Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Depresyon, Yas ve Melankoli
Lacancı Bakışlar serisinin dördüncü metni. Giriş bölümünde ilaç sektörüne ve bağlantılarına bir temiz giydiriyor Leader. Anlatıldığı üzere genç bir kadının anti-depresan kapsüllerinin konduğu folyoya baktığı zaman hissettiklerini, bilmiyorum, biraz olsun hissetmeyen azdır sanırım. En azından bir parçasını ben hissetmiştim. Psikiyatr size bir test uyguluyor. Benimkinin maddeleri ilginçti; "Allah'a inanmam ve eksikliğini hissetmem" gibi birkaç madde var, toplamda yüzlerce madde, hepsini birden ona kadar puanladım. Sonuçlar bir şekilde değerlendirildi, psikiyatr birkaç rahatsızlık saydı ve almam gereken bir ilaçla, bir de yeni bir randevu tarihiyle uğurladı beni. İlacı aldım, her gün yutacağım haplara baktım. Bir şeylerin ters gittiği duygusunu şimdi bile hatırlıyorum, süreç o şekilde ilerlememeliydi, bir şeyleri oldukları gibi görmek için folyoya yerleştirilmiş minik sersemleticilere ihtiyaç duymamalıydım ama tıbba da saygım vardı şimdi, bir müddet kullandım ilacı. Duygularımı kaybetmeye başladım, hiçbir şey hissetmiyordum. Göğsümü yıkık duvara çeviren acıdan kurtulmuştum ama mutluluk da basıp gitmişti, heyecan gitmişti, korku gitmişti, içeride hiçbir şey yoktu, kof kabuk gibi yaşıyordum. Bastırmak ortadan kaldırmak demek değildi, başka türlü baş etmeliydim, ilacı kullanmayı bıraktım. Bir süre tekrar ne yapacağımı bilemez halde dolandım durdum, sonra ne oldu, hayat oldu işte, şimdi mutsuz ve mutluyum. Kendimim, bu iyi olmak için yeterli. Leader da benzer bir yöntem sunuyor aslında, ilaçlar yerine yasın ve melankolinin sağaltıcı etkisini irdeliyor. Birbirinden ayrılmış birimlerin kasvetli imgesinden bahsediyor, modern bireyciliğin negatif yönünü folyolardaki haplara benzetiyor, her birimizin yalıtılmış ve diğerlerinden ayrılmış olduğumuzu söylüyor. "Toplum değerleri ve ortak çaba yerine piyasadaki mal ve hizmetlerin rekabetine göre hareket ediyoruz." (s. 7) Depresyona yaklaşımda bir problem var, sanki sadece kimyasal yollarla ehlileştirilebilir bir şey olduğu düşünülüyor ama ardında yatan temel sorunlar ortadan kaldırılmadıkça semptomlar varlıklarını sürdürüyor, gerekirse biçim değiştirerek, böylece ötelenmiş bir depresyonun yarattığı yıkım uzuyor. "Depresyon pek çok farklı durum için kullanılan muğlak bir terimdir. Yas ve melankoliyse insan hayatının bir parçası olan kayıplarla nasıl başa çıktığımıza -ya da başa çıkamadığımıza- ışık tutacak daha kesin kavramlardır." (s. 9) "Kayıplarla başa çıkma" meselesi benim için tam bir nokta atışı oldu, çocukluğumdan beri insanların kayboluşlarına tanık oluyorum ve bu kayboluşlarla nasıl başa çıktığımı, en sonunda başa çıkamamaya başladığım dönemi ve sonradan başa çıkma gücünü tekrardan nasıl kazandığımı düşününce, aslında her şeyin kendi varlığımı sabitleme ihtiyacından ve bu sabitliğin geçici olduğunu kabullenmekten geçtiğini anladım. Değişimi canlı tutmak, ateşi sürekli beslemek, bu tür bir devinim gerekiyor. Leader güzel özetlemiş: "Yas tutarken ölenler için kederleniriz, melankolideyse onlarla beraber ölürüz." (s. 13) Bu metinde geçip geçmediğini hatırlamıyorum, sanırım buradaydı, ilişkilerdeki ayrılıklar da bir nevi ölüm olarak görülüyordu, yokluğun açtığı boşluk ölümün boşluğuna benzediği için. Önceliğin melankolide olduğunu düşünüyorum. "Onlarla beraber" öldüklerimizle aslında beraber olmadığımızı anlar anlamaz yas aşamasına geçeriz, "onlar için" kederleniriz, yasımızı tutarız, zaman geçer ve yas geçer, özlemin ve acının aşındığını hissederiz, şarkılar artık o kadar acı vermemeye başlar, hatta zamanında üzüntüden dinleyemediğimiz şarkıları yüzde bir gülümsemeyle dinlemeye başladığımızı fark eder etmez şaşırırız, artık her şey daha hafiftir çünkü şarkının anlamı artık çift kanaldan gelmemektedir, anlamın diğer kanalı kaybolmuştur, sabitlenmişizdir ve akıştayızdır, kendi anlamımızla. Yas da biter, yürekteki kırk mumdan sonuncusu da söndürülür.
Leader'a göre depresyon "üretilmiş" durumda aynı zamanda, bunu birkaç kaynakta daha görmüştüm. Hafif depresyonun intiharı engelleyici bir işlevinin olduğu iddia edilmiş, birazının böyle bir itkiye yol açması mantıklı geliyor. Daha fazlası içinse yas ve melankoli süreçleri daha sağlam bir iyileşme süreci sağlayabiliyor ama bunu pek kabul etmiyoruz. "Keyifsizlik, anksiyete veya keder duygularımızı 'depresyon' terimi altında gruplandırabilmek ve sonra da bir hap almak, tüm yaşamımızı psikolojik anlamda mikroskop altına yatırmaktan daha cazip geliyor." (s. 22) Daha fazlası için arzuya ihtiyacımız var, Lacan'a buradan varacağız. Leader, Freud'la Lacan'ın sağladığı verilere ara ara yer veriyor, kullandığı patikaların kaynaklarını da öğrenmiş oluyoruz böylece. Örneğin Freud'a göre yastaki kişi kaybolanı biliyor ama melankolik kişi için kaybolanın ne olduğu tam olarak belli değil. Melankolinin kişinin öz imgesinin değişmesine yol açacak kadar ağır bir yük olduğunu söylüyor Leader, melankoliğin sadece kendisini suçladığını, değersiz ve hiçbir şeyi hak etmeyen biri olduğunu düşündüğünü ekliyor üstüne, öyleyse kendini geçmişe "kapatan" da biri olduğunu söyleyebiliriz. Kişinin güncelinden koptuğu, eskiye demirlediği, yeniye göz açtırmadığı bir durum. Melankoliğin nasıl hissettiğine dair genişçe bir bölüm var, örneklendirilmiş. "İçimde hiçbir şey yokken sevilebilir miyim?" sorusu bir soru olmaktan çıkıp kişinin kendisini döngüye sokmasına sebep oluyor, sonsuz bir güvensizlik ve değersizlik hali. Kaybedilen kişiyi göz önüne alarak düşünürsek şefkatli bir sevgiyle birlikte doğan nefretten de bahsedebiliriz, sevilen insan öyle veya böyle kaybedilecektir ve acısı daha kaybedilmeden doğacaktır, peşin bir acının boyutu sevgiyi aşabilir ve insanı bir biçimde yetersiz hissettirebilir, yeterli olsaydı kişi kaybedilmeyecekti, o halde neden bir öz nefret uyanmasın? Uyanır, melankoli böyle doğar. Leader'a göre sevgiyle nefreti ayırma çabası, kişinin arada kalmasına yol açan etkenin ta kendisi olabilir. Bu durumda yitişin kabullenilmesi gerekiyor. Sevilen yitecektir. Bu olay kabul edildiği ölçüde denge noktası çatlamaz, ego yara almaz.
Dört bölümde melankoliyle yasın doğası ele alınıyor, Proust'tan Defoe'ya kadar pek çok yazarın eserlerinden örneklerle, vakalarla, psikanalistlerin metinleriyle. Çok sağlam bir inceleme bence; bir mekanın kaybından bir insanın kaybına pek çok yitirilişin yol açtığı gedikler detaylı bir şekilde ele alınıyor. Hapları bırakmamı biraz da bu metne borçluyum, bir yol haritası çıkarma amacı yok ama bir şeyin yoksunluğunu çeken okuru toparlamada acayip işe yarıyor. Delicesine tavsiye ederim.
Yanıtla
13
0
Destekliyorum  1
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Klara Miliç
Turgenyev'in son dönem metinlerinden. Toplumsal meselelerden uzaklaşıp daha bireysel mevzulara yöneldiği söyleniyor arka kapakta; acı, aşk, yalnızlık, ölüm, varoluş, böyle şeylere yoğunlaşmış yazar. Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna'da Klara Miliç'e atıfta bulunmuş, hoş. Arka kapaktan çaldıklarım bu kadar. Depresyon, Yas ve Melankoli'den bir şeyler çarparak kendi-sevgisi üzerinden öznenin bir başkayı sevip sevemeyeceğini ele alacağım, sadece bu iki eylem üzerinden de gitmemeye çalışacağım, kesin çizgilerle ayrılamayacak bir süreç var bu metinde. Yeterli ölçüde "oluşmuş" bir kişiliğin, eh, en azından bazı görüşlerinin akışa kapılıp gitmeyeceğini ummak bir ölçüde mantıklı ama Yakov Aratov gibi henüz arayışını sürdüren karakterler için insani niteliklerin gelişmediğini söyleyebiliriz. Yargılayıcı bir gözle bakıyorum ve bakmıyorum, ilkinde Klara Miliç'le tanışmanın öncesinde ve sonrasında tamamen kendine dönük bir adamın yol açtığı yıkımları görüyorum, ikincisinde kendine dair pek bir bilgisi, görüsü olmayan insanın yürüdüğü boşluk beliriyor. Adımlarını herhangi bir ahlaki düzleme oturtmak doğru değil, zira kapalı bir yaşamda öz kurulum için gereken asgari veri ortada yok. Kendi yaşamının izleyicisi konumunda Aratov, eylemlerinin sebepleri yerine sonuçlarıyla ilgilenen bir adam, her bir sonuç başka bir eyleme yol açmadığı gibi rastgele bir deneme-yanılma sürecini başlatıyor. Aratov tehlikeli bir adam, başkaları için. Kendince kusursuza yakın olduğu söylenebilir.
1878, Moskova. Küçük bir evde yaşayan, yirmi beş yaşlarında bir adam Aratov. Babası varlıklı sayılamayacak bir asilzade, birkaç yıl önce Moskova'ya taşınıyor ve bir süre sonra ölüyor. Geride Aratov ve hiç evlenmemiş hala Platonida İvanovna kalıyor. Hala elli yaşlarında, evin idaresi kendisine kalmış durumda. Aratov'un pek bir sorumluluğu yok, yaşamı boyunca pek bir sorumluluk almamış. Babanın çeşitli tozlar ve kitaplarla olan uğraşı yüzünden anne ölmüş, kimya tutkusu kadının sonunu getirmiş ve az daha Aratov'un da canını alacakmış ama veremle yırtmış adam, tabii bünyesinin güçsüz düştüğünü ve hastalığı yüzünden hep el üstünde tutulduğunu çıkarabiliriz buradan. Oğlan üniversiteye gitmiş ama evde alacağı eğitimin okuldakiyle denk olacağını düşünüp ilk seneden bırakmış, eve dönmüş. Babasının ölümünden sonra yas tutmamış, yasın getirdiği değişimlerden mahrum kalmış. Annesinin Aratov daha küçükken ölmesinin bunda bir etkisi olabilir, zaten bir kayıpla büyüyen çocuk, kayıpların kendisi için ne anlam ifade ettiğini bilmiyor, yaşamın doğal süreci olarak görüyor böylesi büyük kayıpları, dolayısıyla bir özlem, nefret, sevgi, hiçbir duygu doğmuyor içinde. Leader'ın yasla ilgili incelemesinde yas tutmanın, melankolinin yarattığı psikolojik değişimlerle ilgili sayısız örnek var, her bir süreç yeni bir kişilik doğuruyor ve geçmişin ağırlığını taşımak için üretilen savunma mekanizmalarının doğası yeni kişilikleri de durmadan değiştiriyor, Aratov'da bunların hiçbiri yok. Kupfer nam Alman arkadaşına göre kendisi tertemiz bir ruha sahip ve ideale meyli sayesinde iyi bir insan. Eh. Rus sosyetesine itilerek giren utangaç bir genç Aratov, halası ortamlara girmesini istiyor ama insanlarla iletişim kurmak istemiyor pek, yalnız kalmaktan keyif alıyor. Bir gün Alman arkadaşının ve halasının baskılarıyla bir davete katılıyor, Gürcü bir prensesin verdiği bu davette sıkılıp kirişi kırıyor Aratov. Kendisi de bir anlam veremiyor içinde doğan sıkıntıya, uzaklaşmak istiyor ve çıkıp gidiyor. Bu. İkinci davette Klara Miliç'i görüyor, kader anı. Kızın söylediği şarkıyı pek beğenmiyor, kızı da beğenmiyor gibi görünüyor ama içinde bir şeyler harekete geçmiş durumda, üzerini örttüğü duyguları sıkı sıkı bastırıyor ve Kupfer'e kızın özgün bir sesinin olmadığını, şarkıları pek de iyi söyleyemediğini anlatıyor. Eve gelince düşünüyor; idealindeki kız Klara Miliç olabilir mi? O hüzünlü gözler, hayalindeki yüz Klara'nın mı? Huzursuzluğu durmadan büyüyor, kızın Yahudi olması ve başka şeyler heyecanını söndürmesi için uyarıyor ama sosyal statüyle duyguların çatışması noktasında ne yapacağını bilemiyor Aratov.
Mektup geliyor Aratov'a, davette bir süreliğine bakıştığı Klara'dan. Aslında isimsiz ama Klara'dan geldiğini umuyor Aratov, başka bir kadından gelmiş olabileceği ihtimalinin üzerinde uzunca durması bile Klara'dan uzak durmaya çalışacağını gösteriyor. Kadının kalbini kırıyor tabii bizim sığır, böyle bir konuma sokulduğundan ötürü kadına kızıyor; hiç tanımadığı bir insanla buluşmak, konuşmak büyük kabalık ve hafiflik. Yalnız bir hayat sürdüğünü söyleyen bir adamla üstelik. Klara duygularını anlatmak istediği adamın odunluğuna bir anlam veremiyor, bakışmaları sırasında incelikli biri olarak düşündüğü adamı nasıl rencide ettiğini düşünüyor ama bir sonuca varamıyor, en sonunda Aratov'un sadece kendi gururunu ve rahatını düşündüğünü söyleyerek, hayal kırıklığıyla gidiyor. Aratov ne yapıyor, gururu tavan yaptığı için mutlu bir şekilde gidiyor evine. Ertesi gün öğreniyor ki Klara Miliç intihar etmiş, zehir içerek. Önce inanamıyor Aratov, kadının neden intihar ettiğini anlamaya çalışıyor ve işin kendisine dokunacağını anlayınca sevinçle üzüntüyü aynı anda yaşıyor. Bir kadının intiharına yol açtı, buna kudreti var. Tutulduğu bir kadının intiharına yol açtı, bu fikri bastırmak için de kudreti var ama başlarda. Kupfer, kadının aslında çok gururlu olduğunu, intihar fikrinin aklının ucundan bile geçmeyeceğini söyleyerek Aratov'u iyice düşündürüyor. Hayatı kitaplardan öğrenen biri için intiharın karşılığı varsa da yaşam deneyiminin eksikliği bir yana, Klara Miliç'in intiharına benzer bir şeye kitaplarda rastlamamış olması, olayları bir anlam sırasına koymasını engelliyor. Suçlunun kendisi olmadığını düşünüyor, sonra kendisi olduğunu düşünüyor, hayatının aşkını elinin tersiyle ittiğini düşünüyor, sonra Klara'nın duygusal açıdan bir amatör olduğunu düşünüyor, sonra kendisinin de bir amatör olduğunu düşünüyor, gece vakti kabuslar görmeye başlayınca bütün bu düşündükleri daha fazla katlanılmaz bir hale geliyor ve Kazan'a, Klara Miliç'in ailesinin yanına gidiyor, kadının son günü hakkında bir şeyler öğrenebilmek ve muhtemelen delirmemek için.
Kardeşle ve anneyle yapılan konuşma, Klara Miliç'in günlüğünün okunması, duygusal bir kadının yaşamına ortaklık ve tertemiz bir delirişle, hayalet kadının belirişiyle kapanış. Duygusal hoyratlık, empati yoksunluğu ve zavallı Klara Miliç. Kısa, derin bir hikâye. Okunması arz olunur.
Yanıtla
4
8
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Denizin Tarihi
Denizin tarihi denince birçok disiplinden birçok veri bekledim ama böyle bir şey yok, eh, denizin emperyalist açıdan ele alınmış tarihinden ötesine geçen bir araştırma değil, bir yandan da insanlarda bir deniz bilinci oluşturma kaygısıyla yazılmış bir metin Denizin Tarihi. Antik Yunan denizlerinden, felsefenin biçimlendiği sulardan, bilimin ilk konseptlerinden bir şeyler bekleyenler için hayal kırıklığı yaratacaktır, hatta Attali'nin Fransız sularını anlata anlata bitirememesinden bir parça da bıkkınlık doğabilir, normaldir. Fransa'nın denizcilikle ilgili maceralarının İngiltere'ninki gibi mutlak bir zaferle sonuçlanmamış olması, günümüzde Fransa'nın bir atılımla tekrar adını duyurması gerektiğinin bahsini açtırıyor Attali'ye. Tamam Attali, Fransa yükselecek, söylediğin gibi dokuzuncu denemede, hatta onuncu denemede, belki on beşincide olacak bu, tamam. Gezegenin ikinci en büyük bahri alanına sahip olduğu için Fransa'nın bu tarihçe içinde özel bir role sahip olması gerektiğini düşünüyor Attali, memleketinden bahsedip durmasının nedeni bu. Günümüzde en önemli yat imalatçıları, en uzun yatlar falan, böyle "en"ler Fransa'dan çıkıyormuş, iyi ve güzel. Lakin bunların denizlerin tarihiyle ne ilgisi var? Fransa güzellemesinden bıkan okur için hafakanlar yakındır.
En baştan başlıyor gerçekten Attali, Büyük Patlama'yla. Çok yoğun bir şey vardı, patladı ama bizdeki "patlama" bilgisi, imajı bu patlamanın karşılığı değil tabii, çok fantastik bir olay ve süreç bu. Hidrojen, döteryum ve helyum oluşuyor başta, sonra diğer atomlar çıkıyor ortaya. Oksijen ve hidrojenin münasebetiyle su oluşuyor. Su evrensel bir çözücü ve canlıların kaynağı, rahim gibi bir şey. Neyse, oluşan ilk gezegen Jüpiter'miş, bu bilgiyi de aklımızın bir kenarına koyuyoruz. Suyun Dünya'ya nasıl ulaştığı bilinmiyor, pek çok teori varmış bu konuda. Yaşam suyun içinde başlıyor, dünya soğuyor, süper kıtalar beliriyor ve kayboluyor, okyanuslarda yaşam karmaşıklaşıyor, primatlar ortaya çıkıyor, Homo erectus tayfası yürüyerek Malezya'ya geliyor, bizim tayfa ortaya çıkıyor ve bir süre diğerleriyle birlikte yaşayıp onları yeryüzünden siliyor falan. Bu bölümler dünyanın ve yaşamın oluşumunu bilimsel olarak adım adım kuruyor, başka kaynaklarda da rahatlıkla bulabileceğimiz bilgiler var. İnsanların Dünya algısının üzerinde şöyle bir durulup geçiliyor; örneğin Çinliler için Dünya kareymiş, dört köşede dört okyanus varmış ve Dört Ejderha Kral hem bu okyanusları, hem de Çin'i korurmuş. Kozmogoni biraz, biraz efsaneler, biraz tarih. Babil mitolojisinde beliren tufanın dinlere geçişi, tanrıların ortaya çıkışı ve ardından savaşlar. İlk korsan faaliyetlerine III. Ramses döneminde başlandığını görüyoruz, Mısırlılar "deniz halkları" ile savaşıyor, aynı sıralarda İbraniler Mısır'dan kaçıyor, Yunanlar -metinde "Yunanlılar" şeklinde geçiyor, sanırım yanlış- Troya'yı yıkmaya geliyorlar. Roma, Kartaca, Venedik, Osmanlı derken günümüze doğru geliyoruz, devletlerin ve imparatorlukların savaşmaları dışında denizlerle ilgili pek bir şey yok. Belki de ben yanlış düşünüyorumdur, denizlerin tarihi insanın denizler üzerindeki edimlerinden ibarettir diyeceğim ama, değil ya.
Romalılar "Mediterraneum" demişler Akdeniz'e, ad oradan geliyor. Tabii bir sürü liman inşa ediliyor, çoğunun üzerinde şöyle bir duruluyor. İşgal edilen önemli adaların bahsi geçiyor, aralarında Malta ve Girit falan yok. Roma'nın Yunan kentlerini hacamat etmesi ve denizle ilgili maddeler içeren anlaşmaların ortaya çıkması, Roma döneminin önemli özelliklerinden. Çin'in de denizcilikle ilgili çok sayıda hadisesi var ama çok kapalı bir dünya; daha çok yayıldıkları alanlar, kurulan limanlar ve ticaret yollarının belirlenmesi gibi meselelerde inceleniyor Attali tarafından. Bir de İngilizlerin afyon dümeni var tabii, iki milyon Çinli afyon tiryakisi olunca ve tehlike büyüyünce Çinliler iki kez savaş ilan ediyorlar ama tepelenip oturuyorlar aşağı. Bu çok daha ileride, Roma'dan sonra İslam'ın yayılmasını inceliyor Attali. Ömer bin Hattab'ın denizle ilgili münasebeti tek bir yasaktan ibaret, hiçbir Müslümanın denizde maceraya atılmasını istemiyor. Halife Osman zamanında bu yasak kalkıyor, denizlerde Arap gemileri de görülüyor. Hatta ilginç bir detay var; Ortodoks ve Müslüman hakimiyeti yüzünden Katolik güçler, özellikle Germen ve Frank toplumları kuzeye ve iç bölgelere göç etmeye zorlanmışlar. Henri Pirenne nam büyük tarihçi, yazdığı bir makalede İslam olmasaydı Frank İmparatorluğunun olmayacağını, Muhammed olmadan Charlemagne'ın düşünülemeyeceğini söylemiş. Fransa ve Almanya'nın denize karşı sergiledikleri iştahsızlıklarının altında bu meselenin yattığını düşünüyor Attali.
Libro del Consulado del Mar adlı bir eserle denize dair bütün sözlü içtihatların yazılı olarak derlendiği söyleniyor, 1266 civarı. Deniz kanunlarının temeli olarak bu metin görülebilir. Tam o sırada Büyük Veba Salgını patlak veriyor. Moğolların Kırım'daki Ceneviz acentesine saldırıları yenilgiyle sonuçlanıyor ama vebayı da Ceneviz gemilerine bulaştırmış oluyorlar. Gemiler Avrupa'ya dönüyor ve milyonlarca insanın sonunu getiriyor. Fırtına dindikten sonra karantina bölgeleri, modern gemiler, modern limanlar, daha modern gemiler ve limanlar ortaya çıkıyor. Aslında beşeri bir tarih, insanoğlunun teknolojik ilerleyişinin araçlar ve silahlar üzerinden anlatımı. Sekizinci bölüme kadar bu minvalde bir tarihi okuduktan sonra, eh, başka alanlara doğru da genişleyen denizin izlerini buluyoruz. Özgürlük ideolojisinin kaynağı olarak deniz adlı bölümde denizin insana açtığı imgelem dünyası hakkında birkaç şey var, örneğin Coleridge. Kitabı Mukaddes. Jung. Yunan mitleri. Kuzey Amerika'ya göçenlerin özgürlük hayalleri. Poe, Conrad ve Hemingway. Bu bölüm gerçekten iyi, denizin sanattaki izdüşümleri şöyle bir derlenmiş, güzel.
Son bölümlerde deniz ekonomisiyle ilgili pek çok değerlendirme var, taşımacılıktan balık avcılığına pek çok konu. Denizlerin kirlenmesi sonucu oluşacak facialar, denetimsiz avcılığın balıkların dünyasını darmadağın etmesi gibi pek çok meselenin çözüm yolları da Attali tarafından ortaya atılıyor ama ideal bir dünyada uygulanabilir o çözümler, bizim dünyamızda değil. Kendisi de önceki anlaşmaların devletler tarafından görmezden gelinip her devletin kafasına göre hareket ettiğini söylüyor, dolayısıyla ütopik istekler olarak kalıyor öne sürdüğü fikirler. Başkaca da devletlerin denizler üzerindeki egemenliği, mal nakliyatı ve liman büyüklükleri falan var, bir sürü ekonomik bilgi. Meraklı okurun ilgisini çeker.
Böyle. Tam bir tarih değil, tam bir inceleme de değil, ortaya karışık bir şey. Koç Üniversitesi Yayınları'ndan çıkan çok daha kapsamlı bir metin var, ansiklopedik boyutta.Gerçi merkezde sadece Akdeniz var ama olsun, denizle ilgili daha kapsamlı bir metin arayanlar için sıkı bir inceleme gibi gözüküyor. Buna yakında girişeceğim. Attali'nin metni de denizlerin tarihine bir giriş niteliğinde, böyle görülebilir.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dokudünya
Barker'ın Onuncu Yıl Baskısına Önsöz'ünü sona bırakıp direkt metne giriştim. Hiçbir şeyin başlangıcının olmadığını söyleyerek açıldı, ilk an diye bir şeyin olmadığını, tek bir sözcüğün olmadığını, bir metnin, hikâyenin veya masalın nasıl başlayıp nasıl bittiği hakkında hiç kimsenin hiçbir şey bilemeyeceğini açıklayarak devam etti. Okur, İngiltere'nin somut dünyasından çok daha uzaklara, metafiziksel bir dünyaya fırlatılmış oldu böylece; anlatının yaratacağı biricik bir dünyada fizik kanunlarının dahi askıya alınabileceğini öğrendi ve anlatılan her şeye yarı masal, yarı gerçeklik sıkıştırmaya yönlendirildi ama destanın içinde gerçeklik öğelerinin de bildiği gerçeklik olmaktan çıktığını sezdi. Sonra hikâyelerin yavaş yavaş açıldığını gördüm, Dokudünya'nın yaratılarının olabildiğince kurmaca olan bildiğimiz dünyadaki yansımalarını -periler, cinler, öcüler, umacılar, deli deli şeyler- okuyarak dünyaları ayırma yetimi de yitirdim ki fantastik bir dünyanın yapması gereken de aşağı yukarı bu, özellikle böylesi masalsı olanının. Füg'ün güzelliğini, Füg'de yaşayan ve kendi destanlarından, anlattıklarından öğrendiğimiz kadarıyla yaratıkların bizim dünyamıza geçişlerini ve insanlarla olan ilişkilerini, yitirilmiş bir cennetin acısını hissettim. Yitirilen cennetin tekrar elde edilebilmesi için "guguk" denen efsunsuz insanların -mutlaka öncesinden örnekler de vardır ama tarihlerin yakın olmasından kıllanmıyor değilim; Rowling "muggle" kavramını Barker'dan çarpmış olabilir mi? Dokudünya 1987'de basılmış, Rowling ilk metni 1990'da yazmaya başlamış, bilemiyorum- sihirli varlıklarla işbirliği yapması, sihrin -efsunun- çok nadiren insanlar tarafından da kullanılabilmesi, efsunluların guguklar arasından seçtiği Nazır'ın korumasında Füg'ün dokunduğu halının varlığını sürdürmesi ve başka pek çok geçişkenlik, birliktelik, ihtilaf ve tartışmanın doğurduğu güç ilişkileri ele alınınca polislerin, trenlerin, otomobillerin dünyası bir anda modern bir masalın dünyasına giriveriyor, geçiş son derece doğal ve olay örgüsünde beklenmeyen şeylerin gerçekleşmesi gibi kurmaca kanunu yıkan pek çok etken bu olağanüstü dünyayı olabildiğince kaotik hale getiriyor. Kaos iyidir, yönlendirilmediğinizi hissedersiniz, yazarın boyunduruğundan çıkmışsınız gibi hissedersiniz, bu metinde olabildiğince serbestsiniz.
Okudum, sonrasında önsöze döndüm. Barker'ın yapmaya çalıştığı şeyi bir ölçüde anlattığı bölümlerde anlatı dünyası daha da belirginleşti. Anılarını tutmaya çalıştığını söylüyor Barker, çocukluğunda zaman geçirdiği çiftlikten, Galler'den ve yemyeşil topraklardan bahsediyor. Oraya tekrar döneceğini, bunun nasıl gerçekleşeceğini bilmediğini ama oraya döneceğini söylüyor. Metnin ortaya çıkışını bu niyetin yansıması olarak görüyorum, Füg'ün yıkılması ve Füg'deki kutsal mekanların yıkılması yetişkinliğin dünyasının çocukluğun anılarına bir saldırı olarak okunabilir bu açıdan. Makineler arasında yaşamaya çalışıyoruz ve çocuklukla bütünleşmiş köyler, bahçeler, insanlar kayboluyor, anılara tutunarak onların varlıklarını günümüze taşımaya, gri dünyadan bir ölçüde kurtulmaya çalışıyoruz, yapabileceğimiz tek şey bu. Proust'u andıran anı parçalarını bu kurtuluş çabasının orta yerine yerleştiren Barker, anıların veya şeylerin tutarlı olup olmadığını önemsemiyor, bir duygunun peşinden gidiyor ve masalsı dünyasında duygusunu yaşatmaya çalışıyor. Metni yazarken o dünyaya ait olduğunu, bir devam metni yazamayacak kadar o dünyadan uzaklaştığını da ekliyor. Karakterlerin boşlukları, cevaplanmamış sorular, hemen her şey o masalın içinde ve yoruma açık. Barker yazdığı metinden uzağa düşmüş ve sorulara bir cevabı olmadığını, okurların yaptığı veya yapmaları gerektiği gibi kendisinin de hayal gücüyle o cevapları verdiğini söylüyor. Tamamlanmayacak bir masal bu, metnin sonunda da herhangi bir son olmadığı, başlangıçtaki gibi bir bilinmezin sürdüğü söylendiğine göre yaşamla bir koşutluk da bulabiliriz; nedensellik bir çaba ve her an işler durumda, boşlukta sürüklenmek istemeyiz ama bir açıdan sürüklenmekten başka bir şey de yapmayız. Felsefeyle yeni sorular yaratırız, dünya biraz daha biçimlenir ve biçimlenmemiş boşlukla her karşılaştığımızda biraz daha dehşete düşeriz, kurguladığımız gerçekliğin ne kadar eksik olduğunu görüp korkarız, her zaman daha fazla bilinmeyen var olacağı için Genazino'nun dediği gibi, yaşamdan yaşamayı ummaktan fazlasını beklememek düşüncesiyle karşılaşıp dururuz. Dokudünya'yı tam da bu düşüncenin ortasına yerleşmiş gibi görünce, eh, zaten daha fazla soru sormayıp takip etmekten başka bir şey yapmadım. Hem karakterlerin hem de Barker'ın anılarından mürekkep bir anlatının fantastik ögeleri de belleğin bir yansıması olarak görülebilirdi, gördüm. "Dokudünya gibi bellek hakkındaki bir romana, ona damga vurmuş olaylardan dolayı değer verilmesinden daha mükemmel bir biçimle içerik beraberliği olabilir mi?" (s. 10)
Yaratıklar deyip durdum, Kâhinsoylular aslında. İşin kozmogonisine girmeyeceğim, ortaya çıkış biçimleri ve bildiğimiz gerçeklikle kurdukları bağı da anlatmayacağım, Barker anlatının içinde, diyaloglar vasıtasıyla dünyalar hakkında gereken bilgileri veriyor. Cal'den başlayabilirim, kendisi babasıyla birlikte yaşayan genç bir adam. İşi var, babasının yarış güvercinleriyle uğraşına yardımcı oluyor ve bir gün kuşların havada dönüp durduğu bir fenomene şahit oluyor, sonrasında kaçan bir güvercinin peşinden eski bir eve gidip halıyı görüyor. Dokunan bu halının içinde Füg gizli, Kâhinsoylular bu dokumanın içinde varlıklarını sürdürüyorlar ama hepsi orada değil, insanların dünyasında yaşayanları da var. Neyse, evin sahibi yaşlı bir kadın, sonradan Nazır olduğu ortaya çıkıyor, Kâhinsoylular'un atadığı bir nevi bekçi, halıyı koruyor. Belli bir hiyerarşi var, Kâhinsoylular kendi kendilerini demokrasiye benzer bir yapıyla yönetebiliyorlar ama fikir ayrılıkları da var tabii, anlatıdaki çatışmalardan bazıları bu ayrılıklardan doğuyor. Immacolata gibiler de Guguk Krallığı dedikleri insanların dünyasında dolanıp Füg'ü yok etmeye çalışıyorlar, kötücül güçlerden en başta gelenleri Shadwell ve Immacolata. Birbirlerini kullanıyorlar, amaçları farklı. Shadwell Füg'ü yönetmek isterken Immacolata ortadan kaldırmaya çalışıyor. Immacolata'nın Kâhinsoylular'dan nefret etmesinin sebebini bilmiyoruz, Barker bazı şeylere bir cevabının olmadığını söylüyor, yukarıdaki mevzu. Immacolata ve ölü kız kardeşleri tam bir dehşet yaratıcıları; kardeşlerden biri çiftleştiği erkeklerin çocuklarını doğurup savaşçı olarak kullanıyor. Amorf, iğrenç yaratıklar bu çocuklar. Barker'ın cinselliği kullanış biçimi karakterlere derinlik de katıyor; Cal kendi çocuğuyla savaşırken babasıyla olan ilişkisini de düşünüyor bir yandan. Freud ayakta alkışlardı bu meseleyi. Shadwell'in yeteneği, ceketinin astarındaki efsunlu zamazingo sayesinde herkesi "satın alabilmesi". Hayal satıyor, hemen herkesi etkisi altına alarak en çok arzulanan nesneyi isteyenlere veriyor ve ruhları damgalamış oluyor böylece. Arzunun kullanılış biçimi de çok başarılı.
Suzanna, Nazır Mimi'nin torunu. Deli kadının deli torunu olduğunu düşündüğü zamanlar var ama eski evinde bir başına yaşayan Mimi torununa her zaman daha fazlası olduğunu hissettirdiği için ninesini seviyor Suzanna, yaşlı kadın hastaneye kaldırıldığında ve Immacolata'nın halının yerini öğrenmek amacıyla yaptığı işkence sonucu öldüğünde çok üzülüyor, eski eve gidiyor ve Cal'le bu şekilde tanışıyor. Immacolata ve Shadwell'le de. Hatta Kahinsoylular tayfasıyla da.
650 sayfalık bu metin sadece Füg'ün kurtarılışıyla veya yıkımıyla ilgili olabilirdi ama değil; Füg'ün öncesi ve sonrası da meseleye dahil oluyor bir şekilde, hatta Musibet denen varlığın ortaya çıkışına da şahit oluyoruz. Mitik bir yıkım makinesi; zamanında dünyaları yok etmiş ve derinliklere çekilmiş. Uyandırılıyor, Cennet'in koruyucusu olduğunu düşünüyor ve çölün ortasında Cennet'i koruyor, Uriel olduğunu düşünmesi, varlığının anlamını tamamen kaybetmiş bir varlık olabileceğini sezdiriyor ki Barker da bu noktayı aydınlatmıyor. Çok kuvvetli bir varlık Musibet, Shadwell tarafından uyandırılarak İngiltere'ye getiriliyor ve son bir savaş için öfkeyle dolduruluyor. Olayların çözülüşü sırasında metnin ortalarında ortaya çıkıp kaybolan, sonrasında kilit bir role bürünen karakterleri görebiliriz, kaostan beliren bir düzeni temsil ederler. Her bir karakter ya anlatı boyunca oradadır, ya giderek kaybolur, ya da kaybolduktan sonra ortaya çıkarak değişimlere yol açar. Bilinmeyenin çekiciliğini hatırlatan bir kurgu tekniği.
Savaşlar, ihanetler, yıkımlar ve umut, en başta umut. Okurların bu metne gösterdiği ilgiden ötürü bazen bıktığını söylüyor Barker ama insanların neden bu metni çok sevdiklerini bildiğini de sıkıştırıyor araya; kötü zamanlar için iyileştirici bir anlatı saklı Dokudünya'da. Sıkıntının ortadan kalkabileceğini, tekrar ortaya çıkabileceğini, her ihtimalin gerçekleşebileceğini anlattığı için, insanların yaşamdaki konumlarını ve yaşamın doğasını hatırlattığı için, başka pek çok şey için beğenilebilir bu metin. Sırf bu yüzden okumaya değer, Barker'ın dehşetleri ve harikaları da cabası.
Yanıtla
3
5
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Marsta Zaman Kayması
Bir başka insanın bilincinde oluşan dünyanın parçası haline gelmenin, gerçekliklerin çakışmasının yarattığı psikolojik yıkımı Ubik'ten biliyorduk. Zihniyle diğer zihinleri işgal eden adamın ruh sağlığının yerinde olmadığı barizdi ama hastalığı hakkında pek de bir şey bilmiyorduk, şizofrenisini bir ölçüde sezmemiz dışında pek bir şey söylenemeyecek kadar karanlıkta bırakılmıştı eleman. Marsta Zaman Kayması'nda benzer bir mesele ele alınıyor ama bu kez akıl sağlığı merkezde konuşlanmış, karakterlerin yaşadıkları ruhsal çöküntüler direkt isimlendirilmiş. Daha "açık" bir PKD metni bu, kendi şizofrenisini ve aldığı uyuşturucu maddelerin etkisini olduğu gibi metne aktarmış yazar, ortaya diğer öykülerine ve diğer romanlarına göre daha az gizemli, olay örgüsünün alacağı şekli daha belirgin, neredeyse tezli bir metin çıkmış. Karakterlerin tamamı anlatı sürecinde kurgusal ağırlıkları değişir halde ortaya çıkıyorlar, kayboluyorlar ve tekrar ortaya çıkıyorlar, PKD'nin entropiye harfi harfine uyan dünyası. Gerçeklik algısını oluşturabilen daha sağlam bir teknik bilmiyorum. Ölçülüp biçilmiş kurguları bu yüzden sevmiyorum; oyun olduğu ortada. PKD pek oynamıyor, çünkü neyin oyun olup neyin gerçek olduğunu o da bilemez durumda. 1964'te basılmış bu metin, yazarın iki yıl boyunca kapandığı zamanlarda yazdığı on bir romandan biri, psikozların zirve yaptığı zamanlardan.
Mars'ın kolonizasyon aşamaları sürüyor, Dünya'daki kalabalığın bir kısmı Mars'a göç etmiş ve karaborsacılıktan tamirciliğe kadar pek çok iş kovalanıyor. Edebiyat fakültesi diplomasına sahip olanlar bile insan gücüne duyulan ihtiyaçtan ötürü her türlü meslekte tutunabiliyorlar. Yeni İsrail gibi pek çok bölge doğuyor, Dünya'daki yerleşimlerin yansımaları Mars'ta hayat buluyor, kökeni tanımlayan pek çok etken -din, ırk vs.- insanları ayırmaya devam ediyor. Yeni gezegen yeni para babalarını doğuruyor, spekülatörler ortaya çıkıyor, bir karakterin dediği gibi yeni bir başlangıç için fırsat varken Dünya'daki düzen Mars'a sıçrıyor ve sürüp gidiyor. Aslında böyle bir fırsat yok tabii, insan içinde doğup özümsediği düzeni olduğu gibi sürdürüyor. Kim Stanley Robinson'ın Kızıl Mars diye bir metni var, Kabalcı basmıştı zamanında, o metinde Mars'ın Dünyalaştırılması meselesi enine boyuna inceleniyor, tavsiye ederim. Kabalcı sonradan basmadı iki devam metnini, internetten bulduklarımı okumaya devam ediyorum şimdi. Neyse, Silvia Bohlen phenobarbital kullanıyor, beynini uyuşturarak yaşamını sürdürüyor, oğlu David ve eşi Jack'le birlikte. Jack tamirci, gün boyu dışarıda ve çalışma koşullarının görece iyiliğine rağmen evde pek bulunamıyor, en azından Silvia'nın istediği biçimde. Radyonun ve çocuğun gürültüsü kulaklarını kapayıp Dünya'dan oraya gelmesinin sebeplerini sorgulamasına yol açıyor. Tatmin olamayan bir kadın Silvia. Jack çalışkan ve "iyi" bir adam, iyiliği metin boyunca dile getiriliyor diğer karakterler tarafından. David de çocuk gibi çocuk işte, "normal". İlk bölümde ailenin evine su getiren hendek binicisini ve ihtiyaçların karşılanma yollarını görüyoruz, PKD Mars'ta yaşayan bir çekirdek ailenin günlük rutinlerinden yarattığı manzarayla gezegendeki yaşamın özetini sunuyor. Jack'in babası Leo Bohlen, Mars'a gelip FDS Dağları civarından çok ucuza toprak alarak vurgun yapmak istiyor, BM'den o bölgedeki arazilerin değerleneceğine dair duyum aldığı için fırsatı kaçırmıyor, atlayıp geliyor. Jack'in şizofrenisini babasından öğreniyoruz, tedavi edilip ehlileştirilmiş ama şizofreni her zaman derinlerde bir yerde duruyor, yüzeye çıkması için gerçeklik algısının birazcık çarpıtılması yeter. Bu meselede Mars'ın yerlilerinin gerçeklik algıları kayışların kopmasına yol açıyor sonradan. "Zenciler" diyor Arnie Kott onlara, Çöladamları suyun izinde büyük çölleri aşıyorlar ve karşılaştıkları insanlara selam verirken yağmurun kendilerinden karşılaştıkları insanlara yağdığını söylüyorlar. Fremenlere benziyorlar bir açıdan ama kum solucanları yok tabii, daha pasifler. Arnie Kott için sömürülesi varlıklar, tıpkı insanlar gibi. Pragmatist bir adam Arnie, Mars'ın en kuvvetli adamlarından biri. İlk bölümde Jack'in komşusu olarak tanıdığımız Norbert Steiner'ın bunalıma girip intihar etmesiyle geride kalan tek çocuğu olan Manfred'i geleceği görmek amacıyla, otistiklerin bir arada yaşadıkları tesisten alarak, Jack'i de kendi adamı haline getirerek para kazanmaya çalışıyor. Kendince bir ahlak anlayışı mevcut Arnie'nin, pek bir şeyden korkmuyor ama en sonunda kendi zihninden korkması gerektiğini öğreniyor.
Olay örgüsü. Karakterleri tanıdık; Norbert'ın karaborsacılığı, Norbert'ın adamı Otto'nun doyumsuzluğu, Manfred gibi çocukların yaşadığı B-G Kampı'nın doktoru Glaub, Arnie'nin eski eşi, "anormal" çocuğunun annesi ve zaman zaman rakibi Anne Esterhazy, Arnie'nin tutkuyla bağlı olduğu kızıl afet Doreen, her biri yavaş yavaş belirdi ve her birinin tutkularını, acılarını öğrendik. Metnin önemli bir bölümü örülen olayların içinde ortaya çıkan karakterlerin kurulumuna ayrılıyor, daha fazla karakterin ortaya çıkmayacağı noktada PKD asıl meseleye giriyor ama anlatı dünyasını kurmaya başlayarak zaten girmişti, birbirini saran iki kök büyüyor, böyle bir imgesi var PKD kurgusunun. Karakterlerin kuruluş biçimleri ilişkilerin biçimine dair bir öngörü kazandırıyor ama bu öngörü yine tipik bir PKD hamlesiyle tutarsızlığa mahkum oluyor; paranoyalar ortaya çıktıkça insanların pek de stabil kalmayacaklarını görüyoruz, bu da anlatıyı her türlü sürprize açık bir hale getiriyor. Belli bir ölçüde öngörülemezlik iyi.
Ne oluyor, Jack helikopteriyle tamir işlerinden birine giderken BM'nin telsiz yayını duyuluyor. Çölde susuzluktan ölmek üzere olan Çöladamlarına yardıma gidilmesi gerekiyor, yakınlardaki bütün araçların mevzunun döndüğü bölgeye gitmesi gerekiyor ki kanunlarla belirlenmiş kallavi bir cezayı yemesinler. Jack gidiyor, Arnie'nin helikopteri de o sırada yakınlarda, o da gidiyor ama istemeyerek. Jack Çöladamlarına daha önce ulaşıyor ve onlara su veriyor, adamlardan biri çöl cadısı denen bir fetiş nesnesini Jack'e hediye ediyor. Bu nesnenin anlatı boyunca bir daha ortaya çıkması gerekmiyor, varlığı bile koruyucu bir özelliğe sahip. Neyse, Jack helikopterinde somurtarak oturan Arnie'yle takışıyor ve böylece Arnie'nin radarına girmiş oluyor. Kodaman dayının sıkıntıları var, işlerini büyütmek istiyor ve geleceği görebilse bunun çok kolay olacağının düşünüyor. Sonrasında Manfred çıkıyor ortaya, Jack bir şekilde Arnie'nin adamı haline geliyor, aslında Arnie'nin -himaye ettiği diyeyim- kadın olan Doreen, Jack'teki iyiliği görünce adamı sevmeye başlıyor, orada da bir karışıklık. Leo yatırımı için Mars'a geldiğinde bu kadının varlığını seziyor, Jack gizlemiyor mevzuları. Silvia'ya söylemiyor bir tek. Yaşamını kendince anlamlı hale getirmesi lazım, zaten sıkı bir bağ da yok Jack'le Silvia arasında. Silvia'nın da Otto'yla birlikte olması, sonrasında Jack'le Silvia'nın birlikte olmaya devam etmeleri, Arnie'yle Anne'in ilişkileri derken sadakat, aile yapısı, ilişkiler konusunda PKD'nin engin dünyasına girmiş oluyoruz. Yazar dört kez evlenmiş, evlilikleri büyük sıkıntılar doğurmuş, eh, yansımalarını bu metinde de bulabildiğimizi söyleyebiliriz belki.
Zaman kayması, asıl mesele burada. Manfred'in dünyasının gerçekliği yavaş yavaş ele geçirdiği bölümler, karakterlerin kendi psikozlarında çektikleri acılarla birlikte metnin zirve noktalarını oluşturuyor bence. Örneğin Manfred'in görüleri defalarca tekrarlanıyor, gelecekteki sahneleri çok küçük farklarla tekrar tekrar okuyoruz, flashforward nanesi sayesinde zaman algısının da çarpıtıldığını görüyoruz ve şizofrenlerin kendi "yaşam hızlarında" şizofren olmayan insanların zihinsel işleyişlerinin değişimlerine şahit oluyoruz. Arnie'nin Manfred'in zihniyle bütünleşmesinin sonuçları Jack'in yaşadıklarıyla bir olmuyor, Jack zaten şizofren olduğu için bir biçimde Manfred'in dünyasına ayak uydurabiliyor, Çöladamlarının zaman algısıyla şizofren insanlarınki bir olduğu için gezegenin yerlilerine de ayak uydurabiliyor. Şöyle aslında; akıl hastalığı olarak gördüğümüz şizofreni, Çöladamları için yaşamlarının doğal bir parçası. Soyut düşünebilme yeteneğinin hastalık olarak görüldüğü bir gezegenden gelen yaşam formlarını düşünün, Dünya'yı tımarhane olarak görürlerdi. Mars'a ayak uydurabilenler, Çöladamlarının doğallığına sahip olanlar varlıklarını rahatlıkla sürdürebilirlerken "normal" olanlar normalliklerini yitirmeye mahkum hale geliyorlar. Aslında Mars'ın doğası bu; bir gezegeni başka bir gezegene olduğu gibi taşımanın yol açabileceği problemleri de gösteriyor PKD.
Pek sürpriz olmayan bir son var, aslında metinde ağırlıklı olarak bu normallik-anormallik ikiliği irdelendiği için sonu değil, metnin bütün bölümleri önemli.
Sıkı metin, iyi yazar. Tamam bu iş.
Yanıtla
2
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir At Bara Girmiş
Pennac'ın Teşekkür Ederim nam bir metni var, oyun olanı değil de anlatı olanı. Ödül alan bir yazarı konuşma yaparken dinliyoruz bu metinde, adam ödüllerin veriliş sebeplerinden sanat sektörüne, kendi yaşamından dinleyicilere pek çok şeye değinir, oradan oraya yürür, yüzünü şekilden şekle sokar. Birçok kere teşekkür eder ama aldığı ödül yüzünden değil, kendisini oraya getiren her şeyden ötürü. İnsanlar, kitaplar, devlet, aile, ne varsa. Sarsıcı bir metindir o, yazarın konuşmasını nerelere dokunacağını bilmeden takip ederiz, tipik bir hikâye anlatıcısının anlattığını dikkatle dinlermiş gibi. Bir At Bara Girmiş'e baktığımızda Dovaleh G.'yi görüyoruz sahnede. Bir komedi kulübün loş ortamında, sahnede kısa, gözlüklü ve seyrek saçlı bir adam durmadan anlatıyor, espriler yapıyor, seyirciye kahkaha attırıyor. Bitmeyen bir monolog. Seyircileri de esprilerine katıyor Dovaleh, onları bazen utandırıyor, bazen gülmekten katıltıyor. Güzel, tipik bir şov. Yoldan çıkışı da bir o kadar doğal, Dovaleh kendi hikâyesine dönene kadar memnun olan seyirciler bambaşka bir gösteriye şahit oldukları an şaşırıyorlar, bazen dehşete düşüyorlar, bazıları kalkıp gidiyor, bazıları hipnotize olmuş gibi sahnede kendini yumruklayan, döven ve hikâyesini anlatıp araya fıkralarını ve esprilerini sıkıştıran garip adamın ne yapmaya çalıştığını düşünüyorlar. Kaufman'ın şovlarından birine dönebilir; absürt bir çocuğun hikâyesinin anlatımına dönen şovun niteliğinin değişip değişmediğine karar veremeyen seyirci için arada kalmışlık duygusunu yaratmaya çalışıyor olabilir Dovaleh ama öyle olmadığını biliyoruz, isyan eden seyircilerden biri Dovaleh'i yıllardır izlediğini ve ara ara tıkanmalar yaşadığını, artık çizmeyi aştığını söylüyor. Aslında pek bir şey bilmiyoruz, sahnedeki adamı dinlemekten başka bir şansımız yok. Biz izleyicilerden biri değiliz, en azından okur olarak. Avishai Lazar'ın gözünden ve kulaklarından, bir de silik geçmişinden ibaretiz. Ellilerinin sonuna gelmiş iki çocukluk arkadaşından biri sahnede, diğeri masalardan birinde, ara ara göz göze geliyorlar, Dovaleh durmadan konuşuyor, işini yapıyor yani, hakimlikten emekli Lazar ise kırk yıldan fazladır görmediği adamın kendisine neden telefon ettiğini ve şovuna çağırdığını anlamaya çalışıyor. Dovaleh'in başka kimleri aradığını bilmiyor Lazar, belki yanında oturan ve gözleri dolan kadın da aranmıştır, belki defalarca evlenip boşanan adamın eski eşlerinden biridir, beş çocuğundan birinin veya birkaçının annesi. Herkes davet edilmemiş, motosiklet sürücüsü iki adam, avukat grubu, çoğu insan, belki Lazar dışındaki herkes sadece şovu seyretmek için orada. Lazar bilmiyor, biz de bilmiyoruz.
Anlatım monolog halinde ilerlerken Lazar'ın anılarına döndüğü bölümlerle kesiliyor. Dovaleh'le Lazar'ın çocukluk zamanlarına dönüyoruz, anıların yeniden yaratımı. Tamamen paralel ilerleyen iki farklı anlatı kanalı yok, bir noktada çocukluğuna dair Dovaleh'le ilgili hemen her şeyi unuttuğunu gören Lazar'ın anılarıyla Dovaleh'in sahnede anlattıkları bakışımlı olarak ilerliyor ama paylaşılmış zamanın dışı tamamen Dovaleh'e ait. Lazar için mevzunun önemini düşünürsek karşımıza tekrar inşa edilen bir geçmiş, yüzleşilmesi gereken olaylar ve Dovaleh'in bir anlamda zorlamasıyla gerçekleşen kimlik sorgulamaları çıkıyor. Mutsuz çocukluklar, mutsuzlukla baş etme yolları ve akran zorbalığı yüzünden arkadaşla, bir zamanlar küçük bir maskara olan, belki de bu role itilen Dovaleh'le bağın kopması hatırlanacak şeyler. Gösteri sırasında çıkanların sayısı kadar sahnedeki bir tahtaya çizgi çiziyor Dovaleh, başlarda esprilerin sona erip hayat hikâyesinin başlamasını protesto edenler çıkıp gidiyor ama sonrasında bu yüzleşmeye, kendisiyle yüzleşmeye dayanamayan insanlar çıkıyorlar. Chaplin'in savaşta düşmana kurşun sıktığı bir sahne vardır, her atıştan sonra o da bir çizgi çeker tahtaya. Son atış, son çizgi, sonra bir daha ateş edecekken miğferi bir kurşunla uçar, çizdiği son çizgiyi siler. Aynı sahne burada da var, Dovaleh seyircilerinden birinin gitmekten vazgeçtiğini görüp şovunu sürdürür. Kalanlar hikâyenin büyüsüne kapılanlardır, belki de bir yaşamı olduğunca çıplak bir halde görmek isteyenler, zira Dovaleh annesiyle babasını ve çocukluğunu anlatırken hiçbir ayrıntıyı atlamaz, kendisine laf atan, masalara vurup protesto eden seyircileri birkaç espriyle oyalayıp hikâyeye geri döner. Birkaç kez tekrarlanır bu. Lazar, çocukluk arkadaşının hikâye tarafından tüketildiğini görür, bir yandan da güç vermektedir bu hikâye ona. Telefon ettiği zaman Lazar'ın kendisini izlemekten başka bir şey yapması gerekmediğini söyler Dovaleh, şahit istemektedir sadece. Komedinin ardına gizlenmiş acıya bir şahit. Ciğerimiz bu yüzden kalmamıştır, zira Dovaleh gecenin bir vakti insanı uyutmamış, anlatacakları bittikten sonra da sabahı bekletmiş, okurunun dünyasını alt üst etmiştir. Okur düşünmüştür, not aldığı yerlere tekrar tekrar dönmüştür, sonra camdan dışarı bakmıştır, sonra sandalyesine dönüp hiçbir şey yapmadan oturmuştur. Okur, öğrencileriyle birlikte kitap okudukları bir ders saatinde, "Çocukların önünde ağlatma beni," demiştir, kısık bir sesle. Okur günün ve gecenin sonunu getirememiştir, çocukluğun sihrinin acıları ancak öteleyebildiğini, yetişkinlik için yapacak bir şey olmadığını, yetişemeyen çocuk için de yapacak bir şey olmadığını düşünmüştür, sonra kendi çocukluğundaki ve güncel çocukluğundaki sihri düşünüp neyi ne kadar öteleyebileceğini düşünmüştür. Yaşamın bir öteleme çabasından başka bir şey olmadığını düşünmüştür. Dovaleh kendi hikâyesini herkesin hikâyesi kılmıştır, herkese kendi çentiklerine bakması için bir itki olmuştur.
Laf kalabalığı, şakalar, anneler ve babalar. Adım adım kuruluyor hepsi. Annenin bir toplama kampından zar zor kurtulduğu, kendisini saklayan üç adamın eziyetleri yüzünden geceleri çığlık çığlığa uyanmaları, camdan dışarıya haykırarak ağlamaları şefkatli, sessiz bir anne kimliğinden çok sonra ortaya çıkar. Dovaleh, bu tür detaylara inmek için güç toplar bir bakıma, çerçeveyi çizdikten sonra ayrıntılara iner. Babanın berberliği ve dayakları, çocuklukta elleri üstünde yürüyerek her türlü beladan kurtulabileceğini düşünmesi, hepsi anlatının ortalarından itibaren belirir. Bir süre sonra odak noktası şovun kendisi olmaktan çıkar, mekandaki olayların çetelesi tutulmaz, merkezde anlatının kendisi vardır. Dikkatleri çekmek için kendini yumruklar, yaralar Dovaleh. Hikâyenin vuruculuğuna dikkat çekmek için kullandığı mizah perdesini yer yer çeker, bazen de tamamen unutmuş gibi görünür. Lazar tarafından yeniden oluşturulurken önce bön bön gülümsediği, sonra tatlı bir şekilde gülümsediği hatırlanır. Dovaleh yaşadıklarını anlatarak yaşadığını bilmeye çalışır, yeterince kara bir boşluğun bütün gerçekliği ve kurmacayı yuttuğu o karanlık sahnede, elli yedi yaşındaki adam anlatarak kendini var eder. Anlatılacak hikâyelerinizi biliyor musunuz? Kimse bilmeyecek dediklerinizdir. Nasıl anlatabilirsiniz, bilmeyeceksiniz. Anlatmaya başladığınız zaman bileceksiniz. Dovaleh'te böyle bir duruş var; Lazar'a önceden telefon etmiş olsa da esprilerine son verdiği anda kararını da veriyor sanki. Dovaleh'in çocukluğunu bilen bir kadın da o sırada kulüpte, şovu seyrediyor, belki de kadının varlığını fark etmesi fitili ateşliyor Dovaleh için.
İşin siyasi boyutu var, İsrail ve Filistin arasındaki meseleler, Holokost falan, espri malzemesi olarak kullanılıyor ve bazı seyircileri bu işler kaçırıyor. Kadın-erkek ilişkilerine dair espriler iyi. Lazar, adamdaki ilkelliğin farkına varıyor ve gitmeyi düşünmeyi o an bırakıyor. Espriler pek ona göre değil ama adamın sahnede kendini parçalara ayırması, hikâye kırıntılarına dönüştürmesi ve bu kırıntılardan bazılarının bir parçası olması adamı orada tutuyor. Ölüm alkışlanıyor bu sırada, seyirciler için bir şeylerin ters gitmeye başladığı an. Arındırıcı ölüm. İnsanlar öldükten sonra bile sıkıntı çıkarmaya devam ediyorlar, yine de artık yoklar, hayatta olsalar kendilerinin acısı başkalarına yansıyacak, öyleyse ölüme alkış.Dovaleh. Esprisini tamamlamıyor, bir at bara girmiş, sonrasında dünya tepetaklak. Dovaleh'in artık amuda kalkmaya ihtiyacı yok, ayakları elleri olmuş durumda. Yaşamının tamamı. Sahne. Perdeler. Son.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mahcubiyet ve Haysiyet
Patlama anının doğallığına bakınca dayanabileceği kadar dayandığını görüyorum adamın. Ibsen'in bir oyununu anlatıyor, öğrenciler dinlemiyor, öğrenciler koca bir kültürü umursamıyor, yirmi beş yılın ardından öğretmenliğini kaldırıp atası geliyor adamın ama bunu da yapamıyor, en sonunda dersi biter bitmez evine gitmek için hareketleniyor, dışarıda yağmur var, adamın şemsiyesi açılmıyor, adam şemsiyesini taşlara vura vura açmaya çalışırken ellerini yaralıyor, şemsiyesini parçalıyor, kendisini izleyen öğrencilerden birine enformatik bir nida salıyor, kıza söylemediğini bırakmıyor ve yürümeye başlıyor. Norveç'in sokakları, yağmuru, karanlığı. Kendini tutmaya çalıştığı için geçmişine yöneliyor. Anılardan ulaştığı şimdide koca bir yıkıntı duruyor. İşinden olacak, kariyeri mahvolacak, saygınlığı yitecek ama daha kötüsünü çoktan yaşadığını görüyor. Yaşamını ilk kez düşünmüyor ama o aydınlanmayı ilk kez yaşıyor, görüşünde ilk defa bir berraklık var. Bunu anlatımın biçim değiştirmesinden anlayabiliyoruz. Serbest dolaylı anlatım vasıtasıyla anlatıcı ve Elias'ın düşünceleri birleştiğinde, Elias karikatürleştirildiğinde -önem verdiği meseleler tekrarlanır, birkaç defa aralara sıkıştırılmış tekrarlar…
Hemen bir bağlantı. Sınıfta anlattığı oyundaki karakterin, aslında gereksiz olarak gördüğü karakterin, hatta Ibsen'i bu gereksizlik yüzünden eleştirmesine yol açan karakterin tek bir sözü: "'Bir insanın elinden hayatı boyunca kendisini kandırdığı şeyi aldığınız anda mutluluğunu da bitirirsiniz.'" (s. 9) Sırf bu replik, adamın gerekliliğini, en azından bu metinde ortaya koyuyor. Yalanı elinden alınan Elias için mutluluğu yakalamak pek mümkün değil, yağmur altında tek başına yürürken. Her şeyin bittiğini düşünüyor ve metin de sonlanıyor böylece.

Gerçeği kurguluyoruz ve umduklarımız gerçekleşmeyince kendimize dönüp bakıyoruz. Görmek istemediğimiz için körüz. Her şeyin apaçık ortada olması bir önem taşımıyor, istediğimiz gibi yorumlayıp devam ediyoruz, çöküşle birlikte yeni bir gerçekliğe girişiyoruz ve bunun bir döngüye dönüşmemesini umuyoruz. Bu döngünün farkına varış anı işte, Elias'ın yaşadığı şey tam olarak bu.

Yanıtla
40
19
Destekliyorum  4
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Holigan'ın Dönüşü
Eldeki metin sona ermek üzereyken anlatı düzleminin genişlemesini sağlayan metinlerin yazarlarını görürüz; Derrida vardır, Cioran vardır, birkaç isim daha vardır. Dil meseleleri üzerine söylenenler, dili tek vatanı olarak gören anlatıcının metni kurmasında yardımcı olur. Onca alıntı ve metafor, sürgünler yüzünden vatanını diline taşıyan anlatıcının -Norman'ın- vatanında yaşayabilmesini sağlar. Anlatıcının bildiği dilin bozulması, rejimin dil politikaları sonucu ortaya çıkan söylemlerin dile nüfuz etmesi ve kuralları belli bir konuşma dili oluşturması gibi etkenler tekrar bir sürgün tehlikesini doğurur; bildiği dili konuşamayacaksa, bildiği dilde düşünemeyecekse insan aidiyet duygusunu nasıl hisseder? Anlatıcı, rüyalarında ABD'de resmi dilin Rumence olduğunu görür. Görür? Duyar. Böylece kendisini vatanındaymış gibi hisseder. Aslında doğduğu yerlerden çok uzaklarda, etrafındaki insanların vatan olarak bellemesini söylediği topraklarda yabancıdır, dilini bir başkasından duymadığı müddetçe hep yabancı olarak kalacaktır, bunu öngörebildiği için Jormanya olarak ütopikleştirdiği memleketinden gitmek istemez, Cennet metaforuyla ölçtüğü anavatanını ardında bırakmak, bilincinden de koca bir parça koparıp atmak gibi gelir ona, tutunmak için çabalar ama gitmek zorunda kalır, Eliade'yi rejimin milliyetçi bir polisine dönüştüğü için eleştirdiği yazısı yayımlandıktan sonra karalama kampanyası başlatılır, vatanında kalmak ölümüne yürümek anlamına geldiğinden gider. Birçok defa gitmiştir ve her gidişinde elinde dilinden fazlası yoktur. Norman, daimi sürgün.
Holigan'ın Dönüşü oldukça girift bir metin. Elli yıllık bir birikimin, etnisitenin, dinlerin ve pek çok şeyin oluşturduğu parçalı kimliğin bir arada tutulmaya çalışılıyor, yazılması gereken bir hikâye var ve bu hikâyenin kaleme alınması gerektiği defalarca söyleniyor. Norman'ın tuttuğu mavi defter, yaşamının hemen hemen bütün evrelerinden izler taşıyor. Çocukluk, gençlik, aile, ülke, dünya, edebiyat, resim, iç içe geçmiş onca motiften anlamlı parçalar çıkarmaya çalışıyor anlatıcı, yaşamının neyin peşinde sürdüğünü anlamaya çalışıyor, aslında hikâyesini bir araya getirmeye çalışıyor. Gospodinov'da vardı bir benzeri; Bulgaristan'daki komünizm zamanlarının bir panoramasını sunarken karakterini ince ince işliyordu, bolca kara mizahla birlikte. Atalardan itibaren kurulan bir aile, çocukluğundan itibaren kurulan bir yetişkin vardı Hüznün Fiziği'nde. Manea'nın metni benzer bir yapıya sahip ama çok daha detaylı. Sürgünlük temel alınarak bir ailenin yaşadıklarıyla birlikte antisemitizm, Yahudi soykırımı, milliyetçilik gibi pek çok etken kurmacaya dahil edilmiş. Üç temel bölüm altında birçok başlığa ayrılmış bir metin bu. Başlangıç bölümüne geçmeden önce Norman'ın yaşamını özetlemem lazım. Tevellüt 1931 veya 1932, o civar. 1936'ymış, şimdi baktım. 1940'ların başında dört kişilik ailenin kamplara gönderilmesi. Kamplardan kurtuluş, Ruslar sayesinde vatana dönüş. Vatana döndükten sonra kızıl rejim; ergenlik. Mühendislik eğitimi. Hristiyan bir kadınla kıyısından dönülen evlilik, yasak aşk. Baskıların artmasıyla birlikte ikinci sürgünlük, yıllar sonra vatana tekrar dönüş. Vatanın ne olduğu sürekli sorgulandığı için aslında kendine bir dönüş belki, Norman durmadan kendini arıyor. Bulduğu: "'Gitmek beni özgürleştirmedi, dönmek beni iyileştirmedi. Ben, kendi yaşamöykümün mahcup bir sakiniyim.'" (s. 368) Biraz edilgen, pasif. Norman, doğruları hiçbir şeyden sakınmadan söyleyen insanlara hayranlık duyuyor ve böyle insanlar Romanya'da çok sayıda olsaydı çoğu trajedinin yaşanmayabileceğini düşünüyor. Kendisini suçladığını söyleyemeyiz, uyum sağlamaya çalışıyor daha çok ve zaman içinde temkinliliğine katlanamamaya başlayınca gitmek zorunda kalıyor.
Gitmek zorunda kaldığı yerden başlıyoruz, ilk bölüm. Cella'ya ithaf edilmiş metin, Norman'ın eşine. Metin boyunca tekrarlanacağını gördüğümüz çoğu cümleden biriyle daha en başta karşılaşıyoruz: "İnsan Cennet'te, başka her yerde olabileceğinden daha iyi durumdadır." (s. 13) New York'ta nispeten sakin bir yaşam. Stalin'in bloklarına benzeyen binalardan birinde kalıyor Norman, Cennet'in orta yerinde. Hiçbir eksiği yok. "Yeni yaşamın dokuzuncu yılı" sürülüyor, ikinci sürgünde geçen dokuz yıl. Cennet'in vatan niteliği kazanıp kazanmadığını anlayabiliyoruz devamında. FBI tarafından uyarılıyor Norman, Mircea Eliade -din âlimi, Türkçeye çevrilmiş çok sayıda metni var- ve Demir Muhafızlar arasındaki ilişkiyi bir makaleyle irdeleyen Profesör Ioan Petru Culianu'nun Chicago Üniversitesinde güpegündüz öldürülmesinden sonra dikkatli olması yönünde bir tavsiye alıyor. Rejim dünyanın öbür ucunda bile etkili, ajanlar infazları gerçekleştirmede bir sıkıntı yaşamıyorlar. Üstelik Jormanya'ya dönecek Norman, bütün uyarılara rağmen. Geçmişin kısa bir muhasebesi var burada, Norman tetikçilerden çok iç içe geçmiş şeylerin kördüğümünden korktuğunu söylüyor ve düğümle yavaş yavaş uğraşmaya başlıyor. Ailenin ortaya çıkışı. Ariel'in, büyükbabanın kuzeninin okuduğu bir kitaptan bahsediyor Norman, Nasıl Holigan Oldum'dan. Holiganlığın birçok anlamından kendisine en uygun olanını yakıştırıyor. Sirk palyaçoları metaforu da burada ortaya çıkıyor, Celan'ın şairin yalnızlığına dair söylediği bir sözden. Depresyonun bir kişilik kusuru olmadığı, bir kimya kusuru olduğu fikri tekrar tekrar hatırlatılacak. Dönüşten önceki son günlerde arkadaşların, kişisel ve toplumsal tarihin önceden atılmış adımları tekrar atılacak ve kısa süreli ikametler, yolculuklar tekrar hatırlanıp büyük anlatıya iliştirilecek. Almanya, İsviçre, İtalya, pek çok ülkede geçirilen zaman ve bu zamandan kalan anılar, imgeler Norman'ın hatırladığı kadarıyla ele alınıp yolculuk öncesinde hikâyenin pekleşmesini sağlayacak.
İlk Geri Dönüş (Kurgu Olarak Geçmiş) ikinci bölüm, ailenin köklerinden başlayarak ABD günlerine kadar uzanıyor. "Doğumdan önceki anılar" diyor Norman, hatırladığını düşündüğü olaylar aslında annesinden ve babasından dinlediği şeyler ama baskının derecesi bütün zamanları bir kılıyor, ailesinin yaşadığı bütün haksızlıklar sanki kendi başından da geçmiş gibi. Fişlendikleri için öyle de gerçi; babanın suçunu çocuklar çekiyor, tersi de mümkün. Sonuçta giderek totaliterleşen, aslında en başından beri zincirleri sıkı tutan bir muktedir ve tayfası var. Çarklar iyi çalışıyor, tehdit olarak algılanan her birey bir şekilde toplumdan ayrıştırılmaya çalışılıyor. Mühendislik okuyan Norman'ın partiden ihraç edilmesi, iş bulma konusunda yaşadığı sıkıntılar, babasının hapse atılması, annesinin yaşadığı problemler, bir sürü şey var burada. Annenin yasak aşkı engellediği bölümle en sonda yer alan başka bir bölüm arasında bağlantılar ortaya çıkabiliyor, aslında Bernhard'ın sarmal anlatısına benzer bir yapı var burada ama her bir bölümle başka bir detayın üzerinde durulmuş, biçimsel olarak ayrışan nokta.
Viyanalı Doktorun Divanı'ndan sonra İkinci Geri Dönüş (Gelecek Nesiller) geliyor, dört bölümmüş aslında. ABD'den Romanya'ya yolculuk ve geçmişin dünyasında kendini var etmeye çalışan bir adamın mücadelesi. Norman için tam bir yüzleşme, taşıdığı ağırlığı usul usul duyuruyor.
Ben bu metni okumadan önce Manea'nın röportajını okumuştum aylar önce, çok etkilenmiştim. Denk geldi, bir şeylere bakınırken hatırladım. Gospodinov'a hayranlık duymuştum ama Manea acıyı anlatmanın verdiği coşkunun nasıl çeşitlenebileceğini daha geniş bir alanda gösteriyor. Röportajda da söylüyor zaten; bu bir terapi onun için. Metin düz ama şiiri eksik değil, okuma ediminden koparıp imgelerin peşinde koşturuyor. Ve mutsuzluğuna rağmen belleği diri tutmaya çalışmanın inceliği. Ve her zaman bir yere dönüş, ilk defa gidilen bir yere bile.
Yanıtla
3
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Saplantı
Okudukça "ben bunu bir yerlerden biliyorum" hissine kapılıyorum, gözümde sahneler canlanıyor ama ayamıyorum bir türlü, her şeyi her şeyle karıştırdığım için bir benzerine denk geldiğimi düşünüp okumaya devam ediyorum. Evinde metnini yazmaya çalışan adam kapıcının eşiyle kırıştırıyor, öncesinde böyle bir niyeti yoktu, hatta kadının farkında bile değildi ama sonrasında yaşamdan metnine doğru akacak bir kaynak oluşturabilmek için kadını kullanmaya karar verdi. İyi, başka parçalar da lazım. Apartmanda ikamet eden yaşlı bir adam çıkıyor ortaya, yine bir hareketlenme, yine kalıyorum orada. Ne zaman ki mutfak penceresinden bitişik pencerelerden gelen sesleri dinlemeye başlıyor adam, o an çakıyorum işte, ben bunu izledim. El Autor bu. Tabii filmde kurgu daha da karmaşıklaştırılmış; adam metnini yazmıyor henüz, yaratıcı yazarlık kursunda hocasının aşağılamalarına katlanıyor, sonra eşinin ünlü bir yazar olma sürecini izliyor, iş yerinde geçen zaman detaylı bir şekle getirilmiş falan, asıl mesele korunarak bir sürü şey eklenmiş. Novella filme göre kısa ve yazma edimine odaklı daha çok.

Flaubert'in bir mektubundan kırpılmış birkaç cümle epigraf. "Pisliğin içindeki altın parayı dişlerle toplamak" anlamına gelen Latince bir cümleden yola çıkan Flaubert, altını ararken kendisini hiçbir şeyin durduramayacağını söylüyor. Alvaro doğuyor buradan. Tam sekizde kalkar, duşunu alır, masaya oturur ve yazamamaya başlar. Yazmanın ciddi bir iş olduğunu düşünür, ciddiyeti sağlar ama yazamaz bir türlü. Dostlukları, işi, hayatındaki her şey yazma çalışmalarına göre biçimlendiği halde, biraz da ne yazacağını bilmediğinden, lirik ve epik şiiri dener, sonra 19. yüzyıla dönüp Flaubert'e bakar. Yaşamı yansıtmaya çalışması gerektiğini düşünür, bu kez yansıyacak yaşamlar aramaya başlar. Bu bölümde edebiyatla, yazmayla ilgili bazı atıp tutmalar ortaya çıkar, Alvaro kuramlara kulak verir, çok okuması gerektiğini bildiği için çok okur, çok yazması gerektiğini bildiği halde pek bir şey yazamaz.
Yazarın kahramanlaşması olayı. Aslında çokça işlenmiş bir mesele; okur olarak yazar, kahraman olarak yazar, yazar olarak yazar, bunların hepsini birbirine çevirebiliriz ki bizde de güzel örnekleri vardır, Berkan M. Şimşek'in metnini hatırlıyorum, oldukça başarılıydı. Neyse, şöyle bir şey var: "İsteyerek ya da istemeyerek, yaratıcı fanatizminin ya da sadece sorumsuzluğunun peşinden sürüklenen yazar o ölümü zamanında engelleyememiş ya da engellemek istememiş olmaktan sorumludur." (s. 17) Balta olayından bahsediyor. Tersten okuyalım, yaşam da yazardan sorumludur bu halde, hatta başka bir tersten okuyalım, yazar yaşamdan sorumludur. O halde neden yaşamı bir kurmacaymış gibi biçimlendirip metinleştirmeyelim?

Alvaro, metnine malzeme oluştururken insanların yaşamlarını da etkilemeye başladığını görür ve metni yazmayı sürekli erteler. Yukarıda bir yerde yazmaya başlar dedim ama başlamıyor ya, sadece kurguyu oluşturmaya çalışıyor. Alvaro'nun duygusal kötürümlüğünü anlatım biçiminde görmek mümkün; son derece kuru bir anlatı.
Casaresler Alvaro'yu yemeğe çağırıyor, Alvaro onları yemeğe çağırıyor, aralarında bir samimiyet doğuyor. Yeterli yakınlık sağlanınca Alvaro cinayet fikrini atıyor ortaya. Kasadan, paradan ve kasanın şifresini gördüğünden bahsediyor. Casaresler önce umursamıyorlar adamı, hatta başka şeyler konuşmaları gerektiğini söylüyorlar ama durumları giderek kötüleşiyor, Alvaro'nun camdan dinlediği kadarıyla sürekli kavga etmeye başlıyorlar. Sabırlar tükendikten sonra cinayet gerçekleşiyor, Alvaro'nun haberi yokken. Bayan Casares'in Alvaro'dan ödünç aldığı tornavidayla. Faka basıyor Alvaro, polislerin kendisini almaya gelmesine çok zaman kalmamışken oturup metnini yazmaya başlıyor. Metnin ilk cümleleri, okuduğumuz metnin ilk cümleleri. Kendi kuyruğunu ısıran yılan. Alvaro'nun karakterleşmesi tamamlanıyor böylece.

Güzel oyunlar bunlar, tekrar tekrar oynandıkları halde sıkmıyor hiçbiri. En sonda geleceğim dediğim nokta, Alvaro'nun edebi düşüncelerinin okuduğumuz metinde halihazırda var olması. Anlatı, kurgu, her şey hem teorik, hem de pratik olarak mevcut. Fransisco Rico'nun sonda yer alan bir incelemesi var, bu meseleleri ve gerçek-kurmaca ikilisini ele alıyor, güzel. Yazarın Notu bölümünde Cercas'ın açıklamaları var, o da güzel. Hasılı, metin iyi. Memnun oldum. Teşekkürler.
Yanıtla
1
4
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Okuyan Beynin Bilimi ve Hikayesi
Mürekkepbalığı, çünkü üzerinde deney yaparken her şeyi açık seçik görebilirsiniz. Mesela bir şey deneyeceksiniz, boyalı karışımı fşürt diye bastınız, hayvanın içi dışı bir olur. Wolf, görünenler üzerinden böyle bir analoji kullanma yoluna gitmiş. Disleksi bir hastalık mı, yoksa beynin farklı bölümlerinin çalışmasını sağlayan ve yaratıcılığı körükleyen bir fonksiyon çeşidi mi, bunun açığa çıkarılması için pek çok deney yapılmış ve yapılıyor, dolayısıyla elde edilen sonuçlar okumayla ilgili bilişsel yapılara ve süreçlere de ışık tutmuş oluyor. Disleksiye boyayı bastık, okumanın tarihi görünür oldu, yolculuğa başlayabiliriz ama önce Proust. Nörologların bildiklerine sezgileriyle ulaşabildiği ve okumayla ilgili uzun uzun pasajlar yazdığı için bu meselede adı geçiyor ama dar bir yer ayrılmış kendisine, pek geçmiyor adı. Üçüncü bölüm zaten direkt disleksi üzerine. İlk iki bölümde morfolojik, semantik ve kısmen ontolojik meseleler var. Wolf, incelemesinde atalarımızın icat ettiği alfabelerin, seslerin ve okumaya dair hemen her şeyin kökenine inip asırlar öncesinin okuma-yazma alıştırmalarını disleksinin doğasını anlamak için kullanmaya çalışıyor, bilimsel verilerin ışığında antik çağların okuma edimini biçimliyor. Kendisinin de disleksiden mustarip bir çocuğu varmış, ailesinde bu tür bir rahatsızlıktan -da diyesim gelmiyor, rahatsızlık değil aslında- da mustarip pek çok akraba var, bu sebeplerden disleksi üzerine yoğunlaşmış durumda. Şimdi düşünüyorum da, okuma ve yazma olayını icat ettikten sonra dünya zaman içinde kağıtlar üzerinde yazan şeylerin üzerinde temellenmiş. Nispeten yeni bir icat bu, beynimizi biçimlendirirken sadece yazılar üzerinden ilerleyen bir süreci biliyoruz ama eskinin sözlü kültüründe yazının yeri yoktu. Sokrates'in adını sıkça anıyor Wolf, okuyup yazmanın, sadece bu iki eylemle inşa edilecek bir bilgeliğin çok kısır olacağını iddia eden Sokrates için retorik ve diyalog asıl bilgeliğe ulaşmamızı sağlayacak yollardı. Sözle birikenler yazının ölü doğasından kat kat daha üstün olacaktı, böyle bir şeyler. Araştırmalara göre sözlü kültürlerin insana bilişsel olarak kattığı niteliklerle yazılı kültürün kattıkları arasında muazzam fark var, en azından belli bir süre sözlü olarak devam edebilirmişiz ama bilginin dallanıp budaklanmasıyla yazıya bağımlı olmamız kaçınılmazmış. Eh, günümüze bakarak fikrin doğruluğuna katılabiliriz ama şu da var; ekrandan hızla akıp giden bilgilerin beynin potansiyelini açığa çıkarmada pek de nitelikli olmadığı anlaşılmış. Uygarlığımız yazılı kültür üzerine kurulu; okuyoruz, biçimliyoruz, değiştiriyoruz ve değişiyoruz. Sonra ani bir kopuş, artık dijital çağdayız. Geleneğin sürmesinin zor olduğunu söylüyor Wolf, niceliksel olarak belki bir süre daha devam etmemizi sağlayacak bireylerin sayısında -bu yeterlilik için gereken sayı nedir diye sorulursa cevaplıyorum, bir milyar iki insan- azalma olmayacağını söylüyor ama eğitimin niteliği de değişiyor, papağanlık para etmiyor açıkçası, ezberden sıralanan bilgilerin bir faydası yok, analitik zekanın gerektirdiği iş kolları doğuyor. Dünya her zamanki gibi değişiyor. Bu değişimde alternatif eğitim yolları bulunuyor ve bulunacak, dislektik insanlar için de farklı yaklaşımlar gerek. Böyle bitiriyor Wolf, şimdi başa döneyim.
Atalarımız beyinlerini yeni bağlantılarla süslediler ve miyelin üretimini tavan yaptırarak hiç düşünülmeyen şeyleri düşünmeye başladılar, böylece birikimli bir şekilde ilerleyen süreçte icat ettik, icatları geliştirdik, uzaya çıktık, bir dünya iş yaptık. Bunlar olurken soyut düşünme yeteneğimizi pek takdir etmedik, edelim. Bir şey okurken üç şey yapıyoruz; görüyoruz, seslendiriyoruz ve anlıyoruz. İyi bir başlangıç bu, yazının icadına kadar böylesi karmaşık bir işlemi yapabileceğimiz -bence sanat dalları dışında- pek bir alan yoktu. "Açık mimari" diyor Wolf, beynimiz bir şeylerin birleştirilmesi ve yeniden inşa edilmesi için muazzam bir alan. Proust'un okumayla alakalı yazdığı şeyleri hatırlıyorum, duyular şöleni gibi. Odası, odasının kokusu, yatağının yumuşaklığı, her şey iç içe geçmiş bir durumda. İdeal ortam beynin daha fazla çalışmasını sağlıyor ve yeni "yolaklar" için biyolojik olarak hazır hale geliyor. Machiavelli örneğin, Wolf'un aktardığına göre okuyacağı yazarın döneminde giyilen kıyafetleri giyip öyle okurmuş, daha iyi bir özdeşleşme için. Bunlar anlam arayışımız için önemli şeylerdir, küçük ritüellerdir bunlar, sıkı okurların vardır böyle garip huyları. Sıkı okuduğumu düşünüyorum, kendimden bir örnek verebilirim. Uyanınca ve uyumadan önce en az bir şiir. Sonra ne okursam okuyayım, bu şaşmaz. Neyse, ötekiye duyulan farkındalığı da artırıyor bu okuma işi, Wolf sosyal ve psikolojik alanda geçirdiğimiz değişimleri, her bir sözcüğün bizdeki yansımalarını ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. "Okuduğumuz ya da okumadığımız ne varsa, depoladığımız tüm anlamları yığarız oraya." (s. 18) Girift bir işlemdir bu, okurun yaşamının tamamı o sayfalarda belirip kaybolur, tekrar biçimlenir, bir sürü şey. Yapılan araştırmalara göre belli bir yaş aralığında kendilerine kitap okunan çocuklar, sonrasında kendileri okumaya başlayan çocuklar, hiç okumayanlara veya okunmayanlara göre çok daha başarılılarmış. Neyde başarılılar, işte sosyal zekaları gelişiyormuş, analitik zekaları uçuyormuş, öyle bir şeyler. Kısacası çocuklara kitap okunmalı, hatta babıldama dönemi başladığı zamandan itibaren. Farklı uyarıcıların çocukların gelişimleri konusunda faydalı olduğu kanıtlanmış bir şey, o yüzden çocukları ışığa ve sese boğmadan, farklı biçimlerde uyarırsak bilişsel gelişimleri hızlanıyor. Wolf, sinirbilimci ve çocuk gelişimi alanında ihtisas yapmış bir insan, dolayısıyla metnin yarısını deneyler, araştırmalar ve sonuçlar oluşturuyor. Çocuk gelişimiyle ilgili bölümler oldukça dikkat çekici, özellikle okuma sorunu yaşayan insanların beyinlerinin sol loblarının -sağ mıydı yoksa, şu yaratıcılık bölümü- daha sık çalıştığı gözlemlenmiş. Kaku'dan ve Kean'den biliyoruz ki belli bir duyuya kapalı olan beyin -sağırlık sonucu olabilir mesela- bu kaybını başka biçimlerde telafi ediyor, açığı kapamaya çalışıyor. Dolayısıyla çok özgün bilişsel yapılar çıkabiliyor ortaya. En bilinmiş örnekleri veriyor Wolf; Edison var, Einstein var, bir de Leonardo da Vinci. Bu üçünün dislektik olduğu düşünülüyor. Sıkıntısız bir şekilde okuyabilselerdi yaratıcılıkları bu denli gelişmeyecekti belki.
İkinci bölümde ilk yazı sistemleri var, asıl ilgi çeken bölüm benim için bu oldu. Biraz özetleyip bitireceğim. İnkaların iplikleriyle başlıyoruz. Düğümler sıralanmış, bu düğümlerden anlamlar çıkarılıyor. Değişik bir okuma biçimi, örnek olarak elimizde. Daha grafiksel şekillere geçtiğimiz zaman serüven başlıyor. Frig dilinin Antik Yunancaya, Latinceye ve Hint-Avrupa dillerine yaptığı katkıyı izliyoruz başta. Bu dilin kaynağının Asya'da aranabileceğini söylüyor Wolf, araştırmalar böyle bir kaynağın var olabileceğini göstermiş ama henüz bir kanıt yokmuş. Ben daha çok bilişsel gelişimle alfabe ilişkisine odaklanıyorum şimdi, Arrival'daki meseleye geliyoruz o zaman. Wolf, sözcüklerin sağdan sola veya yukarıdan aşağıya yazılmasının bile bilişsel farklar yarattığını söylüyor, öyleyse Çinliler, Japonlar, Araplar ve Hint-Avrupa dillerini kullananlar arasında beynin biçimlenişi açısından büyük farklar doğuyor. Bu farklar ayrıntılı bir şekilde ele alınmış, hangi alfabelerin ve yazı biçimlerinin beynin hangi bölgelerini çalıştırıp çalıştırmadığı grafiklerle gösterilmiş. Çivi yazılarından, hatta taşlardan başlayan yolculuğu takip etmek keyifli, Lineer A ve Lineer B konusunda anlatılanlar da öyle. Güzel yani.
Yanıtla
12
3
Destekliyorum  4
Bildir
Yanıtları Göster