Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kitabı okumam 1 gün yorum yapacak hale gelmem 1 hafta sürdü. Etkisinden hala çıkamadım.Kitabın yazıldığı yıl 1964 konunun geçtiği yıl 1950'ler kitap aradan bu kadar süre geçtiği halde etkileyiciliğini hiç kaybetmemiş.Mükemmel bir ailede yetişen 8 yaşındaki Rhoda ve kızını çok seven ama bir şeylerin yanlış olduğunu fark eden anne.İlk başlarda çocuğunun yaptıklarını tüm çocuklar bunu yapar diye gözardı ederken yavaş yavaş çocuğunun karanlık yüzünü keşfeden Christine' nin çaresizliği müthiş etkileyici.Yazar hem annenin ruh durumunu hem de ortamdaki gerilimi çok iyi yansıtmış.Christine'nin kendi geçmişine yaptığı korkunç yolculuk, keşfettikleri karşısında yaşadığı dehşeti içimde hissettim. Annenin yaşadığı ikilem; toplum için tehlikeli bir çocuk(özellikle Leroy'un başına gelenleri gördükten sonra) ve çocuğunu koruma iç güdüsü.Çarpıcı sonuyla etkisinden uzun yıllar çıkamayacağım harika bir kitap kesinlikle tavsiye ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yani Rüzgar Her Şeyi Alıp Götürmeyecek
Amerikalı yazar Richard Brautigan’ın artık kült kabul edilen kitabı Yani Rüzgar Her Şeyi Alıp Götürmeyecek’i daha önce okuma şansım olmamıştı, ki zaten epeydir de baskısı yoktu. Yeni bir çeviriyle yeniden yayımlanıp Bir Kutu Kitap seçkisinde de yer alınca okuma şansına eriştim. Ve of, çok sevdim, çok.

Ben Beat romanlarına biraz mesafeliyimdir, o aşırı Amerikalılık beni biraz yabancılaştırır ancak bu kitap hiç öyle tahmin ettiğim gibi çıkmadı. Ki zaten her ne kadar Beatcilerle beraber yetişmiş, yaşamış, yazın hayatına onlarla girmiş olsa da Brautigan da kendini tam olarak o akımdan saymıyormuş, kitabı okuyunca sebebini anladım.

Yani Rüzgar Her Şeyi Alıp Götürmeyecek, Brautigan’ın intiharından önce yazdığı son kitabı. Bu kitabı yazdıktan kısa süre sonra hayatına son vermiş. Bir çocuğun ağzından yazılmış bir anlatı bu ve o kadar, o kadar iyi yazılmış ki - zaman zaman Onca Yoksulluk Varken’i anımsattı bana dili. (Mesela şu cümle: “Sonra kendini tekrar yahniledi.”)

Annesi ve iki kız kardeşiyle yaşayan bir çocuğun öyküsünü okuyoruz. Aile çok yoksul, sosyal yardım alarak hayatta kalıyorlar ve bu nedenle sık sık ev değiştirmek zorunda kalıyorlar. İsimsiz anlatıcımızın yaşadıkları her eve dair bir hatırası var, kitap boyunca yürüyor ve yürürken önünden geçtiği eski evlerinin her birine dair birer hatıra anlatıyor bize; en sondaysa asıl hikayesini; bir arkadaşıyla çürük elmalara ateş etmek üzere bir elma bahçesine gittikleri günü anlatıp bitiriyor.

Ne anlattığından çok nasıl anlattığı ama bence mesele. Öyle duru, öyle hüzünlü, öyle keskin, öyle nahif bir dil ki - ve öyle komik! Yazar yoksul bir çocukluğun onca acısını anlatmasına rağmen zaman zaman kelime seçimlerinden ötürü kahkaha atarken buldum kendimi ki bu çok nadir başıma gelen bir şeydir - çevirmen Mustafa Gamlı’nın da bunda payı büyük tabii; çok lezzetli bir çeviriyle okuyoruz kitabı.

Dünyaya çocukken yetişkin gibi bakmak zorunda kalmış çocukların, yetişkin olunca tam aksine çocuk kalışlarını muazzam bir dille anlatan, acıya dozunda bir mizahla biraz pansuman yapan, çok güzel, çok biricik bir metin bu. İyi ki okudum.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  17
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dünyanın Güzelliği
“Böyle bir günde örneğin, dünyanın güzelliği bir mucizedir; hoş, güzellik daime bir mucizedir. Her yer sessizdi ama bu sadece seslerin yokluğuyla sınırlı bir sessizlik değil; çok daha sonsuz bir gerçekti. Dünyanın güzelliğinde bize şansı, şanssızlığı, hatta yazgıyı unutturan hiç duyulmamış, tuhaf bir sessizlik var.”

Arjantinli yazar Hector Tizon, Latin Amerika edebiyatının özellikle Boom kuşağından ayrışan üslubu nedeniyle epeydir merak ettiğim bir isimdi, sonunda dilimize bir kitabı çevrildi ve ben de kendisiyle tanışabildim.

Yirmilerinde, arıcılık yapan bir genç adam olan Lucas, Laura isimli bir kıza aşık oluyor ve onunla evleniyor. Ancak hayat umduğu gibi gitmiyor ve genç adam kendini yollara vurmak durumunda kalıyor. Kitap üç bölümden (ve bir kısacık son bölümden) oluşuyor: “Önce”, “Yirmi Yıl Sonra” ve “Şimdi” - her bölümün başında bir Odysseia alıntısı var, kahramanımızın yolculuğu da biraz bu büyük destanı andırıyor zaten. Yirmi yıllık yolculuğun sonunda da tıpkı Odysseus gibi başladığı yere dönüyor Lucas.

Dünyanın Güzelliği ne anlattığıyla değil nasıl anlattığıyla akılda kalacak bir küçük roman - hatta anlatmadıklarıyla. Yazar kelimelerini son derece tasarruflu kullanıyor, romanın temposu artmıyor, azalmıyor, belirli bir ölçüde ve ritmde ilerliyor hep. Durgun akan bir su gibi bir anlatı bu - ilk bakışta aktığını anlamadığınız ama usul usul devinen sular olur ya, işte tam onlar gibi. Okurken insanı alıp sürüklemiyor ama bittiğinde başladığınız yerde olmadığınızı anlıyorsunuz, bir tuhaf. Bitirince içimde kalan duygudan aslında ne kadar atmosferik olduğunu fark ettim, bu açıdan epey enteresan bir deneyimdi.

Bu kitabı Murat Tanakol gibi hem dile hem coğrafyaya hakim birinden okuduğumuz için şanslıyız bence. Kötü bir çeviriyle tüm ışığını yitirebilirmiş zira metin - süsü süssüzlüğünde gizli bu kitabı böyle duru bir Türkçeyle okuyabildiğim için mutluyum. (Ki zaten Murat Tanakol, sırf Carpentier’nin Bu Dünyanın Krallığı çevirisi ve o kitap için yazdıklarıyla bile benim için çok değerli biri, kaç kere okudum onları bilmiyorum.)

İşte böyle. Herkesin kalemi olmayabilir ama ben sevdim.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bu Ne Saçma Sis
Yıllar evvel Enrique Vila-Matas’ın Bartleby ve Şürekası kitabını okuyup çarpılmıştım; bambaşka bir zihinle karşı karşıya olduğum apaçıktı. (Saramago’nun kendisinin aklına gelen fikirleri kafasından çalıp kitaplaştırdığını iddia eden bir adamı anlattığı öyküyü mesela herhalde ömrüm boyunca unutmayacağım.)
Ve fakat bir şekilde tekrar kavuşma şansımız olmamıştı, nihayet Bu Ne Saçma Sis’le Vila-Matas’a geri dönebildim.

Ve yine deli işi bir metinle karşılaştım; bir kez daha: “bu adamın kafası nasıl böyle çalışabiliyor!?” 2017’nin Ekim ayındayız. Anlatıcımız Simon bir... “edebi alıntı tedarikçisi”. Evet? Olamaz mı? Kendisi, suretini herkesten gizleyen (ve hatta bazen Thomas Pynchon olduğunu iddia eden) dünyaca ünlü bir yazar olan abisi Reiner Bros’a e-postayla edebi alıntılar tedarik ederek hayatını idame ettiriyor. Gizemli abi New York’ta yaşıyor ve tam 20 yılın ardından memleketine, İspanya’ya dönmeye ve Barcelona’da kardeşiyle buluşmaya karar veriyor. İşte kitap bu buluşmayı ve evvelindeki üç günü anlatıyor.

Simon o sırada aile evlerinin bulunduğu Cadaqués’te, abisiyle buluşmak için Barcelona’ya gidecek. 2017 Ekim’ini hatırlayalım: Katalan hükümeti, İspanya’nın onaylamadığı bir bağımsızlık referandumu düzenledi, hükümet referandumu yasa dışı ilan etti. Oy verme günü İspanyol polisi sandıklara müdahale etti; bu da günlerce süren şiddetli çatışmalara ve yüzlerce kişinin yaralanmasına yol açtı; nihayetinde Katalan Parlamentosu referanduma dayanarak tek taraflı bağımsızlık ilan etti. İspanya hükümeti, anayasanın 155. maddesini devreye sokarak Katalonya’nın özerkliğini askıya aldı, bölgesel hükümet görevden alındı. İşte bu tuhaf buluşma ve hesaplaşma tam da bu hengamenin ortasında gerçekleşiyor.

Anlatıcımızın işi alıntılarla olduğu için kitap bolca atıf içeriyor ve tabii Perec’e de selam çakmayı ihmal etmiyor. Tıpkı Banshees of Inisherin gibi; iki ülkenin mücadelesini iki insanın mücadelesiyle paralel anlatan, iktidarın farklı biçimlerini bu ikili anlatıyla okura sunan; tabii ki olağanüstü absürt ve son derece komik bir kitap Bu Ne Saçma Sis. Kimi okura fazla postmodern gelebilir ama bence tam sınırda ve çok, çok lezzetli bir metin.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çocuk
“Artık uyumamış olsam bile çoğunlukla yeterince iyi olduğumu düşünebiliyorum, beni olduğum gibi kabul etmek zorundasın küçük kız. Öğleden önce ve sen iki aylıksın. Bana aşıksın, bunu görebiliyorum, sana baktığımda gözlerin parlıyor, sonra utangaçça bakışlarını kaçırıyorsun. Ben de sana aşığım.”

Norveçli yazar Kjersti Skomsvold’u seviyorum, yüz yüze tanışınca daha da çok sevmiştim. 2024 yılında Uluslararası Bursa Edebiyat Festivali’ne geldiğinde kendisiyle bir söyleşi yapma şansım olmuştu, tadı hala damağımda. Hal böyle olunca dilimize çevrilen yeni kitabı Çocuk’u da bekletmeden okuyayım istedim.

Yazarın daha önce okuduğum iki metni (33 ve Hızlandıkça Azalıyorum) gibi Çocuk da az kelimeyle çok şey söyleyen bir minik novella. Bilinç akışı gibi, oldukça serbest yazılmış bir metin bu; ikinci çocuğunun doğumunun ardından yaşadığı kaygı ve endişeden başlıyor Skomsvold anlatmaya ve bizi zihninin içine davet ediyor. İlk çocuğunun doğumuna ve hatta daha evveline, kocası Bo ile tanışmalarına, ilişkilerinin başlamasına götürüyor. Yazarken Skomsvold’un kendisinden bahseder gibi yazdığımı fark ettim, oysaki metnin otobiyografik olduğuna dair bir şey okumamıştım; tuhaf, nedense bunu yazarın kendi öyküsü gibi kabul etmişim - hala da öyle olduğunu düşünüyorum açıkçası. Zira hem anlatıcımızın yazar olması, hem kendisi gibi iki çocuğu olması gibi detaylardan zihnime öyle yerleşivermiş.

Neyse, kitaba döneyim. Ben özellikle annelim deneyimini anlattığı ilk kısımlara vuruldum. Skomsvold’un her bir cümlesi on cümle yükünde, dili yine hem yalın hem şiirli (bunu nasıl beceriyor?), dolayısıyla kısacık olmasına rağmen ağır ağır okunması gereken bir kitap bu bence. Annelik deneyimim olmasa da bir kadın olarak müthiş özdeşleştiğim, anlattıklarını iliklerimde hissettiğim yerler oldu. Kocasıyla ilişkisine odaklandığı kitabın ikinci yarısı bir parça daha zayıf geldi bana ama yine de bir bütün olarak çok sevdim bu kitabı.

Melankolik, hüzünlü ama ışıl ışıl bir kitap bu. Skomsvold’un dünyaya bakma ve onu yazma biçiminde tam adlandıramadığım ama çok sevdiğim bir şey var, bir kez daha emin olmuş oldum. Deniz Canefe’nin çevirisi de kusursuz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Antarktika
On beş öyküden müteşekkil bir kitap Antarktika, bazı öyküleri çok sevdim, bazıları çok yer etmedi zihnimde. Odağında ağırlıklı olarak romantik ilişkiler olan, Keegan’ın her zamanki gibi süssüz, yalın, kısa cümlelerle dillendirdiği öykülerinin hepsinde bir tuhaf hüzün ve tekinsizlik var. Kurulamamış bağlar, birbirini anlayamayan insanlar, yas, kayıp, boşluk duygusu öykülerin ana damarları olarak beliriyor.

Kitaba da ismini veren ilk öykü bence kitabın en iyi öyküsü. Kısacık bir aldatma hikayesi okuyoruz ama o kadar iyi yazılmış, o kadar güçlü imgelerle örülü bir öykü ki, uzun süre benimle kalacak. Bunun dışında Cesaretin Varsa Kay, Yanan Palmiyeler ve Vesikalık Çorbası öykülerini sevdim ancak açıkçası novellaları kadar etkili bulamadım öyküleri ben. Evet yine çok sinematografik metinler, Keegan atmosfer yaratmayı çok iyi beceriyor ama bana bir parça zayıf geldi maalesef. Bu kitabın çok sevilip çok övüldüğünü biliyorum fakat nedense benim umduğum kadar içime işlemedi. Okurken keyif aldım fakat birkaç gün sonra kitabı elime aldığımda pek çok imgenin ve duygunun kayıp gittiğini fark ettim. Bazı öykülerde aynı şeyi tekrar okuyormuşum gibi hissettim bir de, kafamda ayrışamadı metinler. Bilemiyorum, belki yanlış zamanda okudum.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Toprağa ve Güneşe Saldırmak
Of, müthiş. “Destansı” lafını genelde hacimli romanlar için kullanma eğilimindeyimdir ancak bu minicik, 100 sayfayı azıcık aşan kitabı böyle tarif etmek yanlış olmayacaktır; zira okuduğum her kelime iliklerime işledi ve arada durup nefes almak zorunda kaldım.

Gerçi belki de destan değil anti-destan demeli buna; zira içinde kahramanca hiçbir şey yok. Ter, kan, gözyaşı, şiddet ve vahşetten müteşekkil bir minik roman bu. Fransız yazar Mathieu Belezi, daha önce yayımlanmış ödüllü bir kitabı olmasına rağmen bu kitabı Fransa’da yayımlatmak için epey ter dökmüş; tam dört yayınevi tarafından reddedilmiş kitap. Sebebini anlamak güç değil elbette - her ne kadar söylemlerinde son derece demokrat olsalar da, Fransızlar da pek çok başka ulus gibi işledikleri suçlarla yüzleşmeye hiç hevesli değiller. Ve bu kitap tam bir suç dökümü; olanca hamlığı ve çıplaklığıyla üstelik.

Kitap iki ayrı eksende ilerliyor: “Meşakkatli İş” başlıklı bölümlerde Fransa’nın Cezayir’i işgalinin ardından bir hayat kurmak umuduyla oraya giden kolonicilerin öyküsünü, “Kan Banyosu” başlıklı bölümlerdeyse işgalci ordununkileri okuyoruz. Kolonicilerin anlatıcısı bir kadın, ordunun anlatıcısıysa herkes: iyi kullanıldığında müthiş çalıştığını düşündüğüm (aklıma hemen Gert Hofmann’ın Körler Kıssası şaheseri geliyor) birinci çoğul şahsı kullanıyor yazar: Biz. Biz yaptık. Biz öldürdük. Biz kıydık. Neredeyse hiç büyük harf kullanmadan, çok az noktalama işaretiyle, cümleleri bazen yarım bırakarak anlatıyor bu iki öyküyü Belezi.

Ve yani... Bu nasıl bir anlatmaktır? Yer yer Fuentes’in Terra Nostra’sının tadını aldım kitaptan ki o benim için neredeyse ruhani bir yerde duran bir metin, şaşkınım. İşgalin tüm kabuslarını (salgın, ölüm, tecavüz, yağma, açlık...) hiçbir kelimesini sakınmadan ortaya koyan, okuması bu yüzden epeyce zor olsa da muazzam bir şaheser olduğunu düşündüğüm ve “medeniyet götürme” iddiasının ne büyük bir yalan olduğunu okurun üstüne maalesef son derece inandırıcı bir dehşet sıçratarak anlatan büyük, çok büyük bir kitap Toprağa ve Güneşe Saldırmak.

Bu hikaye dürüstçe anlatılacaktıysa, ancak bu acımasızlıkta yapılabilirdi. Belezi yapmış. Çok etkilendim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Paris'teki Eş
Hemingway’i kovalamaya Paris’e gitmeden evvel ne okusam diye bakınırken karşılaştım bu kitapla. Seneler önce Paris Bir Şenliktir’de Hemingway’in ağzından dinlediğim aşk hikayesini bu kez kurmaca da olsa karşı tarafın; yazarın ilk eşi olan Hadley Richardson’dan dinleme fikri hoşuma gitti.

Kitabın yazarı Paula Mclain, pek çok farklı kaynaktan faydalanarak bir Hadley portresi yaratmış. Hemingway’in ilk eşi ve ilk oğlunun annesi olan, yazarla uzun yıllar evli kalmış ve yokluk, yoksulluk yıllarında yanında olmuş bu kadının duygu dünyasını anlamaya çalışıyor yazar. Büyük bir aşk hikayesi olarak başlayan ve zorlu koşullarda uzun yıllar süren bu ilişki maalesef Hemingway’in Hadley’i en yakın arkadaşıyla aldatmasıyla sona eriyor. Bunu bilerek okumak biraz üzücü olsa da, yine de bu kez kadının gözünden dinlemek hoşuma gitti; ki zaten gerçek insanların hayatlarından örülmüş kurmacaları çok severim.

Chicago’da tanışıp kısa sürede evlendikten sonra “hayat asıl orada” diyerek Paris’e yerleşen çiftin öyküsü maalesef alışageldiğimiz “sanatçı adam ve eşi” öykülerinden biri. Büyük bir yazar olmayı kafaya koymuş Hemingway’in bu uğurda harcamayacağı kimse yok, ne kadar severse sevsin karısı da dahil. Paris Bir Şenliktir’den de gayet iyi bildiğimiz o ilk yıllarını çok severek okudum ancak sonrasında Hemingway’in şöhrete kavuştukça artan nobranlıklarını okumak epeyce asabımı bozdu diyebilirim. Hele iki kadın arasında kaldığı dönemi okumak son derece sinir bozucuydu. Gerçi iki kadın arasında da kalmıyor kendisi, kadınlar razı gelse ikisiyle de beraber olacak gayet, tercih yapmak için pek de kendini zorladığı söylenemez!

Neyse. Elbette çerez bir roman bu, edebi açıdan büyük bir vaadi filan yok. Yazarın dilini aslında başlarda çok sevmiştim, aşık olana dek çok güzel konuşturuyordu Hadley’i ama sonra yavanlaşıyor maalesef. (Aşık olup aşkımıza karşılık bulduktan sonra hep böyle yavanlaşır mıyız acaba? Bu da bir soru şüphesiz.)

Kafa dağıtmak veya Hemingway’in Paris’ine bir uğramak için okunabilecek bir kitap kendisi, çok beklentiniz olmazsa gayet akıp gidiyor bence. Arz ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Muhteşem Zaferler
Allahım, ne tatlı kitap, ne tatlı! Bir kitabı kolay kolay “tatlı” diye nitelemem ama bu kitap için aklıma gelen ilk sözcük bu valla. Çok yaratıcı, çok tatlı, müthiş özgün bir metin Muhteşem Zaferler.

İrlandalı yazar Ferdia Lennon’un öyküsü MÖ 412’de Sicilya’nın Siraküza kentinde geçiyor. Ama o dönemden okumaya alışık olduğumuz öykülerden son derece farklı bir metinle karşı karşıyayız. Bir tragedya veya epik bir kahramanlık öyküsü anlatmıyor bize Lennon, sıradan insanları çıkarıyor karşımıza.

Sicilya’yı fethetmek üzere yola çıkan Atinalıların meşhur yenilgisinin hemen ertesinde geçiyor olaylar. Beklenmeyen olmuş ve Siraküzalılar Atinalıları yenmeyi başarmış. Bir dolu askeri bir taş ocağına kapatmış ve esir almışlar. Vaziyet buyken iki ana karakterimiz, iki iyi dost Gelon ve Lampo bir derde düşüyor: bir oyun sergilemek. Spartalıların bu yenilgiden sonra Atina’yı belki tamamen yerle bir edeceklerini düşünüyorlar ve bununla beraber Atina’nın temsil ettiklerinin tamamen ortadan kalkma ihtimali onları korkutuyor; o nedenle Euripidies’in oyunlarının son kez de olsa sahnelenmesine kafayı takmışlar. Bunun için esir Atinalılardan bir kadro oluşturup taş ocağında oyunu sahnelemek üzere işe koyuluyorlar.

Kahramanlarımız sanatçı filan değil; sadece tiyatroya tutkunlar ve düşman düşman da olsa, ürettiği sanata saygı duymaktan imtina etmeyecek kadar sağduyulular. Ve işte oyun yönetmeye dair hiçbir ley bilmeyen bu iki sıradan adam, bu dürtüyle her şeyi göze alıp bu işe girişiyorlar. Sonrası artık spoiler olur.

Lennon çok müthiş bir iş yapıyor ve 2500 yıl öncede geçen romanını son derece bugüne ait bir dille yazıyor, karakterlerini de öyle konuşturuyor. Birbirlerine küfür edişleri, diyaloglarının doğallığı, atışmalarının sahiciliği muazzam yazılmış. Okurken sık sık Banshees of Inisherin filmindeki diyaloglar geldi aklıma; bir yanıyla son derece İrlandalı, bir yanıyla son derece antik Yunan bir metin bu; müthiş özgünlüğü işte buradan geliyor. İnsana dair hikayelerin her çağda anlatılabileceğini ispatlayan; aşka, dostluğa, vicdana, tutkuya dair nefis ve hem çok komik hem çok dokunaklı bir anlatı. Bayıldım!
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar
Öyküleriyle tanıdığımız Polat Özlüoğlu'nun ilk romanı olan Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar’ın çok, çok sert bir kitap olduğunu söyleyerek başlayayım. Ben okurken nefessiz kaldım, kendisi bunları nasıl yazmış bilmiyorum.

Meşhur Kara isimli bir kadının hayat yolculuğuna eşlik ediyoruz romanda. Yetiştirme yurdunda büyümüş, 12 Eylül sonrası lisedeyken yakalanıp ağır işkenceler görüp bir şekilde hayatta kalmış ve şimdi bir peruk dükkanı işleten bir kadın kendisi. Günlerden bir gün dükkanına gördüğü kanser tedavisi nedeniyle saçları dökülmüş, suskun bir genç kadınla yaşlı, yorgun, çökmüş dedesi geliyor. Meşhur’un içinde bir ses; o dedenin yüzünü hiç görmediği işkencecilerinden biri olduğunu fısıldamaya başlıyor.

İnsan yıllar sonra işkencecisiyle karşılaşırsa ne olur gibi yakıcı bir soru etrafında örülü bu kitabın büyük bölümünde Özlüoğlu Tanrı anlatıcı kullanıyor olsa da yer yer başka sesler de duyuyoruz ki bu teknik oyunları çok sevdim ben. İşkence sahnelerini maalesef bizzat işkenceci polisin ağzından okuyoruz, onun sesini duyduğumuz tek kısım buralar ve bence çok iyi bir tercih olmuş bu - mağdura değil faile anlattırmak. Zaman zaman konuşamayan hasta kız Elmas’ın iç sesini sunuyor bize. Bir de kitabın ortasından itibaren başlayan Külliyat bölümleri var ki burada ana karakterimizin çevirdiği ve odağında işkence olan romanlara dair yazılmış incelemeleri okuyoruz; eleştirmen yazıları üzerinden çevirmenin yani Meşhur’un bir portresini de koyuyor ortaya. Bu yazılardan birinde başka bir kitap için bir eleştirmene şunları dedirtiyor yazar: “Niye bu kitabı okuyayım, diye soranlar olacaktır. Hepsini biliyoruz, tekrar hatırlamak, üzülmek istemiyoruz, diyebilirsiniz. (...) Haksızlığa uğramış, suçsuz yere öldürülmüş, işkence görmüş, kaybedilmiş, faili meçhul cinayetlere kurban gitmiş son insanın da hikâyesi anlatılana kadar yazılmalı, çizilmeli, söylenmeli bunlar.”

Bu cümleleri bu kitabın bizzat kendisi için de sarf edebiliriz kanımca. Çok zorlansam da okuduğum, Meşhur’la ve içindeki kızlarla (ne güzel bir imgeydi o; içindeki kızlar!) tanıştığım için mutluyum. “Uğultulu sessizlik”lerden bir roman devşirmiş Polat Özlüoğlu, ne iyi etmiş.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir