Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Suat Sungur Tarafından Yapılan Yorumlar

02.04.2005

Hayal kırıklığına uğramış ve politikaya küsmüş küçük burjuva aydının çıkmazı ve içine düştüğü bunalım 80 sonrası romanların en sevilen ve tekrarlanan temasıdır. Bu küskünlük ve bunalım “Yağmur’un Yedi Yüzü”ndeki an açık ifadesini Lale’nin ağzından buluyor. Lale, Sinan’la evlenirken “Ben kendi devrimimi yaptım, sıra sosyalizmde”, diye geçirmiştir aklından. Ama olmamış, “sosyalizm havlusunu ortada bırakıp ringi terk etmiş, tribünler birer birer boşalmış ve herkes sessizce evine dönmüştür; zaferden çoktan vazgeçmiş yüreklerinde tarihe geçecek anlı şanlı bir yenilgiye bile tanıklık etmemiş olmanın hayal kırıklığıyla...” Benzer hayal kırıklıkları benzer insan tipleri özelinden pek çok romanda işlenmiş, edebiyatın üzerine sürüp giden yaşama ve geleceğe dair umutsuz bir bakış çökmüştür. Açıkça telaffuz edilmese bile, romanlarda yenilmişlik duygusu hep var. Aslında genel anlamda bir yenilgi; kişinin hayat karşısındaki yenilgisidir sergilenen; zamana, mekana ve insan ilişkilerine dair düşkırıklıklarıyla siyasi yenilginin düşkırıklıkları örtüşmüş, geriye marazi bir yazıklanma hali kalmıştır. “Yağmur’un Yedi Yüzü”nde, “geriye dönüp baktığımda, başımın üzerinde ferah bir gökyüzü aradığım uzun yıllar boyunca boş yere yanlış bahçelerde oyalandığımı düşünüyordum” diyen Lale, tam da bu ruh halini yansıtıyor; “on sekiz yaşımdan başlayarak o güne dek ardına düştüğüm gelecek yoktu artık; yıllardır dolanıp durduğum o bahçelerin birinde ipini çoktan elimden kaçırdığım rengarenk bir uçurtma gibi gökyüzünde, uzaklarda bir yerde gözden yitip gitmişti” diyecektir Lale; ardına düştüğü gelecek onu terk etmişse o da gidip önünde duracak yeni bir gelecek bulacaktır kendisine, ne yapıp edip bu yeni hayatı bir ucundan yakalayacaktır…

02.04.2005

Polisiye hikayesi ve gerilimli atmosferine rağmen “Ah Tutku Beni Öldürür müsün” alışılageldik polisiye kalıplarının ötesine taşan bir roman. Özellikle suçun –yerli polisiyelerde ihmal edilen- toplumsal boyutunu çok iyi yakalıyor. İnsan, eşya, mekan ve sınıfsal aidiyet arasındaki karmaşık ilişkileri, gelir ve imkan farklılıklarının insan psikolojisine yaptığı etkileri, bireyi suça iten tutkuların ardındaki maddi nedenleri başta Melih olmak üzere bütün roman kişileri üzerinden çözümleyebiliyoruz. Aslında polisiye edebiyatı yaratan tam da budur; önce Gotik edebiyatın, ardından Dickens'in açtığı yoldan ilerleyen polisiye roman türü, toplumsal gelişmeyi, meta tüketimini, kentlerdeki mekansal ayrışmayı eksiksiz vurgulamış, kapalı mekanlarda, burjuvanın konutunda geçen ilk dönem polisiyelerde bile, evin mimarisi, zenginler ve yoksullar arasındaki ayrımı vurgulayacak biçimde anlatılmış, her tür karmaşanın altı kazındığında hemen kendini ele veren suç ile maddi çıkarlar arasındaki sıkı bir bağ sergilenmiştir.

“Ah Tutku Beni Öldürür müsün”ün kahramanlarının içindeki kötülükleri deşen de yine aynı çıkarlar. Cahide Birgül, insan psikolojisi ile sahip olma arzusu arasındaki ilişkiyi hikayenin içine yedirerek gösterirken yalnızlık duygusunu, sevgi açlığını, mekansal farklılıkları ve bugünkü toplumsal durumun yarattığı çarpıklıkları çok iyi kullanıyor.

İlk iki romanı “Gölgeler Çekildiğinde” ve “Geceye Uyananlar”da da insan ilişkilerinden, siyasi, toplumsal ve ekonomik nedenlerden kaynaklanan gerilim öğesini yerli yerinde kullanan Cahide Birgül, “Ah Tutku Beni Öldürür müsün”ünde bir adım daha atıyor ve polisiye edebiyatımıza katkı sayılabilecek bir roman sunuyor okuyucuya.

02.04.2005

İnsan, doğa ve eşyanın bütünleştiği zengin tasvirlerle başladığı romanında Yekta Kopan, bizle dünya, bizle başkaları, hatta bizle biz arasında bizim tahayyül ettiğimizden çok farklı ilişki ve gerçeklikler bulunduğunu, eşyanın ve dış olayların nesnel gerçeklikleriyle roman kişilerinin bunları algılama biçimleri arasındaki farklılıkları ortaya koymak için değişik bir yapıda kurgulamış romanını; mutlak bir gerçekliği vermek yerine o gerçeğin –ancak okuyucunun katılımıyla tamamlanabilecek- dağınık parçalarını serpiştirmiş hikayeye. “Parça parça yazmak” demişti Barthes da; “o zaman parçalar halkanın çevresine dizilmiş taşlardır: çepeçevre yayılıyorum: bütün küçük evrenim parça parça; merkezde, ne var?.. Parçaları ard arda getirmekle yetindiğimiz zaman, hiç düzenleme olanağı kalmaz mı diyorsunuz? Kalır: parça bir çevrimin müziksel düşüncesi gibidir: her parça kendi kendine yeter, gene de yanındakilerin aralığından başka bir şey değildir”.

Edebi bir metin kelimeler, cümleler, anlam birlikleri, temalar, kişiler, mekanlar, olaylar, olaylara bakış açısı gibi, aslında bir dolu heterojen tabakadan müteşekkildir ve edebi değer, bu tabakaların birbirleriyle ilişkilendirilmesiyle çıkar ortaya. Bir edebi eserdeki her unsurun ve ilişkinin o eserin değeri için gerekli olması, metinde gereksiz hiç bir unsurun ve ilişkinin bulunmaması ve bunlardan her birinin varlığının yalnız kendi hesabına rol oynamakla kalmayıp diğerlerini de etkilemesi sonucu sağlanan düzene “organik bütünlük” diyoruz. Yekta Kopan, “İçimde Kim Var”da böyle bir bütünlüğe ulaşırken hikayede olduğu kadar romanda da iddialı olduğunu kanıtlıyor.

02.04.2005

“Denizci”nin hikayesinin özetlenecek bir yanı yok. Donanmaya bağlı bir gemiyle dünyanın dört bir yanını dolaşan tayfalardan birisidir Quarelle. Gençtir, yakışıklı ve sevimlidir, ama daha önemlisi yaşadığı karanlık dünyada bu özelliklerini kullanmayı bilecek kadar da kurnazdır. Erkekleri ve kadınları baştan çıkarırken haz peşinde koşmaz; çıkarları öyle gerektirdiği için seçer eşini. Hiç bir seferinde pişmanlık duymaksızın çalar, uyuşturucu satar, iz bırakmamak için öldürür Quarelle. Ahlaksız olduğu için değil, daha baştan içine doğduğu bu karanlık dünyanın kuralları böyle gerektirdiği için doğaldır yaptıkları. Burası toplumun varlığını bildiği, ama yeryüzüne çıkmadıkça görmezden geldiği bir dünyadır. Ve aynı zamanda Genet’in dünyasıdır; “Genet’in de üyesi olduğu, onun malzemesini oluşturan ve dürüstlüğün düzenden ve ahlaktan değil, düzensizlik ve ahlak dışılıktan doğduğu yüce bir dünya…. Genet, kötülüğü tümüyle sahiplenerek, yücelterek onu bütün çirkinliğiyle, yırtıcılığıyla, kabul edilmezliğiyle yeniden sunmak ister… Kötülüğü öyle yüceltir ki bizi kötülüğün yani başımızda ancak zor ulaşılır bir erdem olduğuna inandırır. Dışlanmışlığın alternatif bir toplumsal olarak yüceltilmesi, Freudcu yaklaşımda olduğu gibi, babanın suçlayıcı ve korkutucu varlığı ve bakışları altında anneye duyulan sığınma isteği ve aşk gibidir. Yani suç olarak kabul edilen şeyin üstüne gitmek, onu bir kimlik olarak giymektir”.

Her sayfası çıplak bir cinselliğe, suça, kötülüğe adanmış “Denizci” romanında Genet’in dili ve tekniği de irkiltiyor okuyucuyu. Dili, mümkün olabilecek bütün zenginliği içinde kullanırken görselliği hedefleyen bir anlatım kuruyor. Limanın sisli, nemli, karanlık ve kirli atmosferinin tarif ederken yaptığı tasvirlerde kullandığı imgelerle şiirsel bir dil kurmuş Genet; ama onun şiirinde argonun en yüz karartıcı sözcüklerine de yer var. Okuyucuyu şaşırtmak için “flash-back, kesintiye uğramış seanslar, sahne tekrarları, karatmalar, kesim ve montaj gibi sinema dilinin tüm tekniklerine başvuruyor” ve sonunda başarıyor bunu, sanki bir rüyada, karabasandaymışız hissini uyandırıyor.

Genet’in “Denizci”yi yazdığı tarihlerde, 1940’larda cinselliğin, özellikle eşcinselliğin dile getirilişinin toplumun verili ahlakına, yani düzene karşı bir başkaldırıyı barındırdığını hatırlamak gerekir. Eşcinsel ilişkilerin bütün doğallığı içinde ve ayrıntılı tasvirlerle dile getirilmesine rağmen edebiyat alanında olduğunu unutmuyor Genet; erotikle pornografik arasındaki sınırı çiğnemiyor. Tam da bir söyleşisinde vurguladığı gibi; “okurlar kitaplarımdan cinsel bakımdan etkileniyorlarsa bunun nedeni kötü yazılmış olmalarıdır diye düşünüyorum bugün, çünkü şiirsel heyecan o kadar güçlü olmalıdır ki hiçbir okur cinsel bakımdan heyecanlanmasın. Kitaplarım pornografik yazılar oldukları ölçüde, onları inkar etmiyorum, incelik göstermekten yoksun olduğumu söylüyorum”.

Bir kez daha Underground
80’lerden sonra sinemada, müzikte, plastik sanatlarda ve edebiyatta sıklıkla duymaya başladık underground sözcüğünü. Bukowski ve Genet ile tanıştığımız yeraltı edebiyatından çok sayıda roman çevirisi yapıldı, hatta türün efsanelerinden Celine’in “Geceye Yolculuk”u bile yayımlandı. Ne var ki, bizler Bukowski’nin ya da Genet’in otobiyografik romanlarını okuyup onların hayatlarıyla kendimizinki arasında parallelikler kurduğumuz sırada, onlar uluslarası üne, paraya, “huzura” çoktan kavuşmuşlardı. Celine’in çevirisini okuduğumuzda, o bir “klasik”ti artık… Elbette söz konusu yazar ve ürünlerinin bir zamanlar “underground” olmuşluk hallerini değiştirmiyor söylediklerim; karakteristiğini “sistem dışılık”ta bulan bu eğilimin her bir ürününe yüklenen anlamların belli bir zamana sıkışmışlığına, karşısına aldığı sistem tarafından emildikten, kurumsallaşmış edebiyatın içerisine çekildikten sonra bu anlamlarını da yitireceğine dikkat çekmek istiyorum.

Yeraltı edebiyatına Türkiye’de gösterilen ilginin basit bir taklit olduğu söylenemez. Karakteristiğini dibe vurmuş, işsiz, yalnız, sevgisiz, alkole/uyuşturucuya boğulmuş, marjinal insan tiplerinde bulan yeraltı romanlarına ilginin nedenlerini edebiyattan çok dile getirdiği toplumsal meselelerde aramak gerekir. Bu tarz insan tipleri 19.yüzyıl romanında da ele alınmış, köylülerden kentli tüccarlara, askerlerden bohem sanatçılara, bürokratlardan genelev sahiplerine, fahişelerden rahibelere kadar hemen her kesimden insan çürümeye yüz tutmuş bir toplum tablosu içinde, çok parlak bir biçimde canlandırılmıştı. Öyleyse neydi yeraltına yerleşenlerin farklılıkları? Onların anlattıkları insanlar Hugo’nun “Sefilleri”nden daha mı perişan, sanayi devriminin çarklarında ezilen Dickens karakterlerinden daha mı yoksul, Dostovyevski’nin insanlarından daha mı umutsuzdular?

02.04.2005

Son yıllarda artış gösteren yerli “Underground”un alkol ve madde bağımlısı ama bağımlılığı ile barışık, yenilmiş ama yenilgisini bir yazgı gibi kabullenmiş, belki de bu nedenle hayata kayıtsız, yarınsız ve her türlü değerden sıyrılmış alışılageldik roman kahramanlarının romanların değişmez mekanı olan barlarda alkol kokusu ve sigara dumanı ile geçirdikleri gecelerinin, günü birlik yaşanan cinselliklerinin, tüketilmiş aşklarının, işsizliğin yarattığı maddi sıkıntılarının, kriminalleşen hayatlarının dışında kalmayı bilen ve cinsellikle pornografi, irkiltmekle kabalık arasındaki farkları gözeterek kaleme alınan “Aldırılan Çocuklar Örgütü”, toplumsal meselelere açılımlar da taşıyor. İlk romanını da sevmiştim Ersan Üldes’in, hayal kırıklığına bu kez de uğramadım.