Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şarlatanlığın Tarihi
Günah Keçisi: Başkalarının Suçlarının Tarihi ile paralel okunabilir, şarlatanlık sonucu ortaya çıkan faciaların sorumlulukları günah keçilerine devrediliyor, çoğu olay iki incelemede de mevcut.
Bilginin doğru düzgün üretilmediği veya uygulanmadığı, bir de evrenselleşmediği zamanların hikâyelerini göreceğiz, insanın yok ediciliği cabası. Bireysel şarlatanlıkların yanında devletlerin katakullileri de dikkat çekici, saçmalığın boyutunun büyümesiyle yıkımın da büyümesi ve milyonlarca insanın hayatına mal olması korkunç ama sanırım en korkuncu insanın aptallığının boyutları ve zor zamanlarda en inanılmaz şeylere bel bağlayabilmesi.
Her bir başlığın altında birkaç olay var, üçünü beşini alacağım.
Ve İnsan: Korse kullanımıyla başlıyor. Estetik niyetlerle icat edilen korsenin hem psikolojik hem de fiziksel zararlarının olduğu oldukça geç fark ediliyor. Karaciğeri neredeyse ikiye böldüğü söylenmiş ki filmlerden biliyoruz, kadınların sırtına basılır ve ipler iki elle çekilir, bağlanır, "boru geçirilmiş bir karınca" gibi dolanan kadınlar güzelliklerini sergilerler. Hamilelik döneminde korse takan kadınların ölü doğum yapmaları, omurgalarını sakatlamaları ve benzeri pek çok hadise gerçekleşirken göğüslerinin dikleşmesi ve incecik görünmeleri önemini korumaktadır. Çok iyi. İnsanoğlu iyi hayatta kalmış gerçekten.
İkinci başlık,bloomers denen bir kıyafet. 1850'lerde ABD'de üretiliyor ve İngiltere'ye getiriliyor. Fahişelerin giydiği bir kıyafet olarak damgalanıyor ve ahlaksızlığı yaydığı gerekçesiyle erkekler tarafından gözden düşürülüyor. Rahatlığına bayılan soylu kadınlar da kötüleme dalgasına kapılıp giymiyorlar. Kıyafet ulan işte altı üstü ama öyle değil, yasak.
Ördek ayaklı kadınlarda Çinlilerin ayak bağlama geleneği başrol oynuyor, yine filmlerden biliyoruz. Mao iktidara gelip yasaklayana kadar bin yıl boyunca bu gelenek sürmüş ve kadınlara işkence çektirmiş resmen. Ataerkilliğin saçmalığı altında kadınların böyle yürümeleri son derece çekici bir durummuş, üstelik ayakları bağlanan kadınların bir süre sonra yürüyememeye başlaması sonucunda çalışamamaları ve evden pek uzaklaşamamaları, erkekler için zenginlik sembolü olurmuş, bir de güven problemini ortadan kaldırırmış. Hayvanız sanırım erkekler, ha?
Güzellik miti konusunda aynaların önemi bir diğer konu. Aynaların kullanımının yaygınlaşmasıyla kadınlar arasında intihar oranı artmış, kusurları söyleyen aynalar insanları mutsuz etmeye başlamış. Sonuçta kozmetik sektörü gelişmiş ve insanların kendilerini mahvetmeleri hızlanmış. Kraliyet ailesinin kadınları dahil bol cıvalı, yoğun zehirli karışımları yüzlerine sürmeye başlamışlar. Gelsin ölümler. Horace Walpole'un zehirlenerek ölen bir kadının yüzünü tasviri var, düşman başına bile değil. Frenginin tedavisinde de cıva kullanılmış, hastalar acı çekmedikleri sürece frengiden kurtulamayacaklarını düşünüp bol bol cıva sürmüşler, bol bol zehirlenip ölmüşler. Yemeklerden de ölmüşler; ekmekler güzel gözüksün diye içine bir dünya kimyasal katılırmış ve bu yüzden çok insan ölmüş. Fransızlar iki yüz yıl boyunca İngilizlerin ayıla bayıla yediği patatesten uzak durmuşlar, patates yemenin cüzama yol açtığı dedikodusu yayılmış, maksat Fransız mutfağını İngiliz işgalinden korumakmış. Patatesin yasaklanması yüzünden yüzlerce köylü açlıktan ölmüş. İrlanda'daki patates kıtlığı da mevzu bahis. Avrupa açlıkla mücadele ederken İrlanda patates sayesinde sağlıklı insanların ülkesi olmuş ama hızlı nüfus artışı yüzünden insanlar bir deri bir kemik ölmeye başlamışlar, İngiltere zerre yardım etmediği için de günümüze kadar süren düşmanlıkları doğmuş.
Hurafeler Tarihi: Tutankamon'un Laneti. Hikâyede kaşiflerin kankaları dahi bir kaza sonucu ölür, kazıyı yapanların yedi ceddi çeker. Morris, geçtiğimiz yüzyılın başındaki savaşların, kaosla dolan dünyanın bu miti güçlendirdiğini hatta var ettiğini söylüyor. Gerisi bolca hurafe.
Güzellik miti konusunda aynaların önemi bir diğer konu. Aynaların kullanımının yaygınlaşmasıyla kadınlar arasında intihar oranı artmış, kusurları söyleyen aynalar insanları mutsuz etmeye başlamış. Sonuçta kozmetik sektörü gelişmiş ve insanların kendilerini mahvetmeleri hızlanmış. Kraliyet ailesinin kadınları dahil bol cıvalı, yoğun zehirli karışımları yüzlerine sürmeye başlamışlar. Gelsin ölümler. Horace Walpole'un zehirlenerek ölen bir kadının yüzünü tasviri var, düşman başına bile değil. Frenginin tedavisinde de cıva kullanılmış, hastalar acı çekmedikleri sürece frengiden kurtulamayacaklarını düşünüp bol bol cıva sürmüşler, bol bol zehirlenip ölmüşler. Yemeklerden de ölmüşler; ekmekler güzel gözüksün diye içine bir dünya kimyasal katılırmış ve bu yüzden çok insan ölmüş. Fransızlar iki yüz yıl boyunca İngilizlerin ayıla bayıla yediği patatesten uzak durmuşlar, patates yemenin cüzama yol açtığı dedikodusu yayılmış, maksat Fransız mutfağını İngiliz işgalinden korumakmış. Patatesin yasaklanması yüzünden yüzlerce köylü açlıktan ölmüş. İrlanda'daki patates kıtlığı da mevzu bahis. Avrupa açlıkla mücadele ederken İrlanda patates sayesinde sağlıklı insanların ülkesi olmuş ama hızlı nüfus artışı yüzünden insanlar bir deri bir kemik ölmeye başlamışlar, İngiltere zerre yardım etmediği için de günümüze kadar süren düşmanlıkları doğmuş.
Hurafeler Tarihi: Tutankamon'un Laneti. Hikâyede kaşiflerin kankaları dahi bir kaza sonucu ölür, kazıyı yapanların yedi ceddi çeker. Morris, geçtiğimiz yüzyılın başındaki savaşların, kaosla dolan dünyanın bu miti güçlendirdiğini hatta var ettiğini söylüyor. Gerisi bolca hurafe.
Yanıtla
1
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk
Gerhard Warlich için felsefe doktorası kuşların uçumu kadar mutluluk sağlamaz. Dünya masalarının başında oturan adamlar tarafından çeşitli kalıplara sokulmuştur. Sayısız kalıp. Varlık, bilgi, doğası olan her şey sayfalarda hapistir, doğa da. Felsefenin mutluluğu arayıştadır diye düşünüyorum, arayanlar bulduklarını düşünmezler, içinden geçtikleri yaşamın tadını bilirler. Tat curcunası. Bitimsiz. Biteceğini, bittiğini düşünenler ya kendilerini çok aşağı gören zavallılardır ve yeni bir şey söyleyemeyeceklerini düşünürler ya da başkalarının göreceli kesinliğine bel bağlamış kibirlilerdir diye düşündüm, Ekin karşımda, bir şeyle uğraşıyor, sordum, "Bitmez, bilmek konusunda mutlak bir sona ulaşılamaz," dedi. Etimolojik açıdan baktı. İyi bakar. Warlich'in bakışını gördü biraz, adamımız felsefenin kıyısında gözlemci olarak bulunur ve yaşamı gözler. Her bir hareketi, her bir davranışı görür ve mutluluğu bu kırıntılarda bulur. Mutsuzluğu bütün hayatında.
Açık hava kafesinde insanları gözlüyor. "Cılız güneşin altındaki insanlar, başarı ve rekabete dayalı toplumumuzun, mesai sonrası nihayet seyre sunulmuş yaldızlı kenarları gibiler." (s. 5) Çeşitli olaylar, insan davranışları ve Warlich'in kendine dönüşü. Başka umursayanı yok ve yaşamını bu şekilde sürdüremeyeceğini düşünüyor. Yıllardır birlikte yaşadığı sevgilisi Traudel iyi, evi iyi, geliri iyi ama hayat katlanılamaz derecede kötü. Yükünden mi? Hayatın seyri tamamen değişirse yükten de kurtulur, acınası olan her şey başka bir şeye dönüşmenin ihtimaliyle ortadan yok olur, Traudel de susar belki, her şeyin iyi olduğundan, hiçbir değişikliğe gerek olmadığından bahsetmez daha fazla. Oysa bir anda ortaya çıkan deli kadının yarı ölü insanları canlandırışı gibi bir durum gerekiyor Warlich için, şahit olduğu bu olay yaşamının nasıl olması gerektiğini de anlatır. Birbirine eklenen olaylar, mutluluğun örüntüsünü oluşturur ve kek hırsızının elindeki kek, Warlich'in mutluluğu haline gelir ki onu izleyen biri de meyve hırsızı olduğunu düşünebilir, manavın önünde gözlem yaptığı için şüphe çektiğini düşünür. Sanırım kutu adamlık tam onun için; pek görülmeyecek ve muhteşem bir biçimde görecek. Anlamlı bir hayatın özü, gözlemin bir mesleğe dönüşebilmesi ama imkansız bu, mutsuzluk buradan doğuyor.
Warlich 41 yaşında, felsefe doktorası var ve bir çamaşırhanede organizasyon müdürü olarak çalışıyor. Okulda ve okul dışında felsefeyle alakalı bir iş bulamadığı için 27 yaşında dağıtım şoförü olarak işe başlıyor ve müdürlüğe kadar yükseliyor. Traudel bir bankada şube müdürü olarak çalışıyor. Araları iyi, Traudel çocuk isteyene kadar.
Her şeyin birbirine karıştığı, anıların ve olasılıkların şimdide sıkıştığı an. Nokta.
Yanıtla
6
15
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Paris Semtinin Tüketilme Denemesi
Bakın, bu kesin Oulipo'nun yüz ikinci -falan- toplantısının ürünüdür, bilmiyorum, bir semtin tüketilmekten haberdar olabileceğini düşünüp bütün arabalarını, insanlarını, yollarını, pılıyı pırtıyı toplayıp kaçabileceğini düşünüyorum, bilmiyorum, bembeyaz bir boşlukta, bankta tek başına oturan Perec'in tüketilecek bir şey bulamayınca sırf kendini yazdığını düşünüp ortadan kaybolmasını hayal ediyorum, bunu hiç bilmiyorum. Ben kendi semtimi tüketmeye çalıştığım zaman otuz yılın buna yetmeyeceğini anladım, insanların haddi hesabı yoktu ve yeni binalar için yeni çimentolar dökülünce semtin dönüştüğü şey, işleri iyice karıştırdı. Perec üç günde tüketmeye çalışıyor, ben tüketemem. Perec kendisini pek az gösteriyor, ben sözcüklerden bağımsız değilim, her sözcükte kendimi gösteririm. "Araba" diyorum, misal, o araba sözcüğünün içinde benim arabam var, sizin değil, okura bir şey vermiyorum, sadece kendime yazdığımı söyleyip kendimi kandırıyorum, bu - ---> - dahil bunlara inanmayın. Perec bir oyunculdu ve acısını uzaklara kovalıyordu, ben acının ağzına oyuncak trenimle vuruyorum. Ben okurum, Perec yazar. Yazdıkça tüketir sanırım. Coupland hikâyelerimizi anlatmadıkça onlardan kurtulamayacağımızı söylüyordu. Bütün acılarımı hikâyeleştirsem onlardan kurtulabilir miyim? Keşke.
Saint-Sulpice meydanındakiler. Polis karakolu, otobüs durağı, büfe, kaldırım taşları, güvercinler ve pislikleri. Perec bunların çoğunun kaydedildiğini söyler; fotoğrafları çekilmiştir, betimlenmiştir, liste halinde sıralanmıştır, çeşitli kazıma biçimleri. Zamanın deviniminde neler olur, Perec bunu merak ediyor ve her şey dururken, bir tek bulutlar, insanlar ve araçlar hareket ederken neler olduğunu, neler yaşandığını anlatıyor. 18 Ekim 1974, sabah saatleri, gökyüzü bir halde, tam olarak görülen şeylerin listesi hazırlanıyor bir. Tabelalar, reklamlar, otobüslerin seyir rotaları, giden otobüse bakarken çeşmeden su fışkırıp fışkırmadığı. Evsizler, evler. Birbirini tutturamayanlar. Gözlemleyen ve gözlemleyeni gözlemleyen: Otobüslerden birinde Japon bir turist, anlatıcının fotoğrafını çekiyor. Hayal ediyorum, bembeyaz bir boşlukta, bir bankta oturuyor Perec -değil, anlatıcı- ve turiste bakıyor. Turist de kendine bakıyor, gördüğü beyaz bir boşluk. Sakinlik diyor, ara diyor anlatıcı. Öğle vakti bu kez. Yer değiştirme, eşya taşıma ve benzeri birçok biçim, araçlarla, bisikletlerle, çantalarla ve poşetlerle sıralandı. Meydanın meşhurluğu, kafenin doluluğunu söylememekten alıkoyuyor. Kafe mühim, açık hava kafelerinden biri, gözlemleyenden kurtulamaz, kendini tekrarlayabilir ve tekrar belirebilir. Bilinmez, biz sadece görenin gözüyüz. Saatler ilerliyor, gelip geçenler. Kadınlar, erkekler, lezbiyenler kesin, çeşitli geçişler, çeşitli akışlar, bitmeyeninden. Saat üçü geçiyor, sigarasını yüzük parmağıyla orta parmağı arasına sıkıştırmış bir adam anlatıcının ilgisini çekiyor, anlatıcı sigarayı bir tek kendisinin öyle tuttuğunu düşünürmüş. Artık öyle düşünmüyor, deliye benzeyen adamı gördü. Deliye benzediğini neden söyledi? Bunu düşünüyorum. Bakın, bir de dükkanın birinden çıkan polis memurunun ne aldığını bilmemesiyle, anlatıcının, yani bu nasıl bir işkence? Sigara mı? Tükenmez kalem mi? Bu şekilde sayıyor bir de. Ama bilemez, metnin amacı bilmek değil, anlatmaktır. Okurun normalliğine tekrar bürünelim ve tasmamızı tekrar takalım.
Otobüsleri saymak, zamanı bölümlemeye yaradığı için saymaktır.
Gün ışığı yer değiştirir, araçlar yer değiştirmez. O da olsaydı anlatım biçimi değişirdi.
19 Ekim 1974. Hafif yağmur, kornalar, giderilmeyen merak, anıların sadece adları, kendileri değil. Parçalar bir de, anlatıcı parçalardan bahseder. Resim tek bir parçadır ama ince çizgiler dikkatli bakılırsa görülebilir, birbirine ekli, sıkı parçalar. Otobüsler yine. Zaman da. Biri diğerini parçalar, parçalardan tek bir resim oluşur. Görünün yanında saatin üç olduğunun duyulması, işitmeye dayalı parçaların varlığını da bildirir.
Son günü anlatmıyorum, kalsın.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Roman Gibi
Pedagojik işkence aracı olarak kullanılmaması gereken bir metin, Pennac'ın ricası. İlk bölümü kullanılabilir ama insanlık gereği, böyle yapmamak lazım gelir. Evet, Simyacının Doğuşu nam bölümde bir okurun doğuş aşaması anlatılır, belki de ölüm sürecidir, aileden aileye değişir. Anlatıcı ve eşi, çocuklarını hikâyelere boğduktan sonra ne olacağını görmek ister gibiler. Bir yandan betimin televizyon tarafından ele geçirildiği zamanlarda 19. yüzyıl romanlarının rengarenk görselliğinin solma tehlikesi var, hiçbir şey televizyon kadar renkli olamaz ama çocuktan beklenen, belki de çocuğun erginlik ayini olarak televizyonu atlayıp okumaya yönelmesi. Bilirsiniz veya bilmezsiniz, televizyon sadece aptallar içindir. Çöple o kadar doludur ki bir avuç güzelliğin kokusu pis gelir. Bu yüzden sebebi ne olursa olsun -ki bu sebeplerden birkaçını duydum, içimden geçenleri söyleseydim başım derde girerdi ama insanlar için üzülüyorum, bunu söyleyebilirim- televizyon izlememeliyiz. Bu üfürük telkinlerden sonra okumaya dönmeliyiz, her zaman okumaya dönmeliyiz, televizyondan ve telefondan kurtulamıyorsak bile tez zamanda okumaya dönmeliyiz. Okumak değilse başka bir şey. Yaşamımız reklamları ve haberleri izlemek için yeterince boş olmamalı. Aşırı tepki verdiğimi söyleyen arkadaşlarım, üzgünüm, ciddi ciddi televizyon izleyen insandan bir anda soğuyorum, başına vurasım geliyor, o kadar tiksiniyorum televizyondan. Zamanla izleyenden de. Eeh, yeter.
Evet, Roman Gibi çünkü okumanın da -edim süresinin- karakterleri, olay örgüsü, yabancılaştırması, edebi terimlerle karşılanan her türlü uydurmasyon tekniği vardır. Pennac bir okur yaratmayı modeller üzerinden anlatıyor ve ucundan pedagojiye de bulaşıyor tabii, bir de beş yüz yıllık bir türün serüvenini örneklemler yoluyla anlatıyor.
"Okumak fiilinin emir kipine tahammülü yoktur." (s. 11) Bunu elde tutmalıyız, her şey bunun üzerine inşa edilecek. Anlatıcı, eşini yardımıyla çocuğuna kitap okutturmaya çalışıyor ki bu çalışmayla yapılabilecek bir şey değildir. Sonuçta çocuk uyuyakalıyor veya sayfaların yarısını atlıyor veya başka okumama çabaları sergiliyor. Okuma çabaları da benzer şekilde belirir, çok okuyana karşı çıkılır çünkü göz bozulabilir, sosyal yaşamdan geri kalınabilir, kitap okumanın türlü türlü tehlikeleri var, içlerinden biri her an okuru bulabilir. Annenin ve babanın rehberliği iyidir, çocuk korkmadığı sürece ama bunun da bir dengesi olmalı. Anlatıcı Tolkien'ın rolüne bürünüp çocuğa masallar uyduruyor, sayısız masal. Çocuk masalları seviyor, okumayı da ama okulda verilen ödevler canından bezdiriyor. Zorunluluktan okumak kadar korkunç bir işkence olamaz. Üniversitede bir ders almıştık, iki haftada bitirilen kitabı uzun uzadıya tartışıyorduk. Ben tartışmıyordum açıkçası, sınavdan önceki hafta kitapları arka arkaya bitirip sınava öyle giriyordum. Notlarım iyiydi ama derse hiç katılmadığımdan hocanın dikkatini çekmişti bu durum. Anlatmıştım, bir şey dememişti. Anlamıştı sanırım. Hiçbir şeyi zorunluluktan yapmak istemiyorum, yapamıyorum da. Anlatıdaki çocuk da kompozisyon yazmak zorunda kaldığında benzer şeyler hissediyor, kitap bir türlü bitmek bilmiyor, mürekkep yığınları boğuyor, beyaz sayfalar uçurumlardan düşürüyor, ölüm gibi bir şey oluyor.
Kuşak farkı da nesiller arasındaki okuma serüvenlerini ayrıştıran en önemli etken sayılabilir, televizyonla ilgili birkaç bölüm var, yukarıda özetledim. Söylenen şu: Biz başka zamanların çocuklarıyız, anne ve babalarımız başka zamanların çocukları. Onlar kendi anne babalarına, bizim onlara yakınlığımızdan daha yakınlar. On yıllık bir zaman içinde öyle bir hız kazanıyoruz ki uzaklaşıyoruz, anlaşılmaz hale geliyoruz, geldik. Ayarımız kaçık. Okumuyoruz veya çok okuyoruz, sanırım bir dengemiz yok. Hemen yapıyoruz veya hiç yapmıyoruz. Hemen istiyoruz veya hiç istemiyoruz. Zamanın bir anını değerlendiriyoruz, geri kalanı ilgimizi çekmiyor. Koca koca kitapları okumak için sabrımızı nasıl toplayacağız bu durumda? Metni anlara bölerek ve her anın kendi güzelliği olduğunu düşünerek. Hacmin o kadar da korkutucu bir şey olmadığı ortaya çıkacak. İnsanların okumadığına dair onca konuşmadan sonra emretmenin okuma isteği oluşturmadığı anlaşılacak falan, öğretmen olan Pennac, yaşadığı süreci ve oğlunun davranışlarını incelemeye devam edecek. Devletin kültürel faaliyetler için ayırdığı ödeneğin yetersizliği, evladın ödevlere boğulması, bütün bunların içinde iyi bir okurun konumu. "Damakta kalan bir tat, bir anestezinin sonu, bilince doğru ağır ağır bir yükseliş, kendine dönüş ve söylediklerimizde kendimizi bulamamanın ıstırabı. (...) Eve döndüğümüzü sanırız fakat kendimizedir dönüşümüz." (s. 23) Çocuğun daha fazla masal istemesi, masalsızlıkla tehdit edilmesi ve okula başlayarak okumayı öğrenmesi, kendi okurluğunu keşfetmesi, kendi ritminde ilerlemesi adım adım ortaya çıkan genişlemeler, bir ruhun büyümesi, babanın gözetiminde. Baba pek dokunmuyor, dokunmamak için kendisini zor tutmasına rağmen.
Bernhard söylüyordu, aileye karşı çıkarsak kendimiz için bir şey yapmış oluruz. Çocuk karşı koyar ve kendi yaşamını bulur. Kafka'yı ve Kafka'nın babasını anıyor anlatıcı, bir de büyüleyici bir masal okuyan çocuğun yatma vakti geldiği için okumayı kesmeyeceğini.
Okumak Gerek (Dogma) bölümünde okumayı engelleyici etkenler üzerinden gidiliyor. Yasaklamalar ve çocukları seksen parçaya bölüp anne babaların isteklerine göre parçaları dağıtmak. Televizyon tamamen yasaklanır, böylece çocukta televizyona karşı bir ilgi gelişir. Çocuk on çeşit kursa gönderilir ve beyni itinayla yakılır. Gitar eğitmenliği yaparken denk gelmiştim, bir anne gitar dersinden sonra judoya, oradan da basketbola gideceklerini söylemişti. Bir günde üç kurs. Çocuk için çok üzülmüştüm, anneyle konuşmaya çalıştım ve kendi isteklerini çocuğa yıkmaması gerektiğini söyledim ama olmadı. Şutlanmamda bu olayın etkisi var sanırım. Neyse, okumak ve okutturmak dogma haline gelir, yanlış üstüne yanlış yapılır ve çocuğun kendi seyrini izlemesine izin verilmez. Daha baştan üstünlük kurma, iktidar mücadelesi. Okuma üzerinden. Dönüşü olmayan bir hata. Anlatıcı kendini de sorgular; okulda verdiği ödevler okuma üzerinedir, çocuklar dikkatlerini okumaya versinler diye onlara sorumluluk yığar. Murat Erşen bir konuşmasında üniversite öğrencilerinin Türkçe bilmediğini söylüyor. Yığın yığın kitapların altından kalkamadıkları için belki, okumaya itildikleri için. Flaubert ne anlatır, mektuplarında yazdıkları bir ödev midir yoksa yaşamaya ve okumaya dair -burada öğrenciler devreye girer ve özümserler veya özümsemezler, onlara kalmış- görüşlerini mi sunar? Yazarların ne dediklerinden çok neyi niçin söyledikleri keşfettirilmeli, hatta zorlamasız, rehberlik yoluyla olmalı bu. Sonraki bölümün konusu. Pennac, Illich'in okulla ilgili görüşlerine benzer argümanlar ortaya koyar, okullar kapitalizmin belirlenimciliği için biçilmiş kaftan olduğu için estetik bir bakış açısı sunmaktan çok iş piyasasını ve at yarışını normalleştirir, sanki tek yol buymuş gibi. Günümüzün okulu, hayal edilen şenlikli toplumun önündeki en büyük engeldir.
Şunu da alayım: "İyi sürdürülen bir okuma kişiyi, kendisi dahil her şeyden kurtarır." (s. 62)
Korkunç bir biçimde okuyorum ve bunun bir kaçış olduğunu fark ettim. Yaşamımdan kurtulmak istediğim için okuyorum, özellikle sıkıntılı zamanlarda. Sürekli bir tedirginlik halinde yaşıyorum, mutlu olduğum zamanlarda bunun etkisi daha az ama okumak her an, her yerde bütün her şeyden kurtulmamı sağlıyor. Okuyabildiğim sürece yaşam enerjimi kaybetmeyeceğimi düşünüyorum, çalınma tehlikesi zaman zaman beliriyor ama önünde sonunda kurtuluyorum. Her şey geride kalıyor. İlerliyorum. İyiyim. Kendimi bir süre daha taşıyacağım.
"Ve hepsinden önemlisi, ölüme karşı okuruz." (s. 63)
Eh, bu biraz farklı. Ölüme doğru okuyorum. Yok olacağımı düşünmediğim için, birçok şey canımı sıktığında ölümü ve sonrasını merak ediyorum. Burası tamam, aşağı yukarı böyle bir şey, tamam. Öteyi merak ediyorum asıl.
İdeal öğretmen bahsi. Anlatıcının bir öğretmeni, okula geldiğinde çantasını masaya boca ediyor. On kadar kitap. İçlerinden birini çekip okumaya başlıyor. Kafka, Beckett, Kierkegaard, Çehov, Butor, Proust... Öğrencilerin hiçbir şey almalarına gerek yok, vermelerine de. Sadece dinlesinler, anlatının geri kalanını merak etsinler. Her şey kendiliğinden geliyor; yaramaz denen çocuklar meraklarını dindirmek için okumaya başlıyorlar, okuduklarını derste tartışıyorlar, yeni metinleri keşfediyorlar. Edebiyatın keyfine varıyorlar kısaca. Sınavda da bir yolunu bulan öğretmenin asıl niyeti gerçekleşmiş oluyor böylece.
Bir yeterlilik sınavının hayalini kurar anlatıcı. Bir tanesine katılmıştım, gördüm ve meramını anlatan arkadaşım için üzüldüm. Bir şey yazarsınız, önünüzde üç veya dört kişi oturur, bunlar yüzlerinden profesörlükleri okunan insanlardır, yazdığınız şeyi anlatmanızı isterler. Teorilere boğduğunuz metninizi edebiyattan uzağa atmışsınızdır ama yine de anlatmaya çalışırsınız. Karşı çıkanlar olur, tam olarak neye karşı çıktıklarını da bilmezler, metindeki bakış açısını anlayamazlar. Bu olur. Olmayanı, dördünün birden ayağa kalkıp metinlerin size ne hissettirdiğini sorması. "Alıklar Birliği, Zeno'nun Bilinci, Küskün Kahvenin Türküsü, bize anlatın!" Olması gereken.
Akademinin her şeyinden, her bir parçasından tiksiniyorum. Serbest düşünürlerin egemenliğinin hayalini kuruyorum.
Tam on ikiden vuran bir iki konuyu alıp bitireceğim. Okumaya vaktin olmaması. Okumaya vakit vardır, okuma isteği yoktur. İnsanın kendine yalan söylemesi acı bir şey. Her konuda. Başka, okumanın toplumsal zamanı örgütlemeden çok aşk gibi bir varolma tarzı olması. Bingo! Daha da başka, okumanın anlamını kendinde bulan bir punk öğrencinin dediği: "Bir ceket satın aldığımızda önemli olan, ceplerinin kitap sığacak boyda olmasıdır!" (s. 96)
Ölü Ozanlar Derneği de anılmalı, Keaton benzeri birini bulacaksınız bu metinde.Okumak yani, ağır bastığından. Her okur okur, okuma macerası sürerken yıllar içinde bu metni de mutlaka okur.
Yanıtla
4
6
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dilimiz Üstüne Konuşmalar
Anday'ın yetmişli yıllardan radyo konuşmaları. TRT'nin teklifi sonucu, Türkçenin yabancı dillerle etkileşimi ve dilde birlik gibi pek çok konuda fikirlerini beyan eden, örneklerle açıklayan Anday'ın konuşmaları TDK tarafından 1975'te basılmış, YKY tarafından da 1996'da tekrar basılmış. İyi olmuş, şiirlerini çok özenli, incelikli ve katmanlı çatan Anday'ın dil konusuna bunca düşkünlüğünün sebebi bu kitabı ortaya çıkarmış: "'Bir ozan olduğum, dil de ozanın gereci, daha da ileri, işliği olduğu için, uğraşımın gereği bir düşkünlüktür benimkisi.'" (s. 5) Yaklaşık iki yıl önce Kadıköy Belediyesi'nin düzenlediği bir etkinlik vardı, Ferit Edgü, Enis Batur ve şu an kim olduğunu hatırlayamadığım biri daha, Anday'ı anlatmışlardı ve yanlış hatırlamıyorsam Enis Batur bu dil meselesi üzerinden Anday'ın oldukça hassas ve etkileyici olduğunu söylemişti.
Türkçe bilmenin başka, Türkçe konuşmanın başka olduğunu söyler Anday, etimolojinin başlı başına bir serüven olduğunu ve dille ilgili diğer meselelerle birlikte uzun, çok uzun bir yolun varlığını anlatır. Dil yaşayan bir varlıktır, her an tomurcuklanır ve belli kurallara uyarak -veya uymayarak, yabancı dil etkisi- kendini çoğaltır. Bu çoğalım aşamasında Türk kültürünün ulusallaşması, Cumhuriyet sonrası dil tartışmaları devreye girer ve Anday bunlar üzerinden Osmanlıca-Türkçe arasındaki ikiliğe dikkat çeker. Yönetici kat içinde Osmanlıcanın hüküm sürmesiyle halkın kendi diliyle var olmaya -aynı zamanda kendi dilini var etmeye- çalışması, günümüzde de güncelliğini koruyan tartışmalara yol açmıştır, bu konuda Anday'ın dediği: "(...) Ancak bütün düşünce ve davranışları ile eskiye bağlı kalanların, dildeki ulusallaşma, birlik, özleşme çabasına karşı durması, ozanlarımızın, yazarlarımızın büyük bir çoğunluğunu dil devrimi savaşında gönüllü durumuna getirmiştir. Ben de kendimi bunlardan biri saymaktayım." (s. 6) Dil devrimiyle birlikte Cahit Sıtkı Tarancı'yla Âşık Veysel'in aynı anlaşılırlık derecesinde buluştuğunu ifade eden şair, Tanzimat ve Servet-i Fünun sanatçılarının Türkçeye önem vermediklerini ve bunun da yüzyıllar boyunca süren bir geleneğin parçası olduğunu söyler, günümüzde de sözcük tercihlerinde izi görülen bir olay. Türkçe karşılığı olan sözcüklerin kasıtlı olarak diğer dillerdeki hallerinin kullanımı itici geliyor, ideolojik değil. Kasıtlı olarak, yoksa bundan kaçılamayacak kadar karışmış dillerimiz ama Namık Kemal'in -kendisinin yalınlık anlayışı, çoktan ölmüş yabancı sözcükleri kullanmamaktan ibaretti- sahaflar çarşısında Yunus Emre'nin şiirlerini içeren bir kitapçığı elinden atması, dil curcunasıyla oluşturulan dizelerde ne kadar yabancı sözcük varsa kullanılıp anlamın sakatlanması Anday için doğru değil. Yabancı dillerle etkileşime girilecektir ama o dillerin gramer kurallarının kullanılması, işte o noktada problem doğuyor. Sözcük türetiminde dil ailelerinin farklı kuralları var ve Türkçeyle Arapça bu anlamda birbirinden çok uzak, o yüzden "Osmanlı döneminde Türkçenin ortadan kalkayazdığını" söylüyor Anday.
Gramer açısından böylesi bir yakınlaşma tehlikeli, oysa sözcük dağarcığı açısından kesinlikle öğrenilmesi gereken bir durum var ortada. Latincenin ve Yunancanın Batıdaki okullarda okutulmasına benzer bir şekilde Arapçanın ve Farsçanın da okullarda okutulması gerektiğini söylüyor. Bağlamı gözden kaçırmamak gerek tabii. Tayyare sözcüğünü ele alıyor Anday, bu sözcük Türkiye'de uydurulmuş ve Araplar tarafından tayyar olarak geri alınmış. Kökü itibariyle Arapça zaten. Telefon, telgraf gibi sözcüklerin köklerini incelediğimizde ölü dillerden kelime türetildiği, hâlâ türetildiği görülebilir. Bu açıdan sözcük üretilecekse bunun dersine de ihtiyacımız var ama öncelik Türkçenin olanaklarını kullanarak üretmekte tabii. İkinci Mahmut'un bir sözüne yer veriyor Anday, Arapça terimler yeterli olmadığı için tıp kitaplarının Fransızca kelimelerle dolmak zorunda olduğunu söyleyen padişah, çıkmazın nasıl aşılacağını da söylemiş oluyor aslında: Kendi dilimizde (t)üretim. Dillerin olanakları düşünce yapılarını da belirlediği için -ve hatta zaman algısını da belirliyor, Ted Chiang sağ olsun, müthiş bir şekilde anlatmış- yabancı sözcükleri yanlış kullanıyoruz çünkü o sözcüklerin türetildikleri dilin seslerini bilmiyoruz. Cami(s)i, mevzu(s)u gibi kara delikler, Arap alfabesindeki sesli harflerin kullanımı ve bu yüzden Türkçede ortaya çıkan karışıklık, Vavlı Türk olayı derken yanlışlar çoğalıyor. "Özetlersek, önce okullardan Arapça öğretiminin kaldırılması, arkasından alfabede yapılan değişiklik, dilimizdeki o yabancı sözcüklerin durumunu büsbütün sarsmış oldu. İyi de oldu, böylece bizlerde kendi dilimiz üstüne bir bilinç uyandı." (s. 27) Anday, yaşayan dilin bozulduğunu iddia edenlere dilin zaten bozuk olduğunu ve dilin yenilenmeye ihtiyaç duyduğunu söylüyor. Medeniyet işi biraz da; Doğu yükselişteyken kültürel birlik kurma konusunda çok istekliydik, İslamiyetin etkisi büyük. Zamanla yüzümüzü Batıya çevirme ihtiyacı hissettikten sonra sıkıntılar doğmaya başladı. Doğunun şiiri Doğuda kaldı, Batının kültürel formlarını kullanmaya başladık ve kullanıyoruz. Dil de böyle bir süreçten geçiyor ve bence çok ilginç; Batıdan alınan kavramlar Doğunun kelimeleriyle vücut buluyor. Namık Kemal'in millet, vatan kavramlarıyla Ziya Gökalp'in mefkûre kavramı ilgi çekici bir köprü oluşturuyor. Sorun şurada ki Gökalp, Anday'ın karşı çıktığı kelime türetimi biçimini destekliyor ve "galat-ı meşhuru lûgat-ı fasihaya yeğlememizi" istiyor. Anday'ın buna cevabı dilin devinen bir yapıda olup bu görüşe bağlı kalmak zorunda olmadığı, bundan daha iyi bir yöntemin olduğu ve halkın kendi yaratıcılığına güvenilmesi gerektiği yönünde oluyor. Yine örnekler, kanıtlar, sayıp döküyor Anday.
Bir konuşmada Türkçenin ve kaynaklarının izi sürülüyor, örneğin Divanü Lûgati't Türk. Dil konusundaki önemi bir yana, o devirde atalarımızın ipek mendil taşıdıklarını, ütü kullandıklarını bu eser sayesinde biliyoruz, sosyal yaşamdan sav, sagu, koşuk örneklerine kadar pek çok ayrıntıyı içermesi açısından gerçekten çok önemli. Dönemin siyasal olayları arasında Türklerin Buda tapınaklarını yıktırdığını öğreniyoruz, Arap yıkıcılığı da peşi sıra geliyor. Anday kaynak vermiyor ama İslâm tarihçilerine göre Türk tapınakları yıkılmış, bilginleri öldürülmüş ve kitaplar yakılmış. Herkes Arap gibi düşünmeye, Arap gibi konuşmaya zorlanmış. Mahmut bu kıyımlar sürerken eserini yazmış ve Oğuz Türklerinin Hz. Muhammed tarafından anıldığını söylemiş: "Türk dilini öğreniniz, çünkü onlar için uzun sürecek egemenlik vardır." İkinci önemli eser olarak Muhakemet-ül-lûgateyn'in bahsi var, yine Türkçeyi yücelten bir eser. Bunlardan sonra Tanzimat sanatçıları geliyor ama dilin bağımsızlığı ve açıklığına dair onlarda pek bir şey göremediğini söylüyor Anday, Ali Suavi ve Ahmet Mithat'ın duyarlılığı dışında bu açıdan pek bir çaba yok.
Dilin bağımsızlığı konusunda Danca ve Norveç dili üzerinden görece yakın tarihli bir örnek veriyor Anday, 1380'de Danimarka'ya bağlanan Norveç, 1397'den itibaren Danca ağırlıklı bir ortak dil kullanmaya başlıyor, 1814'te yükselen tepkilerden sonra diller ayrılıyor. Osmanlı için durum tam tersi. Egemen ulusun dil dayatması tarihte sıklıkla görülmüşse de bazen tersi de gerçekleşiyor, bizde gerçekleştiği gibi. TDK'nin kuruluşu, hazırlanan sözlükler bu yüzyıllarca süren dil erozyonunu durdurmak için yapılıyor. Halit Ziya'nın ve Süleyman Nazif'in görüşleri işin ne boyutta olduğu hakkında bir fikir verebilir. Edebi ufuktan bahseden Halit Ziya, edebiyatın ilerlediği yoldan yabancı sözcükleri silmenin büyük bir katliam olduğunu söylüyor ama böyle kesin bir katliam söz konusu değil, burada da sınıf ayrımı devreye giriyor ve edebi yetkinliği yabancı dildeki sözcükleri kullanmaya bağlıyor. O sözcükler belli bir eğitime sahip insanlar tarafından anlaşılabilir hatta anlaşılamaz, sözlük karıştırmak gerekir, bir sürü şey. Süleyman Nazif işi bir tık daha ileri götürerek Türkçe sözcük kullanımını "halka dalkavukluk" olarak görüyor. Aydınların kendi aralarında anlaşmayı yeterli bulmaları, toplumsal birlikteliğin sağlanmasındaki en büyük engel ama o zamanlar bu birliktelik o kadar da mühim değil. Yıkım demek aslında bu; aradaki uçurum asıl gücü oluşturan halkın aleyhine, aydınların da.Çok konu var, bu kadarını alıyorum. Şairin dil duyarlılığı, ilgi çekici.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Fantoine ile Agapa Arasında
Beckett'in şen dostu, hiçliğin sıhhi tesisatçısı, Yeni Roman'ın bir şeyi, saçmanın her şeyi Pinget ile tanışmak için ideal olan bu öyküler. Başlangıç noktaları tamamen sezgisel, el yordamıyla belki, belirlenmiş gibidir ve konu sonra gelir. Veya gelmez, konunun ve biçimin pek bir önemi yoktur, ifadenin dile geliş biçimi, bunun arayışı önemlidir. Bu açıdan öykülerin nereye gideceği hiç belli değildir, Venüs'te başlayan öykü gergedanların ruhlarının oynadığı parklarda son bulabilir. Gerçeküstü parçaların beynin işini çok da uzatmadan, tek atışta bitirmesi okur için bir merhamet göstergesi olabilir, olmalıdır. Kanguru Defteri bile daha düz bir anlatıdır, Pinget ağır travmaların nihil yansımalarını listeler gibidir. Oynaktır, dili yokuş aşağı bırakılmış bir tekerlek gibidir. İş saçma benzetmelere gidiyor, kesiyorum. Bir göz atmanız lazım.
Vishnu İntikam Alıyor: Fantoine. Çan kulesi kilise kilise gezer, timsahları saman doludur, inekleri çamdandır, çok normal bir kasabanın yaramaz kardeşi gibidir. Fantoine papazı kendini Tanrı'ya pek adamamıştır. Moda yazarları okur, tiyatrolara gider, Kamboçya üzerine okuduğu bir kitaptan etkilenerek Khmerce öğrenmeye başlar. Ardından kasabanın ormanları Kamboçya'nın olağan ve olağanüstü yaratıklarıyla dolmaya başlar. Papaz bir kutsama sözünü şaşırır, "Hic est enim orpus Yack," der demez dev bir iblis papazın dağıttığı mayasız ekmekten fırlar, papazı yutup kiliseyi yıkar. Vishnu buna gülümser. Bitti.
Hem Orada Hem Burada: Çevirmen Feyza Zaim özel bir teşekkürü hak ediyor sanırım, böylesi oynanan bir dili çevirmek maharet istiyor.
Anlatıcı bir kişinin neredeliğini kurmaya çalışır. "Günlerden bir gün, Manhattan'da, Vaugirard'ın Paris'e bağlandığı sırada Bükreş'te at cambazı olan biri, yağmur altında karım. (...) Burada, aynı anda değişik yerlerde olan, her biri birçok olmuş olan birçok kişidir söz konusu edilen." (s. 9) Eşzamanlılık anlatılıyorsa anlamdan feragat edilebilir, bu da öykünün zarafetini kaçırır, öyleyse ne yapmalı, bilmiyor anlatıcı ve bodoslamadan giriyor. Kişiler kuruluyor ama kendini bekleyen karakterlerden ikisi, bir üçüncüyü buluyor ve üçünün bir karakter olduğu, aynı yatağa girdikleri ve birbirlerini itinayla becerdikleri ne kadar da naif bir biçimde çıkıyor ortaya, birinin kendini üçe bölmesi bir akıl hastalığını gösteriyor olabilir, dini bir anlamı olabilir ya da hiçbiri.
İntihar Etti, Ae, M ya da F: Koordinatlar. Sözlükte çok güzel bir tanım okudum, neden ben ve neden burada sorularının teknik yanıtının ham maddesi.
Analitik geometri dünyasında bir gözlemci, Mahu, 1317 noktasının apsisini izleyerek bir kedinin bir güvercine pusu kurduğu düzleme çıkar. Bulunduğu dal ordinat eksenindedir, bu durum önemsizdir. Omzuna heykeller dokunur, Herkül'ü iter, çözmesi gereken probleme yoğunlaşır. Düzlemdeki çimenliğin biçimi altıgendi, içi rahatladı böylece. Evine dönerken metro kıçını ısırdı ama o hesaplarına devam etti. Yolda bir kitapçının vitrinine baktı, Formula absolutionis ad usum suicidarum nam bir kitap görüp aldı ve formüllerini kitaptaki bilgilere uyguladı. Bir kuruş dahi etmeyecek Latince bilgimle kitabın adını İntihar Etmek İçin Mutlak Formül olarak çeviriyorum. Sonuçta ekmek keseceği olan çakı kendiliğinden açıldı ve Mahu'nun iki gözünün arasına saplandı. Evet.
Hıyarlar: Plajın gözdesi olan bir hıyarın toplumu değiştirmesi olayıdır. Bu hıyara benzemek isteyen diğer hıyarlar, hıyar olmayan ama hıyar olanlar çoğalmış, polis bunlarla baş edememiş, Matmazel Solange bir hıyardan hamile kalmış ve hıyar doğurmuş, kendisi de hıyarlaşmış. O artık çok güzel bir hıyarmış. Herkes hıyarmış ve sahildeki ilk hıyar bunlardan hiç utanmıyormuş. Hıyarların utanıp kendisinin utanmamasından suçlanacağını ve idam edileceğini de ben uyduruyorum, hadi bakalım.
Balkabakları: Pinget'nin sesini duyduğumuz öykü. Hıyarlar gibi vasat bir öykü olduğunu söylüyor ama balkabaklarını engelleyememiş, yapacak pek bir şey yokmuş çünkü dünyayı balkabakları şekillendiriyormuş.
Her şey balkabağı fikrinin sınırlarını çizmeye kalkan Yüce Nötron'un kendisini de aşan bir yaratıya can vermesiyle başlar. Yaratılan yaratanı alt eder, balkabakları her yeri ele geçirir, her yerde var olurlar. Balkabaklarından sonra her şey yuvarlaklığa, değirmiliğe, daireselliğe, küreselliğe bahane oluşturur, insan da düşünceleriyle kabaklaşmıştır, baş ve son fikirlerinin aynı noktadan çıktığını anlamaz.
Fantoine ile Agapa Arasında: "Kellik ehliyeti alma yasağı" pankartının yer aldığı bir handa duran çiftin küçük çocukları acıkmıştır, durulacak başka bir yer yoktur. Kıllanırlar ama yine de otururlar. O pankarttaki şey ne anlama geliyor, bilmiyorlar. O sırada içine işediği reçel kavanozunu yediği için zehirlenen büyükannenin rahat etmesi için susturulurlar, nihayetinde handan çıkarlar ve çocuğun reçel kustuğunu görürler. Anne saçını başını yolar ama bir süre sonra kelleşir. Kehanet desem kehanet değil, lanet desem lanet değil, pankarttaki durum bir açıdan ortaya çıkmış olur. Bu kadarı yeterli sanırım.
Yirmi bir öykü var, benden bu kadar. Pinget'nin dünyası LSD verilmiş bir kuşun uçarken gördüklerini çağrıştırıyor, bir bakmak istersiniz belki.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Modern Avrupa Halkları Tarihi
Hükümdarlar emreder, savaşlar yapılır, dünyanın harikaları inşa edilir, aynı şekilde yıkılır. İnsan yığınlarıdır, ne olduysa onların güdülmesiyle olmuştur. Din, ekonomi, güdecek ne varsa kullanılır, imtina edilmez. Korkunç bir sürüklenme.
Geleneksel tarih yazımı resmi söylemlerden ve birkaç kodamanın edimleri üzerinden şekillenmiştir, tarihin inşasında dönüm noktalarını oluşturan olayların arkasındaki yöneticiler ve bir parçası oldukları ekonomi politik alan üzerinde bir yapı oluşturulmuştur. Oluşturulmuştu, artık bu tür bir inşa "kolaycılığa kaçma" olarak kabul edilmekte, "karma" bir tarih yazımı anlayışı önem kazanmaktadır. Savaş ilan eden bir kralın bu kararının sebepleri ve birkaç gün içinde intikale başlayacak ordunun subaylarının günlüklerinde yazılanlar aynı tarihin bir parçasıdır, aynı metinde yer alabilirler ve birbirlerini tamamlarlar. Foucault'nun özne-iktidar bağlantısını kurduğu tarih metodunun ürünü olarak görmek belki aşırı bir yorumlama olabilir ama William A. Pelz'in Modern Avrupa Halkları Tarihi adlı eserini oluştururken Foucault'dan ve mikro tarih yönteminden etkilendiği aşikar. Öznenin oluşur oluşmaz tahakküm altına alınmasının tarihçesi değil, düzene karşı çıkılmasının tarihçesi. Sistemin kendine ayar çekmesi olarak görülebilir gerçi; o kadar çok enstrümanı var ki bütün kazanımların ardından iktidarın dengeleyici bir hamlesi mutlaka geliyor. Bu açıdan umutsuzluk sürüyor ama Batının sömürü düzeni yerine daha insancıl bir sistemin gelebileceği umudu da varlığını sürdürüyor.
Pelz, Giriş bölümünde zenginlerden çok emekçilerin tarihinin anlatılması gerektiğini söyler ve Napoléon'dan yaptığı bir alıntıyla neye karşı çıktığını özetlemiş olur: "'Gerçek tarih nedir ki? Hemfikir olunmuş bir masal.'" (s. 14) Halkın tarihi anlatılmazsa tarih yazımı kurmacaya daha da yaklaşır, yaşananları dışlamış olur. Pelz, anlatılmayan tarihin peşine düşüyor.
On altı bölümde Ortaçağın çöküşünden 21. yüzyılın Avrupa'sına, yaklaşık 1600 yıllık bir süreçte gerçekleşen devrimlerin ve büyük halk hareketlerinin izi sürülüyor, kıvılcımların ateşlere dönüştüğü ve ateşlerin -bu kez insanlığın aleyhine- çalındığı olaylar anlatılıyor.
Ortaçağın Çöküşü bölümünde ilk isyanların öncesi, diğer bölümlerin temelini oluşturacak öfkenin doğduğu zamanlar işleniyor. Ruhban sınıfını ve savaşçıları besleyen köylülerin tarihiyle başlıyor Pelz.
Roma İmparatorluğu'nun ikiye bölünmesiyle birlikte açığa çıkan kaotik Avrupa'nın Germen, pagan ve Hristiyan dalgalara karşı savunmasızlığı, derebeylerinin yükselişini sağlar. Kilise, Ortaçağa gelindiğinde güçlünün kullanacağı bir araç olarak kurumsallaştıktan sonra derebeylerle mutualist bir ilişkiye girer, böylece inancın zincirleriyle bağlanan serfler iktidarın eziciliği altında yaşamlarını sürdürmeye çalışırlarken Kilise'nin dehşetiyle yüzleşirler. Martin Luther'in reformculuğuna rağmen Kilise'nin güç odağı özelliği yıkılmamış, bir araç olarak kullanılmak üzere varlığı korunmuştur. Kilise'nin öğretilerine karşı çıkıp alternatif bir Hristiyanlık yaratan Katharlar gibi gruplara karşı uygulanan şiddet, ardından gelen reformist hareketler ve derebeylerinin Haçlı Seferleri sonucunda güçlerini kaybetmesi, halkın sesini yükseltmesini sağlamıştır. Yükselen sesler arasında kadınların sesleri de rahatlıkla duyulabilmektedir, Pelz'in her bir toplumsal dalgalanmada kadınların sesini unutulmaya yüz tutmuş tarihi belgelerden çekip çıkarması, kadınların mücadelesinin somutlaştırılması bağlamında oldukça önemlidir.
Derebeylerinin güçlerini kaybetmesiyle birlikte ortaya çıkan burjuva sınıfının merkezi krallıkların doğuşunu kolaylaştırdığı söylenebilir; genişleyen dünyayla birlikte üretim yerine ticaretin daha çok sermaye birikimi sağladığını gören hükümdarlar, burjuva sınıfını destekleyip ekonomik olarak güçlenme yoluna gittiler. Kapitalizmin modern dünyada kuruluşu bu yolla gerçekleşiyor, sonrası birbirinin kopyası denebilecek savaşlar, halk hareketleri ve diktatörlüklerin doğuşuyla yıkılışı olarak inceleniyor. Birkaç hareketi daha alayım ben.
Martin Luther ve dinsel dogmalarla ilgili bölüm. Bohemyalı Jan Hus'un çaktığı kıvılcımla büyüyen Taboristler, Katharlar gibi alternatif bir Hristiyanlık sunarken Kilise tarafından darmaduman ediliyor. Günah çıkarma sırasında cukkalanan paralar, aforozlar, bir sürü nane İncil'de yok, o halde insanlar neden bunların sıkıntısını çekmeli? Veba salgını sırasında rahipler ortadan kayboluyor, ölmek üzere olan insanları kutsayacak kimse yok, bu da bir diğer falso. Sonuçta Luther ortaya çıkıyor ve çoğu şeyi değiştiriyor ama Kilise'nin otoritesini yıkmak yerine sürdürüyor, yeni kiliseler de bu otoritenin bir uzantısını oluşturuyor. İngiltere, Almanya ve İsveç gibi yeni akımların başladığı yerlerde Hristiyanlıkla halkın ilişkisi iyi bir incelenmiş, uzun mevzu olduğu için girmiyorum.
Kilise, iktidar ve sermaye üçlüsü sömürmeye başlar başlamaz ayaklanmalar da ortaya çıkıyor, İngiltere'de kelle vergisine karşı çıkan köylüler ayaklanma kültürünün oluşmasında en etkili kesim olmuştur sanıyorum. Bu kesimi ortadan kaldırmak için cadı avı, dünya savaşı ve pek çok saçmalık ortaya çıkacak, işçi sınıfının kurduğu yapılar -sendikalar, partiler vs.- yine işçi sınıfına çevrilmiş silahlar olarak dönüştürülecek, iktidar yeni yollar ve yöntemler bulma konusunda ustalığını konuşturacak. Günümüzde devamı izlenebilir.
Kitleler halinde ölümler halkı ortadan kaldıramıyor, çekilen onca acı bir yerde kurtuluş umudunun sürmesini sağlıyor, aslında Pelz koşullar ne olursa olsun yangın yerinde bir çiçeğin açabileceğini söylüyor. Son tahlilde ümidini kaybetmeyen, iktidarın silahlarına karşı yeni stratejiler üretebilen, yaratıcı ve alt sınıflardan veya bu sınıflara ait olan aydın kesimden insanların hikâyesini anlatıyor.Sağlam bir inceleme.
Yanıtla
3
5
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yazarın Ölümü
Röportaj, ciddi bakan bir adam. Ne yapmak istediğini anlatır, toplumsal mesajlar verir, yazarın yalnızlığından bahseder. İmza günlerinde hayranlar, kitaplardan başka bir şey konuşulmaz. Saçlar düzeltilir, makyaj yapılır. Yapılır, Ellis'in dediğine göre iyi görünürsek iyi görürüz. Her şey metalaşmış halde, yazar dahil, metin bunun neresinde kalıyor peki? Kalmıyor, metin artık yok. Metinden önce yazar var. Röportajları okumayı beğenirim ama yazar personasının görülmediği kısımları. Amaç, niyet vs. anlatılmışsa okumuyorum, bunların metinle bir alakasının olduğunu düşünmüyorum. En az elli yıllık konu, yazar-metin ilişkisi. Ucundan anlatıcı-yazar ilişkisi de giriyor işin içine. Serbest dolaylı anlatım ve benzeri teknikler ikisi arasındaki çizgiyi ortadan kaldırmaya meyilli hassas aygıtlar olarak kullanılıyor, iyi niyetli yazarları tarafından. Kötü niyetliler Adair gibileri oluyor, mesela Nabokov ki Solgun Ateş'i ne lanettir. Nabokov da metinde birkaç yerde anılıyor, Adair'ın saygı duruşu.
Barthes'ın yazarı öldürdüğü malum makalesi konuyu yeterince açık bir şekilde işliyor, oraya pek girmek istemiyorum ama Adair'ın anlatıcı/yazar karakterini anlatırken ister istemez bir şeyler çarpmam gerekecek. Adair hakkında birkaç şey: İskoç, Londra'da yaşadı. Perec'in bol e'siz romanını İngilizceye çevirmeyi başardığı için ödül almış, hakkıdır. Geçtiğimiz yıllarda ölmüş. YKY birkaç kitabını basmış, denk geldikçe kaçırmamak lazım.
Çok tehlikeli bir metin bu; üç tekrardan ibaret. "Sana, ey Okur" hitabıyla başlıyor. İki epigraftan biri yolların kaybolmasını ve merdivenin yukarı çekilmesini söyleyen Emerson'dan, diğeri de boyumuzun ölçüsünü alan muammaları biz yaratmışız gibi yapmamız gerektiğini söyleyen Cocteau'dan. Tekrarlar aynıdır, kelimesi kelimesine, kopyalanmış bölümler. Profesör Sfax'in yaşamını kaleme almak istediğini söyleyen öğrenci Astrid, hocasının memnuniyetsizliğini sezer ama kararından caymaz, odadan çıktığında Sfax bilgisayarının başına oturur, Hermes adlı bir dosya açar ve yazmaya başlar. Tekrar bölümü üç sayfadır, anlatıcı okura seslenerek şimdi okuduğumuz üç sayfayı yazdığını söyler. Anlatıcının zamanıyla okurun zamanı denklenir, bu denklik üç kez yaşanacaktır.
İlk tekrardan sonra otobiyografik bir anlatı başlar. 1918'de Fransa'da doğan Léopold Sfax, burjuva bir ailenin çocuğudur. Babası sanat kitapları basar, dedesi unutulmuş bir şairdir. Dedesinin cenaze töreninde hayatının ilk şokunu yaşar Sfax; dedesinin adını -kendi adı aynı zamanda- tabutun üzerinde görünce ağlamaya başlar. Ölüm korkusu, bu cepte dursun. Dede eski parnasçılardan, modernizmin koyu düşmanı. Dreyfu karşıtı aynı zamanda, Yahudilerin de koyu düşmanı. Babayla dede arasında çatışma var, bölünmüş bir ailede geçirilen çocukluk. Sfax felsefe okuyor ve ikinci büyük savaş çıktığında ailesiyle birlikte kaçıyor ama bir süre sonra hep beraber geri dönüp savaş ortamında edinilen resimlerin satışıyla -Nazi subayları ve yandaşlar alıyor resimleri- geçiniyorlar. Sfax, babasının yandaşlığından utanıyor ve resimleri elde etme yöntemini sezdiği zaman adamdan iyice utanıyor. Louise ve Paul'ün, iki direnişçi arkadaşının yanına taşınıyor. Dedesinin mirasından kalan parayla yaşıyorlar, Paul Sfax'i örgüte sokuyor ve Sfax iki yıl boyunca örgütün verdiği görevleri yerine getiriyor. Paul ortadan kaybolduktan sonra Louise'le yakınlaşıyorlar, savaş bitince Sfax doçentlik sınavına giriyor, ABD'ye göç etmeye karar veriyor ve çıktığı geziden dönünce Louise'in gittiğini görüyor. Geride tatsız bir not kalmış, kızın başka bir yere taşındığına dair. Sfax de durmuyor, ABD'ye gidiyor ve Raphael adlı bir tanıdığın yanında kalıyor, ilk edebi eserlerini burada veriyor. Modernlikle klasik mitoloji arasında yarattığı çatışmayı, anakronizmi Mallarmé'ye özgü bir şey olarak değerlendiriyor, yıllar sonra postmodern bir eser ortaya koyduğunu anlayacak.
Doğru bağlantılarla akademisyenlik serüveni başlıyor, Sfax üniversitede. Yeni Eleştiri'yi öğreniyor, ulusal gazetelerden yazıları yayımlanıyor, çalışmalarını tam gaz sürdürüyor kısaca. Ivy League üniversitelerinden Cornell'de ders verirken Ya/Ya adlı bir metin yazar, Yazarın ölümü ve Okurun yükselişi tartışmalarının tam gaz sürdüğü bir dönemde Saussure'ün göstergeler sistemini alır, yazarı ortadan kaldırarak her şeyi dilbilimsel kodlamalara ve uzlaşımlara sıkıştırır. Bu ses getiren bir eserdi, Sfax asıl ününü Kısır Spiral adlı kitabına borçlu. Yarattığı çalkantı o kadar büyük ki olumsuz eleştirilerin susturulduğu, yandaşların sıraya dizildiği bir dönem başlıyor. Baskıcı bir bilimsel ortam oluşuyor böylece, baskıcı olması ilerleyen bölümler için özellikle dikkate alınmalı. Sfax'in ortaya koyduğu görüş, "Teori" adı altında ululaştırıldı ve putlaştırıldı da. Neyse, Bloom'un Etkilenme Endişesi'yle bakışımlı bir metin ortaya konduğu fikri, Sfax'in metninin amacını belirler; metinlerin "yanlış okunması" fikri, Sfax'in Bloom'a katılmadığı "endişe" kavramını bir yana bırakırsak ortaktır. Sözcüklerin kullanıldığı yanılsaması, teorinin temelini oluşturur. Sözcükler zaten vardır, bir bağlamda yazarlar tarafından kullanılırlar ama aslında sözcükler yazarları kullanır, Cocteau'nun sözüne dönelim. Böylece sıklıkla çelişkili ve emniyetsiz anlamlar ortaya çıkacaktır, bu da Yazarın kalbine çakılan son kazığı simgeler. Eh, kabaca bu. İşin Okur boyutu da var tabii, okur da çıkmaz sokaklardan çıkmaz sokak beğenecek, anlam arayışında helak olacaktır. Bu son darbe curcuna çıkarır, muhalifler Hamlet, Moby Dick, Dresden, Auschwitz, Hiroşima gibi eserlerin ve faciaların -Teori'nin yaşama uygulanması mümkün tabii, anlam kaosundan ötürü- anlamlarını asla yitirmeyeceklerini söylerler ama pim bir kez çekilmiştir, tartışmalar ayyuka çıkar. Bir de italik kullanıma, tırnak işaretine rastlanmaz, Sfax bunlardan tiksinir ve yaşama dair hiçbir şeyin bunlar tarafından ablukaya alınmaması gerektiğini söyler.
Sfax, masasına oturup fikir üfürerek yaşamı teorilere kıstırmaya çalışan babaları endişelendirmiştir, kendisi de onlardan biri olmasına rağmen. Kurtulmak istediği bir şeylerin varlığı sezilir gibi, öyle değil mi? Anlam kolaylıkla ortadan kalkabilecekse, bunu gösteren adamın yaşamında ortadan kaldırmak istediği kara anılar olabileceği düşünülebilir. Geçmişini anlattığı ilk tekrarda ayrıntıya inmemesinden bunu sezebiliriz. Sezdiysek helal bize, kuru bir teori hikâyesi olamayacak kadar iyiye benziyor bu anlatı.
Astrid bu sırada Adair'ın hayatına giriyor. Adair, pek vasfı olmayan profesör bir arkadaşının öğrencisiyken Teori'nin patlamasıyla kendi öğrencisi haline gelen Astrid'in kadınlığından etkilense de teorisinin/Teori'sinin içinde ona yer yok, kurtulmak istediği şey başka. Astrid'in odaya gelip kendisinin yaşamını kaleme almak istediğini söylemesi, adamı bu yüzden tedirgin ediyor.
Başa döndük, ikinci tekrar. Bu kez otuz beş sayfa okuduk, sonrasında her şeyin derinleştiğine şahit olacağız. "Ey okur, yalan söyledim." (s. 35) Sana güvenemeyeceğimizi biliyorduk zaten, kimse kendini/Yazarı durduk yere öldürmek istemez. Babanın, içinde büyüdüğün toplumun, kısacası sözün orta yerinde var olmaya çalıştın ama var olamazdın, kısıtlıydın, sınırların çoktan çizilmişti. Bu yüzden babanın arkadaşı, Nazi subayı Laubreaux evinize gelip senden kültürle dolup taşan bir dergi için yazı yazmanı istediğinde karşı koyamadın, kendi adını da kullanamadın, "Hermes" adıyla yazmaya başladın. Yirmilerinin başındaydın, savaşın yıkımı ve insanların acımasızlığı bütün dünyanı biçimlendirmişti, felsefe seni kurtaramıyordu çünkü yaşamın karşısında çok soyut kalıyordu. Ve yazmak istiyordun, kendini göstermek, Yazar olarak var olmak. Üç yıl boyunca yazdın, bu sırada Yahudileri önemsiz gösterdin, Alman ruhuyla Hitler'i birleştirdin, sonra bunun Avrupa'nın yeni ruhu olduğunu söyledin. Nazi hareketine karşı olduğunu söylüyordun ama sözcüklerin, dışladıkları anlamlardan da bir parça taşıdığını fark ettin, solcu görüşlerde totaliterliğin kokusunu aldın, sağcı görüşlerde sosyalizmin gölgesini gördün, her şey birbirine karıştı ve paradoksa kapıldın.

"Teoriye inanmayanlar için, bir metnin, maalesef yazarını nasıl yazdığının işte klasik bir örneği." (s. 45)

Bingo!

Yalanlarını açığa dökmeye başlıyorsun. Paul, Louise ve sen, bu makalelerden gelen parayla geçiniyordunuz, dedenin mirasıyla değil. Louise evi terk ettiğinde senin kim olduğunu öğrenmişti, en azından eskiden kim olduğunu. Sana bir daha güvenemeyeceği için ilişkinizi bitirdi ve gitti. Sen New York'a geldin, ailenin ve senin karanlık geçmişi ortaya çıkmasın diye evlenmek istemedin hiç, Paris'te ortaya çıkan kuramları kendine has bir şekilde yeniledin ve ikincil kaynak özelliği taşısa da metinlerini orijinal hale getirdin. En büyük korkun canlandı, şöhret sahibi oluyordun ve karanlık geçmişin ortaya çıkabilirdi. Korkularını anlatmayacağım, sadece yıllar sonra Louise'den gelen mektubu ansam yeter. Louise, kim olduğunu anlattığı bir mektubu çalıştığın üniversiteye gönderdi ve mektubun üstü hemen kapatıldı, şöhretinin getirdiği avantajlardan mahrum kalmak istemeyen üniversitenin yediği bir halt, muhtemelen. Teorini de açıkladın, sadece bir Okur, bir anlam, bir Yazar. Böyle olmasa kitabın arka kapağında fotoğrafının ne işi var? İnsanlara bunun tersini yedirdin, böylece zamanında yarattığın "Hermes" de ortadan kalkacaktı. İyi taktik. Konuşmayı bırakıp senden dinlediklerimi anlatacağım.
Üçüncü tekrar. Sanırım anlatmayacağım, olaylar ve metinliğinin farkında olan metin, yazar-okur sorgulamaları o kadar iç içe geçmiş ki filmin sonunu söylemiş gibi olacağım. Olmayayım, zorlanmayı seven okur da bu romanı okusun, yazar nasıl ölürmüş, görsün.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ses Taklitçisi
Bernhard'ın kısa öyküleri, fragmanları. Kendi yaşamından birkaç örneğe rastlamak mümkün, intihar eden büyük amcasının ve arkadaşlarının hikâyelerine rastlıyoruz. Gerçeğin monotonluğunda anlatılıyorlar ama bu monotonluktan doğan ürkütücülük, sıradan olayların kurmacaya değer ürkütücülüğü oldukça tedirgin edici. Metinlerindeki karakterlere rastlamak da mümkün, bu parçalardan seçtiği olaylar ve kişiler diğer metinlerinde ara ara belirebilir. "Sıradanlıkta görünmeyen gerçeğe bir nokta vuruşu" denmiş arka kapakta, iyi.
Yüz kadar parçadan birkaçını seçiyorum. Bernhard, gezileri sırasında şahit olduğu, işittiği olayları gündeliğin içinden yansıtıyor, birinin intiharını veya garip bir olayı su içermiş gibi anlatıyor. Basit ve vurucu.
Hamsun: Felsefeden birdenbire vazgeçen bir adam kendisini yaşlıların bakımına adadıktan sonra Knut Hamsun'un bakımını üstleniyor ama adamın büyük bir yazar olduğunu bilmiyor. Adamı her gün gezdiriyor, yatağını yapıyor, metinlerini yazması için köye inip kalem tedarik ediyor ve hatta Hamsun'un ölüsünü çarşafla örtüyor. Hiçbir şeyden haberi yok. Hiç.
Ses Taklitçisi: Her türlü sesi taklit eden adamın kendi sesini taklit edememesiyle ilgili. Kendini taklit edememeyi Bernhard'daki yarat(a)mama izleğine bağlıyorum; bir eserin yaratılış sancısını pek çok anlatısında irdeleyen Bernhard, yaratıcıları ya delilikle ya da intiharla yüzleştirir, ötesinde yaratma ediminin anlamsızlığından ve imkansızlığından bahseder. Taklitçininki de benzer bir durum, kendi sesini taklit etmeye çalışması bile sonunu getirebilir.
Düpedüz İftira: Goethe Öleyazıyor'daki karakterler olabilir mi bunlar?
İki felsefeci, Goethe'nin evinde karşılaşırlar, birbirlerinin yazılarına özenle eğileceklerine söz verirler ve ayrıldıktan sonra içlerinden biri bu karşılaşmayı felsefi bir yazı biçiminde anlatacağını söyler, diğeri hemen buna karşı çıkar ve meslektaşının niyetini iftira olarak değerlendirir. İşin ironisi bir, felsefenin insan faktörü olmadan senteze ulaşabileceği fikri iki.
Broşür: Ayrı işyerlerinde çalışıp emekli olan bir çift, çok yorucu bir yolculuktan sonra tatil yapacakları yere gelirler ama hiçbir şey katalogdaki gibi değildir, odaların karanlığı onlara kendi isimlerinin yazılı olduğu tabutları çağrıştırır. Özel alan ortadan kalkınca çiftler ölümle karşılaşır, yakınlığın ölçüsü ne derecede olursa olsun birliktelik ölümcüldür, şimdi değilse de zamanı gelince.
Pisa ve Venedik: Kurmaca örneklerden biri. Pisa ve Venedik belediye başkanları, kentlerindeki kuleleri değiştirmek isterler. Anlaşırlar, değişimin yapılacağı gece yakayı ele verip akıl hastanesine kaldırılırlar. İtalyan makamları mucizeye başvurmaz, devletin mekanizmaları mükemmel bir şekilde işler ve iki adamın canına okur. Gerçeküstünün katili devlet, yiyende ortak devlet.
İçsel Baskı: Bunun bir adı vardı, neydi? Ansızın aşağı atlama duygusu, metroda kendini raylara bırakma isteği...
İntihar edecek kişinin altında branda geren itfaiyecilerden biri, ansızın hissettiği içsel bir baskının sonucunda brandayı çekerek diğerlerini de peşinden sürükler, müntehir kişi atlar ve parçalanır. Felaket istenci. Sürekli hale geldiğinde başkaları üzerinden tatmin edilmek istenir sanırım. Metroda birine omuz atıp raylara düşürmek gibi. Yüksekten bakan birini bacaklarından kaldırarak aşağı atmak gibi.
Üslupçuluğunu sürdüreceği bir alan olmadan Bernhard okumak ilginçti, yazarın farklı bir sesini duymak isteyenler için dört dörtlük bir ucubelikler sergisi.
Yanıtla
0
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yazar ve Cenneti
Otuz yazar ve kütüphaneden geçen yollar. Llosa, önsözünde kendi okuma serüvenini ve kütüphanelerle olan ilişkisini anlatıyor. Çocukluğunda entelektüel çaba harcayıp sözcükleri hayal dünyasına aktarmasıyla birlikte edebi okumalar yapmaya başladığını söylüyor. Hareketli ve hüzünlü bir hayatı var, kitaplara "sığınmış" biraz da. Babası, Llosa'yı edebiyat hevesinin kaybolması için askeri okula yazdırıyor, nafile. Faulkner, Hemingway gibi yazarları zamansal biçimlendirmeleri çözmek amacıyla eline kalem kağıt alarak okuyor, sonrasında Peru Milli Kulübü'nün kütüphaneciliğini üstleniyor. Marksist çevrelerde bir süre bulunan Llosa, erotik kültürünü ve eğitimini Peru oligarşisine borçlu olduğunu söylüyor, kütüphanedeki Fransız erotik kitap koleksiyonundan okunmadık bir şey bırakmamış. Ellili yıllarda bir bursla Madrid'e geliyor ve Milli Kütüphane'nin buz gibi soğuk salonlarında mantosuyla oturup okuyor. Ne okuyor, şövalye hikâyeleri. Metinlerini yazmaya başlıyor tabii, durmadan okurken kendi yaratılarını da oluşturuyor. En sevdiği kütüphane British Library'ymiş, kağıt ve mürekkeple yazıyormuş, bilgisayarla yazmıyormuş, bunları da öğreniyoruz. "Böyle başlamıştım ve hâlâ elimin ritminin düşüncelerimin ritmi olduğuna inanıyorum." (s. 14) Edebiyata Övgü derlemesinde Llosa e-kitapları pek sevmediğini söylüyordu, Esteban'ın Llosa için ayırdığı bölümde Bill Gates'e de çıkıştığını öğreniyoruz büyük yazarın. Bill Gates'in iddialarının aksine, edebiyat bu şekilde bir evrim geçirirse ölümcül bir yara alacak Llosa'ya göre. Katılmadığımı belirtmiştim, böyle bir şey söz konusu değil. Düşüncenin hızına yetişmek de el vasıtasıyla pek mümkün değil diye düşünüyorum, kuşak farkı.
Otuz yazardan birkaçını seçiyorum.
Stephen King: Baba, aileyi terk edince zor günler geçiriyorlar, Yazma Sanatı'nda uzun uzun bahsediyor King. Gençliğinde birçok garip işin yanında kütüphanecilik yapmışlığı da var. 1969'a kadar birkaç metni basılıyor ama ekonomik durumu rezalet, o yüzden Maine Üniversitesi'nin kütüphanesinde çalışmaya başlıyor. Karışık zamanlar, Nixon Vietnam'ı bombalamak için elinden geleni yapıyor, protestolar gerçekleştiriliyor, civcivli bir ortam. King favorilerini neredeyse çenesine kadar uzatıyor, Creedence, Hendrix, Joplin ve diğerlerini dinliyor. Tabitha'yla da o sıralarda tanışıyor. Birbirlerini anlıyorlar. Şiir atölyelerine katılıyorlar, anlamı onca yığının altına gömenleri eleştiriyorlar, sonra da evleniyorlar zaten.
King'in bazı metinlerinin kaynakları da kütüphanelerde gizli. Kütüphane Polisi nam öykünün ortaya çıkışı ilginç. Stephen, oğlu Owen'a ödevi için gereken kitabı bulması amacıyla kütüphaneye gitmesi gerektiğini söylüyor ama Owen gitmek istemiyor, sebebi de süresi geçen kitaplar konusunda teyzesi Stephanie'nin kendisini ölümüne korkutmuş olması. Stephen için öykülük konu, kaçmıyor.
Son bir şey: "(...) Çocukluk korkuları korkunç bir şekilde süreklidir. Yazma bir otohipnoz eylemidir ve bu durumda, uzun süre önce ölmüş olması gereken korkuların tekrar canlandığı gibi tamamen bir duygusal hafıza ortaya çıkıyordu." (s. 168) Çeviri biraz kötü ama dehşeti fark ettiniz. Yaşa sen King.
Marcel Proust: Burjuva bir çalışandan çok züppeye benzediği söyleniyor, sosyal çevresi bu tiplerden oluştuğu için züppe damgası yemiş. Kütüphaneciliği bu açıdan biraz garip, gerçi kitapların bakımlı baskılarıyla daha çok ilgilenirmiş, kamu kütüphanelerine hiç gitmemiş, kütüphaneciliği de nüfuzlu tanıdıklar vasıtasıyla sürdürmüş bir süre, işe gitmediği çok olmuş, büyük yapıtını tamamlamaya çalışmaktan başka hiçbir şey yapamaz hale gelmiş. İdare etmişler ama havadan gelen paranın son damlası da aktıktan sonra ipini çekmişler.
Aleksandr Soljenitsin: Kamplarda geçen yılların bir bölümünde kütüphanecilik yapıyor, öncesinde teyzesinin evindeki kütüphaneyi keşfetmesi var. Gogol, Tolstoy, Dickens, Schiller gibi büyük yazarlarla büyüyor, edebiyatla alakasız bir bölümde okumasına rağmen sözcüklerin büyüsüne kapılıyor, hatta ABD'ye gittiği zaman Jack London'ın evini arayıp buluyor falan, büyük hayran. Romanlarındaki pasajlarda kamplardaki kütüphane ortamlarını anlatıyor. Bitik insanlarına rağmen ütopik, ideal bir ortam. Özgürlüğün raflara dizilmiş biçimi.
Georges Perec: Kütüphanecilik ve Oulipo arasında bir bağlantı var, kütüphanenin sınırlanmış alanı ve kitapların düzeni, Oulipo için birkaç fikir vermiş olabilir.
Eşiyle Tunus'a gidiyor, orada öğretmenlik yapıyor -Şeyler- ve bir süre sonra Fransa'ya dönüp kütüphaneci olarak çalışmaya başlıyor. Kategorizasyon konusunda sıkıntıları var, yaratıcılığını tetikleyen bir konu. Düzenleme, sınıflandırma, terimler, alfabetik karakterler vs. Perec'in ince, daha da ince düşünmesine yol açtı. Kütüphaneler ve kitapseverler hakkında yazdıklarını okumalısınız, kütüphanenin entropik doğasıyla tanışmak güzel oldu.
Musil, Onetti, Borges, Bataille, Carroll, Burton, Hölderlin, bir dünya yazar. Okusanız ne güzel.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir