Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Işıklar Sönünce
Kapakta "Wladimir Tendrjakow" yazıyor, Kiril'den Latin'e geçişte alengirli işler döndüğünden "v" yazdım gitti. Metindeki karakterlerin isimlerinde de benzer bir mesele var, onları da değiştirdim. Yankı'nın elli üçüncü kitabı, 1971 baskısı. Yazarın Türkçeye çevrilmiş başka bir metni yok.

Sekize on var, yılbaşı akşamı. Işıklar birleşerek kenti başka ışıklara ve gölgelere boğuyor. Kar yağıyor, sis onca ışığı kırarak boğuyor. Sayısız lamba. Dükkanlar. Kentin en iyi lokantasında üst düzey bürokratlar için ayarlanmış bir etkinlik gerçekleşecek. O sırada kentteki bir ev davetlilerini bekliyor. Evin sahibi İvan Kapitonoviç, Elektrik Fabrikaları Müdürü. O da etkinliğe davetli ama gitmiyor, oğluyla görüşmesi gerek. Yıl boyunca süren dargınlık üç gün önce son bulmuş, Vadim yeni yıla babasıyla birlikte girecek ama aklı o sabah hastaneye yatırdığı eşinde. Bir çocukları olacak. Vadim Kimya Kombinası'nın başmühendisi, yirmi dokuz yaşında. Kaynanası Bronislava Zemoyonovna da evde, bir de İvan Kapitonoviç'in çalışanı İgnat Golubko geliyor, başmühendis. Birkaç davetli daha var ama kadro bu. Diyaloglar, yeni yıl ve yaşlılıkla ilgili söylenenler, yaşamın ellili yaşlardakiler için bile biçimlenmeye devam etmesine dair konuşmalar, İvan'ın makinelere duyduğu sevgi hakkında yaptığı açıklamalar, hepsi dört saat boyunca sürebilirdi ama hatlardan birinin arızası sonucu kesilen akım, Golubko'yla İvan'ın hemen fabrikaya gitmelerine yol açıyor. Vadim de çalıştığı yerden çağrılıyor, evdeki huzurlu ortam bir anda yok oluyor. Kentte ışık var ama daha ne kadar olacak, belli değil.
Bu dağılış sırasında Vadim'le babası İvan'ın neden papaz olduklarını görürüz, önceki yıla dönüp ettikleri kavgaya şahit oluruz. Baba İvan'ın elektrik ve makine sevgisinin karşısında Vadim'in insan sevgisi çatışmalara sebep olur, bir toplantı sırasında babasına çıkışır Vadim, sonrasında gerginlik sürer ve sözlü tartışma kırıcı boyutlara ulaşınca bağlar kopar. İvan pratik bir adamdır, fabrikaya geldiğinde Vasili Vasilyeviç'i ve diğer çalışanları bir telefon trafiğinin içinde bulduktan sonra duruma el koyar, sorumluluğu alarak arıza giderilene kadar bütün elektriği kestirir, böylece diğer fabrikalar için aşırı yüklemeyi önler ve daha uzun sürecek bir arızaya engel olur. Vasili Vasilyeviç içten içe rahatlar, yine de İvan'ın duruma el koymasından ötürü adama daha da kinlenir. İvan kadar kıdemli olmasa da otuz yıldır aynı yerde çalışmaktadır ve takdir edilmediğini düşünür, hele çok önemli bir problemin giderilip devleti büyük bir zarardan kurtarınca bütün takdiri İvan'ın aldığını görünce. İvan birader bürokrasiyi çözmüş, yükselebilmek için işini iyi yapmasının yanında kendi gösterisini sunmuş gibi gözüküyor, başkalarının sırtına basa basa müdürlüğe kadar geldiği zamanda ve sonrasında Vadim'le arasını açan gizli bir mesele olabilir bu.

Elektrik tamamen kesiliyor, kent karanlıklar içinde kalıyor. En baştaki ışıkların yerine koyu bir leke tasvir ediliyor bu sefer. "Önceden haber vermeden bir Tanrı öfkesi, bir kent yıkılması, bir deprem gibi beklenmedik bir anda koyu bir ortaçağ karanlığı, tekniğin şımarttığı yirminci yüzyıl insanlarının üstüne birdenbire çöktü." (s. 46) Tanrı öfkesi ve deprem gibi, ilahi olan ve ilahi olmayan, insanların elinde hiç olmayan facialar elektriğin kesilmesine denkleniyor, yeni yüzyılın dünyası. Tramvaylar çalışmayı durduruyor, yokuş aşağı geri geri giden bir tramvay, arkadan gelen bir başka tramvaya çarpıyor. Bir lokomotifle bir yük treni çarpışıyor. Ağzına kadar müşteri dolu mağazalarda kıyamet kopuyor. Kodamanların bulunacağı restoranın müdürü telefonlara sarılıyor. Üniversitelerden biri isyan ediyor, deney düzenekleri elektriksizlik yüzünden işlerliğini kaybederse on yıllık araştırma boşa gidecek. 1959'un bittiği gün için akıl almaz olaylar, koskoca SSCB için affedilemez bir aksaklık, günah keçileri için bir sınanma.

İvan için çok daha büyük bir problem çıkıyor ortaya, Vadim'in çalıştığı yerde havaya karışan zehirli gazlar yüzünden insanlar tehlike altında. Vadim'in çocukluktan beri tanıdığı bir arkadaşı da aynı fabrikada çalışıyor ve gaz yüzünden yaşamını kaybediyor. Yine bir geriye dönüş, Vadim'le arkadaşının tanışma hikâyeleri, yıllar sonra karşılaşmaları ve günümüze geldiğimizde üzüntüden ne yapacağını bilemeyen bir Vadim. Kepini düşürüyor, arızayı gidermek için çalışmaya devam ediyor. Babasına gelen telefonda ölen kişinin Vadim olduğu söyleniyor, bir yanlış anlama, düşen kepi bulan adam kepin Vadim'e ait olduğunu, ölenin de Vadim olduğunu söylüyor. Vadim'in çalıştığı yere ulaşmaya çalışıyor İvan, çok güvendiği makinelerin çıkardığı arıza sonucu karanlıklar içinde yolunu bulmaya çalışıyor ama yalnızlığı hissettiği zaman, makinelere belki de o kadar da güvenmemesi gerektiğini anlıyor. Bir şekilde araç buluyor ve olay yerine gidince ölenin Vadim olmadığını anlıyor, yine de sıkıntısı geçmiyor, çünkü makinelere duyduğu güven sarsılmış durumda, otuz yıllık parlak kariyerinde belki de ilk defa yaptığı işi, ailesini, yaşamını düşünüyor. Zayıf insanın yeryüzüne egemen olması, yarattığı mucizelerin gücüyle kendini de güçlü hissetmesi, bunların hepsi bir yanılgı. İnsan yine insan, kendisi ne kadar makineleşmiş olursa olsun kendi özünü fark ediyor İvan. Çatışma içindeyken bırakıyoruz onu, düşünceleri salınıp dururken metindeki sınırlarına ulaşıyor.

Vadim kurtuldu, evine geldi ve bir kızı olduğunun haberini aldı. Arkadaşı öldü, kızı doğdu, döngünün farkında. Önemli olanın doğa olduğunu düşünüyor, üstünlük kurmaya çalışarak katlettikleri doğanın bir parçası olarak yaşayabilseler, tüketim korkunç bir düzeye ulaşmasa, hep daha fazlası istenmese belki de ölümlerin çoğu engellenir, doğumlar da olduğu gibi sürer ki elektriksiz zamanlardaki yaşamın çok daha doğal olduğu birkaç kez tekrarlanıyor. Fayda-zarar analizine lüzum yok, bir fikir.

Tendriakov olası bir teknik arızanın yol açabileceği problemleri bir baba-oğul ilişkisi üzerinden inceliyor, insanın her şeyden önce gelmesi gerektiği mesajını da veriyor, bir de sağlam bir Sovyet toplumu tasviri yapıyor. Güzel.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dünyanın Bir Öğle Sonrası
Yankı'dan çıkma, 29 numaralı. Tarık Dursun K. çevirisi. Acı çektim okurken, New York'un orta yerinde bir Türk mahallesi varmış da mahalledeki karakterlerin muhabbetlerini dinliyormuşum gibi. Çok yerel ya, "Elhak" diyen bir adam var. 1969'da mevzu bu şekilde mi hallediliyordu diye düşünüyorum, hayır, Tarık Dursun K.'nın tercihi. Saroyan'ın doğrudan bir anlatımı vardır, karakterlerinden diyaloglarına her şey olabildiğince gerçekçidir. Çevirmen bu tür bir anlatımı bizdeki haline çevirmiş ama, yok, olmuyor. Böyle bir cümle yok da, mesela her an, "Hay Allah müstahakını versin James!" gibi bir cümleyle karşılaşabilirsiniz, bunun tedirginliği korkunç bir şey. Bilemiyorum ya, başka bir çevirmen tarafından tekrar çevrilmeli ve, "Okuyun kerkenezler!" diye bağırarak kafalara atılmalı.
Yep Muscat yürümeyi seviyor, daha en başta arabaya binmeyip yürümeyi sevdiğini söylemesiyle kalpleri fethediyor. Bloklar arasında dolanıp geçmişiyle karşılaştığı zamanlarda bir çocukmuş gibi görebiliriz kendisini, patronlarla oturduğu zaman bir iş insanı gibi, ailesinin yanında şefkatli bir baba. Muscat pek çok personaya sahip olsa da bütün personalarının birleştiği noktayı görebilmek mümkün; maceracı, yaşamayı seven, asıl vatanından çok uzaklarda yaşamasının burukluğunu taşıyan bir adam. Zorluklarla büyümüş, serserilik zamanlarında yaşadığı ülkeyi ve insanları tanımış, derin bir adam. Yazdığı metinleri satmaya çalışırken her bir alıcıya gösterdiği farklı yaklaşımlarla insan sarrafı diyebiliriz Muscat için, kaypaklığa varmadan ve ne istediğini bilerek, dobra dobra konuşuyor. Çocukluk arkadaşlarıyla takılırken eski zamanları biraz üzüntüyle, biraz da sevinçle hatırlıyor. Ellilerine yaklaşan bir adam Muscat, yıl da 1955 civarı, o zaman I. Dünya Savaşı'nın hemen ertesinde yaşama atıldığını söyleyebiliriz. Büyülü zamanlar, ekonomik buhranlar ve onca toplumsal problem yaşamın sihrini kaçırmaya çalışsa da genç insanlar için koca bir dünya var önlerinde. Aylaklıkla geçen onca yıldan sonra fırsatlar ülkesinde tutunabilenler yaşamlarının geri kalanında geçmişin olağanüstü dünyasını arıyorlar ama bulamıyorlar, ceplerindeki para büyüyü geri getirmiyor, eş ve çocuklar mutluluğu getirseler de özgürlük her şeyden daha ağır. Muscat, Laura'dan ayrılmış olsa da kadınla dostluğunu sürdürüyor, bütün zamanları şimdiye sığdırmak isteyen bir adam. Bir öğleden sonra yok aslında, birçok öğleden sonra var ve daimi bir şimdide Muscat'in ceplerinden döktüklerini görüyoruz. Buruk bir mutluluk denebilir. Yaşam sürüyor, onca şeyi peşte sürükleyerek.

New York'ta otellerden birinin önünde bir taksi duruyor. Açılış. Muscat taksiden iniyor, otelin eski çalışanlarını görmeyi umuyor. Yirmi yıl önce arkadaşlarıyla o otelde takılmışlar uzunca bir süre, o günlerden kalan insanları gördükçe mutlu oluyor. Arkadaşlarından çoğu zaman içinde birer birer silinmişler; kimi ölmüş, kimi işinin gücünün peşine düşüp ülkenin ve dünyanın farklı yerlerine dağılmış. Metin biraz otobiyografik, Saroyan kendi yaşamının bir bölümünü sunuyor okuruna. Muscat ünlü bir oyun yazarı, yeni yazdığı oyunları satabilmek ve yeni anlaşmalar yapabilmek için şehre dönmüş. Ailesiyle zaman geçirmek için de. Bir de tanıdıkları görebilmek için. Uzun süre sonra doğduğu şehre dönen bir adam, karşılaşacağı şeyler merak uyandırıyor, güzel bir mesele bu. Dönmek, bazı şeylerin değiştiğini ve bazı şeylerin hiç değişmediğini görmek. Otobiyografik demiştim, bütün haklarını satıp pişman olduğu bir oyundan bahsediyor Muscat bir ara, Saroyan'ın da başından geçen böyle bir şey var. Hangi filmdi o, Hollywood'daki kodamanlar Saroyan'a kazık atıyor da o da bir şeyler yapıyor, yazdığı senaryoyu romanlaştırıyor muydu neydi, böyle alengirli işler dönüyor geçmişte. Bir de şey, aynı kadınla iki kez evlenerek hayatını mahvettiğinden bahseder Saroyan, o kadın Laura olabilir mi diye düşünmedim değil. Neyse, otel. İnsanlar, anılar, telefon görüşmeleri, rastlantılar, şehir Muscat'in etrafında kuruluyormuş gibi. Diyaloglar ve kurgusal zamanın kullanımı o kadar başarılı ki doğal bir akışı seyreder gibiyiz.

İş meselesi. Aracılarla konuşuyor Muscat, bir tanesi yazdıklarının on yılda inanılmaz bir değişim geçirdiğinden bahsediyor. Muscat'in hoş bir cevabı var; yazmaya da yaşama başladığı yerde başladığını, her şeyi değiştirebileceğini düşündüğünü ama bunun mümkün olmadığını anladığını söylüyor. Bu idrak anından sonra da en iyi bildiği şeyi yapmış, yazmaya devam etmiş. Oyunlarının başarısından ötürü yitip giden bir şeylerin olmadığını söyleyebiliriz, aslında hayal kırıklığı da yok yaşama karşı, sadece yaşamı olduğu gibi yaşamaktan başka bir şey yapılamayacağını anlamış durumda. İşte, pazarlıklar, kazanç yüzdeleri, bir şeyler. İlginç bir bilgi; oyun yazarları genelde yüzde on alırlarmış her bir gösterimden, bir tek Shaw'a yüzde on beş verilirmiş. Sonrasında toplantılar, para babası bir kodamanın Muscat'le sözleşme yapmak istememesi, Muscat'i davet ettiği bir yemeğe neden katılmayacağını açıklayan Muscat'in zenginlerin yemek yiyişini görmek kadar çok az şeyin kendisini iğrendirdiğini söylemesi, bir dünya olay. Adamın vergi borçları da canavar gibi olmuş, bu yüzden paraya ihtiyacı var ve bir oyun yazarı olarak değerini bildiği için sömürücülere karşı geri adım atmadan pazarlık yapıyor, koparıyor istediğini. Adama zamanında yardım etmemişler üstelik, dört oyunu ederinden çok daha ucuza satmak istemiş ama almamışlar falan, şimdi kök söktürüyor kısaca. Cebinde biraz parası var, sonrasında ne olacağını düşünmüyor açıkçası. Çocuklarına Laura bakıyor, o açıdan da bir sıkıntı yok. İşlerini yoluna koyacak Muscat, keyifle izleyeceğiz.

Mekanlar durmadan değişiyor, birçok bar, sokak, cadde, neresi varsa artık, durmadan adımlanıyor. Çocuklar, iş adamları, herkes Muscat'le birlikte yürüyor veya arabalara bindikleri zaman gidilecek yere yürümesi için Muscat'i yalnız bırakıyorlar. Zak'le de yürüyor Muscat, çocukluk arkadaşı. Aralarındaki sohbetler geçmişin ve kurmacanın güncelinin dünyasını tüm gerçekliğiyle yansıtıyor. Okul anıları, aylaklık anıları, paranın kazanılmasıyla birlikte kaybedilen masumiyet, bir sürü şey. Çocuklarıyla ilgili meseleleri konuşurlarken içlerindeki sevginin kaybolmadığını görüyoruz, onca ayrılığa ve acıya rağmen sevmeyi, neye sarılacaklarını iyi biliyorlar. Dünyada bir başına kalmanın verdiği gücü ve getirdiği üzüntüyü bu iki arkadaş bütün içtenlikleriyle anlatıyor.

Laura. Çok sevmişler birbirlerini, ayrıldıktan sonra sanki hiç ayrılmamışlar gibi, kopuşsuz bir ilişkiyi sürdürüyorlar. Dostluk hiç kaybolmuyor, gerçekten dost olunmuşsa. Laura profesyonel olmaya çalışan bir aktris, oyunlarda elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor ve Muscat'ten aldığı taktiklerle yeteneğini geliştiriyor. Başarısını Muscat'e bağlamak doğru değil, yine de adama çok şey borçlu. Çocuklarını pataklamayı düşündüğü zamanlarda Muscat kadını durduruyor mesela, şefkatli baba rolüne yakışıyor adam.

Kendisinden istenen bir oyunu altı günde yazıp bitiriyor Muscat, karakterlerinden birinin söylediği: "'Öldüğümü sandım. Fakat bu sanki ben değildim, bir başkasıydı. Öyle geldi bana.'" (s. 252) Geçmişine her dönüşünde bir başkasını izliyormuş gibi geliyor, o zamanları şimdiye taşıyor. Mesela ermeni çöreği getiren kadını on yıllar sonra hatırlaması, unuttuğu anlatılan pek çok şeyin yanında sabit bir anı gibi duruyor orada. Birkaç fotoğraf kalıyor elde, sonrası yok. Metin bu noktada sonlanıyor.

Yaşamın ta kendisi işte, okuna.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Banyo
Adam banyoya giriyor, "Yaşarım lan ben burda," diyor ve banyoda yaşamaya başlıyor. Süper. Epigrafta Pisagor'un meşhur teoremi var, iki kenarın karesinin toplamı hipotenüsün karesine eşittir. Kenarlara konacak iki karakter var, tabii karakterler kenarsa. Hipotenüs kenarlardan daha büyük, yaşamın kendisi olabilir. Banyoyla anlatıcı karakter kenarsa yine yaşam olabilir. Bilemiyorum artık, yoruma sonsuzca açık. Adama geleyim, yirmi yedi yaşında, Paris'te yaşıyor ve öğleden sonralarını banyoda geçirmeye başlıyor. Sevgilisi Edmondsson bunun akla sığar bir yanının olmadığını söylüyor ama adam yaşıyor işte, kitaplarını getiriyor, küveti kanepe olarak kullanıyor, banyoyu yaşam alanı haline getiriyor, banyodaki nesneleri yaşamının geri kalanında kendisine yetecekmişçesine benimsiyor. Edmondsson durumu anlatıcının annesine bildirmek zorunda kalıyor. Adam Fransa futbol şampiyonasının özetlerini dinliyor. Sayısız kısa bölümden oluşuyor metin, her bir bölümde adamın farklı bir zamanını, duygusunu ve istencini buluyoruz. Basit giysiler giymeye başlıyor, annesinin bir dostu kendisini kontrol etmek için gelince adamın zırvalarını dinlemek zorunda kalıyor ama sabrediyor. Adam bayağı banyoda yaşıyor.
Kendince riski göze alıyor, soyut yaşamının huzurunu tehlikeye atma riskini göze alıyor ve sebebini söylemiyor, o noktada duruyor. Sonraki bölümde banyodan çıkıyor, artık banyoda yaşamıyor adam, en azından öncesinde olduğu gibi. Yine de banyoda yaşıyor, yaşamını banyolaştırıyor, banyodaki kaygısız akış dışarıda da sürüyor. Edmundsson sevişmek istiyor, adam okuduğu kitabın arasına parmağını koyuyor ve Edmundsson soyunurken kahkahalar atıyor. Neler oluyor? Edmundsson'ın çalıştığı sanat galerisinde eserleri sergilenen birkaç Polonyalı evlerine geliyor, boya işinden biraz para kazanabilmek için. Kadın kapıdan onlarla konuşurken soyunmaya devam ediyor, görünmesine ramak var ama oyunu sürdürüyor. Böyle küçük anlar var her bölümde, bazı bölümler tek sözcüklük. Polonyalılar işleri için gereken boyaları soruyorlar, bizimkiler eveleyip geveliyor. Polonyalılar paradan bahsediyorlar, kadın sallamıyor onları. Polonyalılar dağın tepesine çıkardıkları kaya aşağı tekerlenince tekrar çıkarır gibiler, durmadan uğraşıyorlar. Absürt. Seviştikten sonra Edmundsson küvete giriyor, uzanıyor ve suyun içinden anlatıcıya gülümsüyor. Gülümsüyorlar birbirlerine. Banyo Edmundsson'ı ele geçiremedi ama üzerinde bir parça iz bıraktı, adam kadını kendine daha yakın bulmuş olabilir. Hiçbir fikrimiz yok, duygularını ve evin dışındaki yaşamlarını bilmiyoruz, her şey evin içinde olup bitiyor. Bir yere kadar. Polonyalılar ahtapot alıp geliyorlar, hayvan pişirilmek üzere temizleniyor, bu sırada yağmur damlaları giriyor araya. Bölüm çok güzel, hepimiz bahsi geçen mesele üzerinde düşünmüşüzdür diye tahmin ediyorum, yani şu an buradaysanız ve bu yazıyı okuyorsanız bence bunu düşünecek kadar inceliklisinizdir sanıyorum: "Yağmurun yağışını seyretmenin iki yolu vardır: Evinde, bir camın gerisinde. Bunlardan ilki bakışlarını uzamın herhangi bir noktasında dikili tutmaktır; aklı dinlendiren bu yöntem hareketin erekliği konusunda hiçbir şey düşündürmez. Algılama yeteneğinden çok görme yeteneği isteyen ikinci yolsa yağmur damlasının düşüşünün görüş alanına girişinden başlayarak suyunun yerde dağılışına kadar gözleriyle izlemeye dayanır. Böylece hareketi temsil etmek olasıdır. Görünüşte ne kadar başdöndürücü olsa da, öz olarak devinimsizliğe eğilimliyse de ve sonuç olarak çok ağır görünebilirse de sürekli olarak cisimleri ölüme doğru sürükler. Oley!" (s. 23) Bu metin bir şekilde Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi'ni çağrıştırıyor bana; onun daha garip bir Fransız versiyonuymuş gibi. Seçim yapıyoruz, su damlası seçiyoruz ve seçimimizin sonu mutlak. Oysa uzamda bir noktaya sabitlesek bakışlarımızı, sonsuzu dikizleriz o zaman. Anlatıcı pek bir odak oluşturmadığı için, her şey akıp geçtiği için bu ikinci sınıfta yer alıyor sanırım. Sembollerden anlamlar çıkarmalı mıyız, edimleri başka edimlerle açmalı mıyız, hiç bilmem ama metin buna çok müsait. Dümdüz de okunabilir, bir banyo bazen sadece bir banyodur.

Hipotenüs adlı bölümde kimseye haber vermeden, aniden yola çıkıyor anlatıcı. Yanına hiçbir şey almıyor. Otobüse biniyor, trene biniyor, iniyor, garda sürtüyor. İtalya'ya hoş geldi. Otele yerleşiyor ve geceyi düşünüyor. Yağmur damlalarını düşündüğü bölüme geri dönelim şimdi, şununla birlikte düşünelim: "Geceyi bir tren kompartımanında yalnız, ışıksız geçirmiştim. Hareketsiz. Harekete, yalnızca harekete, dış harekete duyarlıyım, ama aynı zamanda tüm gücümle sabitleştirmek istediğim vücudumun kendi kendini yok eden iç hareketine, istisnai bir kuvvet göstermeye başladığım anlaşılmaz harekete de duyarlıyım. Ama onu nasıl ele geçirmeli? Nerede gözlemlemeli? En basit jestler insanın dikkatini başka yöne çekiyor." (s. 34) Edmundsson anlatıcının yanına geldiğinde, adam dart oynarken ona ıstırap olduğunda iç hareketin dışa yansımasını biraz atlatabiliyor anlatıcı, içinin dolaysız hali Edmundsson'ın alnına saplanmış bir okla ortaya çıkıyor. Dart oynayan bir adamı kızdırmamalısınız. Otel faslı bitiyor, çalışanlarla ve müşterilerle bir dünya skeçvari olay yaşanıyor, Paris'e dönülüyor, Paris'te yaşam aynı şekilde sürmeye devam ediyor. Kuyruğunu yutan yılan: En başa dönüp adamın Avusturya Büyükelçiliği'ndeki resepsiyona katılmak istemediğini görüyoruz, en başından beri istemiyor bunu, istemediği için gözlerini tek bir noktaya odaklayıp yaşamın süreğenliğine bırakıyor kendini ama yaşam onu sıkıntısına döndürüyor, çözmesi gereken probleminin tam önüne bırakıyor. Riski göze alma faslı tekrarlanıyor ve adam banyodan çıkıyor. Son. Başka bir tekrara mı çıkıyor, bir daha girmemecesine mi çıkıyor, dönen topacın düşüp düşmemesiyle bir.

"Çağımızın Oblomov'u" denmiş anlatıcı için, çok kısa süren bir Oblomovluk var burada gerçekten. Yapmamayı tercih etme değil, yapmayı tercih etme hiç değil, ortada bir şey. Hareket ve hareketsizlik. İç içe geçtiğinde hangisinin hangisi olduğunu bilmek zor, Toussaint küçük çaplı bir kriz yaratıp düşündürüyor bunu. Bu metnin pek sevildiğini söyleyemem, insanlar beklediklerini bulamamışlar galiba. Bir şey beklemeyin, bir şey ummayın, alıp okuyun.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Umut Aranıyor
Yunanistan'ın Orhan Kemal'i denmez, dünyası daha sihirli. Aziz Nesin'i denmez, absürtlükten doğan bir mizah yok. Herhangi bir dengi yok, dertler benzer ama anlatım özgün, belki biraz benzetileni çıkabilir ama Samarakis öykünün kalbini yakalamakla meşgul, öykünmenin kendisiyle pek bir işi yok, anlatacağı dertlerle onun işi. Kısa, nakavtlık öyküler. Öykü gibi öykü okuyacaksınız yani bunu okursanız. Oyunsuz, insanlık hallerini anlatan. Yalnızlık, yer yer yoksulluk, bu tür şeyler. Düşündüm de, Halit Ziya Uşaklıgil havası da alınabilir. Ben Keret havası da aldım. Zaten oradan buradan hava almaya pek meyilliyimdir, bir şeyi başka bir şeyle tokuşturmak hoşuma gidiyor, o yüzden pek sınır tanımıyorum. Hava iyidir. Keith Jarrett iyidir. Mantarlı pilav iyidir. Kornişon turşusu iyidir. Yeşim bunların ötesinde iyidir. Tam şu anlık iyi olan şeyler bunlar, giderek artmalarını şaşkınlıkla izliyorum çünkü hayatımın hiçbir döneminde hiçbir şey bu kadar iyi değildi, alışık değilim. Güzel metinlere denk gelince iyice coşuyorum. Helal bana.
Yunanca aslından Gül Özden çevirmiş, başarılı çevirisi için tebrik ederim. Yetmiş beş sayfacık bir kitap ama öykü için kısalık-uzunluk diye bir şey yoktur. Şiir için hiç yoktur, öyküde birazcık vardır ama şöyle vardır, bu kitabın oluru yedi yüz elli sayfadır. İyi bir öykü kitabının sayfa sayısını onla çarpacaksınız yani, yoğunluğun ederi on kattır. Bu şekil bir nicelik/nitelik ölçüsü yok tabii ama anladınız, öykü ağır bir şeydir. İyisi. Bu öyküler çok iyi, Samarakis çok iyi yazar. 1919'da Atina'da doğuyor, hukuk eğitimi alıyor, II. Dünya Savaşı'nın ilk yıllarında direniş hareketine katılıyor, yakalanıyor ve idam edilmesine ramak kala cezaevinden kaçıp canını kurtarıyor. Sonra BM'de göre alıp Türkiye'den ABD'ye, Avrupa'dan işte bilmem nereye, pek çok yeri geziyor. Yazıyor bir yandan, metinleri çevriliyor, dünyaya yayılıyor. Ne güzel bir şey. Samarakis yüz yaşında bu arada, 2003'te vefat etmiş ama okunduğu müddetçe öldüğünü kim söyleyebilir? Sarışın Süvari nam öyküye bakalım. Kırk yedi yaşında bir adam sağlık sorunlarıyla boğuşuyor, eczaneye gidip müshil hapı alıyor ve dönüşte otobüse binip oturduğu zaman yanında bir çocuk dergisi buluyor. Okumaya başlıyor, normalde pek bir şey okumuyor, on sekiz yıllık memuriyeti, sol bacağının ağrısı, eşiyle çocuk yapma denemelerinin sonuçsuz kalması, bütün sıkıntıları çocuk dergisini okurken kayboluyor. Her hafta almaya başlıyor dergiyi, hatta yazılar yazıyor, "Sarışın Süvari" takma adıyla. Tutuluyor bayağı yazıları. Bir hafta dergiye verilmiş ilanı görüyor; parti düzenlenmiş ve okunan yazarlar/çocuklar çağrılmış. Adam kendi takma adını da görüyor davetliler arasında, en başta gitmemeye karar veriyor ama ayakları onu partiye götürüyor ve on dört, on beş yaşında çocuklarla karşılaşıyor. Sarışın Süvari'yi soruyorlar. Adam biraz oyalanıyor ve çıkıp gidiyor. Bu ama sadece bu değil, birincisi -sanırım- bir öyküyü iyi öykü yapan şey, art alanının bulunması. Düşünelim, adam partiye gittiği zaman orta yaşlı bir sürü insanla karşılaşabilirdi, çocuk dergisi etrafında toplanmış yetişkinler. Onaylanma arzusunu bastırmasa Sarışın Süvari olduğunu söyleyebilirdi. Kısacası pek çok şey olabilirdi, olasılıkları duyuran öyküleri ayrı bir yere koyuyorum ister istemez. Değerli bir şey bu olasılık alanı.

Beden, kenar mahallelerde rahiplik yapmaya başlayan bir adamın ölümle karşılaşmasını konu ediniyor. Yaşlı bir adam ölmek üzere, çağrılan rahip mekana gidiyor ve kutsal şarapla ekmeği sunmak üzere bekliyor ama öncesinde konuşma yapması lazım, ruhu kutsayacak. Dışarıda yağmur yağıyor, yaşlı adam şaraba bakıp, "Hadi ver!" diyor, rahibin sözcüklerini ağzına tıkıyor. Şarabı içtikten sonra da ölüyor. Kutsanmak umrunda olmayabilir, alkolik olduğu için. İçecek bir şey arıyor olabilir, yoksul olduğu için. Olasılık alanı. İyi öykü. Ruhu beslemekle bedeni beslemek arasındaki ilişkinin incelendiği. Zıtlıklardan yola çıkıyor bazen Samarakis, insanın önceliklerini belirleme biçimini irdeliyor çoğu öyküsünde. Irmak'a bakalım. Savaş sırasında emir veriliyor, ırmağa 200 metreden fazla yaklaşmak yasak ama üç haftadır duruyor ordular, askerlerin canları sıkılıyor ve ölüm korkusundan kurtulmak için eğlenceler icat ediyorlar. Sonuçta yasak deliniyor, askerler yüzmeye başlıyorlar. Bizim eleman arkadaşlarıyla suya giriyor, yüzerlerken diğerlerinin çıktığını görmüyor. Tam karşısında bir asker var, yüzüyor, arkadaşlarından biri sanıyor. Yüz yüze geliyorlar, düşmanlar. Hemen kıyıya yüzmeye başlıyorlar, bizimki daha iyi yüzüyor, kıyıya daha erken çıkıp silahına davranıyor ama karşısındakinin bir insan olduğunu aklından çıkaramıyor bir türlü. Sonra kuşlar uçmaya başlıyor, silah sesinden sonra. Samarakis incelikli bir yazar, bu tür bağlantılar kuruyor olaylar arasında. İki çıplak insanın varlığının üzerinde duruyor ısrarla. "Tetiği çekemiyordu. İkisi de çıplaktı. Elbiselerinden sıyrılmış. İsimlerinden... Ulusal kimliklerinden ve haki renkli özlerinden sıyrılmış, iki çıplak insan!" (s. 27) Irmakta arınmak, kimliklerden.

Duvar'ı okuyunca aklıma direkt Dilovası geldi. İzmit'e giderken sol tarafa bakıp insanların nasıl yaşadığını düşünürüm, orada nasıl yaşıyor insanlar? Fabrikalar, dumanlar, sayısız sağlık problemi, kısılmışlık, makineleşmek, trik trak. İnsan delirir. Çok güzel bir adam var, Genazino'yu öneren adam Baturay. Bu adam prensip olarak çalışmaya karşı, Caddebostan'da oturuyor ve durumu iyi, nispeten. Endüstri mühendisi diye biliyorum, kendini denemek için işe girdi, her gün Caddebostan'dan Dilovası'na gidip geldi bir ara. Nasıl bir yer olduğunu sormuştum, "Kendimi sınıyorum, tam yeri," demişti. Hasılı, kapkara bir coğrafya. Bu öyküde de benzeri bir yer var, kara dumanların çepeçevre kuşattığı havayı çiçeklerin rengi bile aydınlatamıyor, her şey karanlığa gömülü. Yetmiyormuş gibi zenginlerden biri evlerinin bahçesine duvar ördürüyor. Yavaş yavaş kafayı kıran bir arkadaşımız da gecenin köründe cinnet getirip çıkıyor dışarı, duvara altı kurşun sıkıyor. Pat pat pat pat pat pat.

On iki öykü var, hepsi birbirinden başarılı, hoş. Samarakis iyi yazar, denk gelindiği yerde okunmalı.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Eski Kış
Kara Kitap'tan esinlenilmiş, şehir tanıdık bir karanlığın üzerine kurulmuş. Kazlıçeşme fareleri şehirde cirit atıyor, sokaklar daralıp uzuyor, birçok yan hikâyecik anlatıya eklenip kayboluyor hemen. Metnin bir yerinde esas oğlan Kara Kitap'taki mekanlardan bazılarında dolanıyor, aradığı şeyi bulmaya çalışıyor. "Kamil" diyeceğim, Kamil Topkapı Sarayı Müzesindeki III. Ahmet Kütüphanesinde görevli, arşivci, Saraydaki el yazmalarının transkripsiyonunu yapıyor. Buldukları arasında çok ilginç şeyler var, sayıyor hepsini. Saray şairlerinin özgün divanları, Topkapı'nın şişirilmiş mutfak faturaları, cariyelerin kaçmak için çizdikleri haritaları, II. Selim'in hamamda cariyeleri kovalarken düşüp ölmesini konu edinen, yazarı belirsiz bir hicvi elinin altında, şehrin ne kadar gizli saklı işi varsa hepsini ortaya çıkarıyor, okuyor ve arşivliyor. Küçücük odasında bir başına çalışırken müdürü bir başkasının daha geleceğini söylüyor. Yeni gelen Tahir pek çok dile hakim, çalışkan bir genç. Kıskanıyor Kamil, onca sırrı açık etmemesi için öldürülebileceğini düşünerek paranoya üretirken yeni gelenle birlikte korkusu, korkusunun hemen ardından öfkesi açığa çıkıyor. Düşmanını dostlarından daha da yakında tutmaya çalıştığı için Tahir'le içli dışlı oluyor -bu da başka bir Orhan Pamuk metninden mülhem gibi duruyor- ve adamla vakit geçirmeye başlıyor. Sohbetler, gezintiler, tozuntular. Şehir depremler tarafından tehdit ediliyor, fareler de var. Geceleri Kamil'i takip eden bir adam, yaklaşan ayak sesleri, hemen her şey Kamil için ölüme davetiye çıkarıyor. Tekinsizlikle dolu bir atmosfer, tedirginlikten yaşayamamaya başlayan bir Kamil. Korkuyu beklese, gerçekten beklese daha da başka bir metinden buraya taşınmış diyeceğim.

Sadık Karlı hakkında pek bir bilgi yok. 1991'de basılan kitabın kapağındaki bilgilere bakarsak 1966'da doğduğunu görüyoruz. Marmara Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu mezunu. Su da Yanar'da yönetmen yardımcılığı, Ali Özgentürk'le birlikte yazılan bir iki senaryo, bir yüksek lisans. Sonradan kısa bir internet gezintisi sonucunda Karlı'nın 2002 yılında hayatını kaybettiğini öğreniyoruz. Başka da bir şey bulamadım. Ölüm sebebi, 1991'den 2002'ye kadar yaptığı herhangi bir iş, hiçbir şey yok. Sadık Karlı unutulmasın istedim açıkçası. Telos zaten sessiz ve derinden ilerleyen, süper şeyler basan bir yayınevi, ben de unutulma tehlikesiyle yüz yüze kalan yazarları bulup çıkaran bir defineci olmak istiyorum, o halde Sadık Karlı unutulmamalı, okunmalı. Okudum. İyi oldu.

Tahir'le Kamil sokakta yürüyorlar, bir anda dört kişi oluyorlar, iki de gölgeleri. Aynaya baktıklarında gördükleri iki kişiden ikisi de, işte, gölge olarak yanlarında. Venedik Aynası, böyle diyor Kamil ve Tahir'in öğle vakti ortadan kayboluşlarının sebebini anlıyor; iki sevgiliyi takip ediyor Tahir. Gölgeleri değil bu kez, bir kadınla bir erkek. Hikâyeler uyduruyorlar birbirlerine, yürüyüşlerinin temelini birbirlerinin hikâyelerini dinlemek yer alıyor. Tahir Kamil'i "hikâye hırsızı" olarak mimliyor, tarihten ve Tahir'den hikâyeler aparıyor Kamil, Tahir'in notlarından, defterlerinden, transkripsiyonlarından hikâyeler çalıyor. Tahir'i bir hırsız yapıyor hikâyelerinde, çılgın bir aşığa çeviriyor. Aynadan yansıyan bu, aslında kendisini biçimliyor ve bunun farkında olduğu -ama olmadığı- için öfkesini biriktiriyor. Her odada bir televizyon ışığı, her dairede bir aile, insanlar yaşamlarını uyuşturularak sürdürüyorlar ve Kamil'e yer açmıyorlar, Kamil içeride neler döndüğünü bilmek istiyor, bilemiyor, hikâyelere başvuruyor. Kendisini var etme biçimi. Takip ediliyor o gece, Tahir'le tartıştığı gece bir adam takip ediyor kendisini, Kamil ölüyormuş gibi ölüyor, kaldırıma uzanıyor. Adam yanında bitiyor, ceketini Kamil'in üzerine serip gidiyor. Ceketin cebinden çıkan kağıt 1934 tarihli, Hopa yazıyor üzerinde, bir de isim. Kamil, Tahir'in hikâyesini yaşadığını biliyor, Tahir'in işi bu. İş arkadaşının hikâye dünyasının bir karakteri haline geldiğini fark eder etmez bir oyuncağa dönüştüğünü biliyor ve Tahir'i kendi oyuncağı haline getirmek için uğraşıyor. İki dilli bir anlatı, bir yerlerden Woolf ve Kafka sızıyor, görüşleri Kamil'in silahları haline geliyor.

Tahir'in dipnotu giriyor araya, aslında Tahir'in metnini okuduğumuzu mu anlamalıyız? Tahir, Kamil'in esas oğlan olduğu metni yazmış da bize okutuyor. Borges, Cortázar ve Chesterton başlarını şöyle bir uzatıp kayboluyorlar. Oyuna dönüşüyor metin, pek ciddi olmayan bir oyun ki oyun kendini hem ciddiye almalı, hem de ciddiye almıyormuş gibi davranmalı. Kurmacanın temeli bu, özellikle oyunlu bir kurmacanın. Karlı parodiyi andırır bir postmodern metin sunmuş ve ortadan kaybolmuş. Bu.

Güzel, kısa, çok özgün olmasa da sıkı bir metin.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Borges Yok
Borges yoksa yapılacak tek bir şey vardır, Borges'in yaratılış biçimini anlamaya çalışmak. "Yaradılış" ilahi rayihasıyla inancı varlık üzerinde sabitliyor, nesneye dair bütün soruları tek bir cevaba çıkarıyor: Her şey yaradılmıştır ve aynı kaynağa sahiptir. Borges'ten yaklaşırsak icat edilmiş bir ögeyle karşılaşacağız, o zaman "yaratılış"tan devam edip eylemin niteliğine odaklanmak gerekecek. Köpf uğraşıyor bunun için, Borges'in yaradılış ve yaratılış süreci arasındaki bağları ortaya çıkarmaya çalışıyor. Epigrafta bir şiir, John Edward Lovelock'tan. Kim olduğumuzu söylemeyiz, yaşamımızı onu yaşadığımız gibi anlatmayız, onu anlatacağımız gibi yaşarız, aşağı yukarı bu. Yaşamı anlatıya çevirmek ama anlatıya çevrilecek bir yaşamı sürdürmek, anlatmaya değer bir şeyler oluşturmak. Oluşumun oluşumu, iç içe geçmiş çemberler, aynalar, labirentler, nihayetinde Borges. Anlattıklarının arasından seçebilecek miyiz kendisini, kimliğinin akışkanlığından yola çıkarak bir kimlik biçebilecek miyiz ona, öylesi bir uğraşa girmek ister miyiz? Sanatın uçlarına varmak için bunu yapacağız. Ben yaptım, bana bir arkadaşım önerdi bu metni. Mutlaka okumalıymışım, o zaman neden okumayayım dedim ve iki yıldır bana baktığı köşeden aldım. Sonunda. Bakın, küçük odamın duvarlarına tavana kadar raf monte ettim, okumadıklarımın bir bölümüyle odayı doldurdum. Hiçbiri okunmadı bunların, kimi on küsur yıldır okunmayı bekliyor ve hepsi üzerime ağırlığını bırakıyor, bu odada huzursuzluk kol geziyor, elimi çabuk tutmam için iyi yerleştirilmemiş birkaç kitap düşüyor arada sırada. Diğer oda da aynı şekilde çevrili ama yarısına yakını okumuş olduklarım, o yüzden rahatlar ama yine de mutlak bir huzurdan söz etmek mümkün değil, çünkü tekrar elime almayacaklarım arıza çıkarıyor bu kez, ben de üçe beşe satıyorum, öğrencilere veya arkadaşlarıma hediye ediyorum veya kütüphanelere bağışlıyorum. Yaşamın bir parçası, bu şekil. Neyse, metin üç bölümden oluşuyor, ilk bölüm "Yükseklerde". Anlatıcının aşkı bitmiş, işi alay konusu olmuş, annesi ve babası ölmüş, bütün arkadaşları sırt çevirmiş. Kapı ve pencereler sürgülü, bir tek kitaplar var artık derken bir konferans davetiyesi geliyor, son bir kez yola düşmek için bahane. Surabaya'ya gidilecek, Hitler'in mezarının olduğu yere. Başka, Joseph Conrad'ın bir metninde geçen Almayer'in de Suraba'yla bağlantısı var, büyük yazarın ilk romanının kahramanı Almayer bir mekan biçimleyici, başka pek çok metinle birlikte. Anlatıcı, coğrafyayı sanatla belirliyor, uçakta. Her şey Conrad'ın betimlediği gibi, yukarıdan bakınca. "Ben, gerçeği hep kitaplardan aldım ve eklenen bütün gerçekleri oyunun gösterimiyle ilgili, kendisi ile ilgili olmayan bir mizansen buluşu olarak kabul ettim. Dünya yüzünde hep okuyarak hareket ettim, çünkü benim için hayallerden daha kesin bir şey yoktu. Yaşamımı ve dünyayı kitaplar sayesinde açıkladım ve bunu yaparken de hiç hayal kırıklığına uğramadım. Benim için genellikle sanıldığı gibi kitaplardaki bilgi ikinci elden değil, gerçek sanılan şey ikinci eldendir. Kitaplarda yazılanlar hep doğru çıktı." (s. 12) Almayer anlatıcının yanında, okunan sayfalardan çıkıp yandaki koltuğa oturuyor ama o koltuk dolu, yaşlı bir adam var Almayer'in yerinde. Borges'ten bahsetmeye başlıyor adam, adı Christofari. Borges'in var olmadığı çok açık. Anlatıcı 1982'de imzalattığı kitabı anımsıyor. Münih, Güzel Sanatlar Akademisi, Borges bütün somutluğuyla önünde duruyor, imzasını atıyor ve varlığını sürdürüyor. Öyle mi? Chris hemen metinlere uzanıyor, Borges ve Ben'de dünyanın kopya edilerek görüntülenmeye çalıştığı ele alınıyor örneğin, o halde dünya Borges'i yarat(d)mıştır, görünür olmak için. Bir ele ihtiyaç var, Borges orada. Gizemleri kitaplarda aradı, yaşama pek az eğildi. Lugones'ten mecazı öğrendi, böylece her şeyi her şeyle denklemeyi bildi. Ama yoktu, Borges diye biri var olmadı hiç. Chris, Adolfo Bioy Casares'e odaklanıyor hemen, Borges'in 10 yaş küçük can dostu, yazar arkadaşı, birlikte kalem salladığı adam. Biorges = Bioy+Borges! B harfi iki ismi de karşılıyor, anlam aynı noktaya ulaşıyor. İlk denemelerden üçünü "gençlik hatası" gerekçesiyle reddetmiş Biorges, öykülerini ikinci eldenmiş gibi anlatması da ilk elin Bioy olmasından kaynaklıymış, Morel'in Buluşu nam metninde Bioy aslında kendi icadını anlatmış: Borges'in Biorges'ten ayrılıp şahsiyet kazanması. "Bu romanı okuyun, Bayım, çok açık bir biçimde anlamaya başlayacaksınız: Jorge Luis Borges, Adolfo Bioy Casares'in buluşudur." (s. 29) Octavio Paz'dan alıntılarla, Borges'in roman -varlık sebebi, yaşamın en sağlam kurgusu- yazmamış olmasıyla desteklenen bir görüş. Yarad(t)ılış bir buluşun sonucu, insana dair. Gerçeklerin yaradılışla bir ilgisi varsa gerçeklik Tanrı'ya ait, mevzu bahis durumda iki eylemin ortasında bulunan ayrıksı bir edim mevcut.
Derken bir türbülans, uçağın burnu yeryüzünü gösteriyor, bir karmaşa, anonslar, gerçeğin kurguya akışı, anlatının kesilişi. Eldeki romandan bölümler, Almayer'in yaşamıyla uçaktaki durumun iç içe geçmesi, çarpma anının hayali, ardından Chris'in iddialarının devamı. İsveç Akademisi'nin üyeleri bir şeylerden şüphelendikleri için Nobel ödülü konusunda kararsız kalmışlar. Bioy'un bulduğu aktör, Borges'in somutlaşmasını sağlayan aktör ne ölçüde rol yapabilir, büyük organizasyonlarda başarılı olabilir mi, bu tür kuşkular Borges'in yaşamın dışında bir noktada gösterilmesine yol açmış. Kendisini kütüphaneye kapatan, okumaktan gözlerini kör eden bir adam "Sartre'ın yakınmalarıyla karşılaştırılınca" körlükle ilgili akılsızca sözler ediyor, büyük bir yazarın söylemeyeceği sözler. Borges ve A, B, C kişileri arasındaki farksızlık da bir başka mesele, Ben denen şeyin herkesçe paylaşılan bir kavram olduğunu belirtiyor Borges, herkes aynılığı yaşıyor, Benlik açısından. Maria Kodama, Ernst Jünger, Elsa Astete Millan, hepsi oyunun bir parçası. Çalıntı bir yazın, çalıntı bir yaşamın en büyük eseri. "Ama: çalınmamış olan yaratılmamış demektir." (s. 47) Uçak iniyor, yollar ayrılıyor, Borges'in aslında pek bir kimse olmadığı, hiç kimse olduğu, hatta herkes olduğu fikri öylece duruyor, yaratılan bir yazarın yaratılan bir insanlık, yazın ve yaşam olduğu kabul görüyor. Doğrudan değil. "Kendi kendimi, atına atlayıp, dört yöne birden uzaklaşan biri gibi gördüm." (s. 48)

İkinci bölüm, "Patates Soymak". Cakarta'ya uzun bir yol gidilecek, yeni dünyaların keşfi. Anlatıcının konferansta konuşacağı konu, Don Quixote'u Cervantes'in değil, Shakespeare'in yazmış olması. Bir de bu mesele var, Borges yetmiyormuş gibi. Shakespeare'in bir Cervantes metnini tiyatroya uyarlama olay var, metinde yer almamış ama Shakespeare'in Cervantes'i ayıla bayıla okuduğunu biliyoruz. İkisi de 1616 yılının Aziz George yortusunda ölmüş. Don Quixote'nin özlediği "çelişkisiz gerçek" bütün edebiyatı peşinden gitmeye zorladı, sağduyuyu deliliğin gözleriyle aramak için arayışın esas kaynağı mevzuya bütünüyle kanalize edildi. Unamuno'ya göre Cervantes, Don Quixote'nin yazdığı bir karakter. Belki de Shakespeare'le aynı kişi, iddia bu yönde. Borges'le bir bağlantı daha: Pierre Menard'ın Quixote'nin yazarı olduğu iddiasını Borges atıyor ortaya. Bir öykünün gerçeklik iddiasında bulunabileceği kadar iddialı, öyleyse, bütün bunların ulaşacağı anlam nedir? Karanlıkların arasında belli belirsiz görülen, belki sadece sezilebilen bir noktada insanın tek bir görüntüsünü mü bulacağız? Her sözcüğün tek bir sözcüğe indirgenebileceği düzlem. Edebiyatın bir parça yaklaşabildiği. Tam orada.

Bu tür anlatıları sevenler için kaçırılmaması gerek, tek bir anlatının çeşitlenmesi fikrinden düşülen dipnotlarına kadar ilgi çekici. Okunsun lütfen.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Perec Kullanım Kılavuzu
Mitos Yayınları, 38 a. 38 Yaşam Kullanma Kılavuzu olsa bunu da zeyl olarak görebiliriz ki metnin alt başlığında zeylliği belirtilmiş zaten. Bu bir ektir veya Batur'un bilincinden çekip çıkardığı, mevzu bahis metni öncelleyen -bir önsöz olarak düşünülmüş bu metin, önsözünü oluşturacağı metin düşünüldüğünde önsözlükten ve yoldan çıkması beklenirdi, beklenen olmuş- bir müjdedir. Yaşam Kullanma Kılavuzu'nun kıyısından köşesinden geçmiş ne varsa bu metinde bulunabilir. Bir süre Perec'le aynı mahallede yaşayan Enis Batur da bulunabileceklerden biri. Queneau'ya adres çiziktiren Enis Batur'a da rastlanabilir, Perec'in parçası olduğu her uzam ve nesne -bozyapboz- Batur'un bakışıyla görülecektir, görülmüştür. Doksan dokuza yakın bölümden oluşan işbu metin, Perec'in oyunculluğunu başarıyla taşır, oyunun kendisini de taşır, oyun üzerine düşünmüştür Batur, oyunun işlevlerine kendi üslubunca şöyle bir değinir. Homo Ludens'teki işlevleri birkaç bölüme tıkışmış halde bulabiliriz ama hepsini değil, Perec'in düşündürebildiklerini. Örneğin Batur'un biyografisine bakalım: "Enis Batur 1952'de doğdu. 1981'de okuduğu 'Hayat Kullanım Kılavuzu' üzerine 1993 Ekim'inde 'Perec Kullanım Kılavuzu'nu yazdı." (s. 1) Bu kadardır, yaşamı okunan ve hakkında yazılan bir metinle sınırlamak, bunların gerçekleşmesi için gereken bir doğum, tamam. Aslında bu her metin için yazılamaz mı, diyelim ki bir anlatıyla boğuştuk ve metni çattık nihayet. Metnin oluşma süresince yaşarız, metnin kaynaklarının okunması süresince de yaşarız. Böyle bir iz sürüşün geçeceği yollarda okullar okunmuştur, işler bitirilmiştir, metinler yazılmıştır, kısacası bildiğimiz türde bir biyografiyi metinlerden geçirerek, metinlere uğratarak oluştururuz. Bu güzel bir oyun ama burada başka bir oyun var, doksan dokuz bölüm boyunca göreceğimiz gibi.
Başkalaşımlar XVI. Necip Fazıl'dan bir epigraf: "Her fikir içimde bir çift kelepçe". "Prolog" bölümünde Batur'un niyeti: Buzdağının görünmeyen kısmını ortaya çıkarmak, yer yer kurmak, bir başlangıç veya son üzerine düşünmek. "Perec'in romanının ötesine ve berisine ışık düşürme çabasında bir metin kurmaktı amacım, yazarken hedefimden uzaklaşmadım. Dolayısıyla kitabın içinden çok dışına uzanarak açtım parantezlerimi — onları kapanmış saymıyorum." (s. 7) Altı bölümün her birini bir parantez olarak düşünelim, arka arkaya sıralanmışlar, birbirinin aynı. Son bölümde kaynakça, tarihçe, günce gibi bitişe yaklaştıran parçalar var ama eğer Yaşam Kullanma Kılavuzu'nu okuyacaksak bu metnin ardından, o zaman bunları bir başlangıç olarak görebiliriz. Doksan dokuz parçanın ilkinde "yapının üstüne kurulan yapının üstüne kurulan yapı" olarak görüyor metnini, zira Perec'in metnini yazmadan önce oluşturduğu labirentler, altmış dört kare üzerinde aynı kareye iki kez denk gelmeyecek şekilde hareket ettirilen at, bir binanın ve sokağın orada olmayışı, sokağın nerede olduğunu Parislilere soran bir muhabir, Perec'ten öncesi ve sonrası, her şey bu yapıya dahil edilebiliyor ve bu çıldırtıcı gelmiyor, yaşam olduğu gibi sürüyor. Bu korkunç bir şey. Batur'un çabasını bu yüzden sevdim, dehşete düşmeyip kendi yapısını da esas olana müthiş bir şekilde ekleyebildiği için.

Kaynak metinlerden bahsederken İbsen'den Perec'e ulaşan bir çizgiyi takip ediyoruz. Yapı Ustası Solness, de Man için "çok dar bir temel üzerine çok yüksek bir yapı". Solness sendromu diye uyduruyor Batur, çökecek korkusuyla kurulan yapının korkusu. Benzer korkulara yol açan metinler de anıldıktan sonra asıl soru geliyor: "Yapı temelle en azından birebir aynı ölçekte mi olmalı?" (s. 13) Bir başyapıt söz konusuysa belki. Perec'in başyapıtı hakkında yazılanlara bir ek: Perec bunun başyapıtı olduğuna inanmış mıydı? Kırk altı yaşında öldüğü zaman üzerinde çalıştığı metin yarıda kaldı, eğer tamamlansaydı Perec bunun başyapıtı olduğuna inanır mıydı? Yapıtın başlığa ulaşmasını sağlayan nedir? Oynanan onca oyunun temelle aynı ölçeğe sahip olması mı, yoksa yazarın bunu kabul etmesi mi? Perec'in başyapıtı -bana kalırsa- henüz yazılmamıştı, o zamana kadar yazdıkları arasından bir başyapıt seçmiş olabilir ama bunun üzerinde durmamış olduğunu düşünmek hoşuma gidiyor, yapabileceklerinin sınırlarını zorlamak isteyen bir yazar için başyapıt diye bir şeyin olmadığını düşünmek de hoşuma gidiyor bir yandan, herhangi bir hiyerarşi yaratmadan sadece yazmak ve oynamak. Batur'un düşündüğü: "Herşey altın oranda kaynaştırılmıştır. Biraraya, başka hiçbir kitabında, böylesine kılpayı dozlarla gelmemişlerdir." (s. 17) Teknik işler başyapıtlık için yeterliyse katılıyorum ama daha fazlasının, bir metinle ilgili sadece yazarının duyabileceği şeylerin varlığını düşününce, eh, başka metinlerde daha fazlasını arayıp bulmak mümkün diyeceğim ama bu sefer de Uyuyan Adam'ı buluyorum bir odada, belki de en fazlası bundadır ve yapıt başına birkaç kez ortaya çıkan ve evlerden birinde mukim bu adamın varlığı metinden fırlıyor dışarı, sanmayın onu uçarı, düşünüldüğünde düçarı, bir başadam gibi gözükecektir ve başyapıtın ötesini gösterecektir: yaşamı. Enis Batur'un birkaç bölümde oynadığı oyunlara benzer içeriğe sahip bir cümle okudunuz az önce.

Claude Simon, Arno Schmidt, Julien Gracq, Yourcenar, Dagerman, Pinget, von Salomon -o hayvani metnini iki kez okumaya kalkıp yarıda bıraktım, kişisel yenilgilerimin en büyüğü bu, bir evliliği sürdürememek değil, bir şehre gidememek değil, bir metni bitirememek büyük bir utanç olarak duruyor tepemde, yakında, bir gün bitecek- gibi yazarların yanında Oğuz Atay da var, Batur'a göre Perec'i bunlarla anmalıyız, nesnel bir karşılığı var bu konumlandırmanın, şemalarla ve satrançla yazılan bu metnin yargılardan öteye bir yere ulaşması gerekiyor, zirvelerde bir yere ki ait olduğu yerde dursun. Batur'a göre. Araya bir katık: Bisküvinin köşesini yiyen kız çocuğunun hangi köşeyi yediği birkaç parçada karşımıza çıkacak. Belki bu köşe, yirminci bölüm. Belki de bu köşe, kırk sekizinci bölüm. Gibi. Oulipo anlatılacak, haliyle Jarry anılacak, Binbir Gece ile ölçüşülen boy görülecek, Perec'in doksan dokuz parçasını göreceğiz toplamda. Yüzüncüsü başyapıtı, kızın yediği bisküvinin köşesi.

Mevzuyu bilenler okumuştur veya mutlaka okuyacaktır, kaçmasın.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yeni Hayat
Çok sevdiğim bir hocam, dersinde, "Orhan Pamuk'u romancı olarak çok beğenirim, fakat Yeni Hayat'ı, bitirmeye tahammül edemediğim tek romanıdır. Kötü bir romandır Yeni Hayat," dedi üç hafta önce falan. Orhan Pamuk pek okumamıştım açıkçası, Kar'ı okumuştum bir tek. Mekan kusursuzdu, karakterler de ilgi çekiciydi. Yani hoşuma gitmişti. Güzeldi işte. Sessiz Ev'i almıştım, kütüphanede aylar boyunca o bana baktı, ben ona baktım. O bana baktı, ben ona baktım. O bana baktı, ben ona baktım. Yeni Hayat da onun yanında duruyordu. O bana baktı, ben ona baktım. O bana baktı, ben ona baktım. O bana baktı, ben ona baktım. Hocam öyle deyince aldım bunu, okudum. Çok da eleştiriliyordu, ne biçim kitap bu diye. Bitiremeyenler, bitirmeye çalışıp acı çekenler. Allah Allah dedim. Altı üstü kitap. Bunu diyenler Sevim Burak'a, Vüs'at O. Bener'e ne derler, çok merak ediyorum. Yok bitmezmiş bu kitap, yok …. Sen böyle ağlarsan bitmez tabii. Neyse, Allah sizi inandırsın, yolda okuya okuya 24 saat içinde bitirdim kitabı. Yolda okuya okuya diyorum bak. Bir sardı, böyle bir sarma yok. Şimdi bunun nesini beğenmediniz diye sorsam öyle kalırsınız. Kitap gayet içine alıyor insanı.

Yol kitabı arkadaşlar bu. Yani kitaptan yol geçiyor. Otobüse binip gitmelik yol. "Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti." Kalite kokan giriş. Ondan sonra bir üniversite öğrencisi, aşık olduğu bir kız, onun arkadaşı gibi biri ve ortada bir kitap. Gerisi yolculuk. Anadolu'ya yolculuk. Kasabalara yolculuk. Da şimdi konuyla bitmez, üslup da var. Orhan Pamuk'un ara ara aforizmalı, naif üslubunu pek severim. Eh, bu da süper o zaman. Şey bir de, Kar'ın müjdeleyicisidir bu kitap. Kar'daki karakterlerin bir iki prototipi var burada. O açıdan ilgi çekici, samimice. Hoş kitap.

Yanıtla
40
16
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Anadolu'nun Sesi
Balıkçı'nın bu kitabı fena saran, çok pis saran bir eser. Anadolu'nun tarihi var bu kitapta. Genel olarak Batı'ya giderli bir kitap. Neden giderli? Çünkü o Sparta, Atina falan bulamaç haline getirilip hoop, Batı'nın temeli olarak sunuluyor araştırmacılarca. Eh, böyle bilmedik mi biz de? Ben öyle biliyordum, Balıkçı'nın dediğine göre öyle değil. Derin farklılıklar var, katakulliler var aralarda. Varmış yani. Bir ikincisi de "Hellenistan"ın Anadolu'daki arkadaşlardan, Miletos'tan ilim irfan çorlaması. Tıp, Anadolu kökenliymiş, oradan oralara göçürülmüş. Sonra bunların üstüne oturup Karagozis olayındaki gibi sahiplenmişler.
Böyle bir sürü olay anlatılıyor, güzel kitap.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  1
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mızıkalı Yürüyüş
Mızıkalı Yürüyüş bir anı kitabıdır ama değildir. Yine bir kara anlatı kitabıdır. İçki, askerlik. Lan anlatamıyorum ya, çok değişik oğlum. Yani böyle bir hayat nasıl yaşanabilir, yaşanmasını geçtim, nasıl tekrar tekrar anlatılabilir, böyle güzel anlatılabilir, aklım almıyor. Siyah-Beyaz da öyle kardeşim. Gerçekten, burada kendimi paralamayacağım, alın, okuyun. Bu kadar. Bunu da hiç yazmamam gerekirdi, oldu bir kere. Ya neyse, biraz daha anlatmaya çalışalım.
Vüs'at O. Bener, asker bir yazar. Yani askermiş zamanında. Eh, zamanın askerliğinde böyle bir adamın yaşadıkları şaşırtıcı gelmiyor. Kadınlarla arasındaki ilişki mesela. Ondan önce bir trajedi: Eşini sekiz aylık hamileyken kaybedişi. Kardeşiyle, babasıyla ilişkileri, hastaneler...
Heh, bu kadar.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir