Toplam yorum: 3.285.374
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Suat Sungur Tarafından Yapılan Yorumlar

01.04.2005

Kinyas’ın, Kayra’nın, Zargana’nın ve yeni romanındaki “piç”lerin ortak noktası duygusal ve düşünsel bir iflasa sürüklenmeleri. Öyle bir iflas ki, görünürdeki bencilliklerine rağmen kendileri bile kendi hayatlarının öznesi olmaktan çıkıyor, zaman ve mekan duygularını yitiriyor, varılacak bir son vaad etmeyen kaçışları sonsuz bir boşluğa düşürüyor onları. Bu noktada Hakan Günday’ın romanlarında içinde yaşadığımız toplumsal yapıya yönelen bir eleştirinin varlığından, modern insanın “hiç”leşme sorunsalının ele alınışından söz edebiliriz. Ancak onların geçmişlerini hiç deşmiyor Günday, cennetin cehenneme dönüştüğü kopuş anlarını sorgulamıyor. Bu nedenle kahramanlarının kişiliklerini netleştiremiyoruz zihnimizde. Üstelik sınıfsal aidiyetleri ve sosyal çevreleri gereği pek çok okuyucunun hiç tanık olmadığı türden bir hayat içinde izliyoruz onları. Sonuçta sadece izliyoruz; yakınlık hissetmiyoruz, empati yapamıyoruz, romanın iç gerçekliğinden dış dünyaya bir göndermede bulunamıyoruz. Yazar okuyucuyu sert dili ve hikâyeye serpiştirdiği şiddet sahneleri ile etkilemeyi, irkiltmeyi hedeflliyor ve zaman zaman da başarıyor bunu. Kişi ve olayların inandırıcılığını sağlayamadığı bölümlerde ise şiddet sadece biçimsel bir tercihe dönüşüyor, hikaye hedeflediği duyguları yaratamıyor. Ama yine de iyi bir anlatıcı Günday; hikayesini aksamayan bir dille akıtıyor, tempoyu düşürmüyor, sıkmıyor okuyucusunu. Alışılmışın dışında kalan hikayeleri ve kahramanları ile romanımıza –ilerisi için çok şeyler vaat eden- yeni bir soluk getiriyor.

Hakan Günday romanları, yazar ve okuyucuların son yıllarda ilgisini çeken “underground”/”yeraltı” edebiyatının sınırlarında dolaşıyor. Türkiye’ye özgü bir yer altı anlayışı bu. Çünkü ne Günday’ın ne diğer yazarların kahramanları gerçekten yeraltına inebiliyorlar. Tersine, hayatın parlak yüzeyine her an çıkabilecek maddi ve manevi birikimleri var bu gençlerin. Takıldıkları karanlık sokakları, batakhaneleri, barındıkları izbeleri istedikleri an terk edebileceklerini biliyorlar. Yazarlar, o dünyanın gerçek “sakinleri”nin rolünü çalan üst sınıflara mensup “beyazlar”a dair hikayeler anlatırlarken, “underground”, romanı eğlenceli kılan bir mekandan ileri gitmiyor. Doğrusunu isterseniz, yazımından yayımına, dağıtımından tanıtımına kadar üretimin ve tüketim süreçlerinin her anında sistemle iç içe geçmiş metinlerin “underground”lık halinin bir “şıklık”tan öteye gitmediğini düşünüyorum.

31.03.2005

Milli Mücadele dönemini konu alan romanlar hakkında yapılmış en kapsamlı çalışma özelliği taşıyan “Kurtuluş Savaşı Romanları”, Mürşid Balabanlılar’ın editörlüğünde Adnan Binyazar, Zeki Coşkun, Uğur Kökden, Fethi Naci, Semih Gümüş, Mehmet H- Doğan, Tahir Abacı, Behçet Çelik, Konur Ertop, Turgut Göğebakan, Öner Yağcı, Emin Özdemir ve Sadık Aslankara gibi yazarların kaleminden çıkan inceleme yazılarını kapsıyor. Kitapta Milli Mücadele sırasında ve sonrasında yazılmış neredeyse tüm romanlar ele alınmış ve bu sürece nasıl baktıkları örneklerle açıklanmış.
Milli Mücadele romanlarına genel bir bakış
Doğrudan Milli Mücadele yıllarını konu alan ya da o döneme değinen romanlardaki tarih Mustafa Kemal’in Samsun’a ayak bastığı 19 Mayıs 1919 ile İzmir’in Kurtuluş günü olan 9 Eylül 1923 arasında kalan bir zaman dilimiyle sınırlanabilir belki. Ancak, Milli Mücadele sürecini daha kapsamlı ele almak için söz konusu dilimi biraz daha genişletmek, Milli Mücadeleye katılan insanların bu savaşa hangi koşullar altında atıldıklarını anlayabilmek amacıyla I.Dünya Savaşı günlerine kadar uzanmak, yüz binlerce insanın hayatına mal olan savaş meydanlarını da göz önünde bulundurmak daha doğru bir yaklaşımdır. Tarihsel döneme böyle bir genişlik katmak en iyi ifadesini edebiyatta bulan Türk milliyetçiliğinin bakış açısını kavramak açısından da önemlidir. Önemlidir, çünkü milliyetçilik ilk dönem Milli Mücadele anlatılarının tamamına damgasını vurmuş ve ulus kimliğinin yaratılmasında temel bir rol oynamıştır.

Cephelerdeki kanlı sahneleri, mütareke İstanbul’undaki yozlaşmayı, harp zenginleriyle yoksul halk arasındaki uçurumu, örgütlenmeye çalışılan direnişi, Milli Mücadelenin Anadolu’nun dört bir yanına yayılmasını, çeteleri, Kuva-yı Milli’den düzenli orduya geçişi, velhasıl bu toprakların en uzun on yılını, 1914-1923 yılları arasından yaşananları yansıtan romanları yazılış tarihlerine göre üç döneme ayırabiliriz. I.Dönem(1920-1950) romanları, savaş yıllarına tanıklık eden aydınların kalemlerinden çıkmıştır. II.Dönemde(1950-1980) yazılanlar, Cumhuriyetin yetiştirdiği ilk kuşak aydınların yakın dönem anlatılarıdır ve yazıldıkları yılların siyasi eğilimlerini barındırırlar. 80’lerden sonra yazılan III.Dönem romanlarında ise bugünün ihtiyaçlarına göre yapılandırılan bir tarih anlayışı vardır.

Dönemlere ait listelerde adı geçen romanlarda Milli Mücadelenin ele alınışı farklı ağırlıkta, farklı renklerdedir. Kimisi bütünüyle kurtuluş ve kuruluş teması etrafında kurgulanırken önemli bir bölümünde Milli Mücadele anlatılan hikayede bir fon olarak kullanılmıştır.

Konuyla ilgili ilk metin, “Bir Çocuk:Aleko” Çanakkale savaşını konu alır. I. Paylaşım savaşının en kanlı çatışmalarına sahne olan Gelibolu yarımadası –tarihi ya da edebi- Milli Mücadele anlatılarında önemli bir yer kaplar. Her iki anlatı türünde öne çıkarılan Mehmetçiğin kahramanlığı ve Mustafa Kemal’in askeri dehasıdır. Bir erken dönem Çanakkale anlatısı olan Ömer Seyfettin hikayesinde ise, o günkü ihtiyaçlar gereği, bir Türk çocuğunun milli kimliğine sahip çıkması ve –yine- kahramanlığı işlenmiştir. Ömer Seyfettin, zamansız ölümü nedeniyle Milli Mücadele’yi konu edinen hikayeler yazamamıştır, ancak Balkanlardaki ulusal hareketlerin karşısında Türklüğe yaptığı vurgu ya da “ötekileri” ele alış tarzı, kendisinden sonraki Milli Mücadele anlatılarının merkezine oturur... Ömer Seyfettin hikayelerindeki Istanbul’un etnik haritasında Müslüman Türk ahalinin yaşadığı Fatih, Aksaray hem fakir, hem olumlu semtlerdir. Ekonomiyi, zenginliği ve siyasi gücü ellerinde tutan Rum ve Yahudilerin yoğunlaştığı Beyoğlu, Şişli ve Nişantaşı ise “öteki”leşmiştir artık. Bu etnik harita, Cumhuriyet devri edebiyatına da yansıyacak, ilk dönem Milli Mücadele romanlarında sıklıkla tekrarlanacak ve hatta millici ideolojilerin önemli bir motifi haline gelecektir.

I.Dönem romanlarının önemli bir bölümünde mütareke yılları İstanbul’undaki toplumsal yaşama yönelik ağır bir eleştiri vardır. Yazarların Tanzimat edebiyatından beri aşina oldukları bu tema, Cumhuriyete kolaylıkla aktarılmıştır. Sürece tanıklık eden yazarların anlatılarında Batı tarzı eğlence adabının İstanbul’da giderek yayıldığı ve yazarların bu durumdan yakındıkları hemen belli eder kendisini. Bu kuşaktan yazarların en sık yineledikleri konu değişimin getirdiği yozlaşmadır. Romanlar I.Dünya savaşının yol açtığı ekonomik bozukluklar üzerinde yoğunlaşırken; bir yandan vurguncu burjuvazi diğer yandan -her düzeyde- rüşvetçi devlet memuru eleştirisi yaygındır. Söz konusu temanın benimsenmesinde Cumhuriyetin meşrutiyet burjuvaziyle, İstanbul hükümetleriyle, en çok da İttihat ve Terakki ile kopuşma ideolojisinin rol oynadığını söyleyebiliriz.

İlk dönem Milli Mücadele romanlarında savaşın nedenleri, Osmanlı devletinin yapısal sorunları, o yılların milliyetçi akımları gibi temel meselelerden çok düşmanın kimliği önemlidir ve düşman çoğunlukla Yunan ordusu ve Rum yerli halktır. Doğuya gidildiğinde Ermeni'ye dönüşür düşman. Güneydoğuda geçenlerde ise Araplar ötekileşir, bir istisna teşkil eden “Suzi Liberman”da ise hainlik Yahudilere layık görülmüştür. Elbette yerli işbirlikçiler olarak yobazlar ve direnişe katılmayan köylüleri de unutmamak gerekiyor. İlk dönem romanlarında -o yılların egemen ideolojisi gereği- Yunan ordusundan çok yerli işbirlikçiler ve yobazların zulmü vurgulanır. Cumhuriyet kadrolarının benimsediği romanlardan “Vurun Kahpeye”, “Yaban” ve “Yeşil Gece”, mücadelenin asıl hedefinin din adamları ve feodal yapılar olduğu, çatışmanın ilericilerle gericiler, aydınlık ve karanlık arasında sürdüğü konusunda hemfikirdirler

31.03.2005

Türkiye’de yeni bir dönem açılıp Demokrat Parti iktidarı devir aldığında, Fuat, Menderes hükümetinin önemli bir bakanıdır. Kadınsa tekdüzeleşen evliliğinden bıkmıştır artık. Fuat’ın ısrarlı takibi sonunda beklenen olur; Fuat’tan hamile kaldığını anladığında, çocuğunu doğurmayı göze alamamakla birlikte kocasını terk eder. Bundan sonra hiçbir zaman bir çatı altında yaşamaksızın sürdürürler ilişkilerini; ta ki 27 Mayıs darbesine kadar. Fuat, Menderes ile birlikte idama mahkum edilen ve hayatı idam sehpasında noktalanan iki bakandan birisidir…

Anlaşılacağı gibi, Kürşat Başar, siyasal tarihin bu önemli vakasının aktörleri üzerine kurgulamış hikayesini. Böylelikle romanın kimi bölümlerinde 40’lı, 50’li yılların siyasi ve toplumsal gelişmelerine de yer vermiş. Ancak bütün bunlar -belki de kadın karakterin siyasete ilgisizliği nedeniyle- romana bir dekor olmanın ötesine geçmeyecek kadar yüzeysel. Hikaye dönüp dolaşıp kadına, kadının aşkına odaklanmış. Anlatının önemli bir diğer eksikliği ise bu büyük aşka mekan olan Londra, Venedik, Ankara, İstanbul gibi kentlerin o yıllara ait görüntülerle canlandırılmamasında. Başar, gerçekten yaşamış iki insanın ilişkisini yalnızca bir tarafın bakış açısından yorumlayıp sunarken zamandan, mekandan, çevrelerindeki diğer insanlardan neredeyse bütünüyle tecrit etmiş onları. Böylelikle hikayenin barındırdığı tarihsel toplumsal potansiyel kullanılmamış, yerini son yıllarda yazılan romanlara damgasını vuran klişeleşmiş bir temaya, kadınların duygu ve düşünceleri etrafında gelişen bir aşk hikayesine bırakmış. Anlatıcının ağzından aşka, sevgiye, hayata, kadın erkek ilişkilerine dair çok sayıda “altı çizilecek” ifadeye yer veren Başar da, bu akım içerisinde yer alan meslektaşları gibi kadınlara ilişkin “batıni” sırların ardına düşüyor.

Başar, roman kişilerinin gerçek isimlerini vermese bile, idam edilen bakanların kimlikleri ve üstlendikleri mevkiler herkesin malumu olduğuna göre, roman kahramanlarının kimlikleri çok net. Zaten yapılan röportajlarda da bizzat yazar tarafından açıklandı bu kimlikler. Bu durumda, her ne kadar Kürşad Başar roman kahramanlarına sevgi dolu bir dille yaklaşsa bile, Menderes’le birlikte idam edilen bakan(Fuat), karısı (Maide), Fuat’ın sevgilisi, sevgilisinin kocası(Turgut), birbirlerine yazdıkları mektuplarla, sarf ettikleri aşk sözcükleriyle, duygu ve düşünceleriyle, yani özel hayatlarının mahremiyetleri ihlal edilerek, hayatta kalan yakınlarının belki de duygularını incitebilecek bir biçimde yan yana getiriliyor.

Bir roman okumaya başladığımızda, onun bir kurmaca olduğunu biliriz. Yazılanlar bugünkü toplumla, veya geçmişte olup bitmiş ve tarihin maddesi olmuş olaylarla çok yakından ilgili olsa bile, roman apaçık bir gerçeklik değildir. Ancak içinde yaşadığımız dönemde yazılan romanlar, gerçekle kurmacayı birbirine karıştırıyorlar. Karışıklığı yaratan en önemli neden, metinlerin –yukarıda belirttiğim gibi- yaşamışlığı tarihçe doğrulanan insanlar üzerine kurulmasında. Böylelikle bu karakterleri kurmaca olarak kabullenmek ve önceki tarihi bilgilerimizi yardıma çağırmadan algılamak imkansızlaşırken, okuma anı bir “dejavu”ya dönüşüyor. Birçok romanın içinde, tanıdık, bildik, "önemli" şahsiyetin düşünce ve eylemlerine tanıklık ediyor; zaaflarını, yiyip-içmelerini, giyim-kuşamlarını, mimiklerini yakından izlemek fırsatını(!) buluyoruz. Ama romanlardaki bu insanlar ile gerçek yaşamdakiler aynı şahsiyetler midir? Burada bir ayrım yapma zorunluluğu var. Zira tarihe mal olmuş insanlardan söz ediyorsak, artık tarihin alanına geçmişiz demektir ve artık anlatılanları doğrulamak için kanılar değil kanıtlar gereklidir. Romancının, bu yaşanmışlıkları bilmeden, o kişiye ilişkin tasavvur ve tahayyüllerini "herhalde böyle olmuş, böyle düşünmüş, böyle hissetmiştir" gibi sınırsız bir özgürlükle, dilediği gibi yazıya dökmesinin, gerçek kişileri, romanda anlatılan kimlikleri ile gerçekmiş gibi sunmasının ya da okuyucunun her anlatılanı sorgulamaksızın kabullenmesinin etik sorunlar taşıdığını, ayrıca, yazarların, okuyuculardaki o kişilere ilişkin merak duygularını -en hafifinden- kullanmak eğiliminde olduklarını söylemek mümkün.

31.03.2005

“Bu İşte Bir Yalnızlık Var”da yine yalnız, yine hayat yorgunu, yine yitik bir geçmişe özlemle bakan, gelecek beklentisiz insanların dünyasına eğilmiş Tuna Kiremitçi; kahramanı Mehmet, karısından boşanmış, yalnız bir adam. Hayatını gitar dersi verip gitar tamir ederek kazanıyor. Hafta sonlarını birlikte geçirdiği kızı Ezgi, belki de onun mutluluğa açılan yegane kapısı. Cinsellik kadar duyguya da aç, ama ne zaman bir kadına yaklaşsa terk edilmiş olmanın verdiği bir eziklik duyuyor, kadınlara nasıl yaklaşılacağını bilemiyor artık. Onlara ne söyleyeceğini, yatağa girmeden oynanması gereken oyunun kurallarını bilmiyor; bir yanlışlık, bu yanlışlıktan doğan bir yalnızlık içinde Mehmet. Yalnızlığını biraz olsun unutturan arkadaşlarının -Ayşe ve Orhan’ın- evliliklerinin krize girdiği bir anda başlıyor hikaye.

İlk romanındakine benzer bir dramatik çatı kurmuş Kiremitçi. Birinci tekil şahsın, Mehmet’in bakış açısından aktarılan hikayede, bu kez diyaloglara daha fazla yer vermiş, anımsamalar yoluyla geçmişe yapılan yolculukları azaltırken hikayenin akışını hızlandırmış. Merkezine sıradan insanların sıradan hayatlarını alıyor, o insanların her birine sevgi ve anlayışla yaklaşıyor, onları suçlamadan, yargılamadan, sürüp giden yaşam içerisinde resmetmeye çalışıyor. Yenilikçi çabalar, okuyucuyu şaşırtmayı amaçlayan oyunlar ya da fantastik kurgular, sadece romanlarda karşılaşılabilecek trajediler, erotizm sosuna bulanmış heyecanlı maceralar, şişirilmiş cüzdanlarıyla/egolarıyla güzel kadınlar ve erkekler yok hikayesinde. Gereksiz uzatmalar da yok, sade ama işlevsel bir dille, hayatın içinden rasgele seçilen bir andaki duygu ve düşünceleri yakalayan ekonomik bir roman yazmış. İstanbul’un ortasında, sıradan insanların -kendilerine "biriciklik" duygusu verse de- sıradan olan aşkları, ilişkileri, mutsuzlukları, iradi bir tercihle değil zorunlulukla düşülen yalnızlıkları, yani hayatın kendisi, bizim ya da başkalarının da bir gün göğüslemek zorunda kalabileceği durumlar anlatılıyor “Bu İşte Bir Yalnızlık Var”da. Yitirilmiş, belki de hiç yaşanmamış bir geçmiş, anlamını yitirmiş bir şimdi ve içinde umudun varolmadığı bir gelecek...

Kurmaca yapıtlarda aradığımız işte bu can alıcı noktaların yoğunluğudur. Çünkü –Umberto Eco’nun ifadesiyle- “onlarda yaşamımıza bir anlam verecek formülü aramaktayız. Sonuçta, yaşamımız süresince, bize neden dünyaya geldiğimizi ve yaşadığımızı söyleyecek bir ilk öykünün arayışı içindeyiz. Kimi zaman kozmik bir öykü arıyoruz, evrenin öyküsünü, kimi zaman kendi bireysel öykümüzü. Kimi zaman kendi bireysel öykümüzü evrenin öyküsüyle çakıştırmaya çalışıyoruz”. Tuna Kiremitçi’nin romanlarını belki de böyle bir çakışmayı hissettirdiği için seviyoruz; belki de Bozcaada’da Yannis Bey’in Mehmet’in şarkıları için söyledikleri tercüman oluyor hislerimize; “şarkılarınızda insana dokunan bir şey var. Güzel, içli bir şey... Bence hepimiz kalbimizin derinliklerinde aynı şeye ihtiyaç duyuyoruz. Bir şey kalbimizi yakalasın, yalnızlığımız gidersin istiyoruz. Sahiden güzel bir şarkı bunu yapabiliyor”.

Güzel bir roman neden yapmasın?

31.03.2005

Romanın sonundaki gerçeküstü mutluluk hali, romandaki kurmaca gerçeği bile gölgede bırakan, geriye dönük olarak okuru, okuduklarına hafif bir tebessümle bakmasına yol açan bir hal. Üstelik yazarın son iki bölümde tercih ettiği anlatım ve olayların akışı, romanı bir karakter romanı olmaktan çıkarıp popüler aşk romanı havasına iten bir yapıya sahip. Ayrıca, son iki bölüm ve gerçeküstü mutlu son, okurun ilk iki bölümde üzerinde yoğunlaştığı, kadın – erkek ilişkisi, cinsellik, merak, tutku gibi kavramların da unutulmasına yol açıyor.

Suat Derviş’in Ankara Mahpusu ve Fosforlu Cevriye romanlarının adını çağrıştıran Ankaralı Nefise, bütün olarak bakıldığında ise, sorunu olan ve sorununu açıkça ifade etmeyi başaran bir ilk roman. İlk roman olması özelliğini de göz önünde bulundurduğumuzda, -yukarıda sözünü ettiğim aksaklıklara rağmen- günümüz Türk toplumunun dinamiklerini kavramış, insanı tanıyan bir yazarın kaleminden çıkmış, başarılı sayılabilecek bir roman.