Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Manguel’in çeviriye dair “değini”lerinden oluşuyor...
“Çeviri, belli bir metnin söylüyor göründüğü şeyi başka bir dilde ve başka gözlerle yeniden tahayyül etme sanatıdır. Çeviri okurdan yalnızca bir metnin anlaşılmasını talep etmez, aynı zamanda aynı anlaşılabilirliği başka bir okura da sunabilecek başka bir metnin, farklı bir metnin inşasını da talep eder. Çeviri olsa olsa bir anlama sanatıdır.”

Geçen sene deli gibi Alberto Manguel okudum, “nasıl da tamamladım ama külliyatını” diye bi havalara girdim filan, derken hop, 2 tane yeni kitabı çıktı. Ne diyebilirim ki, gerçekten üretken bir kimse kendisi! Yeter ki yazsın, ben geride kalmaya razıyım ve bir yazarı bitirdim sanarken bitirememek pek güzel bir duygu esasen.

Dokumanın Arka Yüzü, Manguel’in çeviriye (ya da kendisinin tabiriyle çeviri sanatına) dair “değini”lerinden oluşuyor. Deneme denemeyecek kadar minik metinler bunlar ama değinin ötesinde bir derinlik taşıdıkları da muhakkak. Daha önce Alberto Manguel okuyanlar zaten kendisinin nasıl bir entelektüel birikimi ve derinliği olduğunu bilirler, bu kez o birikimi çeviriye dair akıl yürütmek için kullanıyor. Özgün metinle çeviri arasındaki ilişkiye, çevirmenin rolüne, çevirinin hangi kapıları açabileceğine dair düşünüyor. Kitabı okurken sürekli “herhalde bir yerde Borges’in Pierre Menard’ına ve Don Kişot’u yeniden yazma hikâyesine gelecek konu” diye düşünüp durdum, gelmese şaşardım, neyse ki yanılmadım, kitabın sonlarında oraya da varıyor ve bu meşhur yeniden yazımı çeviri perspektifinden yorumluyor Manguel.

Çeviriye dair klasik tartışmaları da (çevirmen ne kadar sadık, ne kadar bağımsız olmalıdır vs.) kendi bakış açısıyla yeniden yorumlamayı ihmal etmiyor elbette. Sonuçta ortaya bence sadece çevirmenlerin değil ve hatta daha çok çeviri okuyan okurların muhakkak okuması gereken bir metin çıkıyor. Anlatının içine yedirdiği çeviri tarihinden ilginç örnekler ve anekdotlar da ayrıca pek leziz. Seviyoruz seni Alberto amcacığım.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
çok tuhaf, çok tekinsiz bir yolculuk yapmak isterseniz ki bence isteyin...
“Buz yeryüzünün kıvrımı üzerinde, dağlar ya da denizler tarafından engellenmeden, her gün sürünüyordu. Acele etmeden, duraklamadan, sürekli şehirlere yaklaşıyor, giriyor, onları dümdüz ediyor, kaynayan lavların yağdığı kraterleri dolduruyordu. Amansız bir düzen içinde dünyayı boydan boya yürüyüp geçen, yollarındaki her şeyi ezen, silip süpüren, imha eden, buzlu dev taburları durdurmanın yolu yoktu.”

“Kafka’nın kız kardeşi” diye anılan Anna Kavan’la (ki gerçek adı Helen Woods, müstear soyad olarak seçtiği Kavan’da zaten bir Kafka anıştırması var zaten) sonunda, sonunda tanıştım ve büyülendim. Kavurucu bir sıcakta okuduğum kitapta tarif ettiği buzu iliklerimde hissettim, üşüdüm resmen. Çok çizgidışı, kategoriler üstü bir metin bu, tek bir biçimde (distopya? bilimkurgu?) tanımlamak imkansız. “Kafka’nın kız kardeşi” denmesi de boşuna değilmiş anladım, dünyanın her yerinde geçen bir anlatının insanı bunca sıkıştırması, hapsetmesi inanılmaz bir şey, binlerce kilometre yol giden karakteri izlerken tek bir odaya kapanıp kalmışsınız gibi hissettiriyor yazar size - Kafkaesk’in dibi.

Dünya durmadan soğuyor, buz kütleleri gezegeni kuşatıyor. Anlatıcımız gümüş saçlı bir kadının peşinde, onu bulmak, “korumak” istiyor. Kadın kaçıyor. Arkasında buz, önünde gümüş saçlı kadın, bir kovalamaca takip ediyoruz. Okuduklarımızın hangisi gerçek, hangisi rüya, hangisi anlatıcımızın zihninde anlamak güç, ateşli bir rüyada gibi iç içe geçmiş her şey. Goodreads’de Mehmet Baran’ın kitaba dair yorumu bu katmanları ayırmak için çok aydınlatıcı bir izlek sunuyor; spoiler olmaması için aktarmayacağım ama Kavan’ın kitaba serpiştirdiği ipuçlarını çok doğru tespit ettiğini düşünüyorum. Sadece şunu söyleyeceğim: üç değil, iki ana karakterimiz var bence de ve hayır, doğrusal bir anlatı okumuyoruz. Bu perspektifen bakınca bu kitabın o meşhur “edebiyattaki şeytani ikizler” literatürü içinde değerlendirilebileceğini düşünüyorum.

Kitabı okumamış birine tarif etmek çok zor olduğu için bu da müphem bir inceleme oldu ama olsun varsın. Kitap bence kusursuz, Selahattin Özpalabıyıklar’ın çevirisi muazzam. Çok tuhaf, çok tekinsiz bir yolculuk yapmak isterseniz ki bence isteyin, lütfen okuyun bu kitabı.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
çok etkilendim...
Avustralyalı yazar Meg Mason'ın 2022'de Women's Prize for Fiction ödülüne aday gösterilen kitabı Keder ve Mutluluk, aşk, depresyon, umutsuzluk, aile ve ama en çok da akıl hastalıkları üzerine çok sert, çok gerçek bir anlatı.

17 yaşından itibaren kronik depresyonla mücadele eden anlatıcımız Martha'nın hayatını dinliyoruz kendisinden. İçine düştüğü karanlık dehlizleri, yönetemediği ruhsal dalgalanmalarını, akıl hastalıkları toplumca korkunç biçimde şeytanileştirildiği için asla gerçekle yüzleşemeyişini ve yüzleşemedikçe kendi karanlığına daha çok gömülüşünü, ilaçlarla ilişkisini, o ilaçların bedeniyle kurduğu ilişkiyi değiştirişini, kimi davranışlarının sorumlusunun hastalığı mı yoksa bizzat kendisi mi olduğunu asla bilemeyişini, tam da bu nedenle kendiyle ilişkisini bir türlü stabilize edemeyişini, o çaresizliğini, sevmeyi ve sevilmeyi bir türlü tam beceremeyişini. Ve daha nicelerini.

Martha'nın çocukluğundan başlıyor anlatı ve 40'larının ortasına dek eşlik ediyoruz hikâyesine. Alkolik ve öfkeli bir anne, sevgi dolu ama başarısız bir baba, biraz uçuk ama sağlam bir kız kardeş, aşık bir adam. Bütün karakterler o kadar iyi, o kadar iyi çizilmiş ki, hepsini bizzat tanımış gibi hissediyorum.

Martha'nın, yazarın adını özellikle belirtmediği akıl hastalığı tüm hayat öyküsünü şekillendiriyor. "***" şeklinde geçiyor hastalık. Kronik depresyon mu, şizofreni mi, borderline mı? Bilmiyoruz. Bilmeyin diyor zaten yazar da. Adını koymuyor ki boşluğa ne doldurursak dolduralım değişmeyeceğini anlayalım. Her tür akıl hastalığını toplumca nasıl şeytanileştirdiğimizi görebilelim. Sadece kendilerinin "kötü, bozuk, yanlış" olduğunu hissettirdiğimiz bu insanları işitmek mümkün mü, kafa yoralım.

Çok etkilendim, yer yer çok kızdım, sonra kendime kızdım, yer yer de çok ağladım - özellikle Martha ve annesinin ilişkisine dair bölümlerde. Kitaba dair tek eleştirim, dilinin benim için biraz fazla sade oluşuydu, hikâye muhteşem aktarılmış da olsa, belki dil biraz daha lezzetli olabilirdi ama olsun varsın, bu haliyle de müthiş bir kitap kendisi.

Okuyunuz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çok hüzünlü bir masal gibi...
"Burada kadın olmak, sürekli kanayan bir yara olmak demektir."

Beni mahvettin Toni Morrison ve bunu ilk kez yapmıyorsun. Merhamet, 1600’ler Amerikasında geçen ve Morrison edebiyatının temel konuları olan ırk ve toplumsal cinsiyet meselelerini bu defa kölelik ekseninde ele alan bir roman. Alınıp satılan siyah köle kızların hayatta kalma hikâyelerini anlatıyor Morrison. Ama nasıl güzel, nasıl güçlü bir dille.

Öyküyü iki biçimde takip ediyoruz. Biri Florence’ın ağzından. Bir köle kadının kızı Florence, henüz sekiz yaşındayken bir adam annesini ve henüz bebek olan erkek kardeşini almak istiyor, anne kızı öne itip “bunu alın” diyor. Hayata reddedilerek başlamış, kendini sevdirmek ve kabul ettirmek için her şeyi yapabilecek bir genç kadın o. Florence yürüyor, yürürken de biriyle konuşuyor içinden. Ki zaten kitabın ilk cümleleri de onun ağzından: “Korkma. Yaptığım onca şeye rağmen kelimelerim seni incitemez.”

Tek sayılı bölümlerde Florence’i dinliyoruz, çift sayılılarda ise tanrı anlatıcı bize Florence’i alan efendi Jacob Vaark’ı ve evindeki insanları anlatıyor. Karısı, ölen çocukları, evdeki diğer iki köle kadın ve hayatlarını kiralamış işçiler. Başlangıçta bu geçişlere adapte olmak zor olsa da, ben hızlıca alıştım ve kendimi metne bıraktım.

Çok hüzünlü, çok zehirli bir masal gibi bu kitap. Yazarın ileri-geri giderek anlatışı ve muğlak cümleleri sanki karakterlerin zihinlerindeki düşüncelerden sallar yapmış da bizi üstlerine bindirip dolaştırıyor gibi hissettiriyor insana. Hele Florence’in anlattığı bölümler. Onlar nasıl güzel, nasıl şiirli. Mesela: “Aniden alçalan bir kırlangıç sürüsü ağaçların dallarına konuyor. Sayıları o kadar fazla ki, ağaçlar kuş açmış zannedersiniz, yapraklar görünmüyor. Lina ormanı işaret ediyor. Dünyayı biz şekillendirmeyiz. Dünya bizi şekillendirir.”

Çok sevdim sonuçta. Hele ki o beklenmedik kısacık son bölüm... Ah. O bölümden bir alıntıyla bitireyim:

“Tanrının bahşettiği bir mucize değildi bu. Merhametti. Bir insanın merhametiydi. Dizlerimin üstünden kalkmadım. (...) Başkasının kaderini omuzlarında taşımak ağır bir yüktür; başkasının kaderini ele geçirmeye çalışmak yanlıştır; kendi kaderini başkasına teslim etmekten hayır gelmez.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bu kitapta herkes başka bir şey bulacaktır...
"Bugün Ema ile boşanmamızın ilk yıldönümü. Ondan bazı rüyalarımı ve birkaç ıvır zıvırımı hala alamadım. Rüyalar kedi gibidir. Eski evini en son onlar unutur."

Şimdi başlarım, bundan sonra başlarım, ha şimdi, ha yarın derken Bulgar yazar Georgi Gospodinov ile tanışmamı erteledim durdum, ben ertelerken kendisi son kitabı Zaman Sığınağı ile Booker ödülü bile aldı. Neyse, sonunda Doğal Roman ile kendisinin edebiyatıyla ilk buluşmamı gerçekleştirmeyi başardım. Gururluyum.

Nasıl anlatayım bu kitabı bilmiyorum, müthiş tuhaf çünkü kendisi. Bir tür antiroman ama bildiğimiz antiromanlardan da değil, onun alıştığımız bir biçimi oluyor, bu kitap bildiğimiz romanların hayli dışında. Gerçi kategorize etmeye çok da gerek var mı bilmiyorum, adam kendi kategorisini yaratmış, adını da koymuş işte: doğal roman! Ki Zaten en baştan soruyor: "Trajiğin ne olduğunu artık bilmediğimiz bu ortamda roman nasıl mümkün olabilir ki? Ulvi olan yok olmuşsa, tüm öngörülebilirliği ve daha da kötüsü, yıkıcı tesadüflerinin cılız gizemiyle hayatımızda sadece gündelik olan kalmışsa, romanın düşüncesi bile nasıl mümkün olabilir ki?"

Çatı hikâye anlatıcımızın eşiyle ayrılık süreci olsa da (işte trajik olan!), bunu hiç konvansiyonel olmayan bir biçimde aktarıyor yazar. Zamanda ileri-geri gidip gelmeler, anlatıcının yazdığı öykülerden fragmanlar, o öykülerin akıbetleri, birden anlatıcının zihnine girip onun bilinç akışıyla sürüklendiğimiz bölümler... Bu sürüklendiğimiz bölümlerde bol bol tuvalet meselesine giriyoruz, kapakta kullanılan resim de bu yüzden seçilmiş. Tuvaletler, bok ve sinekler üzerine uzun uzun kafa yoruyor yazar ve fakat bunlar metnin içinde zorlama ya da sakil durmuyor, genelde böyle kısımların metne çok eklenti gibi kaldığına şahit oluruz, Gospodinov bu kısımları çok büyük bir doğallıkla kotarmış.

Okurken acayip tuhaf bulduğum ve fakat bir yandan da "ne kadar güzel ya" diye düşündüğüm bir kitap oldu Doğal Roman. Güzel çünkü - bildiğimiz anlamıyla güzel. Bu kitapta herkes başka bir şey bulacaktır, ben güzellik buldum. Doğal olanın güzelliği olsa gerek bu.

Ben seninle daha yakınlaşırım Gospodinov. Bakalım neler yaşayacağız beraber.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bilgi gibi değil de sezgi gibi daha ziyade...
"Bu sesi tanıyordu. Bu sesi tanımıyordu. Geçmiş, bir yerlerde bir hata varmış gibi şimdiki zamana sızıyordu sanki. Yoksa gelecek mi geçmişin içine dökülüyordu? Her iki türlü de kabus gibiydi. İçindeki karanlık diyar gözler önüne serilmiş gibi. İç dışa dönüşmüş gibi. Zamanın çivisi çıkmıştı, orası kesin."

İngiliz yazar Kate Atkinson'ın "Hayat, Sil Baştan"ından beklentilerim büyüktü ancak maalesef umduğumdan daha zayıf buldum bu kitabı, biraz üzgünüm. Bir "şimdi yaşamakta olduğun ve bugüne dek yaşadığın hayatı bir kez daha ve pek çok defa daha yaşama" hikâyesi bu. Orada 5 dakika daha fazla kalsam ne olurdu, o gün ana caddeden değil ara sokaktan yürüsem ne değişirdi, o dükkana değil yanındakine girsem yaşayacağım hayat bambaşka olur muydu? Zaman zaman herkesin aklına düşen bu türde sorular çerçevesinde, Ursula Todd isimli bir kadının 1910 yılındaki doğumundan sonra yaşadığı / yaşayabileceği türlü hayatları sıralıyor yazar ve hepsi birbirinden çok farklı yerlere varıyor, hatta bu hayatların birinde henüz Führer olmamış bir Hitler'i öldürme şansı geçiyor Ursula'nın eline. (Spoiler değil, kitabın ilk bölümü ve arka kapakta da yazıyor.)

Ursula'nın bu şansı kullanmasının bir sebebi var: o alternatif hayatlar zihninin bir tarafında duruyor çünkü. Bilgi gibi değil de sezgi gibi daha ziyade, ama oradalar. Tuhaf bi deja vu hissiyle zaman zaman onları "hatırlıyor". Zirilyon kere yazdım bu konuda; benim gibi hatıranın / hafızanın dinamikliğine ve kusurluluğuna takık biri için epey enteresan bir konu bu aslında.

Ama gelin görün ki aradığım lezzeti bulamadım işte. Yazar derdini anlatmak için aşırı tekrara düşmüş. Bu kitabı "sıkıcı" bulmak en son aklıma gelen ihtimallerdendi kendisini elime aldığımda ama maalesef sıkıcı, hikâyelerini anlatış biçimini yavan ve fazla durağan buldum. Zekice fikrinden fazla büyülenmiş ve onu vurgulamaya kendini fazla adamış, ancak o fikrin içinde serpilmesi gereken öykülere pek özenmemiş yazar, galiba kitabı sıkıcı bulmama bu sebep oldu.

Benzer bir fikrin çok çok daha iyi bir uygulamasını okumak isterseniz, canım Jenny Erpenbeck'in "Bütün Günlerin Akşamı" kitabına bakmanızı önereceğim, bence o müthiş bir kitap mesela.

Böyle.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
yine aynı şiirli, şarkılı dil, yine aynı tarifsiz lezzet...
“Bu sese kulak ver. Hikâye yeniden başlıyor. Çünkü Mogador’da aşıkların uyanma vaktiydi. Nerede son bulur meydanda anlatılan hikâyeler? Belki de onları dinleyip sahiplenen bizlerde.”

Arzunun geometrik bir formda vücut bulmuş hali olan Mogador’u dördüncü kez ziyaret ettim bu kitapla. Meksikalı yazar Alberto Ruy-Sanchez, bu kez bir tür Binbir Gece Masalları anlatısı ile karşımızda. Sevgilisinin duyarsızlığından bıkan hamile bir kadın; Hassiba (ki kendisi bir önceki kitaptaki karakterlerin torunu, uyurgezerler soyundan), ona meydan okumaya karar veriyor ve onunla ancak şehirdeki yeni bir bahçeyi keşfettikçe sevişeceğini söylüyor. Anlatıcımız da Mogador’un gizli bahçelerini toplamaya başlıyor.

Bu bahçeler bildiğimiz bahçelerden farklı; dans eden ruhların bahçesi, argümanlar bahçesi, çiçekler ve yankılarının bahçesi, palmiye ve kaktüs bahçeleri - ilk bakışta bahçe olacağını düşünmediğimiz nice şeyden bahçeler devşiriyor anlatıcımız ve o bahçelerin diliyle arzusunu anlatıyor sevgilisine.

Ruy-Sanchez’in dilini anlatmaya gerek yok, okuduysanız biliyorsunuzdur zaten, yine aynı şiirli, şarkılı dil, yine aynı tarifsiz lezzet. Beşliyi bitirmeye yaklaşırken bir kez daha şaşırıyorum, insan arzunun tüm katmanlarını bu kadar mâhir biçimde anlatabilir, dönüştüğü şeyleri nasıl böyle keskin biçimde saptayabilir, nasıl böyle büyü gibi, dua gibi, söylence gibi metinler yazabilir diye. (Bu nasıl bir cümledir mesela?! “Bedeninin her bir ağzında beliren tebessümleri yorulmak bilmeden ben yetiştireceğim.”) Okuduğum hiçbir şeye benzemeyen, bambaşka bir dünya bu ve Mogador’a gitmek insanın her seferinde dönüştürüyor, dönerken hiçbir zaman aynı kişi olarak dönmüyorum resmen.

Son bir yolcululuğum kaldı Mogador’a. Keşke bu seyahatler hiç bitmese diyeceğim ama, zihnimde Mogador’a gitmeyi sürdüreceğim gerçeğiyle avutuyorum kendimi.

Şu pasajla bitireyim: “Herkes hayatları buna bağlıymış gibi kendi bahçe arzusuna tutunmuş. Çünkü bir bahçe fikrinin bile, arzu dolu hayal gücünde yalnızca bedenin değil, hayatın anlamı kabul edilen her şeyin teslim edildiği bir cennet özlemi uyandırdığı açıktır.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
"şehirli yalnızlık" izleği üzerinden aktarılan gözlemler...
"Bu mevsimin ya da ailelerimizin merhametsiz gölgesinden sakınmak mümkün değil. Ama aynı zamanda birilerinin merhametli gölgesine de muhtacım."

Jhumpa Lahiri ile tanışma kitabım oldu "Olduğum Yer". Aslında kendisinin "Saçındaki Gün Işığı" kitabı çok övülüyor, belki de onunla başlamalıydım zira bu kitapla ilgili kafam karışık. Kötü mü, asla değil ama yani... Okuduğum bir incelemede "her şeye ve hiçbir şeye dair bir kitap" diye yazmıştı biri, çok güzel bir tanımlama, öyle hakikaten.

40larında bir kadının minik minik düşüncelerini okuyoruz. Sokakta yürüyor, arkadaşlarıyla buluşuyor, evine gidiyor, trene biniyor, görüyor, bakıyor, düşünüyor, yazıyor. Bu türü biliyoruz; bence mesela Rachel Cusk epey iyi örneklerini veriyor bu türün, Claire Louise-Bennett'in Gölet'i ve Jessie Greengrass'ın Bakış'ı da benzer denebilir, mesela onları pek sevmemiştim. Bunu da pek sevemedim.

Belirgin bir hikâye okumuyoruz, daha çok "şehirli yalnızlık" izleği üzerinden aktarılan gözlemler bunlar. Hatta "şehirde yalnız bir kadın olmak" diye de spesifikleştirebiliriz. Açıkçası bu gözlemlerin pek bir yere varmıyor olması sanırım beni bunalttı. Anlatıcımız iyi bir gözlemci evet ama sadece gözlemlediğiyle kalıyor, bence okura fazla iş bırakılmış. Kimi gözlemleri tanıdık ve hoş (örneğin süpermarkette karşılaştığı evli & çocuklu arkadaşının ihtişamlı sepetiyle kendisinin yarı boş sepetini karşılaştırdığı bölüm çok güzel yakalanmıştı) olmakla beraber, genel olarak biraz havada kalıyor her şey. Mesele bir hikâye olmaması değil de, metnin çok yarım hissettirmesi bence.

Bir de çok depresif, benim için fazla depresifti. Hüzne çok meyyal olmayan biri olarak ilişkilenmekte güçlük çektim. Her ne kadar tercihini yalnızlıktan yana kullanmış ve bir biçimde kendisi için iyi olanın bu olduğuna kendini ikna etmiş gibi gözükse de, yer yer kendine fazlaca acıyor bence anlatıcımız, bununla özdeşlik kuramadım ve içine giremedim. Bilemiyorum, hayat bu kadar neşesiz değil sanki ya. Belki hayatımın kişisel olarak başka bir fazında okusam başka bir his geçerdi ama şu ara olmadı pek.

Eren Yücesay Cendey'in İtalyanca'dan çevirisi her zamanki gibi çok leziz, eklemeden bitirmeyeyim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
manifesto gibi bir kitap...
"Bu kitap ne sonbahar ne de Çin’le ilgili elbette. Dolayısıyla zaman ve mekân benzerlikleri birer tesadüften ibarettir."

Hayatımda okuduğum en absürt metinlerden biriyle tanıştım Boris Vian ile. Epey gecikmiş bir tanışma bu ve Mezarlarınıza Tüküreceğim ya da Günlerin Köpüğü gibi kült eserlerinden biriyle değil bu tuhaf kitabıyla tanışmak belki biraz alışılmışın dışında oldu ama ne fark eder - çok sevdim. Niye sevdiğimi anlatacak kelimeleri bulmam zor, çünkü büyük bir tuhaflık deryasının içinde yüzdüm 3 gün boyunca ama kendimi dalgalara bıraktım ve Vian'ın Ezgopotamya'sındaki tuhaf ekibin bir parçası oluverdim.

Çölün ortasında anlamsız, kimin kullanacağı ve niye yaptırıldığı belirsiz bir demiryolu inşaatının içindeyiz. Arka kapakta şöyle diyor; tam da bu sahiden: "Vian’ın kendine has üslubunu konuşturarak mizahla trajiği absürtte birleştirdiği, anıştırmalar, ikilikler, belirsizlikler ve çelişkilerden beslenerek gerçekleştirilmesi imkânsız bir bütünlük yakaladığı, her okumada yeni anlamlar kazanan bu roman..." Mizahla trajiği absürtte birleştirme işini muazzam beceriyor Vian, onca anlamsızlığın içinde kahkahalar atarak okurken kimi anlarda insanın gözlerini dolduracak denli dokunaklı bir cümleye yahut sizi durup derin düşüncelere gark edecek derinlikte bir fikre denk gelebiliyorsunuz.

Öfke duyduğu ünlü yazarların isimlerini az az değiştirerek kitabında sevimsiz karakterlere dönüştürüyor, olmayan kelimeler icat edip bunları dünyanın en genelgeçer laflarıymış gibi kullanıveriyor, okuru ikna etmek zorunda hissetmiyor kendini ama bunu da "yaptım, oldu" diyen bir üstencilikle değil yazdığı şarkılı metnin kendisine tanıdığı hakkı kullanarak yapıyor resmen. Kitaptaki bir dolu karakterin hepsini uzun uzun anlatmadan boyutlandırmayı, anlaşılır kılmayı beceriyor.

Yaratıcılığa dair bir manifesto gibi bir kitap resmen. İçinde yaşadığımız dünyanın zaten bir absürtlükler toplamı olduğunu bu biçimde anlatabilmesi çok etkileyici. Alev abinin (Er) çevirisi de her zamanki gibi pırıl pırıl, böyle zor bir metin bundan daha iyi çevirilemezdi sanırım.

Boris Vian'la seyahatlerim kesinlikle sürecek.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
minicik imgeler üzerinden muazzam biçimde anlatmayı başaran bir yazar...
“Bu kadar zaman sonra sana karşı kin ya da nefret duyduğum yok. Gördüğüm tek anne sendin. O yüzden diğer anneleri de sevemiyorum. Sen yeryüzünde kimseye dönüp bakmadan, kızgın bakışlarını sular âlemine çevirip mağrur bir şekilde kendini korumaya devam ettin.”

Yūko Tsushima’yı tanımadığımızı sanıyoruz ama aslında tanıyoruz: pek çoğumuzun okuduğu Annie Ernaux eseri Olay’ın epigrafı kendisine ait bir cümle çünkü: “Kim bilir hafızanın şeylere son noktasına kadar bakmak olmadığını?”

Japon yazar Osamu Dazai’nin kızı olan (gerçi babasını henüz 1 yaşındayken kaybettiği için pek bir ilişkileri olamamış) Tsushima’nın dilimize çevrilen ilk kitabı Köpeklere ve Duvarlara Dair’i seveceğimden emin olarak başladım kitaba, zira öncesinde kendisinin Annie Ernaux ile yaptıkları bir sohbeti çevirme şansına erişmiş ve bu sayede bu iki kadının edebiyatlarının ne kadar ortak nokta barındırdığını görebilmiştim. İki bambaşka kültür, iki bambaşka coğrafya ancak benzer dertler, benzer bakma biçimleri, benzer duygular.

Nitekim yanılmadım: bayıldım bu küçücük kitaba. 60 sayfaya ne kadar duygu sığdırılabilirse o kadar çok duygu sığdırmış Tsushima. İki öyküden oluşuyor kitap, tıpkı Ernaux gibi özkurmaca yazıyor Tsushima ve her iki öykü de annelik hallerine bakıyor. Kendi anneliğine ve anne olan her kadının yaptığı gibi annesinin anneliğine, dolayısıyla da çocukluğuna. Hiç tanıyamadığı babası, zeka geriliği olan ve erken yaşta kaybettiği erkek kardeşi, tüm bunların içinde ayakta kalmaya çalışırken kendisiyle ilişkilenmeyi beceremeyen annesi. Birbirlerine duydukları karmakarışık öfke, öfkeye karışan acıma duygusu ve şefkat, birbirlerine duydukları acımanın kendilerine duydukları acımayı güçlendirip öfkeyi büyüten korkunç dinamiği ve daha niceleri. Ve bunları minicik, minicik imgeler üzerinden (şemsiyeler ve su damlaları, duvarlar, tuğlalar ve köpekler) muazzam biçimde anlatmayı başaran bir yazar.

Çok, çok, çok sevdim. Kitap bitti, boğazıma oturan yumruyu ne yapacağımı bilemeden denize, suya baktım uzun uzun. (Su meselesini kitabı okuyunca anlayacaksınız.) Umarım yazarın diğer eserleri de tez zamanda çevrilir -bence kendisinin kelimelerine ihtiyacımız var.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir