Toplam yorum: 3.285.044
Bu ayki yorum: 6.570

E-Dergi

Suat Sungur Tarafından Yapılan Yorumlar

19.09.2007

Kitapta Veronica adındaki bir kadının ilaç içerek intihar girişiminde bulunması ve bu girişim sırasında kalbinin rahatsızlaşması sonucu bir haftalık ömrü kalması ve kalan zamanını akıl hastahanesinde nasıl geçirdiği anlatılmaktadır.

Veronika burada yeni arkadaşlarla tanışır ve piyano çalmaya başlar. Hastanede yatan Eduard adında bir kişiye aşık olur. Son gününde hastanenin dışında zamanını geçirerek ölmek istediğini doktorlara söyler. Fakat doktorla buna izin vermez. Akşam olduğunda Eduard ile birlikte hastaneden kaçar. Kentin en pahalı lokantasına giderler, en güzel yemeklerini ısmarlarlar ve en pahalı şarapları içerler. Yüksek sesle konuştukları ve uygunsuz davrandıkları için garson tarafından dışarıya atılırlar. Onlar da kentin dışındaki boş bir tepeye tırmanırlar. Burada ikisininde uykusu gelir ve toprağın üstüne uzanırla. Sabah olduğunda Veronika ölmemiştir ve hala yaşamaktadır. Hastanadeki doktorların düzenli verdiği ilaçlar Veronika'yı ölümden kurtarmıştır.

Kitapta hayatta ne kadar büyük zorluklarla karşılaşırsak karşılaşalım, asla pes etmemeliyiz düşüncesi vurgulanmaktadır. Tavsiye ederim.

19.09.2007

Kitap aslında Mümtaz'ın Nuran'a olan aşkının öyküsü. Her aşkın ızdırap ve çilesi insana bazen mutluluk bazen de mutsuzluk verir düşüncesi kitabın ana fikrini oluşturuyor. Ancak burada bir üçleme de var: Mümtaz ve Suat'ın Nuran'a olan aşklarıdır öykünün örgüsünü oluşturuyor. Mümtaz ve Nuran birbirini sevmekte ve evlenmeyi tasarlamaktadırlar. Ümitsizliğe düşen Suat ise kendini asarak intihar eder. Bu trajedi nedeni ile Nuran'dan ayrılan Mümtaz'ın iç dünyası yıkılmıştır. Radyoda II.Dünya savaşının başladığı haberi verildiği sırada, Suat'ın hayalini gören Mümtaz merdiven başına yıkılır (bazı edebiyat incelemecileri, sonda Mümtaz'ın öldüğü biçiminde yorumlar yapmış olsalar da, Tanpınar'ın metninde ölüm telaffuz edilmiyor).

Mümtaz, Beyazıt Sahaflar Çarşısında, salaş dükkanlarda, bit pazarında, Çekmece'de balıkçı muhitinde ve kır kahvelerinde dolaştırırken, İstanbul'un bir kronikçisi, İstanbul'da eski zamanın donup kaldığı ve biriktiği köşelerin bir tasvircisi oluyor romanda. Huzur'un sonraki bölümlerinde Boğaz'a, zengin bir eve, sanki başka bir dünyaya geçiyoruz. Pırıl pırıl görünen modern semtte önceleri çok mutlu olan Mümtaz, giderek bu çevrede yaşayan insanlardan kaynaklanan olayların sonucunda yıkılır. Geçilmemesi gereken bir sınırı çiğnemiştir o!

Her yeni tecrübe gibi şahsîdir, her yeni tecrübe gibi ilktir. Mümtaz, bindiği bir Ada vapurunda Nuran’a rastlamış ve “Tehlikeli denecek derecede zengin, her ihtimale gebe, her mânasında velûd bir kadınlık hayatı(nın), bakımsız bir tarla gibi sırf kendisini işleyecek erkeğin yokluğundan yarı hülyâ, yarı verimsizliğin bütün sebeplerini kendisinde gören bir aşağılık duygusu içinde akıp gittiğini” farketmiştir. Bu tesbitin arkası kendiliğinden gelecek ve zalim bir çocukluğun ara sokaklarından geçerek kendisini İhsan’ın kollarına atan Mümtaz, fikrî zeminini sağlamlaştırmış bir insan olarak duygusal arka planını inşa etmeye soyunacaktır: “O madem ki artık benim için herşeydir, o halde bütün kâinatımla ona taşınmalıyım.” der.

Kesinlikle okunması gereken bir kitap. Tavsiye ederim.
19.09.2007

Toprak ana, Aytmatov'un kendine has bir üslupla cansız varlıkları da konuşturma becerisini ustaca kullanarak savaşın insanlar üzerinde bıraktığı etkiyi gözler önüne serdiği duygu yoğunluklu bir eserdir. Aytmatov'un eserlerinde görüldüğü gibi bu eseri de kendi milletinin sosyal, kültürel, ahlaki yönüyle ve çekilen sıkıntılarla, kahramanlık duygusuyla bezenmiştir. Milli eğitim Bakanlığı'nın "okunması gereken 100 temel eser" listesine girmeyi hak edecek kadar güzel bir kitap. Kesinlikle okunmalı!
19.09.2007

Mustafa Akyol’un “Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek: Yanlış Giden Neydi? Bundan Sonra Nereye?” adlı kitabı ilk ele alındığında Ortadoğu uzmanı-tarihçi Bernard Lewis'in "Hata Nerdeydi? 300 Senedir Sorulan Soru" başlıklı kitabını çağrıştırıyor.

Ancak hakkını vermek gerekirse Akyol, bu eserinde babası gazeteci-yazar Taha Akyol’dan tanıdığımız analitik, sağduyulu ve objektif bir yaklaşımla, Kürt sorununun çok iyi bir fotoğrafını çekmiş ve bundan sonrası için önemli öneriler getirmiş.

Akyol’un kitabının yarısı, Kürt sorununun tarihine ayrılmış. Tarihsel detayları bir roman akıcılığı içinde anlatan Akyol, Kürtlerin Osmanlı İmparatorluğu içindeki serüvenine büyük yer ayırıyor. Kitapta; Kürt aşiretlerin Osmanlı’ya nasıl gönüllü bir şekilde katıldıkları, İslamiyet’in birleştirici ruhu içinde Osmanlı sultanlarına nasıl sadakat gösterdikleri gözler önüne seriliyor. Akyol, bunları anlatırken hem Kürt milliyetçilerinin “Türk sömürgeciliği” tezini hem de Türkçülerin “Kürtlerin ihaneti” iddiasını üstüne basa basa çürütüyor.

Kitabın içinde Kürt sorunuyla beraber başka ilginç tarihsel gerçeklere de ışık tutulmuş. Bunlardan biri, “Araplar Osmanlı’yı arkadan vurdu mu?” sorusu. Yazar, “Araplar I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı’ya ihanet etti” söyleminin gerçeği yansıtmadığını, İngilizlerle işbirliği yapıp Osmanlı ordusuna başkaldıran Mekke Şerifi Hüseyin’in küçük bir azınlığı temsil ettiğini, Arapların büyük kısmının İstanbul’a sadık kaldığını anlatıyor.

Akyol, buradan hareketle Osmanlı’nın çöküş yıllarında bile aslında imparatorluğun Müslüman unsurları arasındaki dayanışmanın sürdüğünü, “Müslümanlık bilinci”nin güçlü bir şekilde yaşadığını vurguluyor. Kitapta, Kürtlerin I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı yıllarında Türkiye safında kahramanca çarpıştıkları da anlatılıyor. Yazara göre bu sadakatte Kürtlerin Ermenistan tehdidinden duydukları endişe kadar, hatta daha fazla, Müslümanlığın rolü var. Atatürk’ün Kürtleri Milli Mücadele’ye kazandırırken son derece “İslamcı” bir dil kullandığını, Kürtlerin de buna olumlu cevap verdiğini, hatta bazı Kürtlerin Mustafa Kemal’e “Mehdi” diye hüsnüzanda bulundukları gibi ilginç detaylar var kitapta. Batılı devletlerle işbirliği yaparak Sevr Anlaşması’na “Kürdistan” maddesi koyduran Kürt entelektüellerin, Kürt din adamları ve yerel liderler tarafından protesto edilişi, Lozan görüşmeleri sırasında Kürt mebusların “Türklerle din ve soy kardeşiyiz, ayrılmayız” deyişi gibi önemli gerçekleri de eklemek gerek.

Daha pek çok olgunun oldukça objektif bir tavırla ele alındığı bu kitabın siyasetçiler, özellikle Kürt Sorunu hakkında bilir görünüp bilmeyenler tarafından mutlaka okunmasını tavsiye ediyorum.


18.09.2007

Sümer'deki (ya da Mezopotamya'daki), Mısır'daki, Hint'teki, Anadolu'daki tanrıçanın tapınağından eski Atina'daki saygın fahişeler olan Heteiralar'a kadar, oradan Ortaçağ Avrupası'ndaki manastırlara kadar bilge veya bilgili kadın toplulukları aynı çizgiyi sürdürüyorlar. Aile, evlilik, aşk, etik, eğitim, mutluluk, erdem gibi konularla sanki daha fazla ilgililer gibi.

Hepsi için şu genel tanım geçerli olabilir. Kurdukları tapım merkezi, çeşitli üretimin yapıldığı, sanatın, zenaatın öğretildiği, bilgeliğin geliştirildiği bir kültür ve uygarlık merkezi. Atina'da (yalnız) Heteiralar'ın gittiği okulllarda, tabi, dindışı, zenaat ve teknikten çok; soyut bilimler, felsefe, matematik, gökbilimi, retorik vb. öğretiliyor. Ama orada da aşk/eros, etik, aile, erdem gibi konular ağırlıklı.*
Burada ilginç olan ortak özellik Sümer'den beri süren bir geleneğin özellikleri; aşkın ve bilimin birlikte ele alınması. Belki de bu sentezin sonunda bilgelik gelişebilmişti. Aşk işin içine girince Sümer'de, Anadolu'da, Atina'da, Ortaçağ manastırlarında rahibelerden oluşan topluluklara kolayca 'fahişe' nitelemesinin de yakıştırıldığını görüyoruz. Belki erkek zihninin de beklentisiydi bu ve onun tarafından da bu yönde gelişmesi için çabalar oldu.

Erkekler, kadınların namusunu denetlemek bahanesiyle kadınları denetlemek için, tarihteki bilgili kadın-fahişe imgesini kullandılar. Yoksa erkekler bu denli namus düşkünü iseler; neden kendi namuslarını irdelemek, kendileriyle yüzyüze gelmek varken kadınların namusuyla uğraşsınlar! Konu gerçekte kuşkusuz namus değildi. Kadının entelektüel alandan uzaklaştırılmasıydı. Kadınlar binlerce yıl bu alanın dışında tutularak istenen başarı sağlandı. Çocukluğumda dindar çevrelerin içinde, kız evladı okutulursa en hafif deyimiyle 'hafif meşrep' olacağı kaygısını taşıyan (zengin, yoksul) kişiler tanımıştım. Kız çocuğun, genç kızın, kadının bilgili olması ile hafifliğin birleştirilmesinin nedeni ne olabilir? Acaba eski tapınak fahişeliği ve onun yanı sıra tapınağın bir kültür ve eğitim merkezi olmasının genlerimizde bıraktığı izlerin etkisi mi var? Yoksa kadını denetleyebilmek için erkek zihninin yarattığı bir bahane mi? Her iki durumda da binlerce yıl süren bir yanılgı söz konusu.

Tapınak fahişeliğinin ataerkil dönemde biçimlendiğini düşünüyorum. Daha önceki dönemde tanrıça ya da ulu-ana tapımında fahişeliğin ne olduğunu bilmeyen kadınlar, cinsel birleşmeyi bakir erkeğe öğretmek için görev yapıyor olmalıydılar. Ya da erkeğin birleşme sırasındaki davranışlarını inceltmek, tanrıça tapımında onu doğru sayılan simgeler sistemiyle bütünleştirmek için sistemin bir parçası olduğunu öğretmek, soyun devamında zincirin bir halkası olduğunu anlatmak, tanrı(ça)ların yaşamını anlatan mitoslarla onu cinsel birleşmenin yanı sıra aşka/sevgiye yöneltmek için bu görevi aşk ve bereket tanrıçası adına yapıyorlardı.* Hakka aşık olmanın, yaratana duyulan onunla bir ve bütün olma isteğinin bu kadın tapımlarından doğduğunu hiç kuşku duymaksızın söyleyebilirim. Aşkı gösteren sözcüklerle tanrıça adları arasındaki bağıntılar bu gerçeğin kanıtlarından biri olabilir.** Sümer'de yazmayı, okumayı, aşkı, sevgiyi öğreten kahramanın aynı tanrıça olmasının (yani İnanna) nedenleri üzerinde düşünmemiz gerekir. Aşk kavramı ve bilmek kavramı önce kadın yaratıcıyla birleştrilirdi. Aşkın ve bilmenin/bilginin simgeleri kadın gövdesinin simgeleriyle örtüştü. İşte, o Ortaçağ'a kadar uzanan ve çeşitli coğrafyalara yayılan geniş açı, bu noktadan başladı. Sevgiyle bilgiyi bir arada götüren açı daha önce sözünü ettiğimiz tanrıça tapınaklarından Atina'da Heteiralar'ın gittiği eğitim kurumlarına, 'Binbir Gece Masalları'nın bilgili ve sevgi dolu kadınlarına, Ortaçağın manastırlarına, Anadolu'da Hacı Bektaş'ı etkileyen ve Abdal Musa'ya el veren Kadıncık Ana'ya kadar sürdü.

Kitap çok ilginç anekdotlarla dolu. Aşka tapanlara, aşksız yaşamayanlara tavsiye ederim.