Toplam yorum: 3.285.044
Bu ayki yorum: 6.570
E-Dergi
gnlcntrk Tarafından Yapılan Yorumlar
Burada üç kuzen, doğayla iç içe geçen üç günün şehirdeki onlarca güne bedel olduğunu öğrenecek; böceklerin, ağaçların ve tabiatın sırlarını keşfedecekler. Ama işin en eğlenceli kısmı Gark! Bu sıra dışı dostları ve Rüzgâr’ın akıllı saati, her anı sürprizlerle dolu bir maceraya dönüştürüyor. Bir karga ne kadar anlayabilir sizi? Duygularımızı paylaşabilir mi? Gark ve kuzenlerle birlikte bu soruların cevaplarını hem eğlenerek hem de düşünerek keşfediyoruz. arkadaşlığı, empatiyi, doğa sevgisini ve sorumluluk bilincini küçük yaşlardaki okuyuculara sevgi dolu, eğlenceli bir dille aktarıyor. Kurallara uymayı, birbirini anlamayı ve doğadan gelen ürünleri değerlendirmeyi öğrenirken, teknoloji de işin içine giriyor ve macerayı daha da heyecanlı hâle getiriyor. Eğer ben yaşlardaysanız birbirleri ile iletişimleri ve ev halkının ana karaktere yaklaşımları sizi 90'lara götürebilir. Burnumda kuzine üstünde kızarmış ekmek kokusu kaldı :)
Şiddet, hangi biçimde üretilirse üretilsin yalnızca maruz kalan kişiyi değil; bütün toplumu içine alan bir sarmal yaratıyor. İstisnası olmayan bu yıkıcılık, küçük bir kız çocuğunun dramı üzerinden anlatılıyor. Seurat, şiddeti doğrudan anlatmıyor. Ne bir tokat ne de bir tekme sahnesi var satırlarda. Ancak metnin dili öylesine ustalıkla kurulmuş ki, sayfaları çevirdikçe iliklerime kadar dayak yedim. Bu sessizlik ve dolaylılık, romanın etkisini katbekat artırıyor. "Sakar" yalnızca 109 sayfalık kısacık bir metin. Fakat farklı karakterlerin gözünden aktarılanlarla zihinde onlarca soru ve duygu çarpışmasına yol açıyor. Diana’nın sesi, susturulmuş olsa da okurun zihninde yankılanmaya devam ediyor. Seurat, bu romanıyla bize şiddetin sadece “fail” ve “mağdur” arasında kalmadığını, toplumsal suskunlukla büyüyüp yayıldığını gösteriyor. Sonuç olarak Sakar, şiddetin görünmez yüzünü, toplumsal kayıtsızlığı ve bir çocuğun masumiyetinin nasıl yok edildiğini tokat gibi hissettiren bir roman
İtiraf etmeliyim ki Deli İbram Divanı’nın ilk sayfalarını okurken içim çekilerek ilerledim. 100. sayfaya kadar hem bırakmak istedim hem de yazarın diline hayran kaldım. Ancak bir noktadan sonra metin beni içine çekti, kalan bölümleri bir metrobüs yolculuğunda soluksuz okudum. Roman; çocukluğunu yaşayamadan büyüyen, sözünün arkasında durmaya çalışan, kendi doğrularıyla dünyaya kafa tutan bir karakterin, Osman’ın hikâyesi üzerinden ilerliyor. İçimizden sessizce sövüp saydığımız ama karşısına dikilmeye cesaret edemediğimiz her şeyin karşısına dikilen Osman, bir anlamda toplumun bastırılmış vicdanını temsil ediyor. Kursağına lokma giremeyen insanların çaresizlikle verdikleri yanlış kararlar, ardından gelen pişmanlıklar ve kötülükle kurdukları bağ, güçlü bir anlatımla veriliyor. Kitap yalnızca bir balıkçı köyünün hikâyesi değil; kapitalist sömürü düzenine, yolsuzluklara, dinin çıkar uğruna araçsallaştırılmasına, doğanın ve hayvanların hunharca katledilmesine yönelik sert bir eleştiri.
Ağaç olmak istiyorum! Bu ifade; özellikle kadınların sosyal, kültürel ve hukuki baskılarla kuşatıldığı bir toplumda sıradan bir doğa romantizmi değil. Aksine, acı bir ironi ve güçlü bir alegori taşıyor. Bu cümleyle kadın aslında şunu demektedir: “Toplum bana insan gibi davranmıyorsa, ben de insan olmaktan çıkarayım kendimi.” Oysa kimse ağaçlardan susmalarını, utanmalarını, gölge vermeden önce düşünmelerini istemez. Mehdoht da tam bu noktada kendini bir ağaçla özdeşleştirir: Sessizdir, dayanıklıdır, sökülmesi zordur. Kökleriyle direnir, sessizliğiyle var olur. Beni çok etkileyen bir cümleyle kitabın bütününü özetledim gibi oldu ama okuyunca bana hak vereceksiniz! Kitap, konuşmasına izin verilmeyen ama sessizliğiyle hayatta kalmaya çalışan kadınların trajik, kimi zaman komik, kimi zaman iç burkan hâllerini alegorik ve nefis bir anlatımla işliyor. Kısacık ama özgürlük, toplumsal baskıya karşı içsel bir direnişin öyküsü. 5 kadın nasıl erkeksiz kalmış… Okuyun…
"Yalnızca bir elbise denedi diye kilit altına alınan 16 yaşındaki bir kızdan bahsediyoruz bütün hayatı boyunca hapsedilmiş bir kadından."Hikâye tam da bu noktada başlıyor: sorular, belirsizlikler, geçmişe uzanan karanlık bir yol…Mantar panodaki tek bir fotoğrafın her şeyi bir anda ortaya çıkarmasıyla gerilim adım adım yükseliyor. Sene kaç olursa olsun, hangi ülkede yaşanırsa yaşansın, tecavüz kadın için hâlâ üzeri örtülen, konuşulmaya çekinilen, aile şerefine sürülen leke olarak görülen bir suç. Oysa “hayır” sözcüğünün bir anlamı olmalı ama yok!!! Akıl sağlığı sorgulanıp deli damgası vurulan, bebeği elinden alınan bir kadın o. Ne hesap sorulmuş ne de hikâyesi yüksek sesle dile getirilmiş. Bu kurgu, kadın kıskançlığının ve kontrol arzusunun nasıl insan hayatına mal olabilecek kadar karanlık bir hâl alabileceğini çarpıcı biçimde gösteriyor. Karakterlerin çaresizlikleri, kendini haklı çıkarma çabaları ve kırılgan bilinç akışı zaman zaman yorucu olsa da kitabın kendini okutan bir yönü var.