Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İsa'nın Okul Günleri
Coetzee'nin İsa Üçlemesi'ne devam ediyorum. Açıkçası bu ikinci kitabı ilk kitap kadar etkileyici bulmadığımı söylemem lazım. Bu serinin bütünüyle alegorik olduğunu, okuduğumuzun ötesinde bir meseleyi anlamamız gerektiğini gayet iyi biliyorum ancak bu kez, nasıl diyeyim, ikna olmadım.

Bu ikinci kitapta David'in (İsa'mız?) numerolojiyi dansa adapte eden bir tuhaf Akademideki günlerini okuyoruz. Çocuğun dünyayla dans ve sayıların öznelliği (böyle bir şey iddia ediyor okulun felsefesi) üzerinden ilişkilenme çabasını ve okulda gelişen olayları izliyor kitap.

Okulda gelişen olaylardan en temeli, Dimitri adlı (ve besbelli ki Coetzee'nin Dostoyevski takıntısının bir mahsulü olan) bir karakterin hikâyesi. İlk kitapta kurallarını tanıyıp anladığımız bu "tutku"suz, arzusuz, iştahsız distopyaya tutku girerse nasıl vahşi sonuçları olur”, yazar Dimitri üzerinden bunu keşfetmeye çalışıyor gibi ama açıkçası bana ikinci kitabın merkezine koyduğu bu karakter ve hikâye epeyce zayıf göründü.

İkinci kitabın sonu itibariyle içimdeki huzursuzluk geçmiş değil. Bu üçlemeyi "enigmatik" olarak tanımlayan çok görüş okudum; haklılar. Esrarengiz, tam olarak anlaşılamayan, anlaması ve anlamlandırması güç bir üçleme bu. Yazar sizinle oyun mu oynuyor, sayfalar süren garip felsefi akıl yürütmeler aslında boş kelime oyunlarından mı ibaret yoksa gerçekten bir şey anlatıyor mu, hala çözebilmiş değilim.

Fakat ne tuhaf, bir yanımla da bu kitabın o nev-i şahsına münhasır hissinin içime işlediğini de seziyorum. Sevip sevmememden bağımsız, benimle kalacak bir üçleme olacak bu, bunu biliyorum. Bu da bir güçtür muhakkak.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Akhilleus'un Şarkısı
Çocukluğunda annesinin masallar yerine Azra Erhat'ın Mitoloji Sözlüğü'nden seçtiği öyküleri anlattığı biri olarak, mesele mitoloji olunca çok objektif olamıyorum, onu baştan söyleyeyim. Anlattığı şey Akhilleus ve Patroklos'un öyküsü olmasa kurgusu ve diliyle belki bende çok da bir iz bırakmayacak olan bu kitap, çok sevdiğim bir hikâyeyi bambaşka biçimde ele alışıyla beni fena halde tavladı; haliyle çok sevdim. Bunda kitabı Troya'yı ziyaret ettiğim gün, bizzat o topraklarda okumaya başlamış olmamın da etkisi olabilir. Binyıllar iç içe geçti, zamanda yolculuk ettim sanki.

Madeline Miller'ın bundan çok daha meşhur olan "Ben, Kirke"sini de sevmiştim ama Akhilleus'un Şarkısı bence ondan çok daha iyi bir kitap. Evet elbette bir İlyada değil, zaten onunla kıyaslamak da yanlış olur diye düşünüyorum - bu bambaşka bir kategori, daha geniş bir okur kitlesine hitap eden bir mitolojik roman. İlyada bir destan, bu ise bir popüler kültür objesi. Peki bu kendisini kötü kılar mı? Bence hayır.

Bir kere dersine çok iyi çalışmış Madeline Miller, orası şüphesiz. İlyada malum, Troya Savaşı'nın sadece 50 gününü anlatır; Miller ise anlatısını çok daha evvelden başlatıyor. Akhilleus'a "fazla yakın" olduğunu bildiğimiz, aşığı olduğu da söylenen Patroklos'un ağzından dinliyoruz öyküyü, roman da onun doğumuyla başlıyor. Akhilleus ile tanışmaları, sevgili olmaları, beraber savaşa gidişleri ve ölümleri. Yine İlyada'nın aksine, Hektor'un ölümüyle bitmiyor roman, devam ediyor ve Akhilleus'un ölümüne dek sürüyor.

Ben Miller'ın günümüz dinamikleriyle yazarken bir mitolojik destan okuduğumuzu unutturmayan süslü dilini seviyorum açıkçası. (Bunda Seda Çıngay Mellor'un kusursuz çevirisinin de payı büyük şüphesiz.) Kitaba "tarihsel gerçekliğe uygun olmadığı" yönünde getirilen eleştirileri de anlamakta güçlük çekiyorum, hangi tarihsel gerçeklik yahu, çıktığı yer mitoloji zaten? Mitolojik bir öyküyü alıp genişletmiş, yeşertmiş, büyütmüş, bir savaş hikâyesi değil bir aşk, vicdan, iktidar ve insan hikâyesi anlatmayı seçmiş yazar.

Benim içime işledi, çok çok sevdim valla. Hem çocukluğumda dinlediğim öykülere gittim, hem de lezzetli, akan giden bir masal dinledim. Mesudum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Juette'in Tutkusu
Clara Dupont-Monod’nun dilimize çevrilen bir önceki romanı Taşların Anlattığı geçen sene en sevdiğim birkaç kitaptan biri olmuştu, bazı kısımları aklımda hala mıh gibi duruyor. Hâl böyle olunca Juette’in Tutkusu’nu da bekletmeden okumak istedim. Dupont-Monod’nun dili yine çok şiirli ve güçlü ancak bu romanda umduğumu bulamadım maalesef.

Aslında hikâye çok etkileyici: 12. yüzyılda yaşamış bir azizenin (Yvette of Huy) gerçek hikâyesinden yola çıkarak yazılmış bir roman bu, onun ağzından. Kadının öyküsünü bilebiliyoruz çünkü mevzubahis dönemde onu tanımış ve sırdaşı, dostu olabilmiş olan Hugues de Floreffe bu öyküyü kaleme almış ve metin günümüze hiç bozulmadan ulaşmış. İşte bu metinde anlatılan Yvette’e (ya da Juette) bir ses veriyor Dupont-Monod, bu kez öyküsünü onun ağzından anlatıyor.

13 yaşında henüz bir çocukken, muhafazakar ailesinin zoruyla bir adamla evlendirilen ve kocasının erken ölümünün ardından da onu bu hayata iten geleneklere, topluma, patriyarkaya, ruhban sınıfına savaş açan; genç kadınları evlilikten korumak için çalışan, kısa sürede çok sayıda mürit toplayıp azize kabul edilen ancak sonrasında kilise tarafından yargılanıp ölümden kılpayı kurtulan bir kadının hikâyesi bu. (Bu yargılamalar sonucunda yaklaşık 180 “asi” öldürülmüş, Mont-Aimé katliamı diye geçiyor.)

Böyle sıradışı ve olağanüstü cesur bir tarihi karakterin kendisine ses vermek bence müthiş bir fikir, bu ses yer yer çok da güçlü çıkıyor (örn: “Benim adım Juette, artık bir yaşım yok. Alacak bir intikamım var.”) ancak romanın bir ritm sorunu var sanki. Gayet iyi yazılmış olmasına ve Juette’in içine itildiği hayatın kendisinde yarattığı acıyı ve öfkeyi hissedebilmiş olmama rağmen bir türlü içine tam olarak giremedim kitabın. Yazar zaman zaman Hugues’e de söz veriyor bu arada ve ilginçtir ki onun ağzından yazılmış bölümler çok daha etkileyici geldi bana.

Ezcümle, çok bayılmadım maalesef ama daha önce adını hiç duymadığım, kendi acısından bir isyan doğurmayı başarmış bu şahane kadını tanımama vesile olduğu için okuduğuma memnunum yine de.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Canavar: Hayranların İkilemi
Claire Dederer'in "büyük sanat üretmiş kötü insanları ne yapacağız" sorusu üzerine sohbetvari bir dille akıl yürüttüğü Canavar'ı sonunda okuyabildim. Sahiden bir akıl yürütme bu, sesli düşünüyor Dederer, tepeden bir dille "bu adamların eserlerine böyle böyle yaklaşmamız gerekir" gibi bir buyurgan üslup kullanmıyor, kendi çelişkilerini ve açmazlarını sıralıyor, bizi de bu sorgulamayı yapmaya davet ediyor. Polanski'nin, Allen'ın, Wagner'in, Picasso'nun yaptıklarını, düşündüklerini bilerek onların eserlerinden hala keyif almaya devam edebilir miyiz? Temel soru bu.

Sanatçının özyaşam öyküsünü, eserden ne kadar bağımsız değerlendirmemiz gerektiği sorusu yeni değil şüphesiz. Meşhur Proust & Sainte Beuve tartışması geldi aklıma metni okurken. Sainte-Beuve, bir yazarın yaşamının, karakterinin ve toplumsal çevresinin eserini anlamak için belirleyici olduğunu savunurken, Proust buna karşı çıkarak, yazarın kişisel hayatının eserinden bağımsız olduğunu ve gerçek yaratıcılığın bilinçdışı ve içsel deneyimlerden doğduğunu öne sürüyordu. Edebiyat eleştirisinin temel yapı taşlarından olan bu tartışmanın ortaya attığı soru hala cevapsız ve içinde yaşadığımız, kimi durumlarda yazarı eserinden daha önce tanıdığımız bu çağda her zamankinden daha geçerli.

Nitekim Dederer de bu özyaşam öyküsü meselesi üzerinde epeyce düşünüyor ve bence önemli bir paradigmaya dikkat çekiyor, izleyici/dinleyici/okur olarak bizim özyaşam öykümüz. Hatta kitabı yazarkenki çıkış noktası biraz da bu; sanatçıyı değil sanatının muhatabı olan bizleri yazmak üzerine yola çıkmış ve bence çok iyi olmuş.

Sonda bir büyük cevaba ulaşmıyor ama bence çok iyi bir zihin egzersizi ortaya koyduğu. Sanatın işinin duygularla olduğunu ve esere duyduğumuz kontrol edilemez duygudan ötürü kendimizi suçlamamızın bir sınırı olması gerektiğine dair vardığı yer açıkçası bana iyi geldi. Özellikle "deha" üzerine odaklandığı bölüm ve Nabokov çözümlemeleri nefisti.

Bir not: Berrak Göçer'in çevirisi çok akışkan ve temiz ancak sanırım düzeltide gözden kaçmış çokça yazım hatası, yineleyen kelime vs gördüm. Öğrendiğim kadarıyla ikinci baskı için tekrar okunuyormuş metin, eminim hepsi düzeltilecektir.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Benim için tam anlamıyla sürükleyici bir okuma oldu. Daha ilk sayfalardan itibaren merak duygusunu diri tutmayı başarıyor ve hikâye ilerledikçe olayların içinden çıkmak zorlaşıyor. “Acaba gerçek ne?” sorusu sürekli aklımdaydı.
En çok hoşuma giden şey karakterlerin katmanlı olmasıydı. Kimse tam olarak göründüğü gibi değil ve bu da kitabın gerilimini sürekli canlı tutuyor. Özellikle ana karakterin geçmişiyle ilgili detaylar ortaya çıktıkça hikâye daha da derinleşiyor.
Yazarın dili akıcı, gereksiz uzatmalara girmeden tempoyu iyi ayarlamış. Bölümler kısa olduğu için “bir bölüm daha” derken kitap hızlıca ilerliyor. Tahminler yürütmeye çalıştım ama çoğunda ters köşe oldum, bu da okuma keyfimi artırdı.
Sonu ise bence oldukça tatmin ediciydi. Tüm parçalar yerine oturdu ve “iyi ki okumuşum” dedirtti. Gerilim ve gizem sevenler için kesinlikle tavsiye edeceğim bir kitap oldu.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Canlanan - Lenin'den Öpücükler
Çin’in en gözde yazarlarından Yan Lianke’den daha önce Günler, Aylar, Yıllar’ı okuyup bayılmıştım; Canlanan romanının da dilimize çevrildiğini görünce hemen başladım okumaya. Epey farklı iki eser olduğunu söylemem lazım.

Yazar, kitabın başındaki önsözde zaten edebiyatının geçirdiği dönüşümden söz ediyor biraz. “Bu dünyayla ve gerçeklikle yüzleşmeye eskisi kadar hevesli değilim artık” diyor, bu da ilk dönem eserlerine göre daha fantastik, daha mitik metinler yazmaya yönelmesini açıklıyor.

Canlanan: Lenin’den Öpücükler de böyle. Körler, sağırlar ve topalların yaşadığı Canlanan köyündeyiz. “Baksana, yazın bu kavurucu sıcağında, insanlar artık canlanmadığında, kar yağmaya başladı. Sıcak kar bu.” diye başlıyor roman ve yazar sıradan bir hikâye okumayacağımızı ilk cümleden bize bildirmiş oluyor. Mahsullerini kaybeden köylülerin imdadına kaymakam Liu yetişiyor: Rusya’dan Lenin’in naaşını satın alıp köydeki Ruh Dağı’na yapacakları anıt mezara koymayı ve yaratılacak turizm geliriyle köylüyü kıtlıktan kurtarmayı kafasına koyuyor, Lenin’i satın almak için gereken parayı toplamak için engelli köylülerden müteşekkil gösteri toplulukları oluşturuyor, köylüler turneye çıkıyor, olaylar gelişiyor.

Yaklaşık 600 sayfalık bu hacimli roman, bu turneyi, cesedi satın alma girişimlerini, köylülerin ve kaymakamın başına gelenleri anlatıyor. Kitapta bizzat yazarın koyduğu bol bol dipnot var, bu dipnotlar vasıtasıyla köyün ve bölgenin tarihini de aktarıyor Lianke, kimi zaman onlarca sayfa süren bu dipnotlar “laklakiyat” adıyla bölüm sonlarına eklenmiş, kimi dipnotun da kendi dipnotları var, başta biraz kafa karıştırıcı gelse de sonra alışıyor insan.

Olayların seyrini anlatmayayım ama şahane bir komünizm ve kapitalizm eleştirisi yapıyor yazar. Her iki sistemin de çığrından çıkma potansiyellerini görüp, ikisiyle de ince ince alay ediyor, ortaya masalsı bir hiciv çıkarıyor. “Saramago’nun yapıtlarını andıran bir toplum alegorisi” diyor arka kapak, doğru, andırıyor sahiden ve çok sevdim bu tarafını ama bence Saramago’nun müthiş duygusallığı yok bu eserde, en azından bana onun kitapları kadar nüfuz edemedi, bunu da ekleyeyim. Ama yine de çok severek okudum.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Övgü
Çerçeve ve Geçiş'in ardından Övgü'yü de okuyarak İngiliz yazar Rachel Cusk'ın üçlemesini tamamlamış oldum. Bu üçleme bir klasik müzik eseri olsaydı bir sonat değil senfoni olurdu bence: çünkü müthiş çoksesli metinler ve şayet bu bir senfoni olsaydı; bu son bölümü de tam bir allegro olarak niteleyebilirdik - çok güçlü ve tempolu bir kapanış.

Çoksesli; çünkü Cusk bizi yine bir sürü farklı insana kısa ama derinlikli bakışlar atmaya, onların sesini duymaya davet ediyor. Çok acayip bir şey bu yaptığı, öyle ki metinde şöyle bir görünüp geçen karakterleri, üç kitap boyunca bizle olan anlatıcımız Faye'den daha iyi tanıyoruz. Edebiyatta birinci tekil anlatıcı tercihi genelde sesin sahibini aşırı iyi tanıyacağımız, iç dünyasına dalacağımız, hakkında bir sürü şey öğreneceğimiz anlamına gelir, Cusk'ın metninde ise tam tersi: anlatıcımız bakıyor ve aktarıyor. Tabii görme biçiminden kendisine dair bir şeyler öğrenmemiz mümkün, ama o düşünce egzersizini bize bırakıyor yazar. Teknik olarak müthiş ilginç bence bu yaptığı iş.

Çerçeve'nin ardından bu ilk kitabı biraz donuk bulduğumu, anlatıcı olayların fazlaca dışında kaldığı için içine girmekte zorlandığımı, ikinci kitap olan Geçiş'te bu hissimin biraz kırıldığını yazmıştım, Övgü ile beraber iyice alıştım tekniğine. Bu kez anlatıcımız yazar Faye, ülke dışında bir edebiyat konferansına gidiyor ve orada tanıştığı başka yazarlara, çevirmenlere, gazetecilere bakıyor, onları dinliyor, bize aktarıyor. Bu anlatılarda ana izlek toplumsal cinsiyet ve özellikle kadın olmak meselesi. Aktardığı süssüz öykülerde günümüzde kadın olmanın binbir zorluğuna ve dönüşen toplumsal cinsiyet rollerine dair üzerine düşünülecek çok şey var.

Şu alıntıyla bitireyim: "Bir erkek çocuğunun, erkek olmayı öğrenmek için babasına özel bir biçimde ihtiyaç duyduğuna ilişkin bir inanış var. Ama ben oğlumun erkek olmayı öğrenmesini istemiyorum. Ben onun tecrübe yoluyla erkek olmasını istiyorum. Nasıl davranacağını, bir kadına nasıl muamele edeceğini, kendi adına düşünmeyi yaşayarak bulmasını istiyorum. İç çamaşırlarını yere atmayı ya da erkek tabiatını mazeret olarak kullanmayı öğrenmesini istemiyorum."

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Laura Diaz'lı Yıllar
Carlos Fuentes'in şöyle bir lafı olduğu rivayet ediliyor: "Beni sınıflandırmayın, beni okuyun. Ben bir yazarım, bir janr değil." Pekala, etmeyelim de, etmeden eserlerini nasıl tarifleyeceğiz? Zira yine tipik bir Fuentes destanı idi Laura Diaz'lı yıllar. Evet bir Terra Nostra yahut Doğmamış Kristof kadar destansı değildi, bu dev yapıtlarına göre görece daha konvansiyonel biçimde yazmış Fuentes ama aralara yine imzası epik pasajları da serpiştirmeyi ihmal etmemiş. Başkahraman Laura Diaz'ın 70 senelik hayat öyküsünü okuyoruz ve aslında bir yandan da Meksika'nın ve Amerika'nın tarihine dalıyoruz. Fuentes topraklarının tarihini yazmayı çok seviyor, her seferinde de çok iyi beceriyor. Ancak sanki burada Laura Diaz'ın ve diğer karakterlerin kişisel hikâyeleri bu büyük tarih anlatısına biraz fazla kurban gitmiş gibi hissettim. Karakterleri biraz daha derinleştirse kitaptan daha da çok haz duyardım şahsen ve fakat bu haliyle de çok güzel. (Bu arada bir yazarın başka kitaplardan karakterleri eserlerine alması da ne güzel bir şey ya. Birkaç cümleyle Johannes Buddenbrook'u hikâyeye katarak Thomas Mann'a selam çakmış Fuentes. Ayrıca kendi kahramanı Artemio Cruz bu kitapta da karşımıza çıkıyor, özlemiştik, iyi oldu.) Bu kitabın öncesinde yine Galeano'nun Latin Amerika'nın Kesik Damarları'nı okumak, bitirince de Juan Rulfo'nun Meksika fotoğraflarına dalmak eserden alınacak hazzı katlayacaktır diye düşünüyorum, naçizane tavsiyem bu yöndedir. Laura Diaz'dan bana çok şey kaldı ama buraya bir tek cümle bırakacağım: "Kaç yazgımız var? Ben tek bir erkeği değil, birçok erkek seviyorum: kadın olduğum için, orospu olduğum için değil."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sen "Alo" Demeden Önce
Canımın içi Italo Calvino yine üzmedi - kendisinin öykü derlemesi “Sen Alo Demeden Önce”ye bayıldım. Kitap, yazarın “Kıssalar ve Hikâyeler” ve “Öyküler ve Diyaloglar” adını verdiği iki bölümden oluşuyor. 1943-1984 arasında yazılmış öyküler bunlar, yani yazarın dilinin evrilmesini, kendi üslubunu bulmasını da takip ediyoruz aslında okurken. İkinci bölümdeki, daha ilerleyen yıllarda yazdığı görece daha uzun öyküler daha Calvinomsu ama ben ilk bölümdekileri de çok çok beğendim. Özellikle kıssaları. İnsan 20li yaşlarında bunları nasıl yazar, vallahi olacak iş değil.

Neyse, kıssalara bir parantez açmak istiyorum çünkü 1, maksimum 2 sayfalık bu küçük öykülerini müthiş güçlü buldum. Zamanı, mekânı belirtmeden, muğlak bir düzlemde ve çokça absürt biçimde kurguladığı bu minik ve çoklukla siyasi metinlerde sisteme, savaşa, insana, ahlaka dair pek çok mantıksızlığı o kadar lezzetli ve asla didaktikleşmeden önümüze seriyor ki, bayıldım. İyi öykücülük bence böyle bir şey zaten, azıcık kelimeyle, süslü cümleler ve aforizmalar kullanmadan çat diye insanın yüzüne vurmak meseleyi. Özellikle “Elindekiyle Yetinmesini Bilmek”, “Vicdan” ve “Yüz Karası” kıssalarını çok çok sevdim.

İkinci bölümdeyse diyaloglar öne çıkıyor. Calvino çok iyi bir diyalog yazarıdır, hep çok akışkan bulmuşumdur yazdığı diyalogları, burada da karşılıklı konuşma biçiminde yazdığı öyküler çok iyiydi. “Neandertal Adam”, “Montezuma” ve “Henry Ford” öykülerinin özellikle okunmasını önermek isterim.

Daha önce Calvino okuyanlar, bu öykülerde başka eserlerinin izlerini de bulacaklar - örneğin başyapıtı Görünmez Kentler’in bu kitaptaki Kazanova’nın Anıları’ndan devşirildiğini düşünmek için haklı sebeplerimiz olduğunu okuyunca göreceğinizi düşünüyorum.

Yazmaya devam edersem başka öyküleri de sıralayacağımı fark ettim, duruyorum. Zira indekse baktıkça her birini ayrı ayrı sevdiğimi ve hepsiyle ilgili edecek birkaç lafım olduğunu fark ediyorum, bu da bana bunun ne kadar zengin bir kitap olduğunu bir kez daha gösteriyor.

Calvino’nun diğer öykü derlemesi olan Zor Sevdalar’a bayılırım, bunu da en az onun kadar çok sevdim. Okuyunuz diyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hayvanlara Şiirler
Çalışmalarını hayranlık ve saygıyla takip ettiğim Dört Ayaklı Şehir Derneği’nden Bige Örer ve Ömer Şişman’ın hazırladığı Hayvanlara Şiirler kitabını, pek öyle şiir düşkünü olmasam da çok severek okudum, yer yer de epeyce duygulandım açıkçası.

Ahmet Güntan, Ali Özgür Özkarcı, Birhan Keskin, Burak Acar, Doğukan Türköz, Donat Bayer, Efe Murad, Elvin Eroğlu, Fatma Nur Türk, Hamdi Oğulhan Tünay, İlker Hepkan, İlker Şaguj, İsmail Aslan, Lâle Müldür, Levent Karataş, Liman Mehmetcihat, Mahir Taşyurt, Ömer Şişman, Selcan Peksan, Sude Öztürk ve Zafer Zorlu’nun bu proje için hayvanlara dair yazdıkları şiirleri içeriyor kitap, ayrıca Güneş Terkol ve Güçlü Öztekin’in de çizimleri yer alıyor içinde.

Özellikle Bige Örer’in “Sevgili Safran, gözlerimi kapatmasam bile seni karşımda görüyorum” diye başlayan ön sözüyle Ömer Şişman, Selcan Peksan ve Sude Öztürk’ün şiirlerini çok sevdim.

Her gün yeni bir katliam haberi aldığımız bir dönemde okumak beni hem zorladı, hem de iyi geldi çünkü hayvanları düşününce acı çekmek değil onların güzelliklerini düşünmek, mutlu olmak istiyorum ve hayvanlara ithaf edilmiş bu kitap tam da buna odaklanıyor.

Bu arada kitabın tüm geliri derneğin sokak hayvanlarının tedavisi ve yuvalandırmasına odaklanan Can Yoldaşını Yaşat kampanyasına bağışlanıyor. O nedenle alınız, aldırınız, hediye ediniz, dağıtınız. Birilerinin iyilikte ısrar etmesine, hayvanlara şiirler yazmasına ve o insanlarla dayanışmaya muhtacız çünkü.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir