Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Göç
Üçlemenin sonu. Bunu hiç hatırlamıyorum, önceki iki kitaba da bakamam. Lars ve onun bilincinin/kaderinin oyunu olarak W. var ama sadece bilinç olmaz, alt da sürekli ısınıyor. Lars anlatıyor. Geçen martta okuduğum için neydi bu? Isınıyor, obezlere çatıyorlar. Üniversitelerde felsefe turlarına çıkıyorlar ki obezlere, zayıflara, güçlülere çatabilsinler, W. sürekli aşağılasın, felsefe kürsülerden kurtarılıp sokaklara ulaşabilsin. Hatırlamıyorum yahu, neydi bu? Büyük Britanya'nın üniversitelerini turluyorlar ve W. yasal bir ayrıntı sayesinde, öğrencileri üniversiteden soğuttuğu gerekçesiyle atılacakken atılmıyor, ifade özgürlüğüne saygı göstermediği için üniversiteye dava açıp kurumun itibarını zedeleyebilir diye, Sokrates'in savunmasına benzer savunmasının süper genişletilmiş halini matbu olarak kurula verdiği için değil. Bir de... Son günler kapıda, kıyamet yaklaşıyor çünkü felsefe tedavülden kalkıyor. O zaman gezsinler, konuşsunlar.
Gezintileri -yaşamlar, kitaplar ve filozoflar arasındaki- bir elden vereceğim, boca edeceğim buraya. Kierkegaard misal, umutsuzluk zamanlarının filozofu ve aralarına aldıkları üçüncü kafadar. Lazım, W. kanatları altına aldığı Lars'ı tekrar tekrar vururken umutsuzluğun felsefesini yapabilir. Lars her şeyi kendisiyle özdeşleştiriyormuş, W. öyle diyor, her şeyi aşırı yorumluyormuş ve Hegel'in kendisini anlattığını, Hume'un aha, tıpkı kendisi gibi olduğunu söylüyormuş, deli bir pathosla okuyormuş ve yazıyormuş, yazdıklarından birini gören W. hemen ortaya çıkmış ve bu sefil yazıyı, gudubetliği, akademi tapınağını kirleten bu cüzamlıyı korumaya almış. Daha güzel yanlışlar için. Yanlışların doğduğu yer evmiş, Lars'ın evi. Gitmişler, rutubetliymiş, çürümenin kokusu her yerden saldırıya geçiyormuş, rutubetin Lars'ın biçimini oluşturan şeklini Solaris'teki bilim insanları incelemeliymiş, rutubeti Lars'tan daha zekiymiş. Lovecraftvari, kozmik bir dehşet evin odalarından birinde olabilirmiş, başka boyutlardan açılan kapılar kara tanrıları bu dünyaya fırlatabilirmiş. Bunlar rutubetli bir evden, ucube bir yaşamdan nasıl doğarmış? Böyle.

Devletin felsefeyle bir derdi kalmamış çünkü felsefe metaya dönüştürülüp satılabilir hale getirilmiş. 80'li yılların korku devleti pazarlamacılığının başarısı ölçüsünde durulmuş, cebi dolunca üniversiteleri dükkan olarak görmenin dışında pek bir şey yapmamış.

Doğanın mesihliğini istiyorlar, ağaçlardan gelecek bir söz. Felsefenin sorduğu soruların ve Her Şeyin Sorusu'nun yegane cevabı.
"'Umutsuzluğumuzun bilincinde olmak zorundayız, hepimizin umutsuzluğumuzun hem nesnesi hem de öznesi olduğumuzun bilincine varmalıyız.'" (s. 83)
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ağaçların Özel Hayatı
Anlatıldıkça kendini çoğaltan hikâyelerdendir. Kısacıktır ama uzuncacıktır; akışta karşılaşılan her bir olay sayısız ihtimal demektir. Nereye gideceğini bilemediğiniz için her yöne eyvallahınız olmalı, yoksa sarmayacaktır. Belki de sardığı yerde biter, kim bilir? Yaşam bir noktada kapanacaktır, arka kapağa kadar üç beş sayfalık boşlukların nefes almak, boş sayfaları çevirerek dingin bir okumasızlıkla birlikte kitabın duygusuna ulaşmak için olduğunu düşünürüm, keyiflenirim. Tek bir boş sayfa var bunda, olabildiğince hayatla dolu bir novella için yeterli. Değil, katharsis çok kuvvetli, kurtulmak için yürüyüşe çıkmanız gerekecek. Televizyonu açmayın, bir şey yok. Şömineli, daha da iyisi ormanlı kanalları açıp sesi kısabilirsiniz. Ormanı dikizleyin. Ağaçlar hikâyelerini dallarıyla anlatır, anlatmadıkları köklere iner. Anlatılmayanlarla büyünür. Cenk Taner: "Ağaçlar inanmıyor ormana." Çoğun içinde bir başına var olabilmek, bir fidana gölge etmeden.
Julian'ın azalta azalta bitiremediği romanını Özgür Çakır'ın bir cümlesine bağlıyorum: "Anlattıkça küçülen, küçülten şeylerden bahsediyorum halbuki." Veronica'nın dönüp dönmeyeceği meçhul, kadının önceki evliliğinden olan kızı Daniela'nın uyuması lazım, o zaman bin küsur gece masalları benzeri bir çoğaltım yapılmak zorunda. Roman anlatıldıkça küçülüyor, yaşam anlatıldıkça büyüyor, bir ters orantı söz konusu. Kadının resim kursundan dönüp dönmeyeceği önemini kaybediyor bu durumda, maksat anlatmaksa/dinlemekse Godot'nun dönüp dönmeyeceğini kim umursar?

Sonuca ulaşana kadar kitap bitmeyecek, öyleyse Julian anlatsın. Neyi anlatabilir mesela, geçmişini şimdiye taşır ve mutluluğunu uykuyu bekleyen bir çocukta görür. Şimdiyi geleceğe taşır, gelmesi beklenenin yarattığı sıkıntıyı yaşam boyu madalyon gibi taşımasının gerekip gerekmeyeceğini düşünür. Düşman arayışı yok, çatışmaların gerilimi anlatılmıyor, çatışacak bir şey yok. Kurulacak zamanlar var, her çeşit zamana yayılmış geçmiş var, bu kadar. "Hayat şimdilik çözülmüş bir mesele: yeni bir yakınlığa; ona, uyuyan kızın, Daniela'nın babası olma ve hala resim kursundan dönmemiş kadının, Veronica'nın kocası olma rolünün düştüğü bir dünyadan davet aldı. Daha sonra hikaye dağılıyor ve toplamanın hemen hemen hiçbir imkanı kalmıyor, yine de şimdilik kerteriz noktasıyla arasına belli bir mesafe koyup ilgiyle, pür dikkat Inter ile Reggina'nın eski bir maçının tekrarını seyrediyor." (s. 19) Aşırı yoruma geçiyorum: Novellanın şiire en yakın tür olduğunu düşünürüm. Cohen her iyi şiirin karşılık verme davetiyesiyle birlikte okunduğunu söyler. Davete icabet etmek gerekir, Julian bunu yapıyor, fazlasını değil. "Her şeye şiirmiş/şiir gibi bakmak" -Cemal Süreya'nın deyişi- Julian'ın sahip olduğu bir yetenek diye düşünüyorum. Geçmişin bir başkasının başından geçmesi imgesini görüyorum; eski bir maçın tekrarını ilk kez izlermiş gibi izlemek kilit bir nokta. Yaşamı çoktan yaşanmış gibi yaşamak, her şeyi ilk kez yaşıyormuş gibi yaşamaya kapı aralıyor bir noktada. Zıtlıkta ferahlık vardır, sentezde yenilik. Hayatın içinden geçmeyiz, hayat çevremizden geçer gibi bir şey. Kerteriz noktası nedir o zaman, her şey akar mı? Akmayabilir, kadının yokluğu akmayacağını gösteriyor. Böyle belli başlı noktalarda doğrulup etrafa bakınca Julián oluruz işte, ne bileyim.

Julian öğretmen, yani boş gezenin boş kalfası da denebilir. Bu açıdan kendimi onun yerine koyabiliyorum. Anlatılacaklar, dinleyiciler, mekan, zaman her şey belli. Coğrafyanın serserilere özgü bir ders olduğunu okuduk, öğretmenliğin de serserilere özgü bir meslek olduğunu iddia ediyorum. Bağımsızlık isteği yönergelerden, yönetmeliklerden önce gelir ve başıboşluk kendiliğinden belirir. Sıfatları anlattıktan sonra iki ders boyunca 12 Angry Men'i tartışmamızı sağlayan başka bir şey değil. Kafama sıkıp kendimi susturuyorum ve devam ediyorum, Şili'de vasatlık kol geziyor; İtalyanca bilmeden İtalyanca öğretmeye çalışanlar, diş doktoru olmadığı halde diş çekenler, sakinleştiricilerle ayakta durabilen yogiler... Zambra, toplumun kokuşmuşluğunu ara ara iğneliyor, iyi bir şey.

Uydurulan geçmişten yaşanmış geleceğe nefis bir anlatı. Deli tavsiye ederim.
Yanıtla
6
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kedilerin Dili
Şahane öyküleri var adamın. Cage, Ginsberg gibi adamların yakın arkadaşı Holst, aynı ayarda işler öykülerde ortaya çıkmış. Bol eğip bükmeli, ters köşeli. Daha da önemlisi okuru bir adım öne geçirmeye açık, dediğim dedik değil. Öyküler ilerlerken kendi serüveninizi yaratabilirsiniz, olasılıkların sonu gelmiyor. Vonnegut geliyor aklıma, benzer bir serserilik -diyesim geliyor- var.
Öykülerde masallar ihtimallere açılıyor ve öpülen keş bir kurbağanın prense dönüşmesi modern dünyanın bozup bozup düzenleyemediği yapıları, şeylerin değiştirilen doğasını ele alınırken bozulmaya yol açan çarpıklıklar belli belirsiz iğneleniyor. Holst, yeni bir Propp'a gereksinim duyuruyor; kıstaslar değişti ve masallar da kimlik değiştirdi, neler olduğunu kim sistemleştirebilir?

Tersten başlıyorum, Hayal Gücünün Lezzetleri: 64 Başlangıç nam bölümde Holst'un işçiliğine dair güzel bir bölüm var. Diyor ki bazı öyküler satır satır gelir, arada sigara yakılır, kahve içilir, o başka. Balık tutmaya benzer bir duygu peydahlanınca iş tamam, öykü bitmiştir. Bazen de masaya oturulur, tepede dönüp duran kaotik buluttan cümleler çekilir ama el daktilonun tuşlarına gitmez bir türlü, hiçbir şey yerine oturmaz. O zaman başlangıçtan öteye gitmek zordur, masadan kalkıp iki bira içmek veya ne yapılacaksa onu yapmak gerekir. Eh, bitirilemeyen öyküler kenarda biriktirilir ve yenileri arka arkaya tamamlandıkça kenardakiler biraz daha dibe iner.

Dibe inen 64 adet öykünün başlangıcı var ama bazıları bitmiş gibi gözüküyor, azaltılmış öykü diyebiliriz çoğuna. Öykü boyunca yayılması gereken enerjinin ilk paragrafa boca edildiği izlenimi doğuyor bazılarında, bilemiyorum, tamlık duygusu ölçüp biçtikten, uzunca yazdıktan sonra bile gelmeyebilirken neden bir paragrafta doğmasın?

Hikâyeci Zebra: Kedilerin zebralara düşmanlığı gerçek, zebraların intikamı kurgusal, bir noktada ikisinin birbirine karışması mümkündür. "Hikâyecinin vazifesi budur işte." (s. 16)
Mona Lisa Buda'yla Karşılaşır: Cennette ikisi karşılaşırlarsa birbirlerine gülümserler. Dünyanın iki ucundan iki gülümseyiş, cennette bir.

Dünyanın En Dev Dalgası: Bu oyunu ben de oynuyorum, dev yapıları başka şeylere benzetmece çok eğlenceli. Burada kusursuz bir fırtınanın etkisiyle dev bir diyapazona dönüşen köprü var. Bütün dünya la artık, herkes neredeyse içgüdüsel olarak bu notayla yaşar ve titreşimler yüzünden tsunami tehlikesi baş gösterince ay insanlara işaret yollar, o da diyapazik titreşimlerden nasibini almıştır. Sığınaktaki yüz insan neler olduğunu anladıktan sonra gerisin geri sığınağa dönerek kurtulur. Nuh'un sığınağı. Eru ve müziği. La!

Sumatralı Dev Sıçanın Macerası: Sıçan dünyanın öbür ucunda yolculuk ederken doğasının ötesine geçerek -zekasını da kullanarak- olağanüstü işler yapar ki bu öykü için en ilginç nokta bu değil. Kutuplara giden bir gemide yaşarken buzullara sıkışıp kalan geminin tayfaları tarafından yenir, tayfalardan birinin röportaj yaptığı gazetecilerden birine söylediğine bakarsak tadı Çin yemeğine benzemektedir ki geldiği coğrafyaya bakarsak bu da makul ama hala çok ilginç değil. İlginç olan şu: Gazeteci üzerindeki kıyafeti çıkarır ve kedi olarak belirir. Sherlock'a gidip davayı kapatabileceklerini, farenin öldüğünü söyler.

Bence yeterince ilginç.
Bomba birkaç öyküyü bırakıyorum, Kedilerin Dili'yle bitiriyorum. Bilge bir adam çok bilgeymiş, öyle böyle bilge değilmiş, bimbilgeymiş. Bu bilgeliği iyiymiş de ev işlerinde rezaletmiş, karısının laflarına dayanamayıp evi terk etmiş ve Siyam kedisiyle birlikte yaşamaya başlamış. Bu süreçte insanlardan bıkmış, kedisiyle konuşmaya karar vermiş. Onca deneyden sonra kedilerin çıkardığı seslerin anlamlarını çözmüş, kedisiyle ilk kez konuşabildiğinde hayvan ona çok garip bir hikâye anlatmış. Zamanında kedilerin altın çağı sürerken ayak işleri için robot üretimine başlamışlar ki bu robotlar biziz. Akıl falan vermişler bize, sonra aptallığımıza göz yummuşlar. İçimizden birini kendileriyle konuşabilmek için eğitmişler, bu da bizim adam. Neyse, kedi bizimkine bütün dünyayı ayağa kaldırmasını, herkesin efendi olması gerektiğini, tüm köpeklerin öldürülmesini istediğini falan söylemiş, yoksa çıkaracakları gazlarla insanoğlu delirecek ve yaşayan tek bir insan kalmayana kadar katliamlar yaşanacakmış. Bizim herif kediye inanıp karısını da alarak dağlara kaçıyor, aylar sonra bakıyorlar ki tık yok, her şey devam ediyor. Eve dönüyorlar, kedi açlıktan ölmüş.

Terso: Kediler gerçekten konuşabiliyor, adam deli değil. Siyam deli. Komplo teorileri üretmekte, felaket tellallığı yapmakta üstüne yok. Gibi. Pek tuttum ben Holst'u, çok başarılı. Kaçmaz.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dogma
"Dogma: Entelektüel akımımızın adı bu olmalı; hemfikiriz. Kendi 'iffet yeminimizi', kendi manifestomuzu yazmalıyız. Magdalen Köprüsü'nde Cherwell'in üstüne eğilip kurallarımızı bağırıyoruz suya." (s. 96)

Lars'ın kahveyle ilgili bitmeyen savları ve W.'dan nihile sürükleyen iğnelemeler suya sinmiştir, su yağmur olup bütün dünyaya yağmıştır. İntihara yanaşıp anlamın ucunu bırakanlarda, süpermarketlerde çalışanlarda, mesai saatlerini doldurmaya çalışanlarda bağırılmış sular içkindir, her birinin gündelik felsefesi ulaşılmak istenendir. Ulaşın o zaman, çabalayın, siz ikiniz. Biri anlamı çözmüş adam, diğeri anlamı çözmüş olan adamın arkadaşı.

Dogmanın alt kümelerini belirliyorlar, sistemleştirilecek bir akım var. Dogma sade olacak, sözcükler gündelik olacak, kimseden alıntı yapılmayacak. İyi ama alıntıya gerek yok, ikisi de kendilerini muhteşem ikililere, teklilere benzeterek yürüyorlar. Sherlock ve Watson var mıydı, hatırlamıyorum. Sezar ve Brutus'u da hatırlamıyorum. Hatırladıklarım birazdan gelir. Dogmanın çalıp çırpma boyutu burada kendini gösterir, başkalarının fikirleri çalınacaktır, miri malıdır.
Dogma pathos dolu. Esrime! Aşkınlık! Gözler çıkana kadar ağlanacak, ruh suya bırakılacakmış gibi sevinilecek. Dördüncü kural, işbirliği. Arkadaşlar daha da iyi olacak, paylaşım had safhaya ulaşacak. Tayfa gerekli, oluşturulacak. OULIPO'nun adı geçer, kurtulmak üzere labirentler inşa edilir. Lacan kurtuluşu. Varılamayacak bir hedefe varma güdüsü. Özgürleştiricidir, son yoktur. Sonlunun içinde küçük sonsuzlar yaratılır. W. matematiği biraz da bu yüzden öğrenmek ister ama Leibniz'den yakasını kurtaramaz bir türlü. Lars'sa bildiğimiz gibi; şişko bir maymun, en konuşanından.

Başta bir ABD yolculuğu var, konferans için. Yanlış hatırlamıyorsam Nashville. Country'nin baş şehri. Hatalardan ders alınmamalı diyor W., bu yüzden hala Lars'la birlikte. Aptallığın uğultusu görkemli, denizin uğultusu gibi. Yanlışlarından yeni yanlışlar çıkarmak için Lars'ın yanında olduğunu söylüyor W.. Projelerini Kapitalizm ve Din başlığı altında toplamayı düşünüyor. Cohen ve Rozensweig'in tanrıyla ilgili görüşlerini anladığı kadarıyla anlıyor ve kapitalizmin okumasını tanrının varlığı üzerinden yapıyor. Kapitalizm evlerde, marketlerde, herkeste ve her yerde. Çoktan kapatılmış, kilitlenmiş bir dünya Werner Herzog'un Stroszek'i üzerinden, imgeler üzerinden yürüyorlar, filmdeki karakterlerden biri eski dünyadan ABD'ye gelir ve dans eden bir tavuk görür. Saçma. Ian Curtis bu filmi izledikten sonra intihar etmiş, belki ABD de bu ikisine fazla gelecek çünkü tavuğu anlıyorlar. Curtis'i de.

ABD'de polis dayağından ve Yeni Dünya'nın akışından korkuyorlar. Sanırım W. korktukça, kaygılandıkça Lars'a sarıyor, durum bu. Lars'ı Diyojen'e benzetiyor ama edepsiz bir kinik olarak değil, nasıl davranması gerektiğini bilmeyen bir adam olarak. Toplumu dışlamıyormuş Lars, toplum tarafından dışlanıyormuş, kendiliğinden. Nasıl konuşacağını, yemek yiyeceğini, sağlıklı ilişkiler kuracağını bilmediği için. "'Bir şey biliyor olmalısın,' diyor bana bakarken. Ya da daha iyisi: 'Bir şey, senin içinde kendini biliyor.'" (s. 27) Edilgenliğin sınırı yok, yeni çağda Bartleby. Oysa Whitman gibi olmalılar, hayatı yaşamayı unutmuşlar için unutmamışların kitapları kurtarıcı olabilir ama değişim mutlak; kapitalizm yeni cepheler açarak, dönüşerek varlığını sürdürdü ve karşı hareketi kendi piyonu haline getirdi. Yüz yıl, iki yüz yıl öncesinin yazarlarının bu açıdan bir faydası yok, belki fikir verebilirler ama her bir fikrin değişime ihtiyacı vardır. Bu arkadaşlarda o yetenek yok. Vardır belki de, yaptıkları her şey olmasa da çoğu şey eskiden yeniyi kurmaya yönelik. Brod, Kafka olamadığı için çok içiyordu, bizimkilerin içme sebebi unutup başka bir şekilde hatırlamak için. Bozguna uğramak için bir de, tekrar. Aptallığı sayesinde polise kendini öldürten bir müntehir -bence müntehir- haberini okudukları zaman düşünemedikleri halde düşünmeye çalışmalarını aynı bağlama oturtuyor W., daha iyi yenilgiler ve Beckett gibi ölmek; yalnız başına, Dante okurken. Kıyamet, en şiddetli haliyle.

Enginliği anlatacak başkaca sözüm yoktur.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Filozof ve Kurt
Hikaye, uyumsuz bir filozofun kurt yavrusu edinmesiyle başlıyor. Tam bir sahiplikten bahsedilemez tabii, kurtlar doğaları gereği köpeklere ve benzerlerine göre daha özgür hayvanlar. Köpekler kurttan evrildikten sonra evcilleştirildiklerinde vahşiliklerinden çok şey kaybetmişler, yaşamları bambaşka bir yöne sapmış. Kurtlar öyle değil, hele Brenin hiç değil. %98'i kurt, yasalar gereği %2'lik bir gen kokteyli gerekiyor. Her neyse, adamımız yirmili yaşlarına gelirken Brenin'i eve getiriyor ve macera başlıyor. Filozofumuz üniversitede verdiği derslere kurduyla birlikte giriyor, hayvanın öğrencilerden birinin çantasını yemek bulma umuduyla deşmekten başka bir yanlışı olmuyor. Geri kalan zamanları birkaç konunun etrafında ele alınıyor. Ölüm, yaşam, özgürlük ve benzeri meseleler.
Kurtlarla koşan kadınların yanında erkekler de var. "Kurt insan ruhunun meydanıdır; sizlere bunu göstermeye çalışacağım. Kurt, kendimize dair anlattığımız hikâyelerin gizli saklı köşelerinde kalanları, görünen ama söylenmeyenleri ortaya çıkarır." (s. 15) Maymuna da yer veriyor filozofumuz; açgözlü, fırsatçı, gösterişçi yönümüz. Kıyaslamalara bakınca maymunun değerlerinin kıymetsiz olduğunu ortaya çıkarıyor, kurt her zaman ölçülemeyen ve takas edilemeyenin daha değerli olduğunu ortaya koyuyor. Sona geldiğimizde yanımızda kalacak olan maymun değil, kurt. Ruhumuz. "Hayat öncüller ve sonuçlar için kaypak bir yerdir." (s. 22) Bu cümleyi çok sevdim. Olasılıklara boğulmuşken dışarıda kesinlik aramak nafile. İç, işte orada bir sabit bulabiliriz.
Erkekler ve eğitim konusu. Ego kapıştırması gibi bir hata yaptığımızı söylüyor Rowlands, boyun eğdirerek eğitimin tersolarından bahsediyor. Kurtta bu yok, sahibini izlemek zorunda bırakılması ve kendi mekanik zihninde örüntü oluşturması nadir çözümlerden biri. Zihin yapıları farklı; köpekler daha kolay eğitilebilir, kurtlar problemleri daha iyi çözebilir. Birçok adımdan oluşan çözümlerde kurtların üstünlüğü bariz. Uygulama gerekiyor tabii, pratik şart.
Mehmet'i anımsıyorum, askerlik arkadaşım. Felsefe okumak üzereyken ailesinin zoruyla iktisada dümen kıran yenik filozof. Öğle yemeğinden sonra ağaçların altına serilip ertesi sabah toplayacağımız sigaraları bir bir tellendirirken edebiyat, felsefe konuşurduk. "Antik Yunan aga, ateşi mi öğrenmek istiyorsun, ateş yakacaksın! Kafa bu!" derdi. Hey Bigalı be! Neyse, Rowland da şunu diyor: "Bazı felsefeciler hâlâ hayvanlarda akıl olup olmadığını sorgulamakla meşgul. İronik, hatta komik bence. Hayvanlar düşünebiliyor mu? İnanabiliyor mu? Mantık yürütebiliyor mu? Hatta bir şeyler hissetmeye muktedirler mi acaba? Kafalarını gömdükleri o kitaplardan kaldırıp bir ara köpek eğitmeliler." (s. 42) Tabii bu artık felsefecilerin alanından çıkmış durumda, bilim adamları deney üstüne deney patlatıp işi bir ölçüde çözmüşlerdir ama olay bilimden ziyade sezgiyle alakalı zaten. Hayvanlarla yaşanan deneyimler cevapları beraberinde getiriyor. Etkileşim söz konusu; Nietzsche'nin öz disiplin yoksa başkası tarafından disipline edilme mevzusu devreye giriyor. Sezilen tam olarak bu sanıyorum zira köpek/kurt/ejderha gibi hayvanlarla bu tür bir yakınlık hiç kurmadım. Devam: Sartre'a bağlar Rowlands ve kurtlarda özün varoluştan üstün olduğunu söylüyor. İnsanlar binlerce değişik şekilde yaşarken hayvanları tek bir doğaya hapsetmenin nesi mantıklı? Bu yüzden onlara da ahlaki bir hak atfedilmeli.
11 yıllık bir yolculuğun ardından Brenin ölüyor ve Rowlands bu kitabı yazıyor. Dosta bir selam, hayatla yüzleşme. "Kayıplarımızın hatıralarını bilinçli deneyimlerimizde değil hayatlarımızda buluruz." (s. 55)
Kısacık anlatmış oldum, fikir vermiştir sanırım. Şunu da yazayım, bunu da yazayım diyorum, sonra yazacaklarım birikince pes ediveriyorum. Pes. Wittgenstein, Aristoteles, Sartre, Aquinas vs. değinili, hoş.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yolculuk Notları
Eh, okuduklarımı bir kenara attım. Cohen'ın biyografisi bu kafayla okunacak gibi değil. Ernst von Salomon'un Soruşturma'sı neredeyse 1000 sayfa, bir de kitabın olayı değişik; Almanların II. Dünya Savaşı arifesindeki siyasi-sosyal yapısının çok ince ayrıntıları var, araştırma yapa yapa okuyorum mevzuları anlayabilmek için. Neyse, onlar beni öldürmeden hemen yolla, yolculukla, yolsuzluğumla alakalı bir şeyler okumalıyım derken Paterson'ı izledim iyi mi, ulan bunların içimi ferahlatması gerekiyordu? Kim demiş, kendi kendime uydurdum mutlu olmam gerektiğini. Ben bu filmi beş defa, on defa daha izlerim sanırım. İçimi ferahlattı ya, mutsuzluğu da uyduruyorum bir yandan ki üretebileyim. Yeni şarkılar çıksın, yeni öyküler düzeyim, yeni bir şeyler yapayım. Ebru kursuna başlayayım, raks edeyim; mesela tango. Tamam, değişim içten başlayacak falan, eyvallah da her zaman olacak iş mi bu? Değil, o zaman bir uçurtma uçurayım diye sahile gittim bugün. Uçurtma satıcıları gelmemiş. Geçtim artık ondan bundan. Şikayetçi değilim, sıkıntım biricik ama bazen söküp atasım geliyor. Kitap okuyorum ben de, kitabın biçimlendirdiği bu yeni teselliye ne ad koyayım?
Deniz.

Cendrars'ın deniz yolculukları kartpostallara yazılmış şiirlerde sabit. "'Şiiri önce yaşamak gerek - yazılması fazlalıktır.'" (s. 17) Yaşadıklarını paylaşmak istediği için dostlarına yolladığı kartlara yazıverir şiirlerini. Satie, Cocteau, Dos Passos, Apollinaire, Miller yakın dostlarıdır, şiirlerde bazılarının adına rastlanır.

Cendrars'ın yolculukları sadece kendi içindir; durmadan ilerlemek, gitmek ister ve her şeyi ardında bırakır. Kadınlar, arkadaşlar, kentler... "Seviyorsan gitmek gerek / Karını terk et çocuğunu terk et / Kadın erkek dostunu terk et / Kadın erkek yârini terk et / Seviyorsan gitmek gerek" (s. 24) Sunduğu manzarada duyulur ama sesi yüksek değildir, bakışı bozmaz, hatta sesiyle bakışı birleştirdiği de olur. "sağır edici bir tantana taş bir duvarın geçişi / Sonra madeni bir köprünün şelalesi / Makasların aksak sazı bir garın şamarı öfkeli bir / tünelin çeneye çift kroşesi" (s. 21) Tünele girildiği an iki kulaktan gelen uğultunun titreştirdiği çeneye sahip oldum, ikinin bir olduğu böyle nadir anlarda gerçekten o yolculuğa çıkmış gibi hissederim. Güzel bir şey.

Tekillik, bütün şiirlerin izleği. Kadraja başkalarının girdiği şiirler vardır, onlarda bile bir çift kulak, bir çift göz ve bir yürekten fazlasına yer yoktur. Yalnızların uykusuyla uyudum der Cendrars, kendini uykuda bile garantiye almış yani. Yalnızlığını rahatsız edenlere muziplik eder mesela; el yazısıyla bir iki kelime istendiğinde kelimeleri yazar, bir de mürekkep damlatır ki yazdıkları okunamasın.

Cendrars'ın şiiri yüksüz, yolculuklarda yanına aldığı sandığı 57 kilo çekse de şiirlerini tartsak pek bir şey tutmaz. Az sözcüğe sıkıştırdıkları arasında ülkeler, limanlar ve çağrışanlar var. Öyle manzaralara denk gelir ki Picasso'yu Alman dışavurumcusu olarak hayal eder, uçlar birleşir.

Yoldur istediği, bir de kağıt. Hikâyelerini, duyumsadıklarını anlatsa yeter. Yolculuğun sonu yaklaştığında perişan olur, şiirini yazar, yola düşemeyenlere lombozundan dünyayı sunar. Ne güzel!

"Bugün belki de dünyanın en mutlu adamıyım / İstemediğim her şey var / Ve pervanenin her dönüşü beni hayatımda istediğim / tek şeye biraz daha yaklaştırıyor / Vardığımda belki de her şeyi yitirmiş olacağım" (s. 128)
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yargıç ve Celladı
Polisiye görünümlü bir kanun-güç çatışması romanıdır.

Bir polis görev bölgesinin dışında, kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdeki aracında ölü bulunur. Kafasına bir tane sıkılmıştır, temiz.
Berlach nam yaşlı kurdumuz, süper hafiyemiz işin peşine düşer. Dr. Lutz'a gidip akıl danışır, ardından Tschanz'ı da yanına alarak araştırmalara girişir. Civarda Gastmann nam nüfuzlu bir dayının evi vardır, izler bu evi gösterir ve bir gece araştırmaya giderler. Klasik müzik orkestrası döktürmektedir, ev kapkaranlıktır, bizimkiler davetlilerin kendilerini müziğin dalgalarına bıraktıklarını düşünürler ki köşeden iri kıyım bir köpek Berlach'ın üzerine atlar, Tschanz biraderimiz köpeği vurur ve silah sesine gelen nüfuzlu bir albay, uzamalarını ister. Uzarlar, Berlach'ın koluna köpek ısırmalarından korunmak için bir aparat taktığını görürüz falan.

Polisiyelerde işe karışmış herkese kuşkuyla yaklaşıyoruz, yazarın bıraktığı ekmek parçalarını takip ediyoruz ister istemez. Eh, öyleyse neden bu aparatı açıkça göstersin? Bir katakulli var belli ki. Dönüş yolunda bir de gerginlik yaratır Dürrenmatt; Tschanz direksiyona geçer ve Berlach'ın sessizce yanaşmasından kıllanır, öldürülen polis de böyle öldürülmüştür ve beynine girecek kurşunun korkusuyla taş kesilir Tschanz. Tabii böyle bir şey olmaz, böyle bir şey romanlarda bile olmaz yavrucuğum. Kuru sıkı gerilim. Böyle olmayanlar da var, mesela Berlach'ın evine giren ve kim olduğunu sona kadar öğrenemediğimiz yabancı ve aynı şekilde en sonda kimliği ortaya çıkan gizemli adam; Berlach'ın İstanbul'da staj yaptığı günlerden tanıdığı, kötülükle beslenen bir alengirli herif ki en sonda inceleyeceğim bunu. Tschanz'ın öldürülen polisin kız arkadaşına yürümesi de var ki aslında hiç de gerek yokmuş buna, gizemi ortadan kaldıran bir detay olmuş ama işin polisiye kısmının kasıtlı olarak zayıf bırakıldığını düşünüyorum.

Berlach, Gastmann'ın sorgulanması için Dr. Lutz'un devreye girmesini ister ama karşılarına yine albay çıkar. Lutz'a o evde çok önemli beynelmilel görüşmelerin yapıldığından, dümenin açık edilmemesi gerektiğinden yoksa birilerinin canının fena yanacağından bahseder. Hukukun önünde engel, bu bir. Mevzuyla alakalı zibil gibi film, kitap var, geçiyorum.

İkincisi, kinizm. Gizemli adamımızla Tophane civarında sabahlara kadar içen Berlach, onu yakalamak için ant içer ve ayrılırlar, bu cinayete kadar yıllar geçmiştir ve Berlach sözünü unutmamıştır ama herifi enseletecek bir kanıt, bir ipucu, hiçbir şey bulamaz. O zaman ne yapar, sizi kitabın adına alıyoruz. Yargıç olur, celladına iş gördürür ama kim ne yapar, söylersem olmaz. Polisiye bu. Bir tane spoiler patlatayım, tamam; Gastmann bizim gizli kötü çıkıyor sonunda.

"Gastmann'da kötülük bir felsefe ya da içgüdüden kaynaklanmıyor, yalnızca özgürlüğün bir ifadesi, hiçliğin özgürlüğü." (s. 71)

Diyojen'i fıçısından çıkartıp Gastmann'ın yerine koyun, aynı şey. "Yapılabiliyorsa yapılabilmeli" mantığı bu arkadaşlardan türemiştir, zaten o yüzden Antik Yunan'da kimse bu herifleri sevmez. "Delirmiş bir Sokrates," demiş Platon mesela, Diyojen için. Mutlak özgürlüğün içinde iyilik ve kötülük diye bir şey yoktur. Kiyoşi Kurosava'nın Kurîpî'sini izlerseniz orada da benzer bir herif var, başlarda. Bizim ABD'li meşhur sapık da böyle. Say say bitmez.

"Meh" deme cüretini gösteriyorum, Dürrenmatt'a devam edeceğim ama büyük bir şevkle değil.
Yanıtla
1
6
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yazı Odasında Yolculuklar
Paul Auster hikâye anlatmanın, daha da önemlisi hikâye güzellemesinin ekmeğini yiye yiye bitiremiyor. Senaryolarının başarılı olduğunu düşünüyorum, yarattığı dünyalar oldukça güzel ama romanlarında bir parça tekrara düştüğü izleniminden kurtulamıyorum. Keyifle okumaya engel mi bu, değil ama egemenlik sınırlarının dışına çıkmaya çalışmak da gerek...li değil aslında, adam bildiği şeyi yapıyor, iyi de yapıyor. Okura da okumak düşüyor. Beğenmeyen okumasın, değil mi? Değil, yine de okuması lazım, Auster büyük bir yazar çünkü. Üçlemeden, diğer metinlerinden birçok karakter alıp resmi geçit yaptırabilir, tanıdıklarla karşılaştırabilir, Bay Boş'u kendisinin kopyası olarak yaratmış, ilerlemiş yaşına rağmen malafatının hala çalışıyor olduğunu göstermiş olabilir. Olasılıkları kullanır Auster ve hikâye neyse sürdürür, bitirmez. Yavanlıktan kurtulmak için yeterli olup olmadığı tartışılabilir, tartışılsın.
Ne oluyor, Bay Boş uyanıyor. Odada bir yazı masası, yatak ve iskemle var, lamba gibi ıvır zıvırlar detay. Tepede parmaklıklı bir pencere, ışık yeterli. Lambanın üzerinde "Lamba" yazıyor, Duvarın üzerinde "Duvar". Askeriye mantığı. Odaya gelip gidenler var, Bay Boş'un bir yerlerden çıkarmaya çalışıp çıkaramadığı insanlar. Auster'ın ödünç aldıkları. Fotoğrafları masada mevcut, hepsinin 30 küsur yıl önceki halleri var ki geldikleri metinlerdeki hallerinin fotoğraflarıdır. Neyse, adamımızın sağlık durumu pek iyi değildir, tedavi gördüğü izlenimi yaratılır. İyileşmeye çalışırken Anna falan gelir, Annalı bölümlerde bazı cinsel anlara yer verilir, Auster'ın henüz ölmediğini anlatma şekli olduğunu düşünüyorum. Sonrasında masadaki metni okumaya başlar Bay Boş, hikâyeye kaptırır kendini. "Kelimelerden başka bir şey değil, der kendi kendine, kelimeler insanları korkudan neredeyse öldürecek güce ne zaman sahip oldu?" (s. 16) Sadece korku da değil, yaşamın imitasyonudur söz konusu olan. Metinde üçüncü dünya ülkelerinde çıngar çıkaran bir süper gücün adamlarının maceraları vardır ama bu maceralar da kendi içlerinde çeşitlenir, yer yer alternatifleri sunulur, metnin dışına çıktıkça Bay Boş'un çevresiyle tecrübesinin metinle alakalı noktaları göz kırpar. Ardışık anlatılar birbirleriyle iç içe geçer, bir hikâyenin kaldığı yerden başka bir hikâye devam eder. Bu durumda kişilerin, olayların tamamen anonimleştiği bir dünyaya ulaşırız. Olasılıklar dedim, hepsi devreye girer, birbiriyle bağlantısız gibi görülen uçlar birleşerek akışı sürdürür.
Son: Uykuların Doğusu. "Bir hikaye sonsuzmuş gibi göründüğünde, kendine ulaşmış demektir çünkü. Bu da, az şey değildir hikaye açısından. Bilirsin, ne kadar çırpınırsa çırpınsın, kendine ulaşamayan bir hikaye başka noktalara da ulaşamaz."
Tekinsiz oda hoşuma gitti, onu söyleyip bitireyim. Bay Boş kendini kilit altına alınmış gibi hisseder ama kapının kilitli olup olmadığından hiçbir zaman emin olamaz, buna rağmen kapıyı açmayı denemez de. Onun yerine parmaklıkları yoklar, yapılamayanı yapmaya çalışır ki hikâye buna izin vermez. Zira Bay Boş, doldurulmayı bekleyen bir hikâyedir, hikâyenin ta kendisidir ve dolana kadar odadan çıkmasına izin yoktur ki dolduğu zaman boşluğundan kurtulması mümkün değildir. Kanıt, üstteki alıntı. Auster'ın sondaki açıklaması olmasaymış daha iyi olurmuş tabii, Toptaş çok daha iyi bir şekilde anlatmış mevzuyu.
Güzel, okunsun.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Muhtelif Evhamlar Kitab
2016 Haldun Taner Öykü Ödülü.
Ömür İklim Demir'i beğendim, sıkılırcasına beğendim. Detayları güzel, imledikleri güzel ama ikinci kitabı bu güzel kitabına benzerse okuyacağımı sanmıyorum. Nasıl diyeyim, kendinden çok sesi öykülerine taşıyormuş gibi geldi, karakter tasarrufuna hiç girmediği halde. Bakalım.
Yanıtla
9
29
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Milenyum İnsanları
Barikatlar, yanan evler, kaldırım taşlarının altında kumsal varlar, belli başlı yılların ruhu milenyuma taşınsa ne olur? Orta sınıf kendini güvensiz hissetmeye başlarsa, Harari'nin bahsettiği yaramazlar grubu henüz köşeleri, çizgileri belirmeden huzursuzlanırsa, beyaz yakalıların edepli öfkesi patlarsa o zaman yeni bin yılda ilk kez görülecek eski tip ayaklanmanın kıvılcımdan küle takibi yapılacaktır.

Chelsea Marina sakinleri evlerini yakacak, orta sınıf arabalarına atlayıp akrabalarına gidecek, ta ki devrimin gazı alınana kadar. Şeytanın hikmeti insanlara kendinin var olmadığına inandırmak, kapitalizmin de öyle. Satın alınan devlet mekanizmaları tehlikeli şekilde şişen balonun havasını almak için ölümlü veya ölümsüz eylemlerin bekçiliğini yapacak, karmaşa dinene kadar her şey olabildiğince sütliman halde tutulacak. Olmadı mı, hareketin başlarıyla anlaşılır, olay kapanır. Sendikacılar, sözcüler, gücü olan kim varsa satın alınır ve her şey biter. Bu kadar. Alevlerin içinde yiten birikimler, yıllar... Bir şeylerin değişeceğini umanların, ateşi can pahasına harlayanların gözlerinden uzakta iki el sıkışır, gelecek yiter. Bu kadar.
Richard Gould, Chelsea Marina tayfasının verdiği manidar adla Dr. Moreau, çocuk doktoru ve hastalanmış toplum için son derece orijinal tedaviler üretebilecek öfkeye ve yaratıcılığa sahip. Esas oğlanımız David Markham, olayların içine hava alanı patlamasında eski eşini kaybettikten sonra çekiliyor. İşin iki boyutundan biri bu toplumsal çalkalanma, ikincisi de bireysel bunalımlar ama ikisini bir noktadan sonra ayırmak mümkün değil. David psikolog, ikinci eşinin topallığı ve koltuk değnekleri hassaslığına ayna tutuyor. Sally'nin topal kalmasına yol açan kazanın bir anlamı yok, kadını anlam arayışından koparan da bu; belirsizliğe karşı duyulan... Duyulmayan aslında, duyulacak bir şey de yok ki. David'le bu duyarsızlık içinde tanışıyor ve adamın benzer duygular taşıdığını öğrenince... Neden olmasın? Darlama da yok; açık ilişkilerinde başka insanlar da belirip kayboluyor. İyi veya kötü değil, akış bu. Ucu sinema salonu ve Ulusal Sinema Merkezi'ni yakmaya kadar gidecek kontrolsüz bir akış. İlk eş Laura'yla ilişkisinde David'in sancısını çektiği bir şey. Laura son derece kaotik ve coşkun. David'in sabitliğini aşan bir şey. Kopmalarına neden olan bu devinim, Laura'nın ölümünden sonra David'i Sally'den uzaklaştırıp kaos yaratıcıların kucağına atıyor.

Basit bir eylem ilkin; hayvanlara edilen eziyetin protestosunda David yakalanır, toplumdaki saygın konum adlı müthiş kurtarıcının yardımıyla yırtar. Bu güzel bir şey, içinizde bir psikopat yetiştiriyorsanız her an yardımınıza koşabilir. Manyak değilim ama lisedeki her türlü başarısızlığım ve nadiren ortaya çıkan çıkıntılıklarım bu efendilik sayesinde bertaraf edildi. "Tamam ama iyi çocuk, art niyetli değil. Bu seferlik affedelim, bu seferlik sözle uyaralım, bu kez en öne oturtalım."

İyi.

"Adler'de tedavi edilen çoğu hasta kaynağı olmayan, derin bir suçluluk duygusu içindedir, ama hâkimler tarafından yargılanan insanlarda en ufak bir pişmanlık belirtisi görülmüyordu. Adalet hiçbir şey başaramıyordu, polisin vaktini çalıyor ve kendi kendini küçültüyordu." (s. 44)

Yine kiniklere bağlayacağım, hukuk yerine felsefenin baş tacı edilmesini söylüyor içlerinden biri, böylece cezanın caydırıcılığı yerine sezgi yoluyla yanlıştan dönülür. İyi gerçekten. Ortada bir yanlış varsa. Problemsiz, tıkırında bir sistem bozulsun diye uğraşılıyorsa. Haftada kırk saatten fazlasının karşılığı tam olarak alınıyorsa. Bankalar insanları sömürmüyorsa. İnsanlar haksız yere hapse atılmıyorsa. Yoksa... yakın dünyayı!

Şiddeti huzur dolu bir gösteriden daha fazla kamçılayan bir şey yoktur, öyleyse iyi şeyler uğruna sürdürülen mücadelelerde bolca sopa yenecek, ardından en ekstrem eylemlere girişilecek. Bütün bir mahallenin yakılmasının yanında turizm şirketleri, film dükkanları, kültürel yapılar, paranın yönlendirdiği her şey küle çevrilecek. Doktorun eylemlerinde bu uç iyice hissedilir, yancıları her zaman aynı fikirde olmasa da. "Richard dünyayı anlamsız bulan insanların şiddetin anlamsızlığında anlam yakaladıklarını söyler." (s. 78) David, Laura'nın katilini araştırırken tanıştığı eylemcilerden bir bölümüyle yakın ilişkiler kurar, herkesin doktorla aynı fikirde olmadığını görür ve gruplaşmalar arasında ölüm tehlikesinden yırta yırta büyük mahalle yangınına kadar gelir. Kropotkin'in gözyaşlarıyla izleyeceği eylemde hayatları boyunca merkezi ısıtmaları hiç kesilmemiş insanlar son kozlarını oynar; itfaiye araçlarının sokaklara girmesini engelleyerek... Yakarlar işte, neleri varsa.

Zincirlerini parlatan, sosyal kodlarla kendi panoptikonlarını inşa eden orta sınıfın, bütün bir sınıfın son uçuşu, gökyüzünde son salınması... Laura'nın katilinin bulunup bulunmaması, David'in oradan oraya sürüklenmesi, Sally'nin çük tercihleri geri planda kalıyor.

Bulanık bir rüya. Bittiğinde acı bir tat bırakıyor, diğer tüm Ballard kitaplarında olduğu gibi.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir