Toplam yorum: 3.285.374
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Suat Sungur Tarafından Yapılan Yorumlar

31.03.2005

1950’li yıllara damgasını vuran Köy Romanları Kanonu dışında kasabayı anlatan, kasabalıların gündelik hayatlarını, kadın erkek ilişkilerini, kimi zaman sade ve dingin kimi zaman insanı boğacak kadar ağırlaşan atmosferini, zamanın döngüselliğini yakalayan roman sayısı çok azdır. Yusuf Atılgan, Kemal Bilbaşar, Samim Kocagöz gibi yazarlar geliyor aklıma. Şimdilerde ise siyasal hesaplar dışında hepten unutulmuş, dahası belleklerden dışlanmış görünüyor Türkiye taşrası. Edebiyatın da paylaştığı bu toplumsal amneziye -belki de İstanbul histerisi demeliyiz- kapılmayan bir romanla, “Sığınak”la karşılaşmak işte bu nedenle sevindirdi beni. “Sığınak”, Denizli’nin Sarayköy kasabasında düzenlenen Sakız Şenliği etrafında gelişen olaylarla, aslında olay değil ilişkilerle, bir Ege kasabasının –ahalisi ile birlikte- modern zamanlardaki karakteristiğini araştırıyor.

Çok sayıda insan tipinin yer aldığı hikayesinde, kasabanın parçalanmış dokusunu bu insanlar üzerinden yansıtmış Aslankara. Kimi şenliklere katılmak için uğruyor Sarayköy’e, kimi hiç dışına çıkmamış, kimisi ise bir zamanlar yaşadığı büyük kentte tutunamadığından razı olmuş kasabaya dönmeye. Onların ekonomik, toplumsal ve düşünsel farklılıkları kasaba gerçeğini de farklılaştırırken hikayenin arka planında kadın erkek ilişkilerine, aşka ve cinselliğe dair bir arayış hiç değişmiyor.

“Sığınak”, bir kasabada, o kasabaya bir biçimde bağlı insanlar arasındaki ilişkileri anlatan bir roman. Ancak ilişkilerin aşk ve cinsellik boyutuyla belirlenenlerine baktığımızda, onların da İstanbul’daki aşk ve cinsellik karmaşasını kurcalayan romanlarda karşılaştıklarımızdan pek farklı olmadıklarını görüyoruz. Yine tükenmiş evlilikler, yine özgürlüğünü arayan aşka susamış kadınlar, yine duygulu entelektüel erkekler, farklı cinsel tercihler ve kesif bir mutsuzluk var. Belli bir toplumsal kesimin dışına çıkmamış Aslankara; Sarayköy’ün emekçi kesimleri sanki hiç katılmıyorlar kasaba hayatına, onlar aşık olmuyor, cinsel arayışlar içine girmiyor, kısaca kasaba tarihi içerisinde hiç yer almıyorlar.

Belli bir insan tipini ve o tipin günümüzdeki düşünce ve davranış hallerini büyük kentten kasabaya taşırken işin içine mekan duygusunu da katabilmesi, onları yalıtılmış biçimlerde değil, kasaba atmosferiyle birlikte yakalaması, “Sığınak”ın en başarılı yanı. Öyle ki, romanın ilk sayfalarında, tıpkı bir kasabaya adım atığımızda yaşadığımız iç sıkıntılarına benzer bir rahatsızlık içinde buluyoruz kendimizi. Roman kişilerini teker teker tanıdıkça bu sıkıntı da dağılıyor ve onlara yakınlaşıyoruz. Sayfalar ilerledikçe bu yakınlaşma yerliliğe, bir hemşehriliğe dönüşecektir.

Parçalanmış bir yüzeyi yansıtmayı önüne koyan yazar, böyle bir temaya çok uygun düşen bir anlatım tekniği kullanmış. Sanki çok yukardan çekilmiş bir Sarayköy belgeseli izlettiriyor okuyucuya; her bir roman kişisinin ayrı ayrı söz aldığı ve gerçekliğin kendinde yansımasını iç monologlarla aktardığı, araya giren anlatıcı sesin dış dünyayı ve ilişkileri bütün çıplaklığı ile tasvir ettiği uzun ve kapsayıcı bir belgesel... Sadık Aslankara, girişte de belirtilen tiyatro ve sinema alanındaki deneyimlerini roman sanatına başarıyla taşımış ve iyi bir roman çıkarmış ortaya.

31.03.2005

Kitabın uzun hikayesi “Cezaevi Günleri”nde -anlatıcının Harp Okulu ve subaylık günleri, Kore Savaşı etrafında gelişen duyguları, komünistlikle suçlanması, askeri cezaevine düşmesi, sivil hayata geçişi gibi olaylar, okuyucuyu Vüsat O.Bener’in hayat hikayesine gönderiveriyor. “Siyah-Beyaz”daki diğer hikayelerde de rastladığımız bu türden otobiyografik motifler, üçlemenin öteki kitaplarında da çıkıyor karşımıza. Zaten Bener de anlatılarındaki yaşanmışlıkları yadsımıyor. Bir söyleşisinde “ciddi biçimde vakanüvislik için gerekli notlarım yok, ama belleğime oldukça güveniyorum” demişti yazar; “pek vurucu noktalar vardır, onları notlarımda olduğu için kullanmışımdır, ama geri kalanı büyük ölçüde yaşanmışlığa dayalıdır. Yaşayamadığım, bir bakıma yaşamayı tasarlayamadığım şeyleri kolayca yazıya dökemedim. Yaşamadığım şeyleri pek iyi yazamıyorum galiba. Şimdi vakanüvislik derken de, tabii tanık olduğum şeyleri de ilginç noktalarda, belli nirengi noktaları olarak yazılarımda, öykülerimde kullanmışımdır.”

Dedik ya, yaşlı ve yorgun bir anlatıcısı var hikayelerin. Dostlarını birer birer kaybetmenin üzüntülerini bir suçluluğa, bir öfkeye dönüştürmüş zihninde. Anlatıcının bilincinde geçmişten şimdiye bütün zamanlar tek bir anlatı anında bütünleşirken zaman, bütün ağırlığıyla çöküyor üzerimize. Bir yandan geçmişe dair renkli, coşkulu ve canlı anılarla aydınlanıyor anlatı, hemen ardından o aydınlık grisi olmayan bir karanlığa bırakıyor yerini. İlerde bir gün benzer bir hesaplaşmayı yaparsak eğer nasıl bir ruh hali taşıyacağımız düşünmeden, düşünürken ürpermeden edemiyoruz.

Vüsat O.Bener’in süssüz, sade, anlatmak istediklerini eksiksiz anlatırken gevezeliğe hiç kaçmayan ekonomik bir dili var. Sadelik, yazarın dile ilişkin titizliği ile ilgili. Hiç bir fazlalığa tahammülü yok sanki; öyle ki, bazen bir kelimeyi bir cümle genişliğinde kullanıyor Bener. Bir alıntı ile örnekleyeyim;

“Dışkapı’ya giden caddeye döndük. Soğuk, ama güneşli bir gün. Konuşmuyoruz. Arada asker kişileri selamlıyorum, inzibat subayıyla birlikte. Anladım. Asker Cezaevi’ne kapatılacağım. Ana kapıda haz’rola geçti nöbetçiler. Avlu. Birkaç basamaklı merdiven. Kırmızı blok harflerle ‘KOMUTAN’ yazılı bir oda kapısı. Donakaldım. Tahsin! Tahsin Cırlavuk. Asker lisesinden sınıf arkadaşım. Demek cezaevi komutanı olmuş. O da fırlar gibi kalktı koltuğundan, duraladı. İnzibat subayı uzattı dosyamı. Kapağını çevirip baktı kağıtlara şöylece. Olacak iş değil! Teslim Alındım.”

Klasik anlatım geleneğinin dışına kaçan, bir anlatıcının zihnine odaklanan ama bireyi öne koyduğu hikayelerinde toplum ve birey arasındaki çatışmayı yakalamayı da bilen Bener, trajediyle komiği, komikle trajediyi ironik anlatımıyla birleştiren bir yazar. Özellikle anlatıcının kadınlarla ilişkilerini yansıttığı sahnelerde komikle trajik mükemmel bir uyum sergiliyorlar.

29.03.2005

Yazarın bundan önce yayımlanan beş kitabında olduğu gibi “Yargı ve İnfaz”ın mekanı da Venedik. Donna Leon, her ne kadar kanallar üzerinde kurulan bu ilginç kentin eski evlerini, sokaklarını, kanallar boyunca gezinen gondolları ve zaman zaman da metruk mahallelerini hikayesinin arka planını zenginleştirmek için yerli yerinde kullanıyor olsa da, bu dış parıltıların güzelliğine takılıp kalmıyor, kahramanı Müfettiş Brunelli tiplemesi ile Venedik üzerinden İtalya’daki siyasal, toplumsal ve ekonomik hayatın alaycı bir görünümü sunuyor bizlere; kimi zaman çevre sorunlarına çeviriyor merceğini, kimi zaman cinsel tercihlere yönelik baskılara, toplumun iki yüzlü değer yargılarına, sağlık sorunlarına, AIDS tehlikesine, kimi zaman da bu güzel kenti ve İtalya’yı saran çürümeye... Ancak en çarpıcısı “Yargı ve İnfaz”da dile getirdikleri; kentin tanınmış kişilerinin ölümlerini araştıran Brunelli, fuhuş sektörü üzerinden Bosna’da işlenen savaş suçlarına kadar uzanıyor.

Donna Leon, İtalya mafyasının en son evresini; şiddetin, örgütlü suçun başlıca amacı değil, karı arttırmanın araçlarından birisi haline gelişini, yoksul ülke halklarının bedenleri üzerinden sürdürülen kirli ticaretleri, saygın ve güçlü iş adamlarının hemen hepsinin bir biçimde bulaştığı veya koruduğu çıkar ilişkilerini, yüksek düzeyde emniyet görevlilerinin bu "saygın" şahsiyetlerin gönüllü bekçiliğini üstlenişini işlerken, aynı konuları dillendiren İtalyan yazarları L.Sciascia, A.Tabucchi, G.Scerbanenco ve Andrea Camilleri kadar İtalyanlaşıyor.

29.03.2005

“Eylül’den Sonra” üçlemesini “Bıçkın ve Orta Halli” romanıyla mükemmel bir finalle noktalayan İbrahim Yıldırım, hem bir şiddet dönemini yargılıyor, hem de bizlerin o şiddeti yaşayanlara duygudaşlık etmemizi sağlayarak “aklın canavarlar üreten uykusuna karşı bir tür terapi” oluşturuyor.

Tek cümleyle: Tavsiye ederim! Mutlaka okuyun.


29.03.2005

“Kravat”ın hikayesi kadar hikayenin anlatılış biçimi de ilgi çekici... Öncelikle dili çok ekonomik kullanmış Enis Batur; kitabın az sözle az sayfaya sığdırılan kurmaca sayfaları hiçbir eksiklik duygusu yaratmadığı gibi son yıllarda sayıları hızla artan Türkçe romanların hacimleriyle güzellikleri arasındaki ters orantıyı hatırlamamıza da vesile oluyor... Klasik polisiyelerden farklı olarak açık bir nedensellikten sakınan ve tamamlanma sürecine okuyucusunu da katmaya çalışan metin kısa parçacıklarla -her biri hem kendine yeterli bir ifade oluşturan hem de diğer parçalarla uyum sağlayan türden kısa parçacıklarla- örülmüş. Belki de Enis Batur, “başlangıçlar bulmayı, yazmayı sevdiğinden, hazzı çoğaltmaya yöneliyor, işte bunun için parçalar yazıyor, parça ne kadar çoksa, o kadar başlangıç, o kadar da haz"... Özellikle AH’nin bilincini izlediğimiz ikinci bölümdeki her bir parçada hikayenin ana teması biraz daha olgunlaşırken düşünme sürecinin, yaratma ve öğrenme tutkusunun insanı sürüklediği tehlikeli bir dünyaya açılıyoruz.

Kurgusal bir anlatıyla gerçeklik arasındaki ilişkiden yola çıkararak, “neyin ne zaman doğru olduğu ya da doğru olmadığı” kaygılarını taşımak eleştirel bir refleks olarak anlamlıysa bile, tek başına ele alındığında kurgusal olmayan anlatıların gerçek ve her zaman doğru oldukları gibi bir ön kabulün varlığını sezdirir. Medyanın haber ve görüntü bombardımanına maruz kaldığımız, akıl ve ruh sağlığımızı sadece şüphelerimizle korumaya çalıştığımız bir dünyada, kurmaca olmayan anlatıların gerçeklikle ilişkisi de, “neyin ne zaman doğru olduğu ya da doğru olmadığı” da kurgusal olan anlatılarla birlikte ele alındığında sorgulanabilir. Zorunlulukları seçimimiz sandığımız bu oyunsal gerçekliği deşifre etmek için; “toplumumuzun simgesel dizgesini kırmaya katkıda bulunmak için; yeni anlamlar, yani yeni güçler üretmek, şeyleri yeni bir biçimde ele geçirmek, anlamların buyuruculuğunu sarsmak ve değiştirmek için” kurgusal olanın, konumuz özelinde romanın taşıdığı potansiyel yabana atılamaz. Çünkü romanlar hayatı tam da bizim kendimize anlattığımız o akıp giden haliyle çağrıştırırlar. Gerçeğin bize nasıl göründüğünü ya da bize nasıl görünebileceğini inceleyeceğimiz en elverişli yer olarak roman, anlatının ardındaki ideolojik, psikolojik, siyasal, vb. dinamikleri test edebileceğimiz bir “laboratuardır". Enis Batur da “Kravat” romanını tam da böyle bir laboratuar olarak kullanmak istiyor işte. Keşke, benzer bir sorgulamayı barındıran ama ilk iki bölümle daha uyumlu biçimde sonlanan bir kurgusu olsaydı diye düşünüyorum...