Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
tatlı bir küçük masal...
"Ben de cesaret edemiyorum ama yapmamız gerektiğine inanıyorum."

Resmen 10'lu yaşlarımın başına götürdü beni Lampje ve Denizin Çocukları. Hani böyle naif, çocuksu ama çok sürükleyici, macera dolu kitaplarımız olurdu o yaşlarda, annemiz gelip "yat artık" diyecek endişesiyle hızlı hızlı okurduk meraktan delirerek. İşte tam o tadı verdi bu kitap bana ve bir gecede okudum ki zaten de YKY'nin gençlik serisinden yayınlanmış.

Bu tür kitaplarda tabii bir mesaj meselesi oluyor, bu kitabın verdiği bazı mesajlar biraz sorunlu görülebilir (örneğin sevgisini gösteremeyen ve kısmen de olsa şiddet eğilimi olan baba meselesi) ama ben artık mesaj alacak yaşı çoktan geçtiğimden buralara takılmadan büyük bir keyifle okudum. Annesini kaybetmiş, tek bacağı olmayan babasıyla bir deniz fenerinde yaşayan küçük kız Lampje'nin öyküsünü okuyoruz. Feneri yakamadıkları için cezalandırılıyor baba kız ve Lampje kendini içinde bir canavarın yaşadığı rivayet edilen Kara Şato'da buluyor. Sonrası çok acayip bir macera. Şatonun koca kulesinde yaşayan "canavar" Edward ile tanışması ve ikisinin de beraberce aileleriyle ilgili gizemleri keşfedişlerinin hikâyesini izliyoruz. Bu tür kitaplar genelde tahmin edilebilir olur, bu öyle değil işte. Müthiş merak uyandırıcı ve incelikli biçimde anlatıyor Annet Schaap hikâyesini.

İnsanın ait olduğu yeri bulmasına, cesarete, ezber bozmaya, dostluğa, özgürlüğe, korkuya, yasa dair sihirli, tatlı bir küçük masal. Karakterler çok iyi çizilmiş, özellikle Edward'ın hüznü de neşesi de insanın içine işliyor. Lale Şimşek Çalışkan'ın çevirisi tertemiz, kapakta ve kitabın içindeki minik illüstrasyonlar nefis. İçinden su sesleri geliyor resmen kitabın. Çok sevdim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
sorgulamalarla dolu bir anlatı...
"Ben başka kadınları içgüdüsel olarak anlayan ve onlarla duygudaşlık kuran türden bir kadın değilim, çünkü muhtemelen kendimi de o kadar iyi anlamıyor ve kendimle de duygudaşlık kurmuyorum."

Ruhumun en içine girip beni deştin, oydun gibi hissediyorum Rachel Cusk. Bana nüfuz edeceğini biliyordum, zira Çerçeve-Övgü-Geçiş üçlemesi ile bunun işaretlerini vermiştin ama yine de bu kadarına hazırlıklı değilmişim anlaşılan. İngiliz yazar Rachel Cusk'ın Diğer Ev kitabı, üçlemesine göre daha az seviliyor biliyorum ama ben bayıldım resmen, o kadar çok yerini işaretledim ki, kitap resmen buruş buruş bir şey oldu.

Kısacık ama zor okunan bir metin bu, okuduğum diğer kitaplarına kıyasla yazarın dili daha ağdalı, cümleleri daha büyük. M. adlı bir kadının, Jeffers adlı birine yazdığı uzun bir mektubu okuyoruz. Ben kitabı bitirdikten sonra öğrendim ki, Cusk aslında 1932 tarihli "Lorenzo in Taos" kitabından yola çıkarak yazmış eseri. Mabel Dodge Luhan'ın New Mexico'daki evinde yazar D. H. Lawrence ile eşini ağırladıktan sonra şair Robert Jeffers'a yazdığı mektupların derlemesiymiş bu kitap. Diğer Ev'de de M., hiçliğin ortasındaki evinde L. isimli bir ressamı ağırlıyor ve bu süreci anlatıyor. Yani bu isimler filan tamamen o meseleye referansmış. Ama kitap bu bilgi olmadan da bence gayet lezzetli.

Anlatıcımız, hayranı olduğu ressam L.'yi davet ediyor: senelerdir gördüğü manzarayı onun gözünden görmek aslında arzusu. Ama meselenin bundan ibaret olmadığını, aslında kendisini de L.'nin gözünden görmek istediğini anlıyoruz okudukça. ("Bakışınız bir tür cinayet ama ben artık daha fazla katledilmeyeceğim!") L.'nin yanında bir kadınla belirişiyle beraber tekinsiz, tuhaf bir dönem başlıyor evde ve "diğer ev"de. Bundan sonra cinsiyet rollerine, güzelliğe, sanata, kadın olmaya, erkek olmanın ayrıcalıklarına ve anneliğe dair akıl yürütmeler ve sorgulamalarla dolu bir anlatı okuyoruz.

Yazarın, hiçbir karakterini sempatik göstermek gibi bir çabası olmamasına rağmen, hepsini çok sevdim. Hepsinin bir zaafı, bir acısı, bir korkusu bana dokundu, hepsini bir biçimde anladım.

Ezcümle, çok sevdim ben bu kitabı. Dilimizde daha çok Rachel Cusk görmek istiyoruz sevgili Yapı Kredi Yayınları.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
hacminden beklenmeyecek denli çok soru sorduran bir metin...
“Bellek durgun şeyleri sever. Akıp giden görüntülerden yakasını sıyırıp, dönüp sönüp bir âna, o tek bir ânın duygusuna takılır.”

Fuat Sevimay’ın yeni novellası Bata Çıka, hacminden beklenmeyecek denli çok soru sorduran bir metin. Kitap devlet kanalında öğlen haberlerini sunan spikerin açıklamasıyla başlıyor: bu açıklamadan Birleşmiş Milletler’in son toplantısında devlet başkanlarının bir araya gelip tüm devletleri lağvetme kararı aldığını öğreniyoruz! Spikerin bu büyük haberi verirken yaptığı açıklamadaki absürt detaylar müthiş; o büyük manalar atfettiğimiz koca koca yapıların aslında nasıl her an saçmalamaya muktedir yapılar olduğunu, onların büyüklüklerinin aslında bizim fetişleştirmemizden ileri geldiğini sezdiriyor yazar daha kitabın en başında. Bu açıklamanın ardından dünyanın yuvarlandığı belirsizlikle beraber yayın da kesiliyor, kanal halk türküleri yayınına geçiyor, biz de haberi denizde alan gemi ahalisi ile baş başa kalıyoruz.

Bu andan sonra da işte hepimiz sahiden aynı gemide miyiz sorusu üzerine akıl yürütmeye başlıyor yazar. Bildiğimiz dünyanın kodları yıkıldıktan sonra hiyerarşiden söz edilebilir mi? İktidarı ve gücü nasıl tanımlarız? Küçücük bir gemide bile kanun gibi kabul ettiğimiz statü belirteçlerini böyle bir durumda ne yapmalı? Kadınlar, göçmenler, azınlıklar - toplumların hep daha çok “çeken”leri - ne olur onlara? Tüm kurallar yıkılınca, Hobbesian bir “doğal durum”a döndüğümüzde ne olur? Hırs, arzu, açgözlülük - bu dürtüleri ne yapmak gerekir?

Bu soruları didiklerken bir yandan da gemiye gelen “zengin”ler üzerinden bir sınıfsal eleştiri katmanı ekliyor Sevimay ve “ekonomik demokrasi” kavramını resme ekliyor. Kapitalizmin büyük vaadi (ve yalanı) “fırsat eşitliği”nin karşısına gerçek eşitliği çıkarmadan demokrasinin ancak bir kandırmaca olabileceğini anlatıyor.

Yazar bunları anlatırken okuru siyasal teoriye boğmuyor tabii, gayet gündelik konuşmalar ve olayların arkasında gizli tüm mesele. Ancak bence kitap bir noktadan sonra biraz ritmini yitiriyor, ben o Saramagovari açılışa bayılmıştım, bu devletsizlik fikri etrafında daha çok dolaşsaymış bence çok daha ilginç olabilirmiş. Arz ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Biraz Proustvari bir dille yazılmış bir iç sorgulama metni bu...
“Başka bir genç olsaydım nasıl olacaktım acaba? Normal bir insan olsaydım ne gibi duygulara sahip olacaktım? Bu sorular bende saplantı haline gelmişti. Bana eziyet ediyor, sahip olduğuma inandığım bir parçacık mutluluğu da bozuyordu. ‘Sahne’min, sonunda doğamın tamamlayıcı bir parçasına dönüştüğünü düşünüyordum. Artık bir sahne değildi o. Kendimi normal bir insan olarak maskelediğimi, sonuçta bunun sözümona bir normallik olduğunu tekrar tekrar kendime söylemiş olsam da, içimdeki yaradılıştan saf ve normal olan şeyi de eritip bozduğumu anlamıştım.”

Yukio Mişima, edebiyat tarihinin en acayip figürlerinden biri şüphesiz. Hayatı ayrı, ölümü apayrı ilginç olan bu adamın zihninin içine girdikçe daha çok etkileniyorum, en otobiyografik metni kabul edilen Bir Maskenin İtirafları da kendisiyle biraz daha yakınlaşmamı sağladı. Ve Japon edebiyatından ne okusam hissettiğim tuhaf tekinsizliği en güçlü haliyle en çok Mişima’da buluyorum sanırım.

Biraz Proustvari bir dille yazılmış bir iç sorgulama metni bu, toplumsal normların içine kendisini bir türlü yerleştirememiş, makbul olanın içine kendini sığdıramamış bir genç adamın hayatına dönüp bakmasını ve bize anlatmasını dinliyoruz. Anlatıcımız eşcinsel ve fakat toplumda kabul görebilmek için kendi içindekini bastırmaya, kendini kadınlara ilgi duymaya zorlayan bir delikanlı. Mişima’nın kendisinin de eşcinsel olduğu söylenir, özellikle kitaplarında homoerotik temalar ve erkek bedenine duyulan hayranlık fazlasıyla yer bulduğu için. Her ne kadar evlenmiş ve çocuk sahibi olmuş olsa da bunun toplumdaki geleneksel rollerin dışında görünmemek için yapmak zorunda kaldığı bir şey olduğu kabul ediliyor ki bu metni okuduktan sonra bu görüşe katılmamak elde değil.

Mişima’nın en kişisel anlatısı olsa da arkada yine Japon kültürünün kaskatılığına dair çok şey okuyoruz. Bir yandan da sürmekte olan savaşın Japon kimliğine neler ettiğini görüyoruz - ve kendi bedeniyle bir anlamda savaş veren bir genç adamın, merkezinde erkek bedeni olan o şeyi, gerçek savaşı deneyimlerken yaşadıklarını. Bu ikiliği müthiş kuruyor yazar ve ortaya çok katmanlı, sahici ve sarsıcı bir metin çıkıyor.

Mişima yolculuğum sürecek.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çok süssüz kelimelerle, çok derin ve yoğun iç görüler sunan bir kitap...
"Bana bir şekilde sen onu arzulamasan bile, seni arzulayan kişiyi pek sevmesen de en iyi şeyin yine de arzulanmak olduğunun öğretildiğine dair belirsiz bir düşünceye kapıldım. Bunu nereden öğrendiğimi henüz bilmiyordum."

Bazı kitapları "nazik" diye tanımlıyorum ben, Jessica Au'nun "Kar Havası" da kesinlikle onlardan biri. Çok nazik, insanı az kelimeyle okşayıp geçen, söyledikleriyle değil söylemedikleriyle, sessizlikleriyle yer etmeyi başaran kitaplardan biri bu. Birkaç saatte okunabilecek kadar kısa ama kuvveti, tadı çok yerinde.

Malezya asıllı Avustralyalı yazar Jessica Au'nun "Kar Havası" kitabı, Japonya seyahati için buluşan bir anne-kızın öyküsünü anlatıyor. Anlatıcımız olan kızın ağzından dinliyoruz seyahati. Zamanda geriye dönüşlerle kendi çocukluğunu, kendine dair fikirlerini ve onları oluşturan dinamikleri, annesi hakkındaki gözlemlerini, göç hikâyelerini anlatıyor bize.

Anlatıyor ama anlıyor mu acaba? İnsan bir başkasını tam olarak anlayabilir mi? Yahut insan kendini ne kadar tanıyabilir, ne kadar anlayabilir? Anlatıcı bir yandan kendini, bir yandan annesini gözlemliyor, bakıyor, düşünüyor - bu anlamda biraz Rachel Cusk lezzeti buldum bu kitapta; onun yaptığına benzer bir bakma ve öyküleme biçimi var Au'nun.

Başlangıçta sessizlik dedim, sessizlik önemli. Bir anlaşma aracı olarak sessizlik. Bir bariyer olarak sessizlik. Kelimelerin ve aslen bir anlaşma aracı olan dilin pekala bir engel olabileceği gerçeği.

Çok süssüz kelimelerle, çok derin ve yoğun iç görüler sunan bir kitap bu. Tatlı, neşeli bir tatil anlatmasına rağmen de hissi epeyece hüzünlü - sanırım o bıraktığı melankoli duygusunun altında da başta bahsettiğim "asla anlayamayacak / anlaşılamayacak olma"ya dair ortaya koyduğu haklı ön kabul var.

Ezcümle ben pek sevdim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bugüne dek okuduklarım arasında en öfkeli olanı...
"Babamın benimle yan yana yürüyen, tabanına otların yapıştığı kocaman ayakkabılarına bakıyordum; annemin üzerinde mavi çizgili güzel elbisesi vardı, ona sarılıyordum. Beş-altı yaşlarında onları seviyor, onlara inanıyorum. Tanrım sen bilirsin, hangi an, hangi gün duvarların rengi çirkin görünmeye, yatak odasındaki tuvalet kovası pis kokmaya başladı... Annemle babama benzeyeceğim diye ne zaman delice korkuya kapıldım..."

Boş Dolaplar, taze Nobelli canımız Annie Ernaux'nun 1974'te yayımlanmış olan ilk romanı; ve bugüne dek okuduklarım arasında en öfkeli olanı. Anlaşılan yazmak kendisine iyi gelmiş, yazdıkça, içindekileri dışarı akıttıkça sakinleşmiş belki.

Büyük yazarların ilk romanları genelde görece zayıf olur, bu kitap da diğer Ernaux eserlerine göre edebi açıdan biraz daha zayıf olmakla beraber metin; gerçekliği, dürüstlüğü ve çıplaklığıyla tam bildiğimiz Ernaux. Boş Dolaplar'da elbette 35 sene sonra yazacağı Seneler'in edebi gücünü aramak gerçekçi değil, ama bir yandan da daha ilk kitabından neyi nasıl anlatmak istediğini çok somut şekilde bulduğunu görebiliyoruz. Daha konvansiyonel biçimde yazmaya başlayıp zamanla yönünü bulan pek çok yazarın aksine Ernaux gayet ne yapmak istediğini biliyormuş, ben bu kitaptan bunu anladım ve kendisine hayranlığım iyice arttı.

Babamın Yeri ve Kürtaj'da daha detaylı okuyacağımız (Kürtaj'ı henüz okumadım, filmden yola çıkarak söylüyorum) bazı hikâyeleri anlatıyor Ernaux burada. Çocukluğunu ve büyüme hikâyesini, büyüdükçe kendisini kuşatan sınıf atlama arzusunu, ailesinden kültürel ve tabii hemen ardından gelen duygusal kopuşunu zaman zaman acımasızlığa varan bir çıplaklıkla anlatıyor. Ernaux herkesten önce kendisine acımasız olabildiği için her tür gaddarlığa hakkı olan birisi bence, çuvaldızı önce kendine batırdığı için acımasızlığı yargılayıcı gelmiyor bana. Ama anne-babasına duyduğu tiksintiye varan öfkeyi okumak zaman zaman epey üzücü olabiliyor - fakat sınıfsal bir yanı da olan bu kuşak çatışması bir yandan hepimiz için öyle tanıdık ki.

Tanıdık. Ernaux'da hep bulduğum his bu işte; tanıdıklık hissi, biraz da o nedenle bunca seviyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
yazarın en kişisel romanı bu...
“Babam omuzlarında tonlarca geçmiş taşıyan bir Atlas’tı. Şimdi, o aramızdan ayrılınca, tüm o geçmişin çatırdayarak üzerime usulca yığıldığını, beni tüm öğle sonralarının arasına gömdüğünü hissediyorum. Çocukluğun sessizce yıkılıp dağılan öğle sonraları. Ve yardım için çağıracağım kimsem yok.”

Hakkında yazılanları gördükçe kesin ciğerimi sökecek diye endişe ettiğim Bahçıvan ve Ölüm’ü sonunda cesaretimi toplamayı başarıp okudum. Ki zaten o meşhur açılışı (“Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.”) için bile okunmayı hak ediyordu. Belki kendimi çok hazırladığımdandır, korktuğum kadar ağlatmadı beni bu kitap.

Gospodinov, “hüznün fiziği”nden sonra, kendi ifadesiyle “hüznün botaniği”ne davet ediyor bu kez okurunu. Sınıflandırması güç olan bu anlatıyı kendisi şöyle tarif ediyor: “Bu kitabın kolay bir türü yok, onu kendisi icat etmeli. Tıpkı ölümün bir türü olmadığı gibi. Hayatın türü olmadığı gibi. Peki ya bahçe? Belki o başlı başına bir türdür ya da tüm diğer türleri içine alır. Bir ağıt-roman, anı-roman ya da bahçe-roman. Hüznün botaniği açısından fark etmiyor.”

Yazar, babasına oldukça ilerlemiş ve yayılmış bir kanser tanısı konmasından sonraki son aylarını anlatıyor Bahçıvan ve Ölüm’de. Ölümü beklemek ve yas kadar zamanın mekâniğini büken az şey vardır, burada da zaman bükülüyor, sıkışıyor, genişliyor ve o son ayları okurken geçmişe ve geleceğe de uzanıyoruz. Hatıralara ve gelecekteki yokluğuna dair de yazıyor Gospodinov.

Neredeyse her romanında otobiyografik unsurlara yer verse de, yazarın en kişisel romanı bu şüphesiz. Ölümün ve yasın biricik olduğu ölçüde evrensel de olduğunu hatırlattığı, pek çok yeri çok tanıdık geldiği için belki, benim üzerimde tuhaf bir yatıştırıcı etkisi oldu bu kitabın. Babasının sık sık söylediği “korkacak bir şey yok” cümlesi gibi; “korkacak bir şey yok, bunu hepimiz deneyimliyoruz” diye hissederek okudum.

Geride kalanlar olarak ölen kişi kadar (ve hatta belki daha çok) yiten kendimizin de yasını tuttuğumuzu hatırlatan şu çok sevdiğim cümlesiyle bitireyim: “Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hâlâ var olduğumuz söylenebilir mi?”
Yanıtla
2
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
yürek parçalayan bir ağıt gibi bir metin...
"Ayrılmak da dönmek de elden gelmediği zaman ne yapılır?"

Epeydir bir kitap okurken böyle ağlamamıştım. Boğazımın düğümlenmesine, durup nefes alma ihtiyacı hissetmeye, bir cümle tarafından bir anlığına nakavt edilmeye görece alışkınım ama göz yaşlarımı hiçbir şekilde tutamamak - bu sık başıma gelmiyor. Libya asıllı Amerikalı yazar Hisham Matar'ın Pulitzer ödüllü otobiyografik anlatısı Dönüş; beni mahvetti, bitirdi, kendisini çok uzun bir süre unutabileceğimi sanmıyorum.

Kaddafi rejiminin önemli muhaliflerinden biri olan babası Cebelle Matar'ın hapiste kaybedilmesinin izini sürmek üzere çok uzun yıllar sonra eşi, annesi ve abisiyle beraber ülkesine dönüşünü anlatıyor Hisham Matar. Kendisi ülkesine dönerken bizi de zamanda geriye döndürüyor, bir yandan şimdiki zamanda onun dönüş yolculuğunu, Odysseia'sını izlerken, hatırladıklarıyla da geçmişin kanlı, dehşetengiz, acıklı ve vahşi gerçeklerine dönüyoruz. Geri döndükçe, onca dehşetin içinde ne çok sevgi, cesaret, dirayet, dayanışma olduğunu da görüyoruz beraberce. "Kıskançlıktan gözü dönmüş bir sevgili misali toplumsal ve özel hayatın her alanına sızan" bir diktatörlük altında yaşarken kendileri kalmanın bir yolunu bulmayı başarmış insanların olağanüstü direniş öykülerine tanıklık ediyoruz.

Yitirilen onca şeye yakılmış yürek parçalayan bir ağıt gibi bir metin. Kitabın "babalar, oğullar ve aradaki memleket" alt başlığı zaten çok şey söylüyor; babasını kaybeden ancak ne zaman ve nasıl kaybettiği bilgisi bile kendisinden esirgenen bir adamın hissettiği yurtsuzluğa, evin tanımlarına, ideallere, utanç duygusuna, vicdana, insanları birbirine bağlayan ilmeklere, kente, binaların hafızasına, iktidara, şiddete dair o kadar çok şeyi o kadar müthiş bir dille anlatıyor ki Matar. (Şu cümle, örneğin: "Bir kitabı ezbere bilmek göğsünde bir ev taşımaya benzer.") Kaddafi döneminde Libya'da ne yaşandığına dair üstünkörü bilgilerimin de epeyce derinleşmesini sağladı ayrıca.

Çok, çok, çok sevdim. Çok. Şu uzun alıntıyla bitireyim, çünkü hem kitabın derinliğini, hem de dilinin akışkanlığını çok iyi örnekliyor bu pasaj bence: "Babalarla oğulları birbirinden ayıran memleket nice yolcuya yönünü şaşırtmıştır. Burada kaybolmak çok kolaydır. Telemakhos, Edgar, Hamlet ve daha nice erkek evlat bir yandan kendi kişisel dramlarını sessizce yaşarken geçmişle gelecek arasındaki o tekinsiz alanda o kadar uzaklara açılmışlardır ki, akıntıya kapılmış görünürler. Bütün erkekler gibi onlar da bu dünyaya bir başka erkek, bir hami, onlara kapıyı açan ve eğer şansları varsa bunu kibarca, belki de güven verici bir tebessüm ve omuzlarına cesaretlendirici bir dokunuşla yapan biri sayesinde gelmişlerdir. Babalar ise, bir zamanlar kendileri de birer oğul olduklarından, kendi ellerinin hayaletinin yıllarca, sonsuza dek oğullarının hayatında gezineceğini ve üzerine ne yükler binmiş olursa olsun veya bir sevgili, belki bir diğerinin hak iddiasını silmeye yönelik gizli bir arzuyla oraya kaç öpücük kondurmuş olursa olsun o omuzun sonsuza dek kendilerine sadık kalacağını ve ona dünyayı gösteren baba elini hep hatırlayacağını biliyor olmalılardı. Erkek olmak, bu minnet ve hatırlama zincirinin, bu suçlama ve unutma zincirinin, bu teslimiyet ve başkaldırı zincirinin bir parçası olmaktır, ta ki erkek evladın bakışı dönüp geriye uzandığında gölgelerden başka hiçbir şey göremeyecek kadar yaralanıp keskinleşinceye kadar."
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
aşka ve ilişkilere dair kafa yoran herkes okumalı...
"Aşkın ancak insan onun baştaki ayartıcı ihtiraslarına vefasızlık ederse baki kalacağına, ilişkilerin yürümesi için ta en başta kendisini bu ilişkilere gark eden duygulardan vazgeçmesi gerekeceğine kanaat getirecek. Aşkın heves değil beceri olduğunu öğrenmesi gerekecek."

Allahım, nasıl çok sevdim, öpmek istiyorum kitabı! Bu kadar sevmemin sebebi kitabı tam da ihtiyacım olan bir anda okumuş olmam olabilir; aşka, uzun ilişkinin tuzaklarına, sadakate, güvenlik duygusuna dair delice kafa yorduğum bir dönemde ilaç gibi, su gibi geldi bana. De Botton'un 23 yaşında yazdığı Aşk Üzerine'den 20 sene sonra yayımladığı Aşk Dersleri romanı, yazarın 20 senede heybesinde biriktirdiklerini görmemizi sağlıyor. Besbelli çok tecrübe edinmiş, çok akıl yürütmüş, pişmiş, olmuş. Aşk Üzerine'yi de epey sevmiştim ama bu bambaşka güzel.

Birbirlerine aşık olup evlenen Rabih ve Kirsten'in ilişkisi üzerinden uzun ilişkilerin dinamiklerini didikliyor De Botton. Tuzakları, zorlukları, tökezlemeleri... Bunalımlar, sırlar, sabırsızlıklar, tahammülsüzlükler... İkilinin öyküsünü anlatırken bazı bazı araya girip birkaç nasihat da iliştiriyor: buralarda en iyi bildiği işi yapıyor, felsefenin gündelik problemleri çözümlememize nasıl yardımcı olabileceğinin uygulamasını gösteriyor. Tek başına bu kısımlardan ibaret olsa belki ortalama bir psikoloji (hatta neredeyse kişisel gelişim!) kitabı olabilecek metin, kurgunun omzunda öyle bir yükseliyor, bu iki kısım birbirini öyle bir bütünlüyor ki, üf. Acayip lezzetli bir şey çıkıyor ortaya.

Bu kitabı iyi ki evlilik konulu podcast bölümümüzü çekmeden evvel okumamışım zira sanırım bölüm boyunca sadece bu kitaptan bahsederdim; kendisi sürekli dönüp dolaşıp geri geleceğim, kafam karıştıkça, kayboldukça başvuracağım bir kaynak olacak. Altını çizdiğim yerlerin sonu yok ama şu çok sevdiğim cümleyi de buraya alıp bitireyim. Bu kitabı aşka ve ilişkilere dair kafa yoran herkesin (yani aslında tüm insanların!) okumasını fena halde tavsiye ediyorum.

"Bir sürü insanın çocuklara iyi davrandığı bir dünyada yaşamak harika bir şey. Birbirimizin çocukça taraflarına biraz daha anlayışla yaklaştığımız bir dünyada yaşamaksa daha da harika olurdu."
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yer yer hüzünlü, yer yer tatlı, bazen epey felsefik, bazen melankolik küçük hatıralar...
"Aşk tıpkı her biri kendi içinde aynısı olmasa da benzerini bulunduran ama yine de tek bir tane olan Rus bebekleri gibi tektir."

Arjantinli yazar Silvina Ocampo'nun (ki kendisi cağnım Adolfo Bioy Casares'in de eşiymiş, bilmiyordum) yirmi beş sene üzerinde çalıştığı ve aslında tamamlayamadığı kitabı Söz'ü "fantasmagorik" olarak tanımlamış yayınevi, bu tanım önemli, sanırım buradan başlamalı anlatmaya.

Psikolojide ve tıpta, rüyada ya da yüksek ateş sebebiyle ortaya çıkabilecek sanrılı hallerde zihnin türlü çağrışımlar sonucunda gördüğü görüntüleri ve resimleri betimlemek için kullanılan; Walter Benjamin'in ise modern insanın vaziyetini tanımlamak için kullandığı bir kavram "fantasmagorik". (Eğlence endüstrisinin etkisiyle, durmadan tüketerek şahane bir hayat yaşadığını, birtakım parlak görüntüler bütününü deneyimlediğini düşünen insan, aslında kendine ve başkalarına yabancılaşmaktadır, diyor Benjamin.)

Bu kitabı tanımlarken her iki anlamını da değerlendirebiliriz kanımca; zira bir tür yabancılaşma hali de var. Seyahat etttiği gemiden okyanusa düşen bir kadın akıntıya kapılmış sürüklenirken Azize Rita’ya okyanustan sağ kurtulmayı başarırsa hayat hikâyesini yazma sözü veriyor ve sonra da hatıralar geliyor; zihninden geçen kişileri ve mekânları anlatıyor okura. Ocampo gibi hayatının son dönemini Alzheimer ile mücadele ederek geçirmiş bir yazarın büyük eserinin hafızaya dair olması da hayatın tuhaf şakalarından biri gibi.

Ben bu tür fragmanlardan oluşan küçük kitapları seviyorum, biraz Camilo Jose Cela'nın Bayan Caldwell Oğluyla Konuşuyor'u gibi bir tat bıraktı; bölük, dağınık, kimi zaman bağlamlı kimi zaman bağlamsız bir hatıralar bütünü. Yer yer hüzünlü, yer yer tatlı, bazen epey felsefik, bazen melankolik küçük hatıralar. Hangileri gerçek hatıralar, hangilerini hayal ediyor anlatıcı, anlattıkları olurken gerçekten orada mı, değil mi, onu anlamak da güç. Böyle tuhaf, bulutsu, hayalsi bir metin Söz. Çok güzel, çok şiirli yazılmış cümleler barındırıyor ki biliyorsunuz ki severim; nitekim sevdim kendisini de.

Arz ediyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir