Toplam yorum: 3.285.374
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Suat Sungur Tarafından Yapılan Yorumlar

12.04.2005

İlk romanı “Yıldız Cinayetleri”nde Armağan Tunaboylu, geleneksel kalıpların ciddiyetinden ve –artık çok eskilerde kalan kahraman mitinden- hem mizaha ağırlıklı bir yer vererek hem de ne yaptığının farkında olmayan bir anti-kahraman yaratarak sıyrılmış. Üstelik o, ne bir özel detektif ne de resmi bir görevli. Tersine, “kahramanımız”, yani Metin Çakır, kendi başını kurtarmak için katilin peşine düşen –ayıptır söylemesi- emekli bir pezevenk!.. Yakışıklı değil, güçlü kuvvetli hiç değil, cesaret derseniz yanından bile geçmemiş Metin’in. Hani gece vakti İstiklal Caddesinde ortaya çıkan, yanınıza gelip “bir emrin var mı abi?” deyişinden sunacağı hizmeti belli eden, tiksintiyle baktığınız karanlık ve kriminal tiplerden biri o. Serbest rekabetçi düzende bireysel teşebbüsün büyük tekeller karşısında yenik düşmesine benziyor onun emekliliği; bölgeye giren daha örgütlü –mafyöz- bir pezevenk, Kürdo, eline üç beş kuruş sıkıştırıp “kızlarını” alıvermiş elinden. Kahramanımızın işte o üç beş kuruşla İstanbul’un karanlık ve izbe sokaklarından birinde aldığı salaş evinde pembe gelecek hayalleri kurarken başlıyor hikaye. Hemen bir hatırlatma yapalım; bu sevimli pezevengin en kötü anlarda bile kendisini terk etmeyen bir hayal gücü, olup bitenleri anlamamakta gösterdiği özel bir mahareti var ki, hikayeyi tam bir durum komedisine dönüştürüyor.

03.04.2005

Nuriye Akman, hayalle gerçek arasında gidip gelen, kutsal kitaplardan, tasavvuftan, masallardan, efsanelerden beslenip metaforlarla zenginleşen alegorik hikayesini yer yer fantastik dünya algısına eşlik eden folklorik bir dille anlatmış; bu bölümlerde Latin Amerikanın büyülü gerçekçiliğine yaklaşıyor Akman. Sırrı’nın ağaçlarla bütünleştiği bir andan yaptığım bir alıntı ile örneklemek istiyorum; “Sırrı'nın ağaç olduğu vakitler, dünyadaki tüm bıçakların sapı, ihtiyarların bastonu, kayıkların gövdesi, evlerin, kalelerin kapıları, çocuk taşıyan beşikler, azgın suların üstündeki köprüler, kuyuların çıkrıkları ürperdi, içleri bir hoş oldu.”

Sona gelindiğinde ise kendi içine kapalı, durağan köy yaşantısı, pek çok taşra anlatısı gibi “Nefes”te de dışarıdan gelen bir yabancının varlığı ile kabuğunu kıracak, Gaffar'ın “daire biçiminde, sularında hiç kıpırtı olmayan, üzerine tek bir yaprağın bile düşmediği, kimselerin varlığından haberdar olmadığı ıssız tepelerin arasında volkanik bir göle benzettiği” hayat, Sırrı için yeni bir doğum anını ateşleyecektir.

“Nefes”in hayalle gerçek arasındaki salınımının gerçeklik duvarına çarptığı, fantastik anlatının yerini varoluşsal meselelerin -dilbilim üzerinden yürütülen- felsefi tartışmasına bıraktığı sayfalarına gelindiğinde başlıyor anlatım problemleri; Can’ın Gaffar’a karşı Saussere, Wittgenstein, Schopenhauer, Hegel, Rousseau, Leibnez gibi filozaflara göndermeler ya da davranışçı anlambilim, gösterge, ruhbilimsel dilbilim gibi kavramlar eşliğinde verdiği felsefe kavgası, Gaffar’ın “bu bilimsel malumatfuruşluğa mistik kılıcıyla karşı çıkışı”, Tabende’nin Can’a gerçeklik duygusunu yitirtecek ağırlıktaki sözleri, kelimelerin kökenine yüklenen metafizik anlamlar, önceleri yıkanamamaktan şikayetçi olan Can’ın buralarda memleketindeki gibi “kirlenmediği”nden giderek yıkanma ihtiyacı bile duymayışı, memleketindeyken korkup yabancılaştığı ölümün buralardaki doğallığının verdiği rahatlama, tuttuğu üç günlük orucun hafiflettiği ruhu, hissettiği doygunluk ve bunlara benzer diğer ruhsal/zihinsel dalgalanmalar, doğrusu “uygarlıklar savaşını” bu coğrafya lehine sonlandırma gayretleri olarak hem biraz basit kaçıyor hem Güneydoğunun kuş uçmaz kervan geçmez bu köşesi söz konusu tartışmalar için inandırıcı bir mekan olmanın çok uzağında kalıyor hem de masal dilinden felsefe diline geçişin keskinliği hikayenin bütün kurgusunu zedeliyor. Hele ki, güncel siyasi meselelere dokunma isteğiyle romana karikatürize edilerek katılan PKK militanı ve onun sarf ettiği yapay sözler, metindeki yazar müdahalesini çok belirgin bir hale getirmişi Sonuçta, iyi başladığı yer yer etkileyici bir anlatım yakaladığı romanını çok uzatmış, konuyu dağıtmış ve toparlayamamış Nuriye Akman.

03.04.2005

“Bizim Büyük Çaresizliğimiz”, kadınlık durumlarını işleyen kadın romanları bolluğunun yaşandığı edebiyat dünyamıza erkeklik hallerini hatırlatıyor. Onurlu, güçlü, ağır başlı, akılcı, başarılı, baba, vb. özellikleri ile anılan erkeklerin kimliklerine bir kader gibi yazılmış rollerini oynarlar, kendilerini hem topluma hem kadınlara karşı sürekli ispatlamak zorunda kalırlarken hiç sorgulanmayan duyguları, düşünceleri, iç hesaplaşmaları ve çektikleri acılar, egemen erkek kültürünün izleri ile birlikte dile getirilmiş.
Türk romanında son yıllarda boy gösteren 80’nin yenilgisi ile kolu kanadı kırılmış, yalnız kalmış, duygulu, iktidar talebi olmayan, aşkı arayan küçük burjuva entelektüel erkeklerde biridir Ender. Kadın hareketlerini güçlendiği, feminist söylemin taraftar topladığı, kadının cinsel özgürlüğünü pratikte de yaşadığı günümüzde ortaya çıkan erkekliğin bu yeni halini “erkekliğin, kadın standartlarına uymak için geçirdiği düşsel değişim” olarak değerlendirsek bile, Ender ve Çetin, dostlukları ve kendilerini sorgulama biçimleri ile düşsel değişimi pratiğe geçirmesini biliyorlar.
03.04.2005

'Aralık Roman'ın konusu nedir sorusuna kitabın içinden yanıt vermek gerekecek: "Romanda geçen bir roman bu." 'Aralık Roman', yazmak üzerine bir roman. Ve bütün roman boyunca insan neden yazar sorusuna yanıt bulmaya çalışıyor: "Yazmak için çok bekledim. Yazmaktan başka çarem kalmayıncaya kadar bekledim durdum... Sıkı bir şeyler yazmak için yazmaktan başka çaresi kalmamalı insanın."

Romanın ilk sayfasından sonuna kadar, bir romanın yazımına dahil oluyorsunuz; yazarın yetkinliği tam da bu noktada devreye giriyor, anlatılanların gerçekte olup olmadığı ile romanın içinde gerçekleşip gerçekleşmediğini kavramak mümkün değil. Böylece okur sürekli olarak, metnin içine giriyor ve sürekli dışında kalıyor. Bölünmüşlüğün tüm boyutlarında yaşayan kahraman, bize parçası olduğumuz ya da olmamız gereken bir roman sunuyor; olayların mantıksal dizilişi, kronolojisi hatta gerçekliği bile akla uymuyor bu nedenle. İleriye ve geriye gidişler, yazarın sürekli bir oyun kurduğunun göstergesi olarak okurun zihnini açık tutmasını sağlıyor.

Romanda aslolan var olmak ya da yok olmak. Ve bunlar, kişinin kendi evreninde oluşturacağı açılımlar ile ortaya çıkacak ve sorgulanacak kavramlar. 'Aralık Roman', insana ait en temel sorunun peşinden gittiği için olsa gerek, zamansız bir roman. Bugüne ait olmadığı gibi, düne ya da yarına da ait değil. Aradan uzun yıllar geçse de tekrar okunabilecek ve üzerinde uzun uzun düşünülebilecek bir yapıya sahip. Bütün bunların yazarı olan Gökçen Yılmaztürk'e gelince, felsefenin temel taşlarından biri olan varoluş sorununu varlığından bile emin olmadığımız bir kahramanın öyküsüyle bize anlatmayı, hem de çok iyi anlatmayı başarmış. "Bize var olduğumuzu durmadan hatırlatan, mülkiyet duygusundan başka bir şey değildir. Sahip olduğumuz şeyler aracılığıyla var olduğumuzu biliriz. Bu, maddi de olabilir manevi de. Duygularımızı ya da malımızı korumak için yalan söylediğimizde, aslında korumaya çalıştığımız şey, varoluşumuzdur" cümleleri, tam da varlık ve yokluk arasında okur olarak nasıl durduğumuzu sorgulamamız için yazılmış gibidir.

Romanda, insanı derinden çarpan cümlelerin damağımızda ve zihnimizde şiir lezzeti bıraktığını, Türkçe’nin bütün kullanım gücünün yazarın dilinde canlandığını, anlattıklarının zorluğunu bile bu sayede kolayca unutturduğunu söylemeden geçmemek gerek. Yazarın edebiyatla kurduğu sahici bağ, yazınsal varoluşunun ustalarına gösterdiği saygı, satır aralarında okuru hazırola geçiriyor. Bütün bu ustalar ve onların metinleri, romanın içinde varlığını hissettirirken yazarını yok etmiyor ve onu, ustalarına yakın bir yere taşıyor. Bugünün post modern metin oluşturma yöntemlerine yüz vermeyen Gökçen Yılmaztürk, kendine özgü anlatımı ve kurmacasıyla, zaman içinde kendi okurunu yaratacak bir yazar olarak, edebiyata olan güvenimizi arttırıyor. Üstelik bütün bunları o kadar mütevazı bir biçimde yapıyor ki, insan romanı bitirdiğinde, şaşkınlığını anlatacak basitlikte bir cümle kurmak için çok çaba sarf etmek zorunda kalıyor: "Ey okur! Seninle asansörde mahsur kalmış iki yabancı gibiyiz. Dışarıdaki dünyanın devinimi dışında kalan bir noktaya sıkışmış, geometrik bir bütünüz belki. Senin son sayfaya gelmenle birlikte, asansörde bir titreme başlayacak ve son satırı okuyup bitirdiğinde, açılan kapıdan çıkıp gideceksin. Kader bağımızı koparan bu devinim sonunda, dönüp arkana baktığında, benim neden dışarı çıkmadığımı soracaksın kendine. Ve o zaman anlayacaksın ki, ben yalnızca bir asansör görevlisiyim. Taşıdığı her kişiyle birlikte asansörde kalmaya mahkum sıradan bir görevli. O kadar."

02.04.2005

Hikayedeki entrikayı gerçekten yaşanmış bu acı siyasi olayın ardına yerleştirmiş Daeninckx; sokakların kan gölüne döndüğü, özel timcilerin kadın erkek demeden önlerine geleni copladığı saatlerde Roger Thiraud adlı bir tarih öğretmeni kendisini adım adım izleyen bir tetikçi tarafından başından vurularak öldürülüyor. Bu cinayetten tam yirmi yıl sonra, Roger Thiraud’un oğlu da benzer bir cinayete kurban gidecektir. Tam bu noktada anlatıcının konumunu değiştiriyor yazar ve hikayenin geri kalan kısmını cinayeti soruşturan polis müfettişi Cadin’in bakış açısından anlatmaya başlıyor; baba ve oğlunun yirmi yıl arayla öldürülmelerinin tesadüf olmadığını düşünecektir Cadin. Böylece 1961 yılı 17 Ekim’ine geri dönecek, derin devletin o kanlı katliamının sorumlularını araştıracak, bulduğu izler onu Fransa tarihinin bir başka kirli anına, II.Dünya savaşında Nazi işbirlikçisi Fransız yetkililerin Yahudi toplama kamplarında işlediği suçlara kadar götürecektir…

“Cezayir savaşına karşı gösteri yapan yüzlerce işçinin 17 Ekim 1961’de Paris’te polis tarafından katlini hatırlatmayı” önüne koyan Daeninckx, bir cinayet vakası etrafında -Ernest Mandel’in ifadesiyle- “tarihin mağluplarını su yüzüne çıkarma arzusunda”. Yani bizlerin hiç de yabancı olmadığımız, 20.yüzyılın bütün bir son çeyreği boyunca hemen her gün tanıklık etmek zorunda kaldığımız “faili meçhul” vakaları var hikayesinin merkezinde. Benzerlikler şaşırtmakla kalmıyor, irkiltiyor, sonrasında öfkelendiriyor da…

Klasik polisiyelerin aksine dış mekanların, somut tarihin, etnik ve sınıf farklılıklarının önemli yer tuttuğu “Geçmişin Ayak Sesleri”ndeki kent, sokak ve kişi adlarını değiştirdiğinizde, karşınızda Türkiye'yi, Susurluk’ta teşhir olan tetikçi-siyasetçi-emniyetçi üçlüsünü, en çok da Güneydoğu'da yaşananları bulacaksınız.

Didier Daeninckx’in “Geçmişin Ayak Sesleri”ni okuyunca bir kez daha hatırlayacaksınız yakın tarihimizin karanlıkta bırakılan, unutturulmak istenen sahnelerini. Çünkü kendi ülkesinin, Fransa’nın derin devlet operasyonlarını bizde yaşananlara çok benzer olaylar çevresinde dile getiriyor Daeninckx. Üstelik sadece devletin şiddetini değil, Fransız halkının bu şiddet karşısındaki suskunluğunu ve işbirlikçiliğini de sözünü hiç sakınmadan teşhir ediyor. Bir yazarın kendi toplumu ile edebiyat üzerinden ve estetik kaygıları ihmal etmeksizin giriştiği bu yakıcı hesaplaşmayı heyecan ve kıskançlıkla okuduğumu söylemeliyim. Fransız aydınlarının Zola ile başlayıp Sartre’la süren ve günümüze aktarılan bu onurlu, bağımsız ve muhalif duruşları devletlerinin ayıbını temizlemiyor belki, Fransa tarihini aklamaya, temizlemeye elbette yetmiyor; ama hiç değilse bu olayların bir kez daha yaşanmayacağına dair bir umut doğuruyor.