zamandan, mekândan, eşyadan, zihniyet biçimlerinden, ülkede kaydedilen değişimlerden koparmadan anlatıyor. Roman kahramanının neredeyse asırlık hayatına yön veren olayların nasıl bir atmosferde cereyan ettiğini hissedebiliyoruz. Dış mekân tasvirleri, sokaklar, evler, eşyalar ve onlarla insanlar arasındaki ilişkiler uzun tasvirlerle değilse bile yeri geldiğinde ayrıntı zenginliğiyle görünür kılınmış; romanda karşılaştığımız insan teklerinin sahip oldukları eşyalarda, giysilerde ve maddi değerlerlerde gizlenen ruhlarını okuyor Márquez. Márquez, insan ve eşya ilişkisini kimi yerde değerler dünyasındaki değişimle birleştirmiş. Böylelikle hiç beklenmedik bir anda Kolombiya'nın toplumsal gerçekleriyle yüz yüze getiriyor okuyucusunu. Mesela kahramanımızın çalıştığı gazetede eskiyle yeni arasında müessese müdürü üzerinde somutlaşan farklılığı anlatırken ülkesindeki sermaye birikimin kirli tarihini, yükselen değerleri ya da gelir dağılımındaki eşitsizlikleri satır aralarında ama olanca açıklığıyla teşhir ediyor; "Yirmi dokuz yaşını yeni bitirmişti, beyaz kadın ticaretiyle servet yaptıktan sonra deneysel yoldan gazeteci olan ve ömür boyu birinci başkanlık yapan büyükbabasından farklı olarak dört yabancı dil biliyordu, uluslararası alanda üç mastır yapmıştı. Yol yordam bilirdi, şık giyimli, serinkanlı diye tanınırdı, kusursuzluğunu tehlikeye atan tek şey yapmacıklı ses tonuydu. Yakasında canlı bir orkideyle her zaman spor ceket giyer her giydiğini sanki doğal yapısının bir parçasıymış gibi yakıştırırdı, ama ondaki her şey, sokaktaki iklim için değil, bürosundaki ilkbahar için yapılmıştı sanki. Giyinmek için neredeyse iki saatimi harcamış olan bense yoksulluğun rezilliğini hissediyordum, öfkem büsbütün artmıştı".
Komiği ve hüzünü aynı durumda ve bir tek anda birleştirirken insana ve topluma hem gerçekçi hem de eleştirel bir perspektiften yaklaşan Márquez'in kaleminden herkes ve her kurum nasibini almış; validen tutun da belediyedeki en küçük şarlatana varana kadar tüm yerel yöneticilerin cenneti hâline gelen genelevler, bir yanıyla sevimli diğer yanıyla kurnaz ve acımasız genelev sahipleri, düşmüş kadınlar, küçük kardeşlerini doyurup romatizmadan yürüyemeyen annelerini yatırdıktan sonra bedenini satmaya yollanan küçük kızlar, bütün bunların farkında olmalarına rağmen şehvetleri hiç azalmayan erkekler, her türlü yasadışı faaliyetin meşrulaştığı, cinayetlerin kolayca örtbas edildiği kriminal bir toplumsal hayat, bütün bu ahval ve şerait içinde dahi ilgisini ağdalı aşk anlatılarına ve özel hayatlara yoğunlaştıran halk, bu ilgiyi kışkırtan medya kurumları, umarsızca yaşayan zenginler, kesif bir yoksulluk, aydınların pısırıklığı, yani toplumsal tablonun her bir parçası nasılsa öyle, tam da oldukları gibi resmediliyorlar. Márquez, söz konusu tabloyu ve parçalarını onları değerlendirecek bilince sahip olmayan, o hayatla beslenmiş, o hayatın içinde yaşayan bir roman kahramanının bakış açısından izlettirerek didaktik ve yargılayıcı bir anlatımdan sıyrılmayı başarmış. Her şey yerli yerinde, her şey ortada, her şey apaçık ama kahramanın bakış açısına sığınarak hiçbir şeyi yargılamıyor, doğrudan çözümlemiyor, çelişkileri deşelemiyor, nedenler aramıyor. Tersine, bütün bunlara rağmen kahramanı ile birlikte hayata bağlanmayı, insanın tutkularıyla değişebileceğine inanmayı seçmiş Márquez. Benim Hüzünlü Orospularım, insanı tarihsel ve toplumsal derinliğiyle yakalayan hikâyesiyle, hayata bakışıyla, hüznüyle, mizahıyla, coşkusuyla ve bütün bunları kusursuz bir biçimde sunan anlatım tekniğiyle büyük bir yazarın kaleminden çıktığını her sayfasında hatırlatan bir roman.