Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Manş Ötesi
Bu sefer olmadı Julian Barnes, hiç sevemedim bu kitabı. Oysaki bugüne dek her okuduğum kitabınla biraz daha yakınlaşıyor gibiydik, üzdün. Manş Ötesi, Barnes'ın ilk öykü derlemesi. İngiltere-Fransa ekseninde geçen çeşitli hikâyeler anlatıyor yazar. Ancak bir türlü içine giremedim nedense; Barnes'ın diğer eserlerinde sevdiğim hafif muzip ama yalın bir derinliğe sahip dilini bulamadım bu öykülerde. İçlerinde gerçekten sevdiğim tek öykü "Gnossiennes" oldu, gerisi maalesef ziyadesiyle sönüktü. İlk öykü derlemesi olduğu için bu defalık bozuntuya vermiyor ve diğer eserlerinden devam kararımızın arkasında duruyoruz ama tabii. Kendisinin bende kredisi yüksek zira.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bolzano'da Son Sahne
300 sene öncede geçen ama epey sürprizli bir Issız Adam hikâyesi okumak isteyenler buyursunlar.

Yavaş başlayıp sonra acayip açılan bir kitap Parma Kontesi, ikinci yarısına vuruldum. Hele kitaba adını veren Parma Kontesi Francesca'nın ortaya çıkıp konuştuğu son bölüme kalbimi bıraktım, üf yani.

Macar yazar Sandor Marai, maalesef epeydir baskısı yapılmayan Parma Kontesi'nde bizi 1700'lere götürüyor. Baş kahramanımız Giacomo; soyadını bilmiyoruz ama hafızamızı zorlarsak bir meşhur Giacomo hatırlayabiliriz: Giacomo Casanova. Öykünün başı zaten Casanova'nın günlüklerinden yola çıkarak yazılmış; kendisinin Venedik'te zindandan kaçıp Münih'e gitmesi hikâyesini birebir alıyor yazar. Ama sonrası tamamen kurmaca, hem de ne leziz bir kurmaca.

Gittiği her yerde fırtınalar koparan, kadınları sadece varlığıyla baştan çıkarıp erkekleri kıskançlıktan delirten Giacomo, hayatında bir kez bir kadını sevmeye yaklaşmış ve tabii ki kaçmış o kadından; işte Francesca. O zamanlar 15 yaşında bir kız kendisi, şimdi Parma Kontesi olmuş. 6 sene sonra ikisi tekrar karşılaşıyor, öykümüz işte bunu anlatıyor. Pek acayip bir karşılaşma bu: Kadın erkek kılığında, erkek kadın kılığında. Yüzlerinde maskeler; ellerinde hançerler, kılıçlar.

Giacomo'yu aslında gayet iyi tanıyoruz, belki o çağ için nev-i şahsına münhasırdı ama şimdi bu adamlardan çok var - bence kendisini en iyi Francesca'nın kocası, Parma Kontu tarifliyor: "Bu adam sevgiyi tanımıyor; o sadece sevgiye benzeyen, tutku ve serüven türü şeyleri tanıyor."

Kontun 30 sayfayı aşkın bir monoloğu var, sadece şunu diyeceğim: bu nasıl güzel yazmaktır ya Marai? Oraya kadar temposuz giden kitap orada bir şahlanıyor ki anlatması zor. Onun ardından sözü Francesca alıyor ki onun tiradı da bambaşka güzel. Aşka, sevmenin biçimlerine, arzuya, tatmine, bitmek bilmeyen fethetme tutkumuza, aşka içkin oyunlara, cinsiyetlere biçilmiş rollere, kadın-erkek ilişkisine dair ezberlerimize dair muazzam iç görüler barındıran konuşmalar bunlar. Kitap orada zirveye çıkıyor ve bence tam bitmesi gerektiği yerde, zirvede bitiyor.

Sadece okuyanlar anlayacak ama olsun, bu cümleyle bitirmek istiyorum: "Umarım, seni çok fazla incitmedim?"

Ne kadınsın Francesca ya.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mumlar Sonuna Kadar Yanar
Tıpkı Buda’da Bir Boşanma gibi bu kitap da bir uzun monolog aslında. Sene 1940. General Henrik’in, 41 yıldır görüşmediği en yakın arkadaşı Konrad ile yıllar sonra karşılaşması ve bir uzun gece boyunca konuşması... Farklı sınıflardan gelen bu ikili arasında (evet, elbette yine sınıf, çünkü Marai...) bir büyük sır var ve fakat General akla ilk gelecek soruları değil, bambaşka şeyleri soruyor. Konrad neredeyse hiç konuşmuyor; Henrik’in, cevapları içinde gizli olan olağanüstü sorularıyla gerçeği öğreniyoruz - yahut seziyoruz demeli belki. Bazı şeylerin kelimelerle anlatılamayacağını, kimi cevapların salt sessizlikte gizli olduğunu anlıyor insan okudukça. Öyle incelikli örülmüş, öyle iyi yazılmış ki metin... Anıların ve acıların demlendikçe nasıl biçim değiştirebildiğini, arkadaşlığın içinde ne tür zehirler barındırabileceğini, korkaklıkla kibirin nasıl birbirine yakınsayabileceğini öğrendim bu kitaptan.

Bir alıntıyla bitireyim, baskısı olmayan kitaba daha fazla özendirerek ayıp etmek istemem. 2024’ün Türk-Macar Kültür Yılı olmasından ötürü acaba bu kitabın yeni baskısını görebileceğimize dair bir umut besleyebilir miyiz acaba ya? Keşke olsa.

“O bana her şeyi anlatırdı. Karşısındakine her şeyi söylemeyi bu kadar şiddetle isteyen birinin aslında hayati önem taşıyan ciddi bir şeyden bahsetmek zorunda kalmamak için böylesine dürüst olduğunu hiç düşünmemiştim.”

Çok büyük yazarsın Marai, çok.
Yanıtla
3
1
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Jorge Luis Borges
James Woodall’un Borges biyografisini biraz eksik ve kuru bulduğumdan bir tane daha Borges biyografisi okuma ihtiyacıyla okudum Jason Wilson’ın Borges’ini. Bu biraz daha “dişime göre” gibiydi başta ama Wilson’un metninin de beni tatmin ettiğini söyleyemeyeceğim, hatta pek çok açıdan problemli bulduğumu da belirtmem lazım.

Öncelikle, Wilson’un kitapta da birkaç kez alıntıladığı meşhur Borges cümlesini burada da aktarayım: “Ben yaşadıklarımdan çok, okuduklarımı hatırlarım.” Bunu diyen bir adamın biyografisini yazmanın zorluğu düpedüz ortada, evet. Ancak Wilson bu lafı demiş birine yapılmaması gereken bir iş yapıyor ve
Borges’in yazdıklarından ona bir hayat devşirmeye çalışıyor. Yani şöyle, evet kronolojik akan bir metin bu, örneğin 1920’lerde Borges’in başından geçenleri anlatıyor ve olayları kısaca özetledikten sonra o dönemde yazdığı metinlerle hayatında olanları çapraz okumaya girişiyor - dolayısıyla anlamk için Borges külliyatını hatmetmiş olmak şart bence. Başlarda çok ilginç gelen bu yaklaşım sayfalar ilerledikçe fena halde zorlayıcı hale geliyor. Bir kere Borges’in yazdığı her şeyin ama her şeyin hayatında bir karşılığı olması, yaşadığı bir şeyin tetiklemesi / ilhamıyla o metni yazdığı ön kabulu, kendisinin yaratıcılığına biraz haksızlık bence, ki edebiyat tarihinin en yaratıcı zihinlerinden birinden bahsediyoruz.

Wilson öyle bir noktaya getiriyor ki işi, metinlerinde bir şeyle eşleştiremediği kimi büyük olayları birer ikişer cümleyle geçiştiriveriyor, paralellik kuramadığı olayları doğru düzgün aktarmaya bile çalışmıyor. Hal böyle olunca ortaya bence eksik ve fazlasıyla yanlı bir portre çıkıyor. Wilson zaten ziyadesiyle yanlı, kimi insanlara dair besbelli kendi değerlendirmesi olan şeyleri “xxx şöyle biriydi” diyerek sanki keskin gerçekliklermiş gibi üstümüze boca ediyor.

Yani Woodall’un Borges biyografisi ne kadar düz ve olay odaklıysa, bu da o kadar duygu ve yorum odaklı. İki ayrı uçta iki metin ve ikisinde de bambaşka iki adam anlatılıyor resmen. Ortası yok mu bunun ya? Sanırım Edwin Williamson’ınınki en iyisi, bir süre daha dilimize çevrilmezse İngilizcesini alıp okuyacağım artık. Yoksunluk çekiyorum çünkü resmen.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sonbahar
"Zamanların en kötüsüydü, zamanların en kötüsüydü."

Yanlış yazmadım, kitabın ilk cümlesi bu ve evet - İki Şehrin Hikâyesi'nin unutulmaz başlangıcına ("Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, Aydınlık mevsimiydi, Karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu") göz kırpıyor yazar.

Zamanların en kötüsü: 2016, Brexit. İskoç yazar Ali Smith'in Mevsimler dörtlemesinin ilk kitabı Sonbahar, 2016'da, Birleşik Krallık referandumla AB'den çıkmaya karar verdikten hemen sonra yazılıp yayınlandığı için o sırada "ilk Brexit romanı" olarak epey konuşulmuştu. Dörtlemenin tamamı sonunda dilimize çevrildi ve ben de okumaya başladım.

Tuhaf bir roman Sonbahar - tuhaf biçimde lezzetli. Bir yanda sıkı bir bürokrasi eleştirisi, bir yanda dünyanın geldiği hâle duyulan öfke ve umutsuzluk, mülteci krizi, sağ popülizmin ve muhafazakarlığın dünyaya ettikleri. Hepsini görüyoruz arkada ve beraberinde genç bir kadın ile Avrupa'nın o en dönüştürücü çağını yaşamış 100 yaşında bir adamın dostluğunu / ilişkisini keşfediyoruz. Lineer biçimde yazılmadığı ve zamanda sürekli ileri geri gittiği için takibi zor ve karmaşık ama okudukça katman katman açılmasını çok sevdim.

Bir Brexit romanı mı, evet, ama daha çok bir Avrupa romanı bence ki milyonuncu kez söylüyorum; Avrupa'nın nüvesi üzerine daha çok düşünmemiz gerektiğine inandığım bir dönemden geçerken okumak bana çok keyif verdi. Bir de ilk kadın pop art sanatçısı Pauline Boty ile tanıştım bu kitap sayesinde ve çok etkilendim hikâyesinden, o da bonus oldu.

Şöyle bitsin:
"Ülkenin dört bir yanında insanlar Google'a soruyordu: AB nedir? Ülkenin dört bir yanında insanlar Google'a soruyordu: İskoçya'ya taşınmak. Ülkenin dört bir yanında insanlar Google'a soruyordu: İrlanda pasaportu başvurusu. Ülkenin dört bir yanında insanlar birbirine yavşak diyordu. Ülkenin dört bir yanında insanlar güvende olmadıklarını hissediyordu. Ülkenin dört bir yanında insanlar tarihin ağırlığını omuzlarında hissediyordu. Ülkenin dört bir yanında insanlar tarihin hiçbir anlamı olmadığını hissediyordu."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
New York'ta Bir Şair
"Yeni bir dünyadayız artık. Kimse nereye ait olduğunu bilmiyor, ne insanlar ne de hayvanlar."

Hint yazar Amitav Ghosh'un okuduğum ilk kitabı Silah Adası, iklim ve göç krizleri çerçevesinde kurgulanmış, oldukça sürükleyici bir kitap - hatta diyebilirim ki biraz fazla sürükleyici. Şunu kastediyorum: yazar epey gizemli ve heyecanlı bir macera anlatıyor ve fakat bunu yaparken karakterlerini derinleştirmeye pek vakit ayıramıyor.

Baştan başlayayım; Brooklyn'de yaşayan ve nadir kitaplar toplayan bir sahaf olan anlatıcımız Deen, çocukluğunda duyduğu bir Bengal efsanesinin izinde memleketine dönüyor ve bu efsanenin peşinde Venedik'e dek sürüklendiği bir yolculukta buluyor kendini. Efsanenin gizemini çözmeye başladıkça bu 400 yıllık öykünün bugün başımıza gelecekleri haber veren bir niteliği olduğunu keşfediyor. İklim krizinin direkt ve indirekt sonuçları, dünyayı sarsan büyük göç dalgası; yeryüzünde var olmaya çalışan insanların ve hayvanların, teknolojinin gelişmesiyle beraber yaşadıkları ortak krizler ve tüm türlerin yaşadığı toplu yer değiştirmeler üzerinden bir hikâye anlatıyor.

İnsan ve hayvan mültecilerin öyküsünü epey gizemli bir efsanenin içine güzel yedirmiş yazar ancak bence çok fazla şeye değinmeye, çok fazla mesaj vermeye çalıştığı için hepsinden "biraz" bahsedebiliyor ve anlatı oldukça yüzeysel kalıyor. Bir de okurken beni epey zorlayan "tesadüfler" meselesi var. Durmadan tuhaf tesadüfler vuku buluyor kitapta, bence yazar da abarttığının farkında bu kısmı, nitekim anlatıcısını "bu kadar tesadüf olur mu" sorgulamasına sokarak biraz mevzuyu meşrulaştırmaya çalışıyor.

Kitabın arkasında Washington Post'tan bir yorum var: "Tam da çağımızın romanı" diye - doğru. Hem çağımızın en büyük sorunlarından ikisi olan iklim değişikliği ve göç meselelerini merkezine aldığı için, hem de çağımızın her şeye bakma ama hepsine yüzeysel bakma derdinden muzdarip olduğu için; sahiden tam da çağımızın romanı. Yine de sürükleyici, kolay okunan, merak uyandıran bir kitap olduğunu söyleyeyim. Edebi açıdan pek bir lezzeti olmasa da yer yer doğru sorular soran ve akıp giden bir şeyler okumak isterseniz öneririm kendisini.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Silah Adası
"Yeni bir dünyadayız artık. Kimse nereye ait olduğunu bilmiyor, ne insanlar ne de hayvanlar."

Hint yazar Amitav Ghosh'un okuduğum ilk kitabı Silah Adası, iklim ve göç krizleri çerçevesinde kurgulanmış, oldukça sürükleyici bir kitap - hatta diyebilirim ki biraz fazla sürükleyici. Şunu kastediyorum: yazar epey gizemli ve heyecanlı bir macera anlatıyor ve fakat bunu yaparken karakterlerini derinleştirmeye pek vakit ayıramıyor.

Baştan başlayayım; Brooklyn'de yaşayan ve nadir kitaplar toplayan bir sahaf olan anlatıcımız Deen, çocukluğunda duyduğu bir Bengal efsanesinin izinde memleketine dönüyor ve bu efsanenin peşinde Venedik'e dek sürüklendiği bir yolculukta buluyor kendini. Efsanenin gizemini çözmeye başladıkça bu 400 yıllık öykünün bugün başımıza gelecekleri haber veren bir niteliği olduğunu keşfediyor. İklim krizinin direkt ve indirekt sonuçları, dünyayı sarsan büyük göç dalgası; yeryüzünde var olmaya çalışan insanların ve hayvanların, teknolojinin gelişmesiyle beraber yaşadıkları ortak krizler ve tüm türlerin yaşadığı toplu yer değiştirmeler üzerinden bir hikâye anlatıyor.

İnsan ve hayvan mültecilerin öyküsünü epey gizemli bir efsanenin içine güzel yedirmiş yazar ancak bence çok fazla şeye değinmeye, çok fazla mesaj vermeye çalıştığı için hepsinden "biraz" bahsedebiliyor ve anlatı oldukça yüzeysel kalıyor. Bir de okurken beni epey zorlayan "tesadüfler" meselesi var. Durmadan tuhaf tesadüfler vuku buluyor kitapta, bence yazar da abarttığının farkında bu kısmı, nitekim anlatıcısını "bu kadar tesadüf olur mu" sorgulamasına sokarak biraz mevzuyu meşrulaştırmaya çalışıyor.

Kitabın arkasında Washington Post'tan bir yorum var: "Tam da çağımızın romanı" diye - doğru. Hem çağımızın en büyük sorunlarından ikisi olan iklim değişikliği ve göç meselelerini merkezine aldığı için, hem de çağımızın her şeye bakma ama hepsine yüzeysel bakma derdinden muzdarip olduğu için; sahiden tam da çağımızın romanı. Yine de sürükleyici, kolay okunan, merak uyandıran bir kitap olduğunu söyleyeyim. Edebi açıdan pek bir lezzeti olmasa da yer yer doğru sorular soran ve akıp giden bir şeyler okumak isterseniz öneririm kendisini.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kara Defter
"Yazmak zorundaysan, unutkanlığa yer yoktur, belleğe de. Süreklilik yalnızca şiirdeki zamana özgüdür."

Çok sevdiğim Lawrence Durrell'in 24 yaşındayken yayınlatmayı hiç düşünmeden yazdığı, tek kopyasını Henry Miller'a "okuyup düşünceni belirttikten sonra Seine Nehri'ne at" yazan bir notla gönderdiği ve Miller'ın önayak olmasıyla yayınlanan tuhaf kitabı Kara Defter'e dair karmaşık hisler içerisindeyim. (Bu arada kitabın adı "Black Book", 1995'te dilimizde ilk kez yayınlanırken Orhan Pamuk'un "Kara Kitap"ı ile karışmasın diye mi acaba "Kara Defter" diye çevrilmiş? Bunu da merak ettim.)

Neyse, Henry Miller'ın bu kitabın yayınlanmasında ısrarcı olmasına şaşmamalı, tam onluk bir kitap zira: olağanüstü cüretkar. Cinsellik her tür mahrem detayıyla her sayfada boy gösteriyor. Ben seksi, sevişmeyi, birleşmeyi iyi anlatan açık saçık metinler okumaya bayılırım (tabii gerçekten iyi yazılmışlarsa - bu noktada Carlos Fuentes'e bir selam verelim), Durrell'in Kara Defter'inde de yine çok iyi yazılmış bölümler olmakla beraber genel olarak fazlaca dağınık bir kitap olduğunu belirtmem lazım.

Bu kadar yetenekli insanların ilk kitaplarında bu olabiliyor: kendilerinde keşfettikleri yeteneğin heyecanıyla ne yapacaklarını bilemeyip zihinlerindeki her şeyi akıtmak ve kelimelerle çılgınca oynamak ihtiyacı duyabiliyorlar, sonra da sanki bir tür sarhoşluğa kapılıp dağılıyorlar. Bu çok iyi başlayan kitabına başına da belirli bir yerden sonra bu gelmiş sanki. Durrell'in fantezisi öyle göz kamaştırıcı ki, gerçeklik yok olmuş, hikâyeden, karakterlerden, anlattığı şeyden kopmuş yazar, haliyle okur da takip edemez hale geliyor. Nitekim Durrell de bu kitap için "ün peşinde değildim, kendi sesimi duymak bana yetmişti" demiş yıllar sonra. Tam da bu olmuş gerçekten.

Yazarın ileride ustası olacağı atmosferik mekân tasvirleri ve insanın en derinine inme becerisinin nüvelerini görmek güzeldi ama nasıl diyeyim, kötü değil de "ham" ve yer yer "banal" bir kitap bu bence. Durrell'in kendi sesini duymasını sağladığı ve bir anlamda bu büyük yazarı doğurduğu için ona şefkatle yaklaşalım. Ama sevmek zorunda da olmayalım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yaz
"Yazın başlangıcını ebabillerin gelişleri, bitişini de gidişleri belirler. Bir ebabilin içini açarsanız, mecazi anlamda elbette, içlerinde taşıdıkları rulo yapılmış mektup düzleştirilince YAZ sözcüğü okunacakmış gibi geliyor bana."

Yaz. Ah, Yaz ve canım Mevsimler Dörtlemesi. Nefis başlamıştı, başladığından çok daha görkemli şekilde bitti. Bir önceki kitap olan İlkbahar'la ilgili şunu yazmıştım: "Brexit gibi hâlâ vuku bulmakta olan bir tarihsel hadiseyi alıp üstüne bu ihtişamda bir kurgu bindirmek kesinlikle büyük bir cesaret işi - yazarlar tarihe zaman tanımayı tercih eder çünkü." Nitekim Ali Smith de günümüzde geçen dörtlemesini bitiremeden pandemi vuku bulduğu için bu son cildi değiştirmek zorunda kalmış, Brexit'e bir de pandemi öyküsü eklemiş - ki aslında Birleşik Krallık'ın korkunç pandemi sınavını Brexit'ten bağımsız düşünmek mümkün olamayacağı için bu ek akışı bozmak yerine sağlamlaştırmış bence.

Yaz'da, dörtleme boyunca tanıştığımız herkesin öyküleri birleşip tek bir hikâye oluyor, onlarla öyle vedalaşıyoruz. İlk kitapta bolca haşır neşir olduğumuz Daniel Gluck'ün hikâyesi derinleşiyor ve II. Dünya Savaşı'nda İngiltere'de bir toplama kampında tutulduğunu öğreniyoruz. (Savaş sırasında İngiltere'de de toplama kampları olduğunu biliyor muydunuz? Ben bu kitapla öğrendim ve çok şaşırdım.) Savaşlar, pandemiler, göçmen krizi ve terör ekseninde Avrupa'nın son yüz yılının kusursuz bir fotoğrafını çekiyor yine Ali Smith.

Dörtlemenin her kitabında olduğu gibi burada da görece az tanınan bir kadın sanatçının öyküsü, o Avrupa meselesinin içine yedirilmiş. Bu kitap sayesinde tanıdım Lorenza Mazzetti'yi, ne güzel oldu.

Ezcümle, okuyunuz isterim. Bence müthiş bir dörtleme bu. Tek tek çok iyiler, bir araya gelince ise kusursuzlar diye düşünüyorum. Eksiksiz, çarpıcı, ihtişamlı bir Avrupa romanı. Günümüzün edebiyatında çok da rastlamadığımız türde büyük bir çalışma. Bende çok izi kalacak.

"Hiçbir zaman sona ermek istemediği için tanrılarla tartışan yaz gününün masalı gibi. 'Sonsuza dek süreceğim!' demiş yaz günü. 'Gece hiç gelmeyecek, kış hiç gelmeyecek!' Tanrılar, hayatlarının en güzel fıkrasını, o ana dek duydukları en komik şeyi duymuşçasına gülmüşler."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İşte Böyle Oldu
"Yazı masasının çekmecesinden tabancayı aldım ve ateş ettim. Alnının ortasına ateş ettim."

Spoiler değil, Natalia Ginzburg'un "İşte Böyle Oldu" romanı bu cümlelerle başlıyor ve sonrasında anlatıcımız olan kadını, adamı öldürmeye götüren süreci okuyoruz. Natalia Hanım ile tanışma kitabım oldu bu kitap, çok da güzel oldu.

Kadın yazınının önemli kalemlerinden biri Natalia Ginzburg, Italo Calvino onun için boşuna "Natalia Ginzburg yeryüzünde kalan son kadındır. Öbür insanların tümü erkektir" demiyor. Bu tekinsiz kitap da mutsuz bir ilişkinin içindeki mutsuz bir kadının öyküsünü epey derinlikli biçimde anlatıyor. Kadınların toplum tarafından beyinlerine kazınan ezberlerin, tanımların, sosyal zorunlulukların ne kadar yıkıcı olabileceğine dair bir anlatı bu.

Her ne kadar bir kadın hikâyesi olsa da, ben asıl erkek karakterden bahsetmek istiyorum, Alberto'dan. Çünkü Alberto çok tanıdık biri. Kıymeti kendinden menkul, sevmeyi bilmeyen, kendini gerçekleştiremediği için hayatlarına girdikleri tüm kadınları mutsuz eden erkekler sürüsünün maalesef ki çok tanıdık bir örneği o. Büyümemiş, büyümeyi reddetmiş, inisiyatif almaktan aciz, acı çekmekten ve aslında çektirmekten haz alan erkekler onlar. Maalesef onları tanıyoruz ve zaman zaman kendimizi onlardan korumayı başaramıyoruz. Ginzburg'un ta 1947'de yazdığı bu kitaptaki bir adamın bunca tanıdık olması ne hüzünlü diye düşündüm okurken.

Yazarın kısa, kesik cümlelerle kurduğu anlatı, kitabın her yerine bir huzursuzluğun ve noksanlığın sinmesini sağlamış ki kitabın anlattığı öyküyü düşününce müthiş tamamlayıcı oluyor bu dil.

Ben epey sevdim ve Ginzburg ile sonunda tanışmış olmaktan ötürü çok memnunum. İşte böyle (oldu).
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir