Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Poe: Kısacık Bir Hayat
Poe büyük usta, Verne'den Baudelaire'e kadar birçok farklı adamı etkilemesinin yanında türlerin ilk derli toplu örneklerini vermesiyle de önemli. Hans Pfaall olsun, katil maymun olsun, türevleri hala ve hala yaratılıyorsa diyecek bir şey yok. Ahmet Cemal'in güzel bir saptaması var; klasik, çağın meselelerini irdeleyebiliyorsa moderndir der. Moderndir Poe, öyle kalmaya da devam edecektir.

Ackroyd, Poe'nun yaşamını anlatıyor. Spleen'in ilk şubesi olarak Poe, dert dolu yaşamında parasızlık, sevgisizlik gibi pek mühim şeylerin sıkıntısını çekmiş bir adam. İdeal güzelin peşinde geçen kısacık bir ömür, bütün kırıklarıyla birlikte 131 sayfalık konsantre haliyle el altında. Beş aydır yazılmayı bekliyordu, bugüne kısmetmiş.
Yine tematik bölümlemeler: Her bir bölümde Poe'nun farklı bir yüzü.

Kurban: Ölmeden önceki bir haftalık süreç bile gizemli. Olması gereken yerde değil, her zamanki gibi sarhoş. Şans eseri bulunduğu meyhaneye gelen kuzenlerden biri, kişisel olarak ilgilenmek istemiyor ve Poe'yu Washington Üniversitesi Hastanesi'ne yatırıyor. Son sözler: "Tanrım, zavallı ruhuma yardım et!" (s. 9) Bir seçim sahtekarlığı için farklı bir isimle orada bulunduğu söyleniyor, günümüze kadar gelen bir gizem.

Yetim: "Lanetli ruh, gezgin, katlanılamaz bir kadere sahip," diyor Ackroyd. Annesi daha Poe doğmadan tüberküloza yakalanmış, rahimdeki bebeğin yeterince beslenemediği ve narkolepsiyle kapalı alan korkusunun bu yüzden ortaya çıktığı söyleniyor. Kuyulu öykü, kedili öykü ve diğerlerinin kaynağı. Poe için durum: "Tanrı'nın bana bir deha kıvılcımı verdiğine inanıyorum ama onu kederle boğdu." (s. 11)

Anne Eliza Poe, tiyatrocu. Baba David Poe, o da tiyatrocu. Ortadan kaybolduğu zaman annenin tüberkülozu oldukça ilerlemiş durumda, ardında iki çocuk bırakarak ölüyor ve Poe'nun dramatikliğe son derece açık doğası için büyük bir acının temeli atılıyor. Öykülerdeki sağlıksız, kırılgan kadınların çoğu anneden miras.

Allanlar Poe'ya evlerini açıyor ve Poe için belirsizliklerle dolu bir gelecek başlıyor. Yeni ailesinin sevgisini hissetse de mezarlıkların yanından geçerken aşağı çekilmekten korkuyor. Ölüler -geçmiş- onu aşağı çekecek ve karanlık, havasız bir ortama hapsedecek. Yazarın üretme süreci için sınırsız bir kaynak.

Öğrenci: Aile Londra'ya taşınıyor ve Poe, kusursuz bir kasvetin çöktüğü şehirde son derece mutsuz ve yalnız bir çocuk olarak okula başlıyor. O dönemlerden aklında kalan tek güzel şey, Robinson Crusoe. Cicero ve Virgil okuyor, şiir yazıyor, boks yapıyor, öğretmenleri son derece memnun. 1820'de Richmond'a taşınıp tiyatroyla ilgileniyor, sosyal çevresini genişletirken Jane Stanard'a aşık oluyor ve zincire bir halka daha ekleniyor: Stanard akli dengesini yitirerek ölüyor.

Virginia Üniversitesi -Selçuk Altun'un bir iki romanında önemli bir yeri vardır bu okulun- üstün bir nesil yetiştirmek amacıyla Thomas Jefferson tarafından kurulan, Poe'nun parasızlıktan süründüğü bir okul. Baba, çocuğun aylaklıktan başka bir şey yapmadığı gerekçesiyle para yollamamaya başlıyor, yolladıkları da yeterli değil. Poe kumara sarıyor, askeri okula kaydolmasından hemen öncesi.

Asker: 1827, Timurlenk ve Başka Şiirler basılıyor. Poe'nun ilk eseri.

Orduya katılıyor, West Point'e gidiyor ve babasıyla arasını biraz olsun düzeltiyor ama askeri okulda okumak istemediğine karar veriyor, böylece babasıyla ilişkisini tamamen koparıyor. İçki batağına saplanması da bu zamanlara denk geliyor.

Gazeteci: New York'a geliyor. 1831, EDGAR A. POE'DAN ŞİİRLER kitabı çıkıyor.

New York'ta barınamayıp Baltimore'a, akrabalarının arasına dönüyor ve abisinin veremden ölümüne şahit olup bir kez daha dağılıyor.

Sanatla ilgili fikirleri bu dönemde olgunlaşmaya başlıyor. "'Fikrimce şiir, birincil nesnesi hakikat değil haz olduğundan bilimsel bir eserden; nesnesi belirli değil belirsiz bir hal aldığı için de romanstan ayrılır,' diyordu. Şiirin belirsiz duygularla ilgilendiğini iddia ederek devam ediyordu; bu nedenle müzik elzemdi, çünkü güzel sesleri ayırt etmek en belirsiz algımızdı. Poe'nun vasıtasıyla bu görüşün on dokuzuncu yüzyıl Fransız şiiri üzerinde büyük bir etkisi olacaktı. Walter Pater'ın benzer fikirlerinden kırk altı yıl önce şiirle müziği ilişkilendirmişti." (s. 43)

1832'de ilk kez bir öyküsü yayımlandı: Metzengerstein. Kendine bir hami buldu ve öyküleriyle adını yavaş yavaş duyurmaya başladı. Bürlesk denemelere girişti, iğnelemelerinin haddi hesabı yoktu. Acısından, insanlardan intikam alır gibi yazdı. Korkutuculukla, çılgınlıkla suçlandı ama bunlar zaten öykülerinin, dehasının temeliydi. Edebiyattaki var olma çabasının yanında sevdiği kızın başkasıyla evleneceğini duyup melankolilerden melankoli beğendi. Kadınlar Poe'nun hayatından hiç eksik olmadığı için mevzunun bu kısmını ele almıyorum.

Öykülerinin yardımıyla gazeteciliğe başladı ve eleştiride ipin ucunu kaçırarak herkesin korkulu rüyası oldu. Bierce benzeri bir konumdaydı anladığım kadarıyla; yerdikleri bir daha iflah olmuyordu. Jung'tan alıntılayarak yorumluyor Ackroyd, şöhret istediği için herkese saldıran bir Poe var bu aşamada. Sanatında giderek yetkinleşmesi de bu dönemdedir; hikâyelerinin etkisini titizlikle hesaplar, kaligrafi modelleriyle yazar, ölümle güzelliği kimsenin yapamadığı bir şekilde işler.
Yanıtla
2
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şehir ve Yıldızlar
Öyküden romanlaştırılmış bir eser, Clarke ön sözde mevzunun gelişmesini ve konuyu tekrar işlerken bilimsel olarak isimlendiremediği kavramların gelişen teknolojiyle birlikte bilimin çözülmüş dosyalarına yerleştiğini anlatıyor. "Kara güneş" olarak adlandırdığı kozmik olayın Hawking tarafından teoride çözüldüğünü, günümüzde "karadelik" olarak bilindiğini söylüyor mesela, sonrasında Merkez Bilgisayar tarafından yaratılan, hipnotik projektör ürünü sagaların "simülasyon" olarak literatüre geçtiğini görüyoruz. Kendisi iyi bir bilim adamı, buluşlarının yanında hayal ettiklerinin de önemi büyük. Rama ve diğer uzay serüveninde Voyager'ların buluşlarını kullandığını biliyoruz. Bildiği kadarını kullanıyor, yeni bir buluş ortaya çıktığında aynı şekilde sonraki kitaplarında yenileri kullanıyor, bu böyle gidiyor. Günceli takip etmesi açısından fark yaratan bir adam Clarke.

Clarke'tan tarih anlayışının çarpıtılması üzerine kurulu toplumların evveli ve ahiriyle alakalı güzel bir roman. Pinhan'dan yeni çıktı; Ernest Renan'un milliyetçilik anlayışıyla alakalı bir kitabı var ve orada bir milletin tarihini çarpıtmadan, yorumlamadan millet bilincine sahip olamayacağı belirtiliyor. Eh, 1 milyar yıl sonra bu çarpıtmayı insanlarla birlikte makineler yapıyor ve bir topluluğun dağılmasını toplumu dizginleyerek engelliyor. Ortada Matrix benzeri bir dünya var ve tamamen gerçek, Equilibrium'daki mevzuya daha çok benziyor. Alvin adlı gencimiz hapını almayı falan unutmuyor tabii, tezcanlı bir genç ve seri üretim insanlardan biri değil. Kahramanımız tek başına büyük bir yolculuğa çıkacak ve evrenin gizemlerini çözmek için elinden geleni ardına koymayacak.
Diaspar, 1 milyar yıldır aynı döngünün içinde. İnsanlar 1000 yıl kadar yaşıyor, sonra sıralarını bekleyip tekrar dünyaya geliyor. Üst üste yığılan zihinlerin yanında Merkez Bilgisayar'ın hafızasında olanlar da tarihsel birikimin geleceğe aktarılmasında etkililer, yine de milyar yıl öncesi efsanelerden ibaret. İnsanların neden Diaspar'a sıkışıp kaldıklarının açıklaması, galaktik bir imparatorluk kuran insanların bilinen evrenin sonunda İşgalciler'le karşılaşıp Dünya'ya geri dönmelerine dayanan söylencelerden ibaret. Diaspar kurulduğu sırada şehirler ve okyanuslar ortadan kalkmış, yüzeyi çöller kaplamış halde ve insanların doğal yaşam alanları tahrip edildiği için yaşayacakları yapay bir alana ihtiyaçları var. Yarlan Zey adlı bilgin şehri ve bilgisayarı yaratıyor, sağ kalanlar şehre toplanıyor ve bütün girişlerle çıkışlar kapatılıyor. Bir fanusun içinde 1 milyar yıl boyunca yaşayan onca insanın dış dünya hakkında hiçbir fikri yok. Dışarıda çölden başka bir şey olmadığına inanılıyor, daha da önemlisi; İşgalciler'in geride kalanların yaşamalarına tek bir şartla izin veriyor: Hiçbir zaman uzay yolculuğuna çıkılmayacak. Efsaneler iyi örülmüş, insanlara uzunca bir süre korkuyla hükmedilebilmiş böylece.

İnsanlar laboratuvar ortamında evrim geçiriyor ve biçimlendiriliyor. Tırnaklar ve tüyler yok, saçlar dışında bütün fazlalıklar atılmış. Duyguların ketlenmesi dışında aile yaşantısı da düzenlenmiş; tekrar doğanlara anne-baba atanıyor. Kişisel eğitmenler Diaspar'daki yaşamı son derece normalleştirerek yetişkin halde doğanlara dünyayı öğretiyor, yenilerin dışarı çıkmaması sağlanıyor.

Alvin bu çömezlerden değil, sagalardaki yapaylığı çözdüğü gibi dışarısı hakkında bilmek istediği çok şey var. Hocası Jeserac'ın anlattıkları kadarıyla biliyor ki önceden bir başka hayatı yaşamamış nadir insanlardan biri. İlişkileri doğal olanın aksine çok kısa sürüyor falan, bir sürü uyumsuz yanı var. Diaspar'ın çatı bölgesine yakın alanlarında gezinirken karşılaştığı aynalar bu uyumsuzluğunu gösteren güzel bir metafor. Diyalekti çözüyor Alvin; hareketle hareketsizliğin ilişkisini anlıyor ve yapması gerekeni kafada kurmaya başlıyor. Burada Neo kompleksi ortaya çıkıyor biraz. Jeserac gerçeği anlatan ve seçimler konusunda Alvin'i serbest bırakan akıl hocası, Oracle'ı andırıyor. Bu kusursuz dünyayı biraz kusurla yaşanılır hale getiren Khedron -Soytarı- Morpheus'ı andırıyor ama sistemden kurtulmak gibi bir isteği yok, sadece kendi gençliğini hatırlıyor ve dışarıyı keşfetmek isteyen Alvin'e Merkez Bilgisayar'ın kurcalanabilirliği sayesinde bir çıkış yolu açıyor. Alvin için ilk yolculuk.

Alvin sonunda geri dönmek istediği bir yolculuğa çıkıyor ve raylı bir araçla Lys'e ulaşıyor. Lys'in insanları, fanusta yaşayan kuzenlerinden farklı bir şekilde evrimleşmiş, telepatik yetenekleri tavan yapmış bir durumda ve teknolojiden tamamen uzaklar. İşgalciler, insanlara farklı türden korkular vermiş ve başarılı da olmuş; dış dünya tamamen tekinsiz, keşfedilmeye değer bir şey yok ve verilenlerle mutlu olup çok düşünmemek en iyisi.

Lysliler, Alvin'in gelmesini bekliyorlar aslında, çağlar boyunca birkaç gezgin şehirden kaçıp Lys'e gelmeyi başarmış. Geri dönmedikleri için Diasparlılar, Lys hakkında pek bir şey bilmiyor. Alvin hakkında bir karar alınması lazım elbette, muhtemelen aklındakileri sildikten sonra çocuğu geri yollayacaklar.

Alvin, Lys'te tanışıp arkadaş olduğu Hilvar'la birlikte dikkatlerini çeken bir ışık olayını araştırmak üzere Shalmirane'e gidiyorlar. Büyük, kara bir krater var ve bu kraterin düşen Ay'ı yok etme işinde, daha da önemlisi İşgalcilere karşı verilen savaşta kullanılan silahın ürünü olduğu yönünde anlatılan hikâyeler var. Yalan tabii, kraterin dibindeki sudan bir robot ve ilginç bir varlık ortaya çıkıyor.

Efendi için Yüce Eskiler'i bekliyorlar.

Efendi, şehir kurulmadan önce Dünya'ya gelmiş bir yalvaç, Yedi Güneş'ten geldiği sırada etrafına birçok mürit toplamış ve Yüce Eskiler'in gelip insanlığı kurtaracağını söyleye söyleye ölmüş. Robotuna da babalar gelene kadar bilgi vermeyi yasaklamış ama Alvin katakulliyle gizemi çözüp asıl yolculuğa çıkıyor. Lysliler hafızasını silip çocuğu Diaspar'a yollamak üzereyken robot Alvin'i kaçırıp Diaspar'a getiriyor.

Diasparlılar da Lys'i biliyor artık, tabii çoğu bilginin başına geldiği gibi bu da önceden bilinip ortadan kaldırılmadıysa.

Merkez Bilgisayar, robotun inadını kırıp her şeyi öğreniyor, Alvin de. Kraterde Efendi'nin geldiği gemi var, Hilvar'la birlikte gemiye atlayıp her şeyin başladığı yere, Yedi Güneş'e gidiyorlar.

Işık hızı problemini bu tür romanlarda dikkatle okumuşumdur, hız arttıkça enerjiye dönüştüğümüz için insanın moleküler yapısı nasıl korunacak falan. Clarke, karakterlerini uzayın bükülmesi vasıtasıyla bir nevi portal yoluyla seyahat ettiriyor.

Gezegenleri keşfediyorlar, insanoğlunun çağlar önce galaktik imparatorluğu genişlettikleri zamanlardan kalma ölü dünyalarda bulunacak çok şey var. Biri atmosferini yitirdiği için ölü, diğeri doğanın dopinglenmesiyle birlikte canlanmış. Koca bir gezegen, dev bir organik yaşamın yuvası olmuş. Bir diğerinde insanlığa dair kalıntılar var ama terk edileli çok olmuş. Umutsuzluk içinde oradan oraya sürükleniyorlar ve Vanamonde ortaya çıkana kadar gizemin çözümüne dair hiçbir bilgiye ulaşamıyoruz.

Vanamonde, insanoğlunun varabileceği son teknolojik noktayı temsil ediyor. Bir enerji, mutlak akıl, Tanrı'nın pek çok özelliğini barındıran bir varlık. Vanamonde bizim çocukları bulduğu an Lys ve Diaspar'la iletişim kuruyor ve bütün her şey açığa kavuşuyor.

Frankenstein Sendromu. İnsan uzayın derinliklerine yolculuk eder, diğer canlı türleriyle iletişim kurar ve kendine bir Tanrı yaratmaya koyulur. Bir şeyler ters gider, Vanamonde'un hırçın abisi yaratılır ve saf kötülükle her şeyi yıkmaya başlar. İnsanların elinde hala güç vardır, Vanamonde'u yaratırlar ve karanlık varlık bir karadeliğin içine hapsedilir. Vanamonde, karadelik ölünce zincirlerinden kurtulacak kara varlık için evrenin derinliklerinde beklemektedir. Son bir savaş, iyiyle kötünün arasında.

İnsanlar yarattıklarından ve yıkımdan kurtulmak için gezegenleri terk eder ve Dünya'ya sığınır, her şeyin başladığı yere. İşgalciler efsanesi yaratılır, Diaspar dışındaki yerleşimlerde teknolojik hiçbir şey üretilmez, telepati gibi öz yetenekler geliştirilir. Kabaca mevzu bu. Her şey açığa çıkınca şehirler tecridi kaldırır ve o güne kadar düşünülmeyen felsefi problemler ortaya çıkar.

Uzaydan aynı şekilde çekinen ve bir milyar yıl boyunca kendi evrim çizgilerinde ilerleyen topluluklar arasında büyük farklar var, Clarke bu farkları belirtse de lüzum görmediği için pek eşelememiş. İnsan ömrü problem mesela; Diasparlılar bin yıl falan yaşıyor ama Lys'te yaşam süresi çok daha kısa, normal insanlar gibi. Genleriyle oynanmamış, organik beslenen adamlar bunlar, kaya gibiler. Eh, iki medeniyet birleştiği zaman sonuçları ne olur, bunun üzerine ayrı bir roman yazılabilir ki Ursula ablamız ucundan kıyısından bu işe bulaşan eserler yazdı.

Her şey önceki nesiller tarafından ayarlanmış. Alvin gibi dışarıyı merak eden kaşif ruhlu gençlerden o amana kadar altı, yedi tane gelmiş ama sonuna kadar gidememişler. Neo'nun başarısız versiyonları gibi düşünebiliriz. En başından beri bir temizlik işi aslında, tehlikenin geçip geçmediğini anlamak için programlı olarak bir kaşif yaratılıyor.

Medeniyetler çatışması, kuşak çatışması, teknoloji-ahlak ikilemi derken güzel bir BK çıkmış ortaya. Bulursanız kaçırmayın diyeyim.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İnsan Beyninin Gizemi
Beynin hikâyesi en iyi fantazyaları çöpe atacak kadar heyecan verici ve fantastik. "İnsan Beyninin Gizemi, binlerce benzeri arasından seçilmiş, modern sinirbilimin kurulmasını mümkün kılan kral, yamyam, cüce ve kaşiflerin yaşamlarını yeniden canlandıran, insan beynine dair en iyi hikâyelerin bir derlemesidir." (s. 19) Her bölüm, insan beyninin en iyi anlayabildiği form olan öykü şeklinde kurgulanmış, beyinle alakalı farklı olayların çözümünü okumadan önce geride yatan olağanüstü hikâyeleri öğreneceğiz, sonrasında başa gelenlerin sinirbilimde açtığı çığırı inceleyeceğiz. Kean'in seçtiği örnekler gerçekten akla zarar ölçüde etkileyici. Fiziksel beyinden bilinçli bir zihnin ortaya çıkmasının hâlâ sinirbilimin temel paradoksu olduğunu söyleyen Kean, hikâyelerin beynin yapabilecekleri konusunda fikir vereceğini belirtiyor.

Deli deli işler var, ben üçün beşin lafını yapmam ama çok hadise anlatmayacağım. Beş diyelim, lafını yapalım. Önce mevzuyu anlatayım. Beyin hakkında kesme biçme işlemleriyle başlayan bilgi edinme sürecinin kısa bir tarihçesi bu kitap. Eklemlenen araştırmaların beyin hakkında çok şey söylemeleri bir yana, takip eden bir diğer araştırma tamamen farklı bir telden çalınca önceden bilinenler de tekrar düzenlemeye ihtiyaç duyuyor tabii. Dolayısıyla beyin hakkında her an yeni bir şey bilinebilir, mesela beynin çalışmayan bir bölümü, görevlerini başka bölümlere aktarabiliyor, algılananlar beynin farklı bölümlerinde işlenebiliyor, bir sürü şey. Görseller de hoş; beynin neresi ne iş yapar, beyin çizimleriyle anlaşılabiliyor.

Vaka vaka ilerliyoruz, her bir vakada beynin farklı bir özelliğini ve olguların bilimsel açıklamalarını da öğreniyoruz. Ne güzel. Söylemek gerekir ki çoğu buluş, sezileri ve öngörüleri kuvvetli birkaç bilim insanının omuzlarında yükseliyor. Yaratıcı düşünce, sanatla bilimi bir noktada birleştiriyor.

Paré ve Vesalius'la tanışıyoruz; beyin cerrahisinin önemini dünyaya tanıtan ilk cerrahlar. Tıbbın hurafeden çok daha fazlası olduğunu gösteren bu adamlar, görünenler kadar görünmeyenlerin de mühim olduğunu söylüyorlar. Kafaya alınan darbe, görünür yaralanmalara yol açmasa da ölümcül olabilir, bu bile tıpta başlı başına bir devrimdir kanımca.
İkinci aşamada, görülebilen davranış bozukluklarının temelinde yatan rahatsızlığın beynin kimyasını darmaduman etmesi var. ABD başkanlarından birini katleden şizofren kardeşimizin frengisinin beynin yapısını nasıl cortlattığı anlatılıyor. Güzel.

Üçüncü bölümde beynin yeniden yapılanması, James Holman'ın olağanüstü yaşamında vücut buluyor. Teğmen Holman, İngiliz Donanması bünyesinde çalışırken bütün dünyayı geziyor. Homurtuların sebebi, Holman'ın görme özürlü olması. Görmeyen bir insanın dünyayı gezmesindeki amaç nedir, anlaşılmadığı için adamın anıları görmezden geliniyor, birçok tantana... Olay şu; nöronlar algıları derleyip toparlayarak kendi arzularımızı da katar ve ortaya yeniden yorumlanmış, yaratılmış bilgiler ortaya çıkar. Geçmişi yeniden yaratırız, algıladıklarımızı yeniden yaratırız ve bunu yaparken algı çeşitlerini olabildiğince değerlendiririz, bir kanal hepten kapalı olsa bile. Birçok ses görsel olarak beynimizde yankı bulabilir, bir nevi sinestezi. Bir de ekolokasyon denen nane var, Daniel Kish bu işin üstadı. Daredevil dostumuz ve yarasalarda gördüğümüz ses dalgalarıyla görsel harita çıkarma olayı. Çok az insanın böyle bir yeteneği var. Gözlerinizi kapayın ve dilinizi şaklatarak önünüzdeki manzaranın görselini oluşturmaya çalışın. Ses dalgaları geri gelecek ama algılamada problem yaşayacaksınız, hiçbir şey olmayacak. Görme yetisini kaybeden insanlar zamanla bu kartografi işinde kendilerini geliştirip bir ölçüde görebiliyorlar.

İşin bilimsel açıklamasını geçip garip hadiselere değineyim, merak eden kitabı alsın. Virüsler yüzünden canlı varlıkları tanıyıp cansız varlıklara hiçbir tepki vermeyen insanların hikâyesi ürkünç. Renk hafızasının yitirilmesi, yuvarlak şekillerin algılanamaması, çeşit çeşit rahatsızlık...

Kayıp organ ve organ nakilleri başlı başına bir araştırma konusu. Hayalet (fantom) uzuv sendromunun sebebini az çok biliyoruz; yitirilen bir uzvun kaşınması, acıya yol açması gibi olaylar, beyindeki nöronların o kayıp uzvun hala var olduğunu hissettirmesi sonucu gerçekleşiyor. Organ nakillerinde yeni organın beyin tarafından kabul edilmesi, beynin yapısıyla alakalı. Kısaca, yeni bir organ ne kadar çok kullanılırsa o kadar çok benimseniyor. Tırnak yeme alışkanlığı olan bir insan yeni elinin tırnaklarını yerse bu iyi, zira insan başkasının elinin tırnaklarını yemez. Freud sürçmeleri de engellenmeye çalışılıyor söz gelimi; "bu el" değil de "elim" denmeli falan, bir sürü şey.

Burada işin farklı bir boyutu var. Kişi yeni organına tamamen kendi özünü döküyor, duygularının yol açtığı kimyasal değişikliklerle yeni organın uyum sağlaması çok önemli. Gerçi burada organların maddesi farklı ama mantık aynı. Kısacası yüz nakli mi yaptırdınız, hemen tıraş olun, gülümseyin, öpün, öpülün, en küçük kasınızı bile çalıştırın. Beynin yeni yüzü kabul etmesi kolaylaşır.

Fantom uzva ek: Ön kolu olmadan doğan bir kız çocuğunun okulda olmayan parmaklarıyla parmak hesabı yapmasına ne dersiniz? Tüm bedenin beyinde zihinsel bir temsili var ve bunun bozulması kolay değil.
Bedenin zihinsel temsili beyinde olduğu gibi var, peki beyindeki yüz bölgesinin ayak ve el bölgesine komşu olduğunu biliyor muydunuz? İşte şimdi ayak ve el fetişleri daha anlamlı hale geldi.

Son olarak korku hissetmeyen kadını anlatıp bitiriyorum. Bir bombaya kafa atabilir ya da üstüne benzin döküp kendini yakabilir. Bunları yapmamasının sebebi can acısından, ölmekten korkması değil, sadece yaşamanın dikkate değer olduğunu düşünmesi.

Hikâyeler alıp yürüyor, size de okuması kalıyor.
Yanıtla
4
4
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dokunma Dersleri
Dokunma Dersleri insanlarda bırakılan izleri tertipliyor. Ten konuşur, söz söylenir, gözler ayrılır ve hikâyeler belirir, hatta geriye kalanlar sadece bu hikâyelerdir. İnsanların gizlemek istediği yaralara dair, ulu orta kanayarak yaşayanlara dair öyküleriyle Yalçın Tosun'un anlattıkları queer'i, toplumun dışladığı insanları da içeriyor. Yazarın bir gediği doldurduğu söylenebilir; cinselliğin kolaylıkla etiketlenip rafa kaldırıldığı bir kültürde yaftalardan kurtulmanın gerekliliği, Carver'ınkilere benzer bir griliğe sahip karakterlerin bilinmeyen, dışarıdan görülmeyen, durmadan ağrıyan ötekiliklerinde kendini gösteriyor. Öykülerdekiler tanımlanmadan muaf, incelikleriyle bağlantılı bir kırılganlığı taşıyan insanlar. Her şey bir yana, Tosun'u özellikle bu açıdan, büyük yaraları belli belirsiz sezdiren anlatısı bakımından oldukça başarılı buluyorum.

Tosun, derslerini kendine has anlatım tekniği olarak gruplara ayırmış. Dört grup altında beşer öykü.
Arzuyu Örtüsünden başlıklı bölümden:

Damdaki: Damda birlikte uyunan arkadaşa güzellemedir. Bir umutla davet edilen arkadaş atlayıp gelir, gökte yıldızlar sayılır, ayran aşı dolapta beklemektedir. Annenin şahit olduğu uykudan hışımla uzaklaşması, karakterlerin cinsiyetsizliği -yahut sevdanın ayrımsız, her şeyi kapsayıcı özelliği- öykünün çatısıdır.

Yaralı Bir Kaplan: İki ötekinin birbirini bulmasıdır, açılan ve kapatılan yaralardır. Albinoyla kız-erkeğin yakın arkadaşlığı, kişiliklerini oluşturan ayrıntılarla biçimlendirilir ve çocukluğun yalın sevgisi kadar öfkesi de kendini ortaya koyar. Orasının gerçekten beyaz olup olmadığını soran çocukların ardından kız-erkek de aynı soruyu sorar. Kırılma anıdır bu; albinonun tek dostuyla arasına bir duvar örüp örmeyeceği belli olur. Albino kalbini soğutmaz, kendini tamamen açabileceği tek insana güvenir ve pantolonunu indiriverir. Gözyaşları kırılganlığıdır, ruhunun bir parçası kırılmıştır ve arkadaşından da geçemediği için kırığının arasından görülenleri gösterir. Özüdür bu.

Bir Kocanın Gizli Defterinden: Tosun'un en Carver öyküsü bu olabilir. Eşinin aldatmasını bekleyen bir adamın kendini tanıyamaması üzerinedir. Televizyonda o sarı oğlanın çıktığı her gece kadının tırnakları adamın sırtında gezinir. Adam kendini sarı oğlanın yerine konmuş olarak duyumsayınca seviştikleri sırada aynada devinimlerini izlediği adamın kendisi olduğunu da anlayamaz bir süre. Varlığını duyumsayamayandır o artık, sevginin eş öznesi olarak göremez kendini.
Bir iki şey daha yazacağım, not almışım. Eve gelen telefonlar adamı işkillendirir ve Calvino'nun pek sevdiği aşırı yorumlamalara kapı aralar; adam kadının nihayet aldattığını düşünür ve kadına kimin telefon ettiğini sormak ister ama kadının da bunu beklediğini düşündüğünden böyle bir şey yapmaz. Kadın öylesi başkasıdır ki adam bir replikasını kadının yerine geçirmiştir. Nihayet kadın eski sevgilisinin aradığını, ona evlendiğini söylediğini anlatır. Küçük bir zaferdir bu, hiçbir yere götürmeyen ama ilişkinin devamını sağlayan zaferlerden biri.

Kendini yitirmeyi Will Self'in kitaplarından birindeki bir öyküyle benzeştirdim. Adamın saplantısı kandır, marketten aldığı etlerin kanlarını emmeye ve canlılara kan bankası gözüyle bakmaya başlar. Bu sırada karısına yalan üstüne yalan söyler, ta ki bir gün yakalanana kadar. Sonrasını bilmiyoruz, yakalanma anında kadının özdeşim kurma yeteneği her şeyi belirlemiştir sanırım. Böylesi bir şeyle özdeşim kurabilmek yaşama dahil, her şey mümkün. Bir de Kundera'nın muhteşem öyküsü Otostop Oyunu'nu anmamak olmaz.

Homoeroticus: İki anlatıcı; genç ve yaşlı adam üzerinedir. Karşılaşmalar, erotizm ve birinin bıraktığı sıcaklığın diğerinde sürmesi üzerine güzel bir öykü.

Sıcak Sandalye: Tiyatro kursundaki hayalet öğrencilerden birinin yaşamının en güzel anını ortaya koyması ve yitirdiğinin acısıyla ağlayarak mekanı terk etmesi üzerinedir. Mekan her hafta düzenli olarak görülür, kişiler her hafta sadece o mekanda var olur ve ilgiyle izlenen sessiz bir yaşamın sahneye çıkıp kolaylıkla yok olabileceği, acılarının bir insanı ortadan kaldırabileceği anlatılır.

Bu kadar, geri kalan üç gruptan okur sorumludur. Drama Queen'i okurken Sylvia Plath'i hatırlarsanız bir yorum bırakırsınız.
Yanıtla
2
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ölümün Dostu
Çok öznel bir hadiseyle başlıyorum. İntiharı rasyonelleştirmiş, her zaman aklının bir köşesinde tutmuş, tanıdığı insanlardan evinin eşyalarına kadar eklemlemiş insanlar için muhteşem bir bölüm var, şimdiye kadar hiç böylesi bir "Hah!" duygusu uyanmamıştı bende.

"Bu dünyanın saçmalıklarıyla tatmin olmayan yüce ruhların keder ve sıkıntısı, kuşku ve korkusu, başka bir yurdun, bilim ve kudretten daha yüksek bir görevin, nihayet, İnsanoğlu'nun gelip geçici büyüklenmesinden ve kadınların zayıf büyülerinden daha sonsuz bir şeylerin varlığını seziyor olmalarından başka bir şey değildir." (s. 95)

İki öykü var, ilki aşk ve ölüm/intihar üzerinedir. Alıntıladığım bölüm yaşamın aşkla bir olduğuna, devamında yaşam coşkusunun daha ötelere duyulan arzuyu tetiklediğine, melankoliye ve varoluş acısının bir çeşitlemesine dair.

Baştan başlamak daha iyi olacak.

Alarcon, İspanya'ya geç uğramış Romantizm'in neferlerinden biri. Söyleyecek büyük sözleri olan adamlardan. Gençliğinde hukuk ve teoloji eğitimi almış. Borges'ten: "Aldığı eğitim, tüm esaslı eğitimler gibi, kendi kendini eğiten birininki kadar tutkulu ve başına buyruktu; manastır kütüphanelerinin tasfiyesi, asla tatmin olmayan merak duygusunu gideriyordu." (s. 5) Borges, yazarı çocukluğunda okumuş ve kaybolup gitmesine gönlü razı olmamış. Zamanında hemen her yazdığı fırtınalar koparan Alarcón'un en sevdiği yazarlar Dumas, Hugo ve Balzac. Anlatımı bizim Ahmet Midhat Efendi'nin üslubuna yakın; yazarın anlatıcıdan bağımsız sözleri araya giriyor, zengin bir betimleme gücü var.
Ölümün Dostu adlı ilk öykü bir çiçek dürbünü gibi renkli, Borges'in dediği gibi kurguyu bozacak uyumsuzluğa müsait, ikinci bölümüyle toparlayan bir yaşam-ölüm-aşk öyküsü. Romantik yazarların sıfırdan yarattığı soylu karakterlerinki gibi, sahip olduklarına karşı ödemesi gereken bedelin ölçüsüyle alakalı.

İlk bölümde Gil Gil'in ayakkabı imalatçısı bir ailenin çocuğuyken dibi görmesi, ailesinin ve koruyucusunun ölümü, çektiği sıkıntılar ve Ölüm'le dost olması sayesinde nasıl zirveye çıktığı anlatılıyor. Gil her şeyini yitirmişken cebinde bir zehir buluyor ve ağzına atmaya hazırlanıyor, o sırada omzuna soğuk bir el dokunuyor ve Ölüm ortaya çıkıyor. Gil Ölüm'ün dostu olarak özel güçlere kavuşuyor ve doktor olarak kraliyet ailesine yardım eli uzatıyor. Dumas'nın romanlarındaki gibi bir yükseliş. Ölüm'ün eğitiminden geçerken bütün bilimlerin, duyguların, arzuların doğasını keşfediyor, bir tek Tanrı'nın gizemi gözlerinden uzakta duruyor. Adamımız Tanrı'nın erişilmezliğine, anlaşılmazlığına ve sonsuzluğuna büyük bir hayranlıkla bakıyor.

Bunu Neil Gaiman Sandman'de anlatsa muhteşem bir şey ortaya çıkardı.

Soylularla olan ilişkiler, Ölüm'ün katakullileri derken Gil, çocukluğunda aşık olduğu kızla bir araya geliyor. Ölüm, kızı ya Gil'in, ya kendisinin kolları tarafından sarılacağını söylüyor, Gil duruma isyan ediyor ve ölümle bir daha karşılaşmamak için ölümden muaf olduğunu, Tanrı isteyene kadar ölmeyeceğini düşünüyor. İşte bunu Gaiman da düşünüp Sandman'in ilk cildine koymuştu. Neyse, Gil ve Elena Ölüm'ün bilmediğini düşündüklere bir yere gidiyorlar ve orada yaşıyorlar. Ne ki Ölüm Tanrı'ya bağlı ve farklı amaçları var, tekrar ortaya çıktığında gizem de çözülüyor.

Anlatmayayım, What Dreams May Come misali bir sonu var öykünün. Bazen kazandığımızı düşündüğümüzde kaybederiz, bazen de tam tersi. Ölüm ve hayatı anlamak için bütün yeryüzünü anlamak, bunun için kendimizi anlamak ve berrak, kristal parlaklığında bir bakışa sahip olmamız lazım. Öykünün anlattığı kısaca bu.

Uzun Boylu Kadın: Stephen King'in bu kitaptan esinlenme olasılığı nedir?

Kabuslar Pazarı adlı kitapta King'in küçük bir çocukla alakalı sinir bozan bir öyküsü vardır. Anlatıcı bu çocuğu öldürmüştür çünkü bu çocuk anlatıcının çocukluğundan beri her felakette ortaya çıkmakta, anlatıcıyla dalga geçmektedir. Sonrasında anlatıcının avukatına da musallat olacaktır, bir açıdan lanet kişiden kişiye geçer.

Uzun Boylu Kadın da böyle, bir miktar daha korkutucu tabii. Ölümlerin ardından ortaya çıkan bir ucubedir aslında, her seferinde adamımızın arkasından gelir, yelpazesini sallar ve çarpık ağzıyla kahkaha atar. İlk seferde adam kadının kendisini takip edip etmediğinden emin olamaz, arkasını dönüp bakmaya korkar ve döndüğü anda kadının hemen arkasında olduğunu görür falan, bu arkaya bakıp bakmama olayı çok korkunç. Mitolojide ne yiğitler, ne hanımlar heba olmuştur bu yüzden.

Bir de hikâye içinde hikâyenin de içindeki hikâyedir bu, üç katmanlıdır. Bunu anlatan adam, gece vakti bir ateşin etrafında toplanmış beş kişiye hitap eder. Pozitivist, bilimin yolundan şaşmayan bir adamdır ve anlattığı hikâyeyi dinleyicilerinin yorumlamasını ister. Alarcon'un halk söylencelerinden faydalandığı söylenir, belki de hikâye anlatıcısı olarak öyküye kendini koymuştur, kim bilir.
Nefis bir kitap bu, deli tavsiye ediyorum.
Yanıtla
4
1
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bu, Şimdiki Zaman Kipinde Yazılmalıydı
Pinhan gerçekten iyi, çok iyi bir yayınevi. Ağırlıklı olarak felsefe ve psikoloji türü kitaplar basıyorlar, ara ara böyle güzel metinleri bastıkları da oluyor. Keşke ağırlığı buraya verseler ama şikayetçi değilim, sundukları hizmet gerçekten kaliteli.

Yazarın Türkçeye çevrilen ilk kitabı. Helle Helle oldukça minimal bir anlatı sunuyor, gerçekleşen onca olayın içinde belli bir düzen, anlam arayan okuru zorluyor. Kitap, sıkı ve dikkatli. bir okuma gerektiriyor.

Fena halde Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi'ne benzetiyorum. Bu endişe anlatı boyunca sürüyor, sağa mı sola mı? Yoksa hiçbir şey yapmadan öylece durmak mı? Determinizm ve özgür irade paradoksu nanesi, iki kitabın da temelini oluşturuyor. Yaptığımız şeyleri ne ölçüde kendi isteklerimizle biçimlendiriyoruz, ne ölçüde gelişigüzel yaşıyoruz, mesele bu. Sadece kalecilerin endişesi değil bu, topun başındakilerin endişesi de. Bu kitabın esas kızı Dorte'yi topun başına koyabiliriz. KPAE'de adamımızın sürüklenişini Dorte sağlayabilir, özneler yer değiştirmiştir. Hepsi bir anın içindedir, kitabın şimdiki zamanda yazılması gerekliliği bunu imler. Tek bir an, yaşamın tek bir ana indirgenmesi, genele ışık tutacak ölçüde yoğunlaşmış bir kurguya kapı aralar.
Anlatı bir kapının eşiğinde başlar ve yine orada biter. Bir eşiğin iki farklı zamanda hiç değişmemiş, zaman hiç geçmemiş gibi algılanması, şimdiki zamanın geçmişten geleceğe sonsuza dek sürdüğünü sezdirmek ister. Aziz Augustinus, Hopiler, zaman hakkında kafa patlatırken aynı durağa uğrayıp devam etmişlerdir. Çocuklukta zamanın oldukça yavaş akıp yetişkinlikte dörtnala gitmesinin sebebini keşfedilecek bir dünyanın var oluşuna bağlayan görüşü beğenirim. Önünüzde sonsuz sayıda ihtimal var, üstüne keşfedilecek bir dünya sizi bekler. Çocukluğun bilişsel yapısı, yeni keşiflerin yaşandığı anları olabildiğince korur ve bu da zamanın daha ağır akmasına yol açar. Dünya keşfedildikçe kaydetmeye değer yeni şeyler bulamayan zihin, açlığının ürünü olarak zaman algısını çarpıtır ve hızlandırılmış bir gösteri sunar. Bu açıdan Truman'ı 30 yaşında gösteren 90'lık bir ihtiyar olarak görüyorum:

Young Truman: I like to be an explorer, like the great Magellan.
Teacher: [rolling down a map of the world] Oh, you're too late. There's really nothing left to explore.

Bundan daha büyük bir cinayet olamaz. Stephen King, internete yeni düşen radyo konuşmasında çocukluğun kendine has dünyasının zamanla yittiğini ve yazılarını iyi kılan şeylerden birinin bu duyguyu hatırlayabilmesi olduğunu söyler. Bu duyguyu unutabiliriz veya Truman'ın kötü olan çevresinin benzerine maruz kalarak kaybedebiliriz, ne kadar hatırlarsak da yaşadığımız anları o kadar canlı tutabiliriz. Konuyu çok dağıttım, toparlayayım; Dorte, ailesinin umduğu gibi Kopenhag'da değil, onun için tutulan evde yaşamıyor, üniversiteye devam etmiyor, dört erkekle yatıyor ki biri sevgilisinin kuzeni, diğeri komşusunun erkek arkadaşı, kendisinden beklenen hiçbir şeyi yapmıyor. Sadece yaşıyor. Kavun alıyor, kavunun çok hüzünlü olduğunu düşünüyor ve kavunun hüznüne ortak olmamak için meyveyi aylarca camın önünde bekletiyor, selam verdiği adam kendisini görmeyip yoluna devam ediyor. Kitap kulübünde tanıştığı bir kadının davetine icabet ediyor ve orada şöyle bir diyalog ortaya çıkıyor:

"'Ben bu konuda sizinle aynı fikirde değilim,' dedim, 'bazen olacak şeylerin önüne geçemezsiniz. Oluverir.'
'Evet,' dedi kız, 'gerçek hayatta öyledir. Ama biz burada kurmacadan bahsediyoruz.'" (s. 160)

Kurmaca yeniden kurulabilir, yaşam da öyle. Salman Rushdie'nin Midnight's Children nam kitabında bu kurmaca/gerçek ikiliğinin/birliğinin akla zarar bir irdelenişi var, gerçeğin ne olduğunu unutturacak nitelikte. Knausgaard da benzer bir şey söylüyor aslında; her şey hatırladığımız gibidir. Dorte içinse her şey yaşadığımız gibidir, her şey olur. Bu sadece bir ihtimal ve zaman meselesidir.

Pinhan'a çok teşekkürler, umarım bu kitap iyi satar da yazarın diğer kitapları da çevrilir.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Koşan Köpeğin Rengi
Anlatılan hikâyelerin yalnızca tek bir versiyonunu duyuyoruz, o da anlatıcı tarafından geliyor. Bu anlatıda şehir de konuşuyor bir yandan. In Bruges gibi; yüzyıllar boyunca kat kat birikmiş yapılar insana dair çok şey söyler. Burada da aynı teknik var, Barselona -yazarın da dediği gibi- kitabın gerçek kahramanı. Pitoresk yapısı, sürprizlere açık oluşuyla insandan geri kalmayan bir karakter.
Dedalus'un popüler işlerine bir örnek. Yayınevinin başındaki wanderlust abimizin yarı kurgusal İrlanda seyahatlerinden kopardığı bir kitap sanıyorum. Ben pek beğenmedim, zira Dedalus'un bastığı diğer kitapların yanında oldukça sönük. Evet, hikâye anlatımı pek hoş ve yaşam-hikâye ilişkisine çok güzel bir noktadan değinmiş ama o kadar. Vasat diyebiliriz.

Çok kısa keseceğim, farklı düzlemlerdeki/zamanlardaki olayların üst-alt-yan-öte-beri kurguları iyi. Ortaçağ menşeli bir mezhebin günümüzde reenkarnasyon vasıtasıyla dirilmesi, esas adamımızın bu örgüte çekilmek istenmesi, elbette onsuz bir Barselona düşünülemeyeceği için Miró içeren bir sergide kurulan katakulli, adamımızın aşık olması, aşık olduğu kadının bu örgütün has insanlarından olması derken hikâye alıp götürüyor okuru zaten. Aslında kötü diyorum, iyi diyorum ama sonuçta bir karara varamıyorum. Barselona'nın çatılarında dolaşan çocuklar, çatıların efsanevi çetesi Yamakasi keyfi veriyor, eşzamanlılığın beyin yakan doğası kafaları bir güzel karıştırıyor, gizemli bir macera başlıyor, ama... Ama bu kadar. Fazlası yok.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mrs. Stone'un Roma Baharı
Kitabın çevirmeni Fatih Özgüven, Karanlığın Yüreği, Venedik'te Ölüm ve Williams'ın oyunlarındaki kadın karakterler üzerinden yaptığı değerlendirmede Williams'ın novellasının iskeletini kuruyor. Kolonyal bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde geri dönmek üzere Afrika'ya gidip bilinmeyenin ortasında mahsur kalan karakterle Bayan Stone'un macerasındaki paralellik, sezilen ve sonrasında bilinen ırkçılık son derece aşikar. Sömüren-sömürülen yer değiştiriyor, biri ekonomik olarak sömürürken öbürü kültürel bir bozuma maruz bırakıyor.

Mann'ın karakteriyle Karen Stone arasında da belli bir benzerlik var; ikisi de bilmedikleri bir yere geliyorlar ama motivasyon kaynakları farklı; biri imgelerle dolu bir yaşantı kurarak sonbaharda ölümü aramak için geliyor, diğeri baharın yeni başlayacağı Roma'da yeni bir başlangıç ve kendinden kurtulma çabasına girişmek için.

Özgüven, Williams'ın diğer kadın karakterleriyle bir kıyaslama yapınca ortaya bıçak sırtında yaşamaya çalışan, yaşamdaki onlarca etkeni dengede tutmaya çalışan karakterler ortaya çıkıyor. Mücadele içinde geçen yaşamlar, ince hesaplar, anın kaçırılışı onulmaz yaralar açıyor ve zaman içinde biriken yaralardan kurtuluş, kaçıştan öteye geçmiyor. Karen Stone'un yaşamı böyle.
Kronolojik anlatmayayım da meselelere değineyim, zaten kurguda geri dönüşler çok. Ben ortaya karışık sunuyorum.
Önce şehir. Her zaman bir yerlerden su sesinin gelmesi, sırtüstü uzanmış yatan dev kadınların memeleri gibi kabararak evlerin köşeli çatıları üzerinde yükselen eski kubbelerin altın rengi bir ışıkla yıkanması, Roma'nın akışkanlığını, akar gönüllüler için aşkın çağlayıp dinme döngüsünü çok iyi anlatıyor. Roma kadim bir şehir, binlerce yıllık tarihinde çok aşk, çok yıkım, çok ölüm görmüş, insanlığın aynası olmuş bir yerleşim. Bu durumda taş çatlasın 300 yıllık tarihe sahip bir ülkenin karşısında birikimsel avantajı büyük. Karen'dan para sızdırmaya çalışan Paolo'nun oyunun kurallarına uymayışında, daha doğrusu bu kadim şehrin kurallarıyla oynayıp Stone'u yerle bir etmesinde bu birikimin rolü var. Paolo kendisi de ara ara söyleyecek, Stone gibiler çok gelip geçti Roma'dan, fethetmeye geldikleri topraklarda bir kilit daha takıp boyunları bükük olarak ayrıldılar. Kadim bir kültürün içinde yetişmemiş, en azından kendisini bu şekilde kandırmamış insanlar için hayatta kalmak zor. Paolo'nun durumu biraz daha komplike; genç dostumuz Roma'nın köylerinden gelip aç kaldığı günlerden sonra yaşlı bir kontesin yaşlı kadınları ayartıp paralarını yemek için kullandığı bir silaha dönüşür. Kontes'in Stone'a önerdiği üçüncü adamdır Paolo, sonuncudur aynı zamanda.

Karen Stone'un okul arkadaşı Meg Bishop, Roma'da karşılaştığı arkadaşını yaptıklarından dolayı uyarır, Stone'un herkesin dilinde olduğunu söyler ama kendini dinletemez. Aralarındaki cinsel gerginlik bu iletişim kanalını kapatmıştır, okul yatakhanesinde Bishop'ın Stone'a yakınlaşma çabalarının gölgesi yıllar sonrasına dek uzanır ve Stone'un gerçeği görmesini engeller. Gerçi sadece bu değildir gözüne set çeken, kadının geçmişindeki sayısız gerilimin sonucunda yol Roma'ya çıkmıştır.

Stone ünlü bir tiyatro oyuncusu. Şaşalı günlerini geride bırakması, eşinin ölmesi ve menopoza girmesi üst üste gelir, yitirdiğini düşündüğü saygıyı bulabilmek için Roma'ya gelir. Hikâyenin bu boyutunda geri dönüşler çok mühim, Paolo'yla kurulan ilişkiye ayna tutacak nitelikte.

Stone, çocukluğundan itibaren mücadelelerle dolu bir yaşamı sürüklüyor. Oyun oynarken ele geçirdiği tepeye yaklaşan diğer kızları tekme tokat dövdüğü günlerden sonra oyunculuk kariyerinde de benzer bir tutum sergiliyor. İyi bir oyuncu değil, bunun farkında ve bu eksikliğini kapatmak için ezber yeteneğini kullanıyor. Kendinden daha alımlı bir oyuncuyla karşılaştığı zaman onu cinselliğiyle kontrol altına alıp içten içe yenik, yıkık haliyle kocasına dönmesinde bir günah çıkarma havası var ama kendine verdiği bir hesap değil bu, kendiyle çözemediği meseleleri kocasında bulduğu baba figürünün sıcaklığıyla perdeliyor. İlginç; zira ilişkileri tam tersi bir istikamette doğmuştu, kendinden daha yaşlı olan eşi için bir anne şefkati taşıyordu, adamsa anne sıcaklığını nihayet bulduğunu düşünüyordu. Gerçek bir tutku yok, sevginin maskeleri takılmış halde.

Kocanın ölümü, Karen'ın sağlık problemlerini umursamayarak tatile çıkmaları yüzünden gerçekleşiyor. Kadının hatası: Her şey kontrol altında illüzyonu yüzünden gerçekleri göremeyecek kadar kör, öngörüsü dumura uğramış durumda. Karen'ın özgürlük algısı son derece çarpık; oyun yazarlarının kuklası olduğunu düşündüğü, yaratıcılığı da oldukça kısır olduğu halde sosyal ilişkilerini iyi tuttuğu, iyi göründüğü zaman bağımsız olabildiğini düşünüyor. Böyle bir paradigmaya sahip, bir yeni dünya bakışı. Paolo'da tutmayacak bu, kendine saygısını, özgürlüğünü yitirecek ve bir zamanlar ne kadar meşhur olduğunu anlatmaya çabalayacak ama bu onun sonunu getirecek, öz saygısını yerle bir edecek yegane şey. Geçmiş hayatıyla şimdi arasında kurduğu anlık köprüler, hatıralarının Paolo'yla birlikteyken beliren görüntüleri, Karen'ı peşi sıra takip eden yenilgilerin yankılarından ibaret.

Karen'ın yaşadığı çatışmalar, Paolo'nun gladyatörlere özgü hayatta kalma yolu, medeniyetler çatışması falan, çok katmanlı güzel bir novella.
Yanıtla
1
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bilim Sağduyuya Karşı: Bilimin
Zonguldak'ta çalıştığım son sene okula yeni bir fizik öğretmeni gelmişti. Parlak bir zeka, değerlendirilememiş bir yetenek. Sohbetlerimizden birinde, "Düşünce yapısını bilimin şekillendirdiği insanların, bilim adamlarının zihinlerini sokaktaki insanlarınkiyle birmiş gibi düşünmemek lazım. Dünyaya daha farklı bir pencereden bakıyorlar; analitik zekaları öyle gelişmiş olabilir ki onlar için her şey sayılardan, verilerden, neden-sonuç ilişkilerinden ibaret olabilir," demişti. Wolpert bu durumu sistemleştirmiş; bir kefeye bilimi, diğerine sağduyuyu koymuş ve olabildiğince hassas bir ölçümle argümanlarını sunmuş. Kendisi de bir bilim insanı, embriyoloji dalında araştırmacı biyolog. Uzmanlığında boğulmadan, okuru da boğmadan güzel bir araştırmaya imza atmış.

Epigraflardan biri Asimov'dan: "Bilimin nasıl çalıştığını anlamayan bir halk son derece kolayca cahillerin pençesine düşebilir... anlamadıklarıyla alay edenler ya da bilimcileri günümüzün paralı askerleri, militarizmin araçları olarak ilan eden slogancılar. Aralarındaki... fark... anlamak ve anlamamaktır... Ayrıca bir yandaki saygı ve hayranlıkla öbür yandaki nefret ve korkunun farkıdır." (s. 9)

Giriş bölümünde BK'nin de katkısıyla bilimin açılmaması gereken bir kutu olarak algılanmasıyla birlikte distopik gelecekten kaçılamayacağı korkusu üzerinden bir başlangıç yapılıyor. Sanatın yaratıcılığıyla bilim birbirinden tamamen kopuk değil aslında; nebulalar, gök cisimleri, zamanın fantastik, günümüzün olabilir yaratıları kaynaklarını sanatta buldular zira insanın hayal etme gücünün bir sınırı yok. Bu noktada bilimsel yaratıyla bilimsel yöntemi ayırmak gerekiyor; Clarke'ın uzay araştırmalarına dayanan romanlarında ilki mevcut ve herkes tarafından anlaşılabilir, ikincisiyse bilimin asıl kimliği: Araştırmak, sonuca ulaşmak, sonucu kanıtlanabilir hale getirmek ve yanlıştan dönebilmek. İkincisi bilimin izlemesi gereken yol ve laboratuvarlardan başka bir yerde uygulanamaz gibi duruyor, en azından sosyal yaşamda. Terminoloji bilgisi, soyut düşünme becerisi, deneyler, halkın anlayamadığı ve haliyle konuşamadığı bir dil haline geliyor. Bu bir anlamda kutsal olandan uzaklaşmak demek, öyle bir misyon taşımamasına rağmen Tanrı'yı öldürdüğü düşünülen bilime karşı reaksiyon gösteriliyor ve sağduyu/sezgi yüceltiliyor. Bilimin belli bir noktaya kadar sezgiyle dirsek teması var ama sonrasında işi bilimsel süreç devralıyor, olması gerektiği gibi. Sağduyu ve sezgi hataya açıktır, bilimsel yöntemin aksine. Doğadışı Düşünceler adlı ilk bölüm bu görüşe ayrılmış. "Bertrand Russell'ın işaret ettiği gibi hepimiz şeylerin gerçekten olduğu gibi göründüklerine kanan 'safdil bir gerçekçilik'le yola çıkarız ve çimenin yeşil, taşın sert ve karın soğuk olduğuna inanırız. Oysa fizik bize çimenin yeşilinin, taşın sertliğinin ve karın soğukluğunun bizim kendi deneyimlerimizle bildiğimiz yeşillik, sertlik ve soğukluk olmadığını, tamamen farklı şeyler olduğunu öğretir. Hatta aynı şey ekonomi için de doğru olabilir. Nobel ödülü sahibi James Meade mezar taşına şu sözlerin yazılmasını istemişti: 'Bütün yaşamı boyunca ekonomiyi anlamaya çalıştı ama sağduyu her zaman onu yolundan alıkoydu.'" (s. 21) Tabii işin buraya kadar olan kısmı gözlemlenebilirlikle ilişkilidir, iş belirsizlik ilkesine doğru kaydıkça su bulanıklaşıyor. Hayal ediyorum; belki de o noktayı da anlayabilecekse insan, bilimsel yöntemin getirdiği belli bir aşamadan itibaren sezgileriyle harekete geçmesi gerekir. Kim bilir?
Sağduyuyla bilimsel düşünceyi çocuklar ve yetişkinler üzerinden değerlendirir Wolpert, çocukların sezgisel dünyasında sebep-sonuç ilişkilerinin varlığından söz edilemez, keza animizmin ortaya çıkması da böyle bir boşluğun ürünüdür ve günümüzde animistik düşünceye rastlanan topluluklar hala vardır, bilimsel düşünceye en uzak olanlar da haliyle onlar. Neyse, bu mevzuya Homo Deus'u anlatırken gireceğim. Hume'un getirdiği nedensellikse her şeyi mantığa oturtmaya çalışan insanoğlu için temel dayanak haline gelmiş durumda. Böyle bir düşünme yapısıyla da kronolojik boyutun ötesine geçemiyoruz, iş Arrival'a geliyor bu noktada da. Bir çizgi üzerinde ilerliyoruz ve arkamızda bıraktıklarımızın yanımızdakiyle ve önümüzdekiyle bir bağlantısı olması gerektiğini düşünüyoruz, bu da yanlış bağdaştırmaya yol açıyor. Dar ve uzun kaptaki su, geniş ve kısa kaptakine göre daha çokmuş gibi geliyor, zira insanoğlunun yükseklik algısı genişliğe göre daha baskın. Sadece tek bir örnek bu, Wolpert birçok örnekle konuyu zenginleştiriyor.

Teknoloji Bilim Değildir başlıklı bölümün temelini anlatıp geçiyorum. Bilimin mantığını yukarıda anlattım, teknolojide olay işlevsellik temelinde yükseldiği için metodoloji farkı var. Temel prensiplerin bulunması bilimin işi, kullanılması ise teknolojinin. Teknoloji bilimsel bir veri yaratmıyor. İşin uygulama safhası gibi düşünebiliriz. "(...) Bir yapıya etki eden güçleri doğru ve kesin olarak hesaplamaksa ancak 18. ve 19. yy.'da mümkün oldu. Ancak bu bilgi yapı sanatlarında ilk kez 19. yy.'da uygulanmaya başlandı. Bundan önce yapılan yapıların hiçbirinde bugünkü modern mühendislikte kullanılan bilimsel prensipler kullanılmamıştı. Onlar muhtemelen '5 dakika' kuramını uyguluyorlardı: Eğer bir yapı payandaları kaldırıldıktan sonra 5 dakika süreyle yıkılmadan durabiliyorsa sonsuza kadar ayakta kalacağı varsayılırdı." (s. 50)

Thales'in Yükselişi: Batı ve Doğu nam bölümde insanı "mitolojinin deli gömleğinden kurtaran" Thales'in bilimsel bakış açısını doğuran başarısı anlatılıyor. İnsan, Thales'le birlikte ilk kez doğayı gözlemlemeye ve çıkarımlarda bulunmaya başladı, genel-geçer kuralları ilk kez bu dönemde keşfetti. Aristo, bilimsel merakını sezgilerinden yola çıkarak dindirmeye çalışıp yanlış sonuçlara ulaşsa da mantığının durmadan cevap arayıcı niteliği bilimsel yönteme yol gösterdi. Tabii uygarlıkların kurdukları kozmolojiler bir müddet daha devam etti, Anlatının Gücü'nde de değinildiği gibi insanları bir arada tutmak için hurafelere, inançlara ihtiyaç vardır ve egemen sınıfın bir enstrümanı olarak inanç günümüzde hala varlığını sürdürmektedir ama tokatlanmadığını da söyleyemeyiz. Yunan düşünürlerin ellerinden öperiz. Tabii bilimin mezar taşları üzerinde yükseldiğini de söylemeden geçmemek lazım, her bir buluş başka bir soruya yol açmakta ve doğru bilinen yanlışlar bilimin ışığında düzeltilmekte, bu durumda Aristo'nun mekaniği de çoktan çöpü boyladı ve fikir üretilmesine katkıda bulunduğu için saygıyla hatırlanıyor.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yükşehir
İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı'nın yanına koyuyorum bunu, aynı sıkıntıyı yaratabildi ki oyun bitse de hava alacağım bir yere çıkabilsem diye kıvranıp durmuştum. Kitabı elimden bırakamadım, zaten bir solukta okunuyor. Meselesiyse uzun süre peş bırakmıyor, fazla sıkılmış ve gevşetilemeyen bir kravat gibi. Az sonra okkalı bir sopa yiyecek, hacamat olacakmışsınız da saksıya fesleğen gibi oturacakmışsınız anlamı da çıkar.
"Bü" yük, atılmış. Çeşitli geçim problemleri, kuşak çatışmaları, akışkan aşklar derken nirengisi kayıp insanlar arasında İstanbul'un bildiğimiz manzaralarına karışıyoruz. Beyaz yakalıların dünyası; gecekondulara pek bulaşmadan, çadır kentlerin kıyısından dolanarak ilerliyoruz. Gülünecek hale mi ağlanıyordu neydi, öyle bir mizahi yaklaşım var ama insanın gülümsemeye hali de kalmıyor açıkçası. Pandomima'nın Paskal'ına, ünlü hatıra defterinin yazarına gülmek isteyenler için değil bu. İnsanların zorlukla taşıdığı bir şehrin türlü çarpıklığı karşısında İstiklâl Marşı okunurken sırıtıp hemen ciddileşen çocuklar oluruz ancak. Tepemizde sopa, ona inat gülünecek bir şey bulunur.
Çirkin Havuz: Bozuk para atılan havuzu okumadan birkaç gün önce Emre'yle aynı şeyi Moda'da yapmıştık. Bir şeylerden memnun değildik, erken gelen baharı bir an önce kutlayıp soğukları yetiştirmek için öğle vakti deniz kenarına indik. Memnun olmadığımız şeyleri denize dökmeye geldiğimizi sanıyorduk, biz döküldük. Benden 1 TL, ondan 2 TL sulara bırakıldı. Sonrasında bu öyküyü okudum. Havuzun bir zamanlar Bahariye'nin sonunda yer alan havuz olduğunu hayal edip mutlu oluyorum, lisede okulu kırıp kenarında az oturmamışızdır. Öykünün karakterleri de o sırada oradaymış da ne yaptıklarını anlayamamışız gibi. Biz büyümüşüzdür, onlar daha da büyümüştür ve ilişkiler, işler iyice güçleşmiştir. Anlıyoruz onları artık, 2000'lerden sonra zamanın hepimiz için durduğu fikri uzun süredir aklımı kurcalıyor ve işinden olan, sıkıntılarla boğuşan arkadaşlarıma yardım edebilmek için kenara para ayırmaya bakıyorum. Öyküdeki abimiz gibi açlıktan hırsızlığa meyleden ve yakalanınca dayak yiyen bir arkadaşım olmadı, olmasın. Çıkarsak birlikte çıkalım, batarsak birlikte bakalım. Together we stand, divided we fall. Hemen ardından Sait Faik'in Havuz Başı öyküsünü hatırlıyorum, kıyaslıyorum ve kara suya atılan paraların çağrıştırdığı bekleyişi düşününce kara bir çağda sürdürdüğümüz yaşamımızda fıskiyeler karşısında hayrete düşmeyecek olmamıza derinden üzülüyorum.

Yükşehir: Ali Bey, camdan gördüğü kadarıyla kendisini bir kaşık suda boğmak isteyen gri, kalabalık, stop lambalarının pusunda kirli şehrin nesine kanmış? Babasının zeytin ağaçlarına bakmak istemediği için memlekete dönmemesine rağmen çarpıklığın nesine kanmış? İş görüşmesinde 1500 TL teklif eden kadını masaya yatırıp iyi etmek istemesine rağmen, adı söylenince adresini arayan sperm gibi fırlayan kardeşimiz Ali Bey, aynalarda kim olduğunu bir türlü hatırlayamayan, babasının gölgesinde yaşamak istemeyen Ali Bey, az mahsul, Suriye krizi, işsizlik, aylık hesaplar, sap koalisyonunda baş içkici... Ali Bey! Ali Abi! İstanbul'dan uzaktayken hayatı kaçırıyormuşum gibi bir hisse kapılırdım, ikinci senenin ortalarında Kadıköy'ü özlemekten bir hal olurdum, ormanı ve denizi ve yolları ve insanları ve daha neleri bırakıp doğup büyüdüğüm yere, İstanbul'a, Kadıköy'e geldim de ne buldum? Ali Bey, sen ne buldun?

Artçı: Bu acıtır, hatırlamak istemiyorum.

Fırdöndü: Hikâye benim için tanıdık. Zonguldak'ın beldesi. Okuldan çıktım, deniz kenarına yürüyorum. Taşlığında balık ağları asılı bir evden adamın teki apar topar çıkıyor, dönüp karısına bağırıyor: "Ulen bütün gün balık tutuyom, içmeyip de n'apçem?"

Tuttuğu balıkları üçe beşe okutup bir kısmını da yiyerek yaşayanlarla ilgilidir, daha çok onların sıkıntılarıyla.

Sarı Bira: Kitaptaki iki üç öykünün karakterleri ortak, bir karaktere başka bir öyküde rastlayabilirsiniz. Murat ve Ali böyle.

Murat içmeye başlamayabilirdi, başladı. Annesini üzmeyebilirdi, kendisi üzgün olduğu için böyle bir şey mümkün değil. Nohut-pilav satarak geçindi, tamam. Kadim Kaptan'ın vapur kaçırma teklifine onay verdi, mangal yapacaklar. Arkadaşı Ali'yi ayarladı, o da iyi. Hadi bakalım. Fatura ödenecek bir de, öde Firuze. Murat.

Arife Günü: Ah!

Kuşak farkı, müzisyen, kovulu ve başarılı oğul, kızgın baba. Söyleyemiyorum daha. Birkaç öykü daha var, giremedim.

Kitabı beğenmeyenler olmuş, çiviye alışkın olmayanlardır. Çakır'ın çivi gibi öyküleri var; puanla değil de havlu attırarak kazanır. Sağlam bir yumruğa hazır olun.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir