Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Leylak Mevsimi
Kenan Rifâî'nin "talebeleri" diyeyim, Kubbealtı'nı kuruyorlar, yıl 1970. Vakfın etkinlikleri günümüzde de sürüyor, ben o cenaha uzak olduğum için ayrıntılarıyla bilmiyorum ama tasavvuf ve mânâ konusunda bir dünya markası olmuşlar, Rifâî'nin torunu Kenan Gürsoy on yıl öncesine kadar Galatasaray Üniversitesi'nde felsefe profesörü olarak çalışmış, idari görevler üstlenmiş ve Vatikan'da büyükelçilik görevini yürütmüş. Vakıfla doğrudan bir bağlantısı yok sanırım. Her neyse, Safiye Erol'un metinleri Kubbealtı'ndan çıkıyor. Önemli bir yazar Erol, Selim İleri'nin yazısından çalıp çırparak anlatayım. İleri günce tutamamış, lisedeki hocası Rauf Mutluay gerçek edebiyat adamlarının günce tutmayacağını söylediği için. Defter tutmuş o da, bir dünya notun düşüldüğü sayısız defter. İleri bu defterleri kurcalayarak Safiye Erol'la ilgili notlarını buluyor, tarihini de eşelemiş oluyor böylece. Bazen anlattığı her şeyi bir yandan da kişisel tarihini anlatmak için kullandığını düşünüyorum İleri'nin, mesela Safiye Erol için düştüğü ilk notun 1970'e kadar gittiğini söylerken notu düştüğü defteri kendisine Kemal Tahir'in verdiğini söylüyor, araya sıkıştırıyor böyle şeyler. Güzel tabii. Kadıköyü'nün Romanı'ndan esinlendiğini söylüyor İleri, ilk not. Ülker Fırtınası için "İstanbul pitoreskinde, alaturka mûsıkînin başına gelenler konusunda yazılmış en önemli romanlardan biri" görüşünde bulunuyor, ikinci not. Ciğerdelen de anılıyor ve genel bir değerlendirmede bulunuyor İleri, edebiyatımızın en gözden ırak romancısının Safiye Erol olduğunu, parlatılan yazarlar etrafında ezberden yol aldığı için Erol'u Varlık'ta yer alan bir yazısına Zeynep Uluant'ın uyarısıyla dahil edebildiğini söylüyor.
Kubbealtı'nın önemli isimlerinden Zeynep Uluant'ın Safiye Erol için yazdığı biyografik bölümde ilginç detaylar var ama önce Erol'un yaşamına eğileyim. 1902'de doğuyor, aile Makedonya göçmeni. Erol dört yaşındayken Salacak'a taşınıyorlar, Erol Fransız mürebbiyelerle büyüyor ve küçük yaşlarından itibaren dil öğreniyor, eğitimini aksatmadan sürdürüyor. Uluant'a göre Allah ve yaradılış ile ilgili sorularını cevaplayan annesi, Erol'un yüreğine "îmânın ilk tohumlarını" atıyor. 1917 yılında Türk-Alman Derneği vasıtasıyla Almanya'ya gidiyor Erol, eğitimini orada bitiriyor ve siyasi gerginliklerden ötürü 1919'da ülkeye dönüyor, 1921'de Almanya'ya tekrar gidiyor, felsefe eğitimi alıyor. Bu sırada aşık oluyor, Hindu bir gençle evlenmeye karar veriyor ama adam memleketinin kendisine ihtiyacı olduğunu söyleyip Erol'dan Hindistan'a gelmesini istiyor. Erol gitmiyor, kendi ülkesinin de kendisine ihtiyacı olduğunu söylüyor. Bu adam ülkesinde önemli görevler üstlenmiş sonradan, kim olduğunu bilmiyoruz ama Erol'un felsefeyle birleştirdiği Sebk-i Hindî esintilerinin nereden geldiğini öğrenmiş oluyoruz böylece. Erol Türkiye'ye dönüyor ve eserlerini yazmaya başlıyor, bu sırada o dönemin çeviri hareketlerinde yer alarak iki metni Türkçeye kazandırıyor. Bu noktadan sonrası için Erol'un kendi söylemlerine ihtiyaç duydum ama göz attığım bir iki röportaj pek bir fikir vermedi, hatta Uluant'ın düşüncelerinin zıddına doğru bir ilerleyiş sezdim ama bilemiyorum, aşırı yoruma kaçmak da istemiyorum. Neyse, Ciğerdelen'i yazdıktan sonra boşluğa düşüyor Erol, karşısına Sâmiha Ayverdi çıkıyor. Kubbealtı tayfasıyla böyle tanışıyor, sonrasında Rifâî ile tanışıyor ve bir süre sonra davranışlarına da bir çeki düzen geliyor, önceden pervasızmış Erol. Uluant'ın söylediklerinden anladığımız kadarıyla bu pervasızlık, Rifâî'nin karşısında bacak bacak üstüne atıp sigara içmesinden kaynaklanıyor. "Dizlerini edeple indirerek" ve elindeki sigarayı atarak cemiyete uyum sağlamış oluyor Erol, zamanın cemiyetleri ve insanları sıkı müritler istiyor sonuçta. Yaşlılığında evini kaybediyor ve otellerde yaşamaya başlıyor, sonra kendisine bir ev buluyor ve 1 Ekim 1964'te bu evde yaşama veda ediyor. Edebi bir özet gerekirse, Erol aşık olmuş, sevmiş ve sevilmiş, acı çekmiş ve romanlarından birini yazarken 12 kilo vermiş bir kadın, tutkulu bir yaşamı olduğu için anlatılarındaki aşkları ele alma biçimi, psikolojik çözümlemeleri çok başarılı. Konu itibariyle pek ilgi çekici şeyler olmasa da dönemin yaşantısı, Avrupa'da kırılan beynelmilel kalpler derken bambaşka bir dünyaya geçiveriyoruz, bu açıdan Erol iyi bir öykücüdür ama asıl olayı romanlarında gibi gözüküyor. Uluant'ın değerlendirmesine göre yazı hayatının ilk yıllarında kaleme alınmış bu öyküler, sonradan yazdığı metinlerle kıyaslanınca yazarın geçirdiği değişimi de gösteriyor. Kulübe kabul edilmiş bir dostun onaylanması gibi gözüküyor bu yorumlar, alttan alta bir rahatsızlık hissettiriyor kendini. Bilemiyorum ya, hoş değil.

İlk öykü Metruk Yalıda Garip Bir Gece. "Senede bir gün" olayı var, değişik bir biçimi. Orhan bir subay, Zehra'yla baş başa yemek yiyecek, malikanesini yaverine hazırlatıyor. Yeniyor, içiliyor, sohbet ediliyor. Orhan açılıyor sonra, gönlünü Zehra'ya kaptırdığını söylüyor. İkisi de patlamaya hazır bomba gibi, birbirlerini istiyorlar ama Zehra'nın merhum eşi çomak sokuyor mevzuya. Kendisi öldükten sonra Zehra'dan tekrar sevmesini, evlenmesini istiyor ama bir günü kendisine ayırıyor, o gün Zehra eski eşini anmaktan başka bir şey yapmayacak. O gün de bu yemeğin yendiği gün. Sonuçta aralarında bir şey olmuyor, ertesi gün Orhan cepheye gidiyor, gerisini bilmiyoruz ama anlatıcının notuna göre böyle sonlanmıyor öykü, Zehra'nın hatırı için değiştirilmiş bir olay örgüsü var. Araya giren bir anlatıcı, gerçeklikten şüphe duyurmak, o zamanın doğal bir tekniği. Aleksandra Filipovna geliyor sonra, Rus bir generalin kızı olan Aleksandra'yla mirasyedi Kudret Bey arasındaki ilişkiye odaklanan bir öykü. Aleksandra ve anlatıcı yakın arkadaşlar, birlikte dolanıyorlar, gülüyorlar, ağlıyorlar, çok yakınlar kısaca. Kudret Bey denen zıpçıktı Aleksandra'nın gönlünü çalıyor ve kızla oyuncak gibi oynuyor, sonra ülkesine dönüp başkasıyla evleniyor, Aleksandra da başkasıyla evleniyor, hikâye kırık bitiyor. Özeti şudur: "Lâkin biz... Kadınız. Onlar erkek. Biz onları hiç bir zaman tamâmıyle anlayamayacağız. Nitekim onlar da bizi anlamıyorlar." (s. 39) İlk Efendim Pomak Ali Efendi nam öyküye gelirsek, Ali Efendi denen dangalak adamla Keşanlı Hesnâ Hanım arasındaki saçma sapan ilişkiye ve evliliğe bir göz atıyoruz. Bu Ali Efendi zırtapozun teki, Hesnâ Hanım da evlendiği adamı sevmeye çalışan bir kızcağız. İtmeli çekmeli bir ilişki sürerken Biga'ya gönderiliyor Ali Efendi, "çekirge zâbiti" olarak. I. Dünya Savaşı sırasında çok büyük zararlara sebep olan çekirgeler için askeriyenin böyle bir yapılanması olmuş, bir grup asker sırf çekirgelerle uğraşmış, ilginç. Neyse, Ali Efendi Biga'da kadınlarla takılıyor, Hesnâ Hanım İstanbul'da gönül verdiği bir adamla sevişiyor falan, en sonunda kocasının çağrısıyla Biga'ya gidiyor ve adamın kadınlarla düşüp kalktığını görünce oradaki Ermeni papaza gidiyor ve Ali Efendi'yi ispiyonluyor bir güzel. İstanbul'a dönüyor ve erkeklerin kahpeliklerine, boşa akıttığı gözyaşlarına hayıflanıyor. Sonraki macerası Laz Sıdkı'nın Florya'da Hovardalığı adlı öyküde anlatılıyor. Yine bir basma, had bildirme öyküsü. Eğlenceli biraz, acı da.

Leylâk Mevsimi ve sonrasındaki bir iki öykü daha bir dikkat çekici. Bir kokunun yıllar sonra tekrar duyulmasıyla geçmişin bütün gerçekliğiyle hatırlanması üzerine hoş bir öykü leylaklı olan, hayatı bir gemiye benzetip bu tür çağrışımlarla batmaya hazırlanan anlatıcının ölümü düşünmesi ve bu konudaki çıkarımları hoş. "Gemi batıyor. Fakat yolcuları, ayaklarının dibinde ölüm, bile bile gülüp oynayıp sevişiyorlar." (s. 66) Dört Kişi'yle bitiriyorum, yasak aşkın doğuşu ve yaşatılması dört farklı bakış açısıyla anlatılıyor, iki evli çift arasındaki ilişkilerin değişen anlatıcılarla birlikte derinleşmesi, insanların görmek istediklerini görüp gerisini kalın bir perdenin ardında bırakması falan, bence kitaptaki en başarılı öykü bu. Son öykü olan Gel Seninle Dertleşelim de insanların farklı dertlerinin birbirine bağlanması ve bu minvalde kurulan yakınlıkla ilgili tatlı bir öykü.

İyi öyküler, iyi bir anlatım. Safiye Erol okunmalıdır, cephe tutmadan.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Kadın Bir Erkek Bir Levrek İskeleti
Arka kapak yazısı güzel ama ilginç bir şey var, Varşova Üniversitesi Türkoloji bölümünden Doçent Doktor Danuta Chimielowska bir tebliğ vermiş, dediğine göre Bir Levrek İskeleti postmodern edebiyatın asla taklit edilemeyecek çok çarpıcı bir örneğiymiş. Böyle bir şey yok aslında, metinde herhangi bir postmodern öğe olmadığı gibi iyi bir benzeri de çoktan yazıldı, Hakan Günday'ın Malafa'sı. Günday'ın vecizeleri hariç iki metin birbirine oldukça benziyor aslında, olaylar belli/kısıtlı bir zaman dilimi içinde yaşanıyor, Günday kuyumcu argosunu kullanırken Kâmuran restoran argosunu kullanıyor, iki yazar da çakal burjuvanın pisliklerini ortaya döküyor bir güzel. Kâmuran'ın kurduğu dünyanın daha "masum" olduğunu söyleyebiliriz, müşterilerin düdüklenme meseleleri ve kazıklanmaları daha geride kalıyor, plan sekans içinde kameraya girip çıkan onca insanı izlemek insana Arı Kovanı'nın yerli versiyonunu okuyormuş gibi hissettiriyor. Günday'ın metni 2004'te yazılmış, Kâmuran'ınki 2001, 2002 civarı olsa gerek, yakın zamanlarda ortaya çıkan benzer metinler, iyi metinler ama postmodernizmle tanımlamak pek doğru değil işte. Bir de şöyle bir durum var, Bir Levrek İskeleti müstakil bir metin olarak Sel tarafından basılmış, üstelik 1990'da. 2001 falan değil o zaman, metin çok daha eski. İlk baskısında "roman" diye geçiyor ama burada "uzun hikâye" olarak değerlendirilmiş. Yanına iki öykü daha almış sonradan, üç uzun öykü olarak basılmışlar bir güzel. Öyküler arasında bir bağlantı yok, başka hikâyeler anlatılıyor. Tek ortak yanları olayların bir gün içinde yaşanmaları, 24 saatte tamamlanıyor mevzu, bazen o kadar bile sürmüyor. Kadınla erkeğin hikâyelerinin yine bir bütünlüğü var, anlatım tekniği ve karakterlerin derinlikleri vs. iyi bir eklektik yapı oluşturuyor ama levrekli öykü diğer ikisine göre daha farklı bir biçeme sahip, sırıtıyor azıcık, yine de aralarındaki en iyi öykü bence bu. Öyküler böyle, Solmaz Kâmuran hakkında da bir iki bilgi: 1954 doğumlu, Çetin Altan'ın eşi, birçok çevirisi ve telif metinleri var.

Bir Kadın adlı öykü. Diğer öyküler gibi sabahla başlıyor, uyanışla. Tek başına ağlayan bir kadın var, Saros'ta yazlık bir sitede tek başına, kışın ortası. Şehirden kaçıp gelmiş, kendisi gibi profesör olan eşi genç asistanıyla birlikte olmak için kendisini terk edince duramamış oralarda, birkaç günlüğüne denize ve sessizliğe sığınmış. Hatırlıyor, ağlıyor, unutunca yine ağlıyor ve tekrar hatırlıyor, acısını gömmeye çalışıyor. Çocukları yok, kadın istememiş, çünkü bir an önce profesör olmak istemiş. Daha çok yükselmek, daha da yükselmek, en yükselmek, süper yukarıda olmak istemiş, adam da istememiş, zamanları dolu dolu geçmiş çünkü. Birtakım avuntular, bahaneler anlatıyı dolduruyor bir yerden sonra, kadın hepsinden sıyrıldığı zaman kendisini yakalıyor ve orada daha fazla kalmak istemiyor o andan sonra, arabasına atlayıp dönüş yoluna koyuluyor. Bir sonraki bölümde Tekirdağ'daki bir müzede çalışan Ali'ye odaklanıyoruz. Müzik öğretmeni, eşi ve iki çocuğuyla mutlu sayılacak bir yaşamı var. Ek gelir için kimsenin uğramadığı o müzede takılıyor, tek başına. Macar akademisyen gelene kadar. Kadın türkolog, araştırma yapmak için Tekirdağ'a gelmiş ve müzeyi gezmeye karar vermiş. Aralarında bir çekim, alengirli anlar, gerginlik, elektriklenme derken sevişiyorlar, o sırada Kadın müzeye geliyor, kapıyı çalıyor ve kimse açmayınca aracına geri dönüyor. Bir ara izlendiğini sezip müzeye bakıyor, perdelerin arkasında bir kadın gördüğünü sanıyor ama dikkatle bakınca müzenin tamamen cansız olduğunu görüp yola koyuluyor yine. Yağmur başlayınca bir otelde kalmaya karar veriyor, otelde çalışan çocuk yakınlık gösteriyor ve iyi bir oda veriyor Kadın'a. Yemek saatinde çocuğun teklifiyle otelde kalan diğer müşteriyle birlikte yemek yiyor. Macar kadın. Sohbet ediyorlar, şarap içiyorlar, o sırada otele gelen genç bir adam, çocuk ve başka bir çocuk ikisini izliyor. Rahatsız olup odaya çıkıyorlar, muhabbet ediyorlar, söz dönüp dolaşıp müzeye geliyor. Bu noktadan sonrası biraz ilginç, Kadın müzede yaşananları öğreniyor ve Macar'ı orospulukla suçluyor, kocasını çalan genç akademisyenle Macar'ı denkleyerek kadını suçluyor bayağı. İçmeye devam edeceklerken anlatı ansızın kesiliyor, sonraki bölüme geçiyoruz. Kadın uyanıyor, sorguda. Bir adam durmadan sorular soruyor, Macar'ı neden öldürdüğüne dair. Hiçbir şey anlamıyor Kadın, ne kadar sarhoş olsa da kadını öldürmediğini sanıyor ama duyduğu öfke canlanınca cinayeti işlediğini kabul ediyor, demir kapılar üzerine kapanıyor. Başka bir bölüm. Kadın uyanıyor, Macar'ın otelden ayrıldığını öğrenip yola koyuluyor. Yaşadıkları bir kabus olabilir, gerçeğin bir parçası olabilir veya gerçekliğin kendi yorumu olabilir, ihtimaller arasında tercih yapamıyoruz.

Bir Adam mazbut bir aile babasının yıkılışını konu alıyor. Adam sabah vakitlice işine gidiyor, Erdek'e gitmek için patrondan izin almak istiyor ve kolayca da alıyor, düzenli bir adam, iyi bir aile babası ama yoksul, rutubetli bir bodrum katında yaşıyor. Eşi ve çocuğuyla birlikte mutlu sayılabilir, bir eksiği yok en azından. Görünürde. Evden çıkmadan önce eşinin telefonla telaşlı telaşlı konuştuğunu duyuyor, iş arkadaşı kadınlara güven olmayacağını söylüyor, dünya o gün çıldırmış gibi. Adam olanlara anlam veremiyor, çocuğunun okulundan telefon gelene kadar. Annesi çocuğu okuldan almamış, Adam gidip alıyor ve kadının birçok kez geç kaldığını öğreniyor. Eve gidince soracağı soruları düşünüyor Adam, kapıdan içeri giriyor ki eşi evde değil. Bekliyor, akşam oluyor, sonra zil çalıyor ve şamatacı bir kadın haykırmaya başlıyor. Kuaför olan eşiyle Adam'ın eşi kaçmışlar, felaket. Kadın durmadan bağırıyor, Adam neye uğradığını şaşırıyor, iznini iptal edip çocuğu teyzesine bırakıyor ve yaşamını, evliliğini düşünüyor. Sonra eve dönüyor, eşini yatağa oturmuş bir halde buluyor. Kadın yeni bir ev kiraladığını söylüyor, rutubetli evden kurtuluyorlar, belki yuvaları da kurtuluyor. Aşağı yukarı böyle bir hikâye, hoş.

Bir Levrek İstavriti için okumaya hayli hayli değer bir öykü olduğunu söyleyebilirim. Restoranda çalışanların kendi aralarındaki muhabbetleri, tartışmaları, restoran sahiplerinin müşterilerle, polislerle ve çalışanlarla ilişkileri, müşterilerin muhabbetleri, her şey iç içe geçmiş bir şekilde karşımıza çıkıyor, odak hangi noktayı gösterirse o çerçevedeki karakterlerin detaylarına eğiliyoruz. Söyledikleri, giyimleri, işleri, ne varsa. Bir günlük sürede mekanın ve insanın doğası anlatılıyor, gayet hoş bu da.

Okumaya değer öyküler, konuları itibariyle çok ilgi çekici olmasalar da Kâmuran'ın birbirine takılmayan sözcükleri ve anlatım teknikleri özgünlük sağlamış. Denk gelinirse neden olmasın.
Yanıtla
1
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hayatın Bu Yakası
Şiire ilgisinin pek olmadığını söyleyen öykü veya roman yazarlarını gördüğümde pufluyorum ister istemez. Bu ilgisizliklerini bilerek veya bilmeyerek, yazdıkları metinleri okuduğumda, böyle nasıl diyeyim, kupkuru bir tat alıyorum, yarım bırakasım geliyor ama bırakamıyorum da. "Şiirsizlik" diyeyim, sözcüklerin büyülemediği ve sadece anlatıya yaslanan metinlerde korkunç bir boşluk yaratıyor, uğul uğul bir boşluk, ses yüzünden odaklanamıyorum bir yandan. Sözcükler bir yana, anlatının kendisi de güdük kalıyor ister istemez. Genellemeye gelmez bir şey, sezgisel olarak bu eksiği doldurabilen yazarlar elbette var ama, işte, durum budur. Bu açıdan baktığım zaman yıllardır metinlerini topladığım ve nihayetinde okumaya başladığım Jale Sancak'la tanıştığım için mutlu oldum, öykülerindeki şiir apaçık ortada. Kendisi 1975-1985 arasında bilfiil şiirle uğraşmış, hâlâ da uğraşıyordur diye düşünüyorum. Yazdıklarını öyküye sığdıramıyorum, öykülü şiir -veya tersi- demek daha doğru olacak. Sözcükleri imgelerden oluşan bir anlatı çatıyor, bu çok hoş. "Bungun" veya "onmak" gibi birkaç sözcük sıklıkla kullanıldığı için belki bir nebze tekrara düşürse de biricik bir atmosfer yaratılmış, son zamanlarda okuduğum yazarları düşününce Pelin Buzluk'ta da benzer bir atmosfer bulmuştum, bunu taşıyan metinleri çok seviyorum. Jale Sancak'ın diğer metinlerini de okuyacağım yakın zamanda, belli oldu.
Üç bölüm altında toplanmış öyküler var kitapta, "Öteki: Cehennem" bölümü Sevim Burak'a adanmış. Öyle bir sevda ki ilk öykü. "Davut kapıyı açtı, sessizliğe çıktı; Sokağın renklerini yitirmiş karanlık yüzüne, sokağın unutulduğu saatin hüznüne." (s. 9) İki nokta: Sancak belli bir durumu anlatırken kullandığı imgeleri açarak ilerliyor, imgesel izleklerini benzerleriyle birleştirerek anlatının dünyasını genişletiyor ve devrik cümleleri sıklıkla kullanarak durumu "sabitliyor" diyeyim. Sentaksı lineer çizgide tutmuyor, fiilin sona gelmediği cümleleri bu sabitliği yaratmak için kullanıyor, en önemlisi de dengeyi tutturduğu için aşırılaşmayan devriklik anlatıyı paldır küldür yuvarlamıyor. Neyse, Davut sokağa atıyor kendini, Edânaz'la ettiği kavgadan sonra hava almak istiyor ama aklı hâlâ evde, kadının ağladığını düşünüp üzülüyor, ilişkilerini anılarıyla besleyip koruyor. Bu sırada serbest dolaylı anlatıcıyla Davut'un sesinin iç içe geçtiğini görüyoruz, düşüncelerin kime ait olduğunu ayıramaz bir hale gelip okumayı sürdürüyoruz. Yalnızlığın azgınlaştığı zamanlarda Edânaz'ın çıkıp geldiğini öğreniyoruz, hiçlikten çıkıp geliyor adeta. Davut'un kayıplarını öğreniyoruz bu sırada, babasının sevdiği kadın ve kendisinin sevdiği, hikâyeler iç içe geçerek Davut'u sokağa vuran sıkkınlığı yaratıyor. Geride bırakılan kentler, denizler, anılar bir bir yağıyor ve Davut huzuru eski tanıdıklarında buluyor, Rıfat enişte ve Surpik abla Davut'a kucak açıyorlar. Gerçi eniştenin kucak açacak hali kalmamış pek, yatalak bir halde yaşamını sürdürüyor. Geçen zamanın eksilttikleri, yıpranan insanlar ve mekanlar geri dönüş izleğine dahil. Sancak'ın karakterleri yıllar sonra dönüyorlar ayrıldıkları yere, geçmişi eşeliyorlar ve elde edilemeyen, geçtiği anlaşılamayan zamanlar karakterleri zincirliyor. Genellikle bir duyguya. Sonuçta öğreniyoruz ki Edânaz diye biri yok, Davut acılarından kurtulmak için yaratmış Edânaz'ı. Bilinçli veya bilinçsiz. Surpik abla Davut'un yüzüne vuruyor bunu, adam küskün bir şekilde yanlarından ayrılıp Edânaz'ının yanına dönüyor.

Öykünün başkişisi aslında öykünün baş kişisini merak ettiren ve finaliyle açıklayan bir öykü, sona kadar anlatıcının baş kişi olduğunu düşünmezseniz öykü parçalı yapısıyla bir bulmaca olarak kalıyor. Lâl, Tardu ve anlatıcı arasındaki ilişki akrabalıktan sevgililiğe kadar uzanıyor, araya giren yılların anlatıyı parçaladığını düşünebiliriz, anlatıcı şehre geri döndüğünde hem geçmişi hem de güncelini birleştirmeye çalışıyor. Tutkunun bir biçimi, ölümle sonuçlanınca öykünün bitmesi de güzel bir teknik olmuş. Diyaloglar italikle yazılmış bir de, diğer öykülerde böyle bir şey yok. Bir öyküyü atlayıp Hâle Asaf'ın öyküsü geliyorum, Fransa'da yaşanan bir tutku hikâyesi yine. Av düşü hakkında bir şeyler karalamam lazım, kitaptaki en dikkat çekici öykülerden biri. Kelebek-filozof aforizmasını biliyorsunuz, burada av-avcı-karakter üçlemesi arasında gidip geleceğiz, anlatılan karakterin yanındaki kadınlar aynı anda var olmuyorlarsa da zamanın ayrıksılığı bu öyküde rafa kaldırılmış durumda. Zamanlar, gerçeklikler ve rüyalar iç içe geçmiş, kurt ava çıkıyor ve av kaçıyor, düşlerdeki şiirli söyleyiş günün süreğenliğinde etkisini yitirip çizgisel bir anlatıya dönüşüyor ve anlatılan karakterin -bana göre- iki anlama gelebilecek sonuyla öykü bitiyor. "Döndü, kurşun kalbindeydi." (s. 48) Burada karakterin av olduğunu düşünebiliriz, kapı ardına dek açılıp başka bir karakter silahına sarılıp öykü boyunca izlediğimiz karakteri vuruyor, vuruyor gibi gözüküyor ama başka bir okumayla kalbin bir kurşunu barındırdığını söyleyebiliriz, sonuçta kurşun kalbe girdiği gibi kalpten çıkabilir de, böylece esas karakterin kadınlarla ve kadınların erkekleriyle kurduğu ilişkide bir avcı olduğunu da düşünebiliriz.

Başka bir öykü, Safranboncuk pastanesinin Leyla'sı. Leyla'nım pastanedeki herkesle konuşuyor ve bir aşk romanı yazıyor, anlatıcıyla kurduğu ilişki son derece dostça ve besleyici ama içlerinde sıcaklık barındırmayan insanlar Leyla'nım'dan rahatsız oluyorlar, en sonunda kadın pastaneye alınmıyor bir daha. Uzun bir yolculuktan yeni dönen anlatıcımızı meseleyi öğrenince basıp gidiyor pastaneden, Leyla'nım'ı aramaya başlıyor. Kısa ve etkileyici bir öykü. Karanlıkta sesler, Sinemada yangın ve Kar kuyusu da çok iyi öyküler yine, ben buradan ikinci bölüme geçiyorum, "Kaybolmuş Bahçeler" adlı bölüme. Devlet destekli bir proje olmadan öncesinin kentsel dönüşümüne odaklanıyor Sancak, aslında bu olayın kendisine değil, insanın yitirdiği geçmişine, çocukluğuna odaklanıyor diyebiliriz. Birkaç bahçeyi anlatıyor, bahçelerde yaşananlar farklı zamanların hikâyeleri oldukları için öykülerin dilinde gözle görülür bir değişiklik yaşanıyor, ses tamamen değişmese de bilincin farklı zamanlarda edindiği sesleri yansıtabiliyor en azından. Güzelyalı'da, Bebek'te, Erenköy'de bahçeler, Dilber'in bahçesi, geçmişte yaşayan özgür bir uzam. İnsanın zamanla kurduğu ilişki var bu öykülerde, değişim var, özlem var, nihayetinde zamanın geçtiğini kabullenme var. Güzel bir fikir güzel bir şekilde öyküleştirilmiş, hoş.

"O Sokağı Ne Zaman Ansam" adlı bölümde mekanlar da karakterler kadar karakter oluyor, anlatacak hikâyelerinin olduğunu görüyoruz. Mekanı terk eden insanların arkalarında bıraktıkları boşluklar, sevdiklerinin gidişiyle ortaya çıkan yoksunluğun sızısını duymamaya çalışan karakterler, yaşamla dolu olanları falan, hayatın ne kadar canlı olduğunu ortaya koyuyor, acılarla birlikte. İlk öyküde bir sokağın sabahtan geceye kadarki devinimi anlatılıyor. Çocukların oyunları, işten dönen yorgun insanlar, içten içe közlenen tutkular, umutlar, üzüntüler, üstüne iyi bir anlatım tekniği, süper. Düzyazı şiire benzer bir formu da deniyor Sancak, bir öyküyü bu biçimde işlemiş.

Kısacası Jale Sancak'ı okumalıyız. Değerli bir yazar, iyi öykücü. İyi şair de diyesim var.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Basılamaz
İran'ın güncel sanatı hakkında çok bilinenler dışında pek bir şey bilmiyorum, edebiyatta ne yapıp ettiklerini merak ediyordum ki Demavend'i buldum. 2013'te kurulmuş, İslam coğrafyasında yazılmış metinlere odaklanmış. Görsellere özen gösterilmediğini kapaktan anlayabiliriz, ben biraz kumar oynayarak birkaç kitap aldım ama hayal kırıklığına uğramadım açıkçası. Derya Örs faktörü. Tahran büyükelçiliği görevini sürdürüyor şu sıralar, uzun yıllar akademisyen olarak çalıştıktan sonra uzmanlık alanının membasına gitmiş, umarım çeviri çalışmalarını sürdürüyordur ve daha çok Farsça metni Türkçeye kazandırır. Şucâî'nin bütün öykülerini çevirse süper olay, öyküler iyi çünkü. Şucâî 1960'ta Tahran'da doğmuş, çeşitli gazete ve dergilerde yazıp çizmiş, devletin kültür kurumlarını yönetmiş bir gazeteci, piyes, senaryo ve öykü yazarı. Film festivallerinde jüri üyelikleri de var, çok yönlü bir adam. Öykülerinde İran'ın sosyal yaşamından sahneler sunduğu gibi söylencelerde yer alan abartılı anlatılara da yer veriyor. Aziz Nesin'inkini andıran öyküleri komik ve kitaba adını veren öykü bürokratların sanat dünyasına verdikleri zararı irdeliyor, Nesin'in sesine özellikle bu öyküde rastlıyoruz. İlginç bence, belki de öyküdeki basılmaması gereken metin yerine kendi öyküsünü de sıfatlandırıyor yazar, şahit olduğu çarpıklıkları eleştirmeye cesareti var.
Sıradan gidiyorum, başta Yabancı Bir Artist Gibi var. Bu komik bir öykü, adamın teki yolda gördüğü kadına, "Siz Sharon Stone değil misiniz?" diye soruyor. Kadın şuh bir şekilde herkesin kendisini Sharon Stone'a benzettiğini söylüyor, adam herkesin yanıldığını, Sharon Stone'un güzel bir kadın olduğunu, oysa kadının güzel olmadığını söylüyor. Kadın bir anda sinirlenip adama anasının bacısının olup olmadığını, terbiyesizlik yapmamasını söylüyor. Adam da anasının bacısının olduğunu ama ikisinin de Sharon Stone olduklarını sanmadıklarını söylüyor. Bu minvalde ilerliyor tartışma, sokaktan geçenler dahil oluyorlar falan derken doğruca karakola. Komiser adamı sorguya çekiyor, adam toplumun bir parçası olduğunu ve herkese yardım etmek istediğini, örneğin önceki gün kendisini Sophia Loren'e benzeten bir kadına yardım ederek aslında Sophia Loren'e benzemediğini anlattığını söylüyor falan, aynısını erkeklere de yapıp hiç kimsenin Arnold'a veya Marlon'a benzemediğini anlatmaya çabalayarak dilindeki tüyleri bitirdiğini söylüyor. Bu sırada komiser yeşilleniyor, kadının telefonunu istiyor. Soruşturma maksatlı. Bizim adam kendi telefonunu da vermesi gerektiğini söylüyor, komiser kem küm edip alıyor ikisinin de telefonunu. Neyse, iş mahkemeye kadar uzanacağı sırada bizimki çark ediyor ve kadının Sharon Stone'a benzediğini söylüyor, mevzu tatlıya bağlanıyor. Komiseri Sherlock Holmes'a benzetir benzetmez öykü sonlanıyor. Diğer öykülerin çoğunda olduğu gibi öykü karakterlerin konuşmaları üzerinden biçimleniyor, belli birkaç sahneye odaklanıp anlaşmazlığın çözülmesiyle sona eriyor. Hoş.

Doğu Anahita'da arabasıyla yolculuk eden bir adamın otostop çeken bir kadını arabasına almasıyla ilerleyen bir olay örgüsü var. Kadın kendini sosyoloji profesörü olarak tanıtıyor, insanları tanımak için otostop çektiğinden falan bahsediyor ama adam kadını tanıyor, geçen yıl da arabasına aldığını ve o kez başka bir hikâye anlattığını söylüyor. Bu noktadan sonra kadının yakayı ele vermesiyle birlikte adamın da az hin çıkmaması birleşerek ilginç sonuçlar doğuruyor, adamın da sakladığı bazı şeyler var ve ikisi de birbirlerinin ağzından laf almak için çabalıyorlar bir süre. Nereye gideceğini merak ettiren bir öykü, sıkı kurulmuş. Bana Bir Leylâ Lazım nam öykü geleneğe yaslanıp günceli taşıyor, Leylâlığı ve Mecnunluğu inceliyor bir açıdan. Fuad kardeşimiz kendisine bir Leylâ gerektiğini söylüyor, yıllardan beri aradığı kadına rastlayamadığından delirmek üzere. Aşkı arıyor işte, bir kavramın peşinden koştuğunu söylüyor. Arkadaşları yardımcı olmaya çalışıyorlar ama Fuad mevzunun cinsellikle alakalı olmadığını söylüyor ve huzur bulamamaya devam ediyor. En sonunda kayboluyor ortalıktan, arkadaşları kalakalıyor. İdeal yoksunluğundan mustarip ruhun yitimi. Göze Göz adlı öykünün konusunun bir benzeri Canterbury Hikâyeleri'nde mevcut ama bu kadar, nasıl diyeyim, Doğu değil tabii Chaucer'ınki. İki arkadaş var, biri yolda gördüğü bir kadının gözlerine tutuluyor ve arkadaşının evine gidip yıllardan sonra nasıl aşık olduğunu anlatıyor. Arkadaşı bir süre beklemesini, o kadını tanıdığını ve aralarını yapacağını söylüyor. Nihayetinde aşık adamla aşık olduğu kadın evleniyor ama kadın mutsuz, ortada bir problem var. Adam kadını zorluyor ve gerçeği öğreniyor, kadın aslında arkadaşının eşiymiş, arkadaşı dostluğun bozulmaması için kadını boşamış ve... Bizim adamın hiçbir şeyden haberi yok tabii, bunları duyunca hemen gözlerini kesiyor, kör oluyor. Bu. Biraz uçuk, modern bir mesel gibi.

Kalan öykülerde kadınlar hakkında olumlu bir şey yok pek, bu açıdan Şucâî'yi cık cıklayabiliriz. Öykücülüğünü ise övmeli, başarısını teslim etmeliyiz. Kurduğu dünya oldukça başarılı, işleyen bir dünya. Bence okunmalı, komşu topraklardan güzel öyküler bunlar.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Canterbury Hikayeleri
Batı'nın en kanonik metinlerinden biri, Chaucer iftiharla sunar. Bazı açılardan bizdeki Dede Korkut Hikâyeleri'ne benzetilebilir, ortaçağın İngiliz dünyasının geniş bir panoramasını sunuyor. Çevirmen Nazmi Ağıl'ın gayet doyurucu giriş yazısından çarpmaya başlıyorum: Avrupa şiir geleneğini yansıtan en büyük eserlerin İngiliz kanadını temsil ediyor. Chaucer'ın A Knight's Tale'da canlandırılmış halini düşününce anlatılan hikâyeler ve Chaucer'ın metindeki halleri göz önüne geliyor hemen, metni okumadan önce filmi izlemek iyi bir hazırlık olur ki filmin senaryosu da bu metinden esinle yazıldığı için sanki hikâyelerden birini izliyormuşsunuz gibi oluyor, süper. Ağıl öncelikle Chaucer'ın yaşamını anlatıyor, soyluların himayesinde bir silahtarken savaşmak için Fransa'ya gidiyor, esir düşüyor ve bizzat kralın ödediği fidyeyle serbest bırakılıyor. Fransa'ya ikinci gidişinden sonraki yedi yıl karanlık, bu sırada İtalya'ya geçip Petrarca'yla tanıştığı sanılıyor, 1372'de. Petrarca'dan dinlediği bir hikâyeyi bu metne yerleştiriyor bir güzel. O zamanlar telif hakkı vs. olmadığı için isteyen istediğinden bir şeyler alıp kullanabiliyor veya başkasının metinlerini tekrar yazabiliyor, kendi üslubuyla. Neyse, yokluk içinde ölüyor Chaucer ama geride mirasını bırakıyor. Dryden bu metin için, "Burada Tanrı'nın bütün kulları var" demiş örneğin, ne kadar geniş bir insan örnekleminin yer aldığını düşünün. Alegorik tipler değil, kütür kütür karakterler üstelik, o çağ için süper olay. O çağın ortamına geçiyor Ağıl, diyor ki Norman istilası sonrasında mekanın yüksek tabakasında Fransızca konuşuluyor, orta ve alt tabaka İngilizce konuşsa da Fransızcayı anlıyor. Eğitim dili Fransızca ve Latince, bilim ve din alanlarında Latince kullanılıyor. Sonrasında Fransa'nın Normandiya'yı işgal etmesiyle Normanların Fransa'yla bağı kopuyor, adadaki İngiliz çoğunluğun arasında eriyorlar ve İngilizce egemen dil haline geliyor. Chaucer'ın kullandığı dil bu ortaçağ İngilizcesi olduğu için günümüzün İngilizcesinden biraz uzak ama biraz. Bunun yanında anlatılarda geçen toplumsal olaylara da değiniyor Ağıl, örneğin din alanındaki reformdan sonra "Frer" denen, yoksul halkı avutmak için durmadan gezip vaaz veren bir tayfa ortaya çıkıyor ve elemanlar asıl maksatlarını unutup vatandaşı din kisvesi altında dolandırıyorlar, toprak sahibi oluyorlar, aileleri yıkıyorlar falan, bir iki hikâyede Chaucer bu arkadaşlara bir güzel giydiriyor. Şövalyelik de eleştiriliyor bir güzel, adamlar paladin ruhunu bir kenara bırakıp dünya işlerinin peşinde koşmaya başladıktan sonra şamar oğlanına dönüyorlar, Chaucer için fırsat bu fırsat. Evlilik kurumu, kadınların toplum içindeki konumu gibi derinlemesine incelenen iki konu var, Cadı Avı arifesinde kadınların çektikleri zorluklara değinilmesi açısından önemli. Bu metnin feminist okumaları bizim üniversitelerimizde revaçtaymış, iki üç arkadaştan duymuştum. Şöyle özetlenebilir, birkaç hikâyede kadınlar şeytanlaştırılıyorlar, bazılarında da erkeklere yol gösteren erdemli ve bilge insanlar olarak anlatılıyorlar. Tamamen kadın düşmanı bir bakış açısı yok, Chaucer tebriği hak ediyor. Helal Chaucer. O karanlık, kokuşmuş ortamın bütün renklerini verebildiğin için. İnsanı o kadar gerçekçi ve doğru bir şekilde anlatabildiğin için de.
Dönemin edebiyatına geçiyor Ağıl, o çağ Dante, Boccacio ve Petrarca gibi büyük şairler yetiştirmiş ve İngiltere'de Chaucer'a kadar büyük bir şair yok. Metin de yok pek, birkaç didaktik metin ve Sir Gawain'in maceralarının metni var bir tek. Chaucer güneş gibi doğuyor, bahsettiğim metinlerden de faydalanarak hikâyelerini yazıyor. Antik Yunan medeniyetinden Kelt inanışlarına kadar pek çok mitik öğeye de dokunuyor bir yandan, "çerçeveleme" denilen teknikle onca hikâyeyi birbirine bağlıyor. Burçin Erol'a göre bu tür anlatımlar Mısır'a ve Hindistan'a kadar uzanıyor, Binbir Gece Masalları'nda idamın ertelenmesi için anlatılan hikâyeler bu teknikle birleştiriliyor. Kaynaklara değinmeye devam ediyor Ağıl, Ovidius'un Metamorphoses'inden Decameron'a kadar pek çok metnin Chaucer'ı etkilediğini söylüyor. Özellikle Decameron biçimsel olarak da Chaucer'ı oldukça etkilemiş, şair uğrak bir hac mekanı olan Canterbury yolunda, Kent'te oturduğu için bir dünya insanla tanışmış, hikâyelerini dinlemiş, en sonunda da kalemi eline almış gibi gözüküyor. Hikâyelerin özetlerinde olay örgülerinden ve anlatılan konuların o zamanın toplumsal meselelerinin yansımalarından bahsediliyor, bence metnin tamamının okunduktan sonra bu özetlere bakılsa daha iyi olur. Özetleri okuduktan sonra hikâyelere girilse de olur, keyfe göre. Hikâyelerden başlanırsa genel bir giriş karşılayacak okuru, nisan ayının tatlı yağmurları altında seyahate hazırlanan hacıları tanıyacağız. "Bir kafile geldi hana, değişik / İnsanlardı her biri ve tesadüfen / Birliktelerdi Canterbury'ye gitmek isteyen" (s. 34) Chaucer her bir karakteri allayıp pullayarak tanıtıyor, örneğin Şövalye'nin Türkiye'de bir kafiri yenmek için Balat Beyinin yanında yer aldığını öğreniyoruz, bu tür şeyler. Tabard adlı bir handalar, yola birlikte çıkıyorlar, Chaucer da bu tayfaya katılıyor ve hancının yarışmasına dahil oluyor. Şu: Yol boyunca herkes iki hikâye anlatacak, böylece yol şıp diye aşılacak. En güzel hikâyeyi anlatana bir ödül vardı, ne olduğunu hatırlamıyorum. Hancı da hacı olarak yola çıkıyor bu arada, süper olay. Kısa çöpü şövalye çektiği için ilk anlatıcı olarak hikâyesini anlatmaya başlıyor. Aynı kadına aşık olan iki şövalyenin hikâyesi bu, Antik Yunan dönemine yerleştirilmiş ama Ağıl'a göre 14. yüzyılın İngiliz dünyasından da pek çok özellik taşıyor. Prensler Arkita ve Palamon esir edildikleri Theseus'un zindanlarında hükümdarın kızına aşık oluyorlar. İkisinden biri salınıveriyor -kaçıyordu veya-, diğeri tutsaklığını sürdürüyor ve kader onları karşı karşıya getiriyor, Theseus ölümcül bir savaş tertipleyip kazananın kızıyla evleneceğini söylüyor. İki prens farklı tanrıların yardımlarını isteyerek Yunan panteonunu karıştırıyor bir güzel, biri Mars'tan yardım istiyor, diğeri Venüs'ten medet umuyor. Savaşın sonunda biri prensese kavuşuyor, diğeri de onurlandırılmış bir halde öte tarafa geçiyor. Sonrasında değirmencinin hikâyesi başlıyor, kahyanın ve aşçının hikâyeleri de ara vermeksizin anlatılıyor. Genellikle kadınların katakullileri veya kurnaz olanın masumları tokatlaması anlatılıyor bu hikâyelerde, karakterler anlatılanlardan yola çıkarak alınabiliyorlar ve değirmencinin gömdüğü aşçı hemen değirmenciyi gömen bir hikâye anlatmaya başlıyor. Bu üçünün hikâyeleri tipik halk hikâyesi formunda, güldürü ve kıssadan hisse odaklı. Avukat'ın hikâyesinde egzotik Doğu medeniyetiyle Batı medeniyeti arasındaki çatışmalar, kız alıp verme sonucu kurulan ilişkilerin yıkılması ve çeşitli kandırmacalarla devletler arasında çıkan savaşlar anlatılıyor. Avukat anlatıya arada sırada dahil olarak anlattığı şeyleri derleyip toparlayıcı yorumlarda bulunuyor falan. Daha çok sabretmeyle, metanetle ilgili bir hikâye bu. Bu arada dipnotlarda Ağıl'ın başka kaynaklardan veya kendi çıkarımlarından düştüğü bilgiler var, bu hikâyedeki bir dipnotta Avukat'ın nesir dilini kullanacağını söylemesine rağmen nazımla anlatmasının Chaucer'ın karar değişikliği olduğu söyleniyor, yazar sonradan düzeltmemiş bu yanlışı. Belki de Avukat öyle söylemesine rağmen sözünde durmamıştır, olabilir.

Bir dünya hikâye sıralanıyor böyle, birkaç tanesi gerçekten sinir bozucu. Örneğin eşini sınamak için akla gelmeyecek sayısız gaddarlığa başvuran bir hükümdarın hikâyesi var, tam lanet okumalık. Kadıncağız zaten yoksul, aşırı yoksul, bir de sarayda yaşamaya başladıktan sonra çocuklarının elinden alınması, üstelik eşinin başka bir kadınla evleneceğini söyleyip kendisini baba evine göndermesi derken en sonunda kafayı kıracağını düşündüm ama kadın boyun eğmekten başka hiçbir şey yapmadı, hiç. İsyan etmemesinin yanında eşinin her şeyin en iyisini bildiğini düşünerek söylediklerini bir bir yaptı. En sonunda hükümdar her şeyin bir oyun olduğunu söyledi ve kadın rahatladı, mutlu mesut yaşadılar! Neyse ki Chaucer içimizi soğutuyor ve kadınlara bu şekilde davranılmaması gerektiğini söylüyor hikâyenin sonunda, uzun uzun. Başka bir hikâyede de hükümdar eşini bilgeliğiyle doğruya ve iyiye yönlendiren, kadınların şeytan olmadığını kanıtlamak isteyen kadına yer veriliyor, bu da süper. Bathlı Kadının Hikâyesi feminist okumaların göz nuru, baş tacı. Başka değinmeye değer ne var, şey, iki hikâye nesir. Gerçi ikincisi, metnin son parçasının hikâye olduğu şüpheli, daha çok tefsir gibi duruyor.

Okunsun, ne diyeyim. Dünya kültür mirası resmen.
Yanıtla
14
5
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Özgürlüğünü Taşımak
Şeffaf, geçirimli bir bedenin/özün gittiği yere kendisini de götüreceği söylenemez, kendilik halinden kurtulan bilinç ihtiyaç duyduğu akışı yakalayabilir. Gidileni sadece bir uzam olarak değil, bedenin biçimleri olarak düşündüğümüzde özgürlüğe farklı bir açıdan yaklaşabiliriz, taşınan özgürlük çocuk sahibi olmaktan susuz kalmaya kadar pek çok ögeyi içerir hale gelir, bu da geçirimliliğe dahildir, hiçbir şey bilince tutunamaz olur. Thomas başka bir yazardan örnek veriyor ama Cendrars'ın şiirini birebir paylaşıyor: Sevdiğini, aileni, her şeyini bırakıp git. Özgürlük, kaynağını bir başınalığın kaygısız ortamında bulur, sonrası yaşamın inşasıdır. Zaman alan bir uğraştır bu, özveriyi kurutacak kadar talepkardır bir de, bedel ödetir. Thomas'ın çeşitli biçimlerini anlattığı özgürlük kavramı kırpılmış bir şekilde, birkaç makale halinde okura sunuluyor bu kitapta, bütün bedelleriyle birlikte. En başta bir yanılsama olarak özgürlük var, Thomas kendi yaşamından yola çıkarak tercihlerinin kendisine ait olup olmadığını sorguluyor. Lyon'da eski bir otelde kalırken aslında çok beğendiği odasını başka insanlarla iletişime daha rahat geçebilmek için değiştirmek istiyor ama odaların tamamında çalışma olduğunu öğreniyor, dolu odalar da düşününce kendisine uygun olan tek odanın kaldığı oda olduğunu öğreniyor, böylece tercih etmediklerinin aslında var olmadığını öğreniyor. Bilmemek, seçim yapmamak anlamına gelir mi, burada durup düşünüyorum. Tercihimizin ötesindeki tercihlerin varlığını düşünmek onları geride bıraktığımızı düşünmek anlamına geliyor aynı zamanda, var olmasalar bile. Tek bir doğrultuda ilerlediğimizi bilmediğimiz sürece tercih tercihtir, aksinin bilinmezliği bu durumu ortadan kaldırmaz. Neyse, bu meseleyi yazarları da işin içine katarak inceliyor Thomas. Kafka, Freud ve Marx bu durumu "öğreten" metinleriyle özgürlüğü bir aldatmaca olduğunu söyledi, Schopenhauer'ı da aralarına katabiliriz. Blanchot hapishanede olmasak da hapishanede olduğumuzu bileceğimizi söylüyor, edinilmiş onca fikir ve arzu, içinde yaşadığımız dünya bize zincirlerini çoktan takmıştır, o halde açık hava hapishanesinde yaşadığımız söylendiğinde abartıya kaçmamış oluruz. Bu noktadan farklı bir yere ulaşıyor Thomas, gerçekten hapishanede olanlar için bu durumun olabildiğince farklılaştığını söylüyor ve kapatılmanın yarattığı psikolojik tahribata ulaşıyor. Marquis de Sade, Vincennes'de canlı canlı tıkıldığı mezardan ne zaman çıkacağını düşünüyor, Fellini çocukluğunun din okulunu, basketbol potalarını, duvarları ve duvarların ötesinden gelen motor seslerini, insanların bağırışlarını büyük bir bezginlikle hatırlıyor. Çok sıkıntılı bir şey bu, çocukluğumun sıkıntılı evlerinden askerliğin dikenli tellerine kadar pek çok sembolüyle iliklerime kadar hissettim. Akıp giden yaşama dahil olamamak bir yana, ölümün beklendiği hapishanelerde durum varlığın silinmesine kadar uzanıyor. Remarque'ın toplama kamplı bir romanı vardı, numaralara indirgenen insanların yaşadıkları ve düşündükleri akıl almaz boyutta kötüydü. Primo Levi'nin yaşadıkları da bir o kadar kötü. Laboratuvarda çalışan Alman ve Polonyalı kadınlar hafta sonu ne yapacaklarını konuşuyorlar, ağızlarından sıkıntıdan başka bir şey dökülmüyor. Levi için ulaşılamayacak bir özgürlük anılıyor aslında, korkunç bir duyarsızlığın ardında işkencelerin en büyüğü yatıyor. Güç bulunuyor yine de, Phaidon'da Sokrates'in hapiste söyledikleri, özgür olmanın duyumsandığı kadar bilinebileceğini de gösteriyor. Tercihlerin varlığıyla benzer bir konu bu, özgür olduğunu "bilen" birinin bunu duyumsamaya ihtiyacı, eh, azalacaktır diyebiliriz ama çok farazi bir düşünce biçimi bu, deneyimlemeden üzerinde konuşulamayacak bir şey. "Karşılıksız anlar" diyor Thomas, bu deneyimin taşıdığı boşluklar yolculuğa çıkmak için birebir. Xavier de Maistre hapsedildiği odada yolculuğa çıkabiliyordu, çıkılabilir. Her makalede farklı yolculuk türleri var ve aralarında belirli örüntüler aramamak gerek, Thomas düşünce akışını yakaladığı noktaları anlatıyor.
Kumsala ve Greve Dair adlı bölümde annelerin ve babaların çocukları aldıkları cendere anlatılıyor. Yetişkinlerin çabası çocukların alışkanlıklarını kırmak, böylece onları boyunduruk altında tutmaya çalışıyorlar ama çocuklar oyun oynayarak bu kıskaçtan kurtulmaya çalışıyorlar. Pavese'den örnek vermiş Thomas, ben William Trevor'ın bir öyküsüne değineceğim, boşanıp tekrar evlenen anne ve babanın yığdığı yükü biraz olsun hafifletmeye çalışan iki çocuk oyun oynuyor, yetişkin oyunu. En özgür olacakları yerde bile yetişkinlerin dünyalarının zorbalığından kurtuluş yok, ayrılıklar ve dağılışlar tekrar canlandırılarak mutsuz bir geleceğin inşası sürüyor. İkinci bir isyan yolu da cevap vermemek. Çağrılan çocuklar cevap vermez, çünkü ne için çağrıldıklarını az çok kestirebildikleri için mutsuzluğu ötelemek isterler ama hemen tehditler gelir, çağrıya cevap vermezlerse bırakılmakla tehdit edilirler. Yetişkinlerin dünyasını anlayamazlar bir türlü, onlar da bulundukları yerde eğleniyorlarsa -ki öyle görünüyorlardı- neden gidiyorlar? "Cevap vermemek, içinde bulunulan konumlanışın bilgece değerlendirilmesinden kaynaklanır." (s. 31) Jonathan Swift'in hizmetçilere verdiği akla gelir Thomas, eğer ne istendiği bilinmiyorsa çağrıya cevap vermek gerekmez, herhangi bir azarlanma durumunda bahane de çalışıldığı yönünde olacaktır, böyle sıkıntılı bir durumdan kolayca kurtulmak işten değildir kısaca. Biraz daha zamandır istenen şey, az daha kalmak, biraz daha vakit geçirmek, mutlu olunan yerde zamanı durdurmak. İdam sehpasında biraz daha dikilmek, saatten muaf tutulmak, sahilde kimsenin gözetiminde olmadan koşmak, kendine ait bir zaman bulabilmek.
Geçerken Uğranan Odalar pek çok alt başlığa sahip, ilkinde Michelet'nin yalnız kadın imgesi yer alıyor. Aslında ataerkil yapının geniş çaplı bir eleştirisi bu, kadının bitmek tükenmek bilmeyen bir hüzün nesnesi haline getirilmesinden yola çıkarak Woolf'a ulaşan bir makale. Michelet'ye göre kadın maddi ve manevi yönden kendi kendine yetemez, bir aile kurmalı, çocuk yapmalı ve söz dinlemelidir. Aksi halde evinde bir başına oturacak ve yaşlanmayı bu şekilde sürdürecektir. Diderot benzer fikirleri dile getirir, kadınlar yazarların dostu olarak onlara ilham vermelidir, işlerini kolaylaştırmalıdır. Buradan hizmetçi odalarına geçer Thomas, kadının tek başına yaşadığı mekana. Oda tek bir kişiye aittir, zaman da öyle, özgürlük bu odanın içinde bulunabilir. Thomas kitap okurken bir tek acıktığı için yerinden kalktığını söylüyor, onun dışında varlığı tamamen kendisine ait. Gece vakti kendisini arayanlara zamanını kendisine bırakmaları gerektiğini söylüyor, buna hakkı var, aslında buna hepimizin hakkı var. Seviştikten sonra giden adamın gidişi, gitmeyen adamın gitmeyişi farklı problemlere yol açıyor, Thomas bu problemleri inceliyor bir yandan. Sonrasında kahveler -Paris'in meşhur kahveleri- ve çocuksuzluk bahsi geliyor. Toplum baskısı kadınların üzerinde bir kamçı gibi şaklıyor, Thomas çocuksuz olduğunu duyan bir kadının şaşkınlığından bahsediyor mesela, kadınsa neden çocuk yapmıyor ki? Biyolojik kodlardan sıyrılmak çok zor, denetim aygıtı olarak aile de sıyrılınması zor bir yapı. Bazı yazarların kadınlarla "yoğun ve umutsuz sahneler" oynamak pahasına bu kodları eleştirdiklerini söylüyor Thomas. Nietzsche, Kundera, Bernhard, pek çok yazar kendi tekilliklerini sağlamlaştırmak için her sosyal yapıyı eleştiriyor ve kadını düşman bir muhatap haline getiriyor. Eril bakış açısından kurtulmuş ve yukarıdakilerle aynı yıkıcılığa sahip bir yazarın metinlerini merak ettim bu noktada, çok ilgi çekici olurdu.
Sonraki bölümlerde yürümek, gezinti yapmak ve zamanı deneyimlemekle ilgili kallavi parçalar geliyor. Türkçeye yürümekle ilgili pek çok metin çevrildi, okuduklarım oldukça iyiydi ama Thomas mevzuyu gerçekten derinleştiren bir bakış açısına, karşılaştırma yeteneğine sahip. Rimbaud, Rousseau, Flaubert gibi pek çok gezginden bahsedip yola çıkış sebeplerini ve yaşamlarının değişen seyirlerini şahane bir şekilde ele alıyor, sırf bu bölümler için bu kitabın edinilmesi lazım.


Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aile Fotoğrafı
Efemerayla uğraşanları takip ediyorum, sahaflardan ara ara topladığım parçalar oluyor, biletlerden ve notlardan tarihçeler yazıp bozuyorum, kafa içinde kurmaca çalışmaları. Kerem Görkem bunu anlatının içindeki bir fotoğraftan yola çıkarak yapıyor, fotoğraftaki dört karaktere bağlı kalarak orta sınıftan bir ailenin dağılışını aynı zamanda anlatının da dağılışı haline getirerek kurguluyor. Metnin aksayan yanlarına en sonda değinecektim ama bir aksaklığı ele alayım şimdi, fotoğraftaki ailenin babası Haydar Kara'nın edebiyat öğretmenliği yaptığı Kurtuluş Anadolu Lisesi'nin idarecisiyle yaptığı konuşma. Adeta bir Tahir Alangu kesiliyor Haydar Kara, yıllık plana uymayıp edebiyatın aslına yöneliyor, edebiyat tarihine değil. Velilerden şikayet geldiği için sorguya çekiliyor ve idarecisiyle sıkıntı yaşıyor haliyle, ardından çocuklara yirmi yıl boyunca kitap okuttuğunu ve okutmaya devam edeceğini söylüyor, Gölgesizler ve Teneke Trampet okuyan var sınıfında. Güzel bir bölüm aslında ama anlatıyı şişiriyor bir yandan, olay örgüsüne hemen hiç katkısı yok. Eksiltme tekniğinden yaklaşalım, bu bölüm metinden çıkarılsa anlatı hiçbir şekilde hasar görmez. Dört karakterin odaklandıkları olaylar başka başka haliyle, on yaşındaki Can'ın odağından baktığımızda dağılan bir ailenin yükünü çeken bir çocuk görüyoruz, Amasra'daki yazlıkta çekilen mevzu bahis fotoğrafı kendine isteyen ve çerçeveletmeyi düşünen, on yaşının aklıyla ailesinin dağılmasını anlamaya çalışan bir çocuk. Bülent, Can'ın abisi. Yirmili yaşlarının başında, öykü yazıyor ve anladığımız kadarıyla güzel de yazıyor, Can'ın sakladığı fotoğrafı bulup bir öykü konusu haline getirmek için uğraşan ve kardeşinin fotoğrafı deli gibi aramasına yol açan bir karakter. Haydar baba, söyledim. Gül, anneleri. O da öğretmen, Haydar'la çocukluktan tanışlar. Bu dört karakterin değişimli anlatıcılığıyla ilerliyoruz ve haliyle dört bakış açısı tek bir yaşantıyı, hatta tek bir olayı çerçeveliyor. Kişisel mevzular bölümlerin önemli bir kısmını oluşturuyor, oluştursun, Bülent'in ailesinin dağılışından sonra sevgilisi Elif'le yaşadığı sıkıntılara odaklanması, her karakterin kendi dertlerine eğilmesi güzel bir teknik ama bu okul olayı, bilemiyorum, çok kopuk. Başka örnekler de var ama önce meseleyi anlatayım. İlk bölümde Can'la tanışıyoruz ve Can'ın aile fotoğrafına düşkünlüğüne tanık oluyoruz. Sahilde çekilmiş güzel bir fotoğraf, aile bir arada. Foto Tayfun'dan çıkartıyorlar fotoğrafı, Haydar'ın arkadaşı Tayfun'u bir iki bölümde daha gördükten sonra bir daha görmeyeceğiz, anlatıya tam olarak eklemlenmiyor. Neyse, fotoğrafı aldıktan sonra eve geliyorlar, bir süre sonra Gül bir açıklama yapıyor, Haydar'ın artık onlarla birlikte yaşamayacağını, çocukların babalarını haftada bir görebileceklerini söylüyor. Bülent'in annesine biraz alayla yaklaştığını görüyoruz burada, Gül Can'a her şeyi açık açık söylemediği için. Bunun dışında pek bir tepki görmüyoruz çocuklardan, ailenin neden dağıldığını pek sorgulamıyorlar. Bülent babasının içki problemi olduğunu söylüyor, kavga gürültü arasında ailenin bir arada durabildiğini ve her şeyin bu şekilde süreceğini düşündüğünü söylüyor ama bu kadar, sonrasında Gül'le herhangi bir konuşma teşebbüsünde bulunmuyor, hatta Gül Can'ı alıp Üsküdar'daki baba evine gidince annesinin telefonlarına bir kez olsun çıkmıyor. Burası da biraz muallakta, anneyle çocuklar birbirlerinden aşırı kopuklar gibi gözüküyor. Bülent direkt yazar pozları vermeye başlıyor, fotoğraflarla metinler arasındaki koşutlukları ve farkları anlatıyor, yazarlığa başlama dönemini anlatıyor, kurmacayla ilgili birkaç fikir sunuyor derken Elif meselesi başlayana kadar kendisinde anlatıyı zenginleştiren başka bir etken belirmiyor. Bu sırada Gül nüfus müdürlüğüne gidip yeni kimliğini alıyor, Haydar'la boşandıkları için. Haydar meyhaneye vuruyor kendini, içiyor yine. Gül'ün geç bile kaldığını, kendisi gibi bir adama iyi bile katlandığını söylüyor. Ahval kısaca bu, bundan sonra her bir karakterin kendi dünyalarına yoğunlaştığı bölümler başlıyor.
Bülent öykülerini dergilere yolluyor, öyküler basılıyor bir güzel, Kadir diye bir editör Bülent'le tanışıyor ve oturup konuşuyorlar, arkadaş oluyorlar, ikisinin diyaloglarını takip ediyoruz bir süre. Arkada Morrissey çalıyor, neşeliymiş gibi görünen bol majörlü şarkıların adamı nasıl dağıtabildiğine şaşıyoruz bir an. Haydar'ın bölümü geliyor, Meltem'i ilk kez görüyoruz. Haydar eşini aldatıyor, pek hoş. Meltem, Gül'ün her şeyi sezdiğini ve anladığını söylüyor, kadınlar bu konuda ihtisas yaptıkları için aslında gizlenen hiçbir şey olmadığını söylüyor. Haydar, Meltem'in omuzlarına kapanıp rezil bir adam olduğunu haykırarak ağlamaya başlıyor. Yani... Biraz zorlama ve ekşi geliyor açıkçası. Gül'ün annesi ve babası Gül'e yuvasını dağıtmamasını söylüyorlar ama Gül kararlı, mevzu bitmiş. Haydar Üsküdar'daki eve gidiyor ve Gül'le konuşuyor. Gül için her şey bitmemiş ama denemekten yorulduğu için biraz zaman istiyor, arayacağını söyleyip adamı gönderiyor. Kuşlar gibi çıkıyor evden Haydar, Tayfun'a gidiyor ve Meltem'in evine gittiğini söylüyor. Tayfun iyi bir arkadaşın yapacağı gibi meseleye el atıyor, bir daha Meltem'e giderse Gül'ü arayıp her şeyi anlatacağını söylüyor. Haydar ahlaki detoksunu yaptırıyor ve Bülent'in uzun zamandır yazmaya çalışıp yazamadığı öyküsünün kahramanı oluyor. Oğul babasını anlatıyor, babasının yenilgisini ve bir öykünün nasıl başlayıp biteceğiyle ilgili akış tokuşturmalarını ele alıyor bir güzel, sonrasında öykülerinden oluşan kitabının basıldığını görüyoruz. Can kayıp fotoğrafının abisinde olduğunu öğreniyor, abisinin fotoğrafın kendisinde olmadığına dair söylediği yalanı yutuyor ve fotoğrafın yerini bilmesinin kendisine yeteceğini düşünüyor. En sonunda Can ve Gül evlerine dönüyorlar, Bülent babasının çoğu zaman eve gelmediğini söylemiyor, adamın Tayfun'da kaldığını söylüyor bir tek. Gül bir gün Haydar'ı arıyor, tekrar başlamak için enerjisi var artık ama ilk gece başarılı olamıyor, yastığını alıp salondaki kanepeye gidiyor. Son.

Birkaç problem var, ilki karakterlerin aynı sesle konuşmaları. Haydar elli yaşlarında bir adam, Can on yaşlarında bir çocuk ve ikisi de benzer şekilde konuşuyorlar, Can'ın babasının kitaplarına dadanmaya başlayan bir çocuk olduğunu düşünsek bile bir yetişkinin sesine -bütün ayrıntılarıyla- sahip olması rahatsız edici. İkincisi, diyaloglar. Bazı diyaloglar çok "diyalog", doğal konuşmalardan kopuk ölçüde diyalog, tiyatro sahnesinde söylenen sözler gibi. Klişeler de bir başka problem. Bir lafın üzerine konuşmayan bir karakterin konuşmaya çekindiğini söylemek serbest dolaylı anlatımın bir getirisi ama çok fazla kullanıldığı zaman konuşmayan karakterin, bağımsızlığı diyeyim, ortadan kayboluyor, karakteri sadece gösterildiği biçimiyle görmek zorunda kalıyoruz, kendi biçimiyle değil. Bu rahatsız edici oluyor bir süre sonra. En iyisi diyalogları yorumlayıcı katkılar yapmamak, sadece diyaloglar üzerinden duygu çıkarımını sağlamak. Bence. Başka, taksi şoförü olayı var. Haydar taksiye biniyor, taksiden iniyor ve taksi şoförünün adının Tarık olduğunu öğrendiği için diyalogda da Tarık'ın söylediği alelade bir sözü görüyoruz. Neden? Tarık'ın Tarıklığı hakkında bir fikrimiz olmasa da olurmuş, bir ismin ortaya çıkışını anlatıda önemli bir olay olarak görüyorum, Tarık burada çok önemsiz bir Tarık. Bir başka şey, Twitter olayı. Önemli bir konuşmanın üzerine alakasız bir açıklama olarak dünyadaki en büyük hüznün ölen birinin ardında bıraktığı sosyal medya hesapları olduğu söyleniyor, ayçiçeği tarlasının ortasında yetişen güller gibi. Birkaç şey daha var ama benden bu kadar.

Bir ilk romana göre iyi. Sonraki metinler için güzel bir çıta. Kerem Görkem'in bir metni daha basılmış, denk gelirsem onu da okurum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Popülizm: Büyük Hınç
Eric Fassin son dönemlerde öne çıkan bir isim, demokrasinin krizden krize koştuğu günümüzde sağ popülizme ışık tutarken Türkiye'den ABD'ye kadar pek çok ülkedeki seçimleri ve seçim atmosferlerini karşılaştırmalı olarak inceliyor. Fassin, Türkçe basım için yazdığı önsözde "birleşmiş bir halk" oluşturmak amacıyla hızla yükselen aşırı sağı ve neoliberal politikalarla "savaşan" %99'luk kesimi incelediğini, ikili bir siyasi bağlam üzerinden çıkarımlarda bulunduğunu söylüyor, aşırı solun karşı cepheyle benzer bir söylemi kullanmasının sağ seçmeni çekemeyeceğini, iki tarafın benzer hınçları taşımadığını belirtiyor. Max Scheler'ın Nietzsche'den apardığı "ressentiment" kavramından ilerlersek değeri olan şeylere karşı duyulan bir öfkeden bahsedebiliriz, çok renkliliğe duyulan nefret Trump'ın en son yediği herzelerde açıkça ortaya çıktı örneğin, adam mekanizmanın oldukça uygun biçimde şekillendirilmiş başat bir parçası olduğu için kitlelerin desteğini sağlayabiliyor, insanlardaki hıncı ortaya çıkarıp başkan olabildi. Fassin halkın oy verme sebeplerine odaklanırken Trump'ın ciddi oranda oy alabildiği göçmen nüfusun tercihlerini analiz ediyor. Göçmen karşıtlığı had safhadayken göçmenlerden nasıl oy alınabilir, mantıksız değil mi? Sadece bu politika üzerinden gidilirse evet ama Trump/popülist sağ kültürel ve ekonomik kanatlardan da saldırıya geçtiği için, kısacası at izi it izine karıştığı için, siyaset siyasetsizleştirildiği ve Fassin'in deyimiyle "aktivizm bunalımı" ortaya çıktığı için neoliberalizm önüne dişe dokunur bir engel çıkmadan tam gaz ilerliyor. "Neoliberal sağa göre başka alternatif yok; fakat bu, uzun süredir sosyal demokratların da kabul ettiği bir şey. Geriye solun solu kalıyor. Lakin ilerlemenin ateşli savunucuları da bugüne kadarki mağlubiyetleri yüzünden, sürekli kaybetmeye mahkûm olduklarını düşünüyorlar. Diğer bir deyişle, bu aktivistler, kendilerine bile itiraf edemeseler de içten içe alternatifin olmadığından korkmuyor ve dolayısıyla buna inanmıyor mu? İşte bu, günümüzde aktivizmi tehdit eden bunalımı çok iyi bir şekilde özetliyor." (s. 9) Bu hikâyenin dünyanın her yerinde görülebileceğini söylüyor Fassin, Erdoğan'ın AKP'sinden de örnekler veriyor makalelerinde. Demokrasi adına, demokratik biçimde yapılan darbeler kimi ülkelerde diktatörleri alaşağı ediyor, ediyor gibi görünüyor ama demokrasi de hayvani şirketler için işlevsel bir enstrüman haline getirildiğinden beri içi boş bir şekilde tıngırdamaktan başka bir şey yapmıyor ne yazık ki. "Fransa'da yaşayan biri olarak, Türkiye'de olan bitenin maalesef Türkiye'ye özgü olmadığını söyleyebilirim. Aynı dünyada yaşıyoruz ve karşı karşıya olduğumuz tehditler de aynı." (s. 11)
Makalelerden ortaya karışık yapayım, önce popülizmin gidebileceği uç noktalara bakalım. 2016'nın sonunda Times'ın kapağında Trump vardı, bir önceki yıl kapaktaki Merkel'e bakıp Twitter'dan protesto etmişti: Neden göçmenlere kapılarını açıp -ne kadar açtığı da tartışılır- Almanya'yı mahveden bir kadın yerine Meksika sınırına duvar örmeyi öneren kendisi yoktu kapakta? Merkel bu durumda Avrupa'daki faşizme karşı dik duran bir figüre evrilebilirdi, evrildi. Gerçekten böyle mi peki? Bizde de örneği görülen "yanlama" taktiklerine bakalım, Donald Trump dünya üzerinde ırkçılıktan en çok nefret eden adam olduğunu söyleyebiliyor, televizyonların karşısında. LGBT'ye yakınmış gibi görünüyor, pratikte yapmadığını bırakmadığı insanların yanındaymış gibi gösterebiliyor kendini. "Popülizm patlaması" denen bir olgu bu, bir şekilde acı çeken insanların yanlarında olma duygusu uyandırıldığı için eşcinsellerden veya göçmenlerden oy toplayabiliyor Trump, inanılmaz gibi görülen bir şey akışkanlık ve politika sayesinde mümkün oluyor. Halkı oluşturan bir toplumsal grup yok, popülizmi tanımlayan bir ideoloji yok, o zaman siyasetçiler kendi değerlerini oluşturarak, toplumun her kesimine dilediğini söyleyerek -ses getirecek bir tepki görülmemesi de başka bir inanılmaz ama inanılır olay- iktidara gelebiliyor. Erdoğan'dan bir örnek var burada: "Biz halkız, siz kimsiniz?" söylemi olduğu gibi dışlayıcı, aslında özetlendiği gibi takım tutmaktan bir farkı yok bu olayın. İnsan hakları, bilim vs. gibi insanın bir parçası olan değerler değersizleştirildiği için söylemlerden öteye bakılamıyor ne yazık ki. "Halkın inşası" diyor buna Fassin, belirli hakikatlerin gözlerden silinip yerine içi boş sözcüklerin konması. İkinci makaleden itibaren solun popülizmi bu kişiliksizleşmiş halk üzerinde uygulayıp uygulanamayacağının, hangi koşullarda ve şekillerde uygulanabileceğinin değerlendirilmesi başlıyor, bu sırada yeni muhafazakârlıkla neoliberalizmin kesişme noktalarına geçiliyor. Liberal demokrasiyle piyasa imparatorluğu arasındaki gerginliğin demokrasiden uzaklaşma yoluyla gerçekleşebileceği, popülist söylemlerin bu noktada işe yarayacağı da bir başka konu, bir yerden sonra popülizm ve demokrasi siyasetin ta kendisi haline geliyor, böylece "onlar" ve "biz" karşıtlığı da kusursuz bir şekilde yaratılmış oluyor. Bizde herkesin şikayetçi olduğu bölünmeyi düşünelim, onca söylemden ve devlet politikalarından sonra gerçekleşmesi kaçınılmazdı. Militarizm ve sermaye himayesinde demokrasiden çıkış, Achille Mbembe'nin analizi bu. "Dünyanın zencisi olmak" da aynı düşünüre ait bir başka durum.

Enstrümanları inceleyelim, insanların homojenliğini bozan her türlü politikadan birkaçına değiniyor Fassin. "Ulusal-liberal" kavramı üzerinde duruluyor, küreselleşmenin bir ürünü olarak -başlangıca varmak gibi düşünebiliriz ama dopingli bir başlangıca- ulus-devleti düşündüğümüz zaman kültürel kimliğin ulusal kimliği biçimlendirmesinin yanında tersine bir süreç de başlamış olur, milliyetçilik üzerinden neoliberal politikalara ulaşabiliriz. Bugün bir röportaj gördüm, Suriyeli işçi çalıştıran milliyetçi bir işveren alenen vergi kaçırdığını, gelirini artırmak için Suriyeli çalıştırdığını falan söylüyordu, şaşırılacak bir durum yok. İnsan haklarını geçtim, milliyetçilik gibi ithal edilmiş ideolojiler sermayenin çoktan entegre edilmiş halini gösteren unsurlara dönüşmüş durumda. Altında buluşulacak çatı küçükse hemen bir büyüğü inşa ediliyor, ümmetin siyasi birliği sağlanamadığı zaman hemen ulus-devlet pompalanıyor, ardından şak, neoliberalizm, şaak, göçmen nefreti, şaşırıyor millet, diyorlar ki neler oluyor, oysa burada nelerin döndüğünü biliyorlar. Burada sömürünün son modeli işletiliyor, farklı bir biçim alana kadar eldeki en iyi biçimi bu. Korkunç.

Sonrası daha çok ABD seçimleriyle ilgili analizler içeriyor ama dünyanın her yerinden benzer örnekler veriyor Fassin, kısacık makalelerinde çarkların işleyişini değerlendiriyor.
Yanıtla
1
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Son Okur
Gerçeklikle kurmaca arasındaki sınırı zorlayan yazarların arasına Toscana'yı da katıyorum, sıranın önlerine geçmesini sağlayan biçemi takdire oldukça değer. Yer yer postmodern klişelere yaslansa da Meksika'nın kaotik ortamında biten -neydi o her yerde biten arsız ot?- insanların yaşadıkları dünya gerçek, mesela Meksika diye bir yer yok. Kurmaca bir Meksika var, Sancho Villa ve diğer isyancılar gerçek ama hikâyeleri anlatılan toprakların var olup olmadıkları konusu dönüp dolaşıp kurmaca duvarına tosluyor. Aslında anlatılan her şey bu duvara toslamak zorunda ama okur olarak sınırsız bir güce sahibiz, mesela ben anlatılan her şeye inanıyorum. Meksika diye bir yer var, kayıp bir çocuğun cesedini kuyudan çıkarıp armut ağaçlarının dibine gömen bir adam var, bu adamın tek başına açtığı ve hiç kimsenin gelmediği kütüphanesinde gerçekliği okuduğu metinler üzerinden yaratan bir babası var, bunların hepsi gerçek, gerçeklikleri değillenemez. Galileo'dan mülhem, "Ben gerçek değil desem de gerçek." O yüzden Toscana'nın dünyasında neyin gerçek olduğuna odaklanıyorum şu an ama önce klişeler. Okuduğumuz metnin anlatının sonunda bir karakter tarafından okunmaya veya yazılmaya başlanması, bir. İç savaş zaten o coğrafyanın kaderi ve kederi, bunu klişeden saymayabiliriz veya yarım sayalım, tamamen gerçek bir mevzu olduğu için. Gerçekliği okuduğu metinler yoluyla tekrar kuran -tersi de geçerli- karakter, iki buçuk. Bir kayıp, bir yitim sonucu gerçeklik algısı kaymış olan bir karakter, üç buçuk. Toplamda bu klişelerin gayet iyi bir şekilde kullanıldığı iyi bir metin var elde, okunmasını öneririm. Toscana'nın iyi bir buluşu, çevirmen Pınar Savaş'ın da notunda belirttiği gibi gerçeklikle kurmaca arasındaki sınırı ortadan kaldırmak için noktalama işaretlerini ketlemek. Alıntılarda, diyalogların başında ve sonunda vs. herhangi bir tırnak veya ayırıcı bir işaret yok, virgül ve noktadan başka. Diyaloğun nerede başlayıp nerede monoloğa geçtiği, anlatı zamanının nerede kesilip karakterin okuduğu metindeki anlatının nerede başladığı olabildiğince belirsiz kılınmış ki metin içindeki metin ana metinden ayrılmasın, diyaloglar tek bir karakterin ürünü olsun veya monologlar herkes tarafından söylensin. Aşırı deneysel bir durum yok, yine de dikkatli bir okuma şart. İsyancılarla askerler arasındaki çatışmaların, ülke tarihindeki ayaklanmaların ele alındığı bölümler nispeten lineer anlatıya uyuyor ama karakterlerin dahil olduğu her bölümden bir oyunculluk bekleyebiliriz. Şöyle aslında, Rushdie'nin Geceyarısı Çocukları nam muazzam, olağanüstü metnini ele alalım, meseleyi çok daha basitleştirelim ve noktalama işaretlerinden kurtaralım, Toscana'nın metnine ulaşabiliriz diyeceğim ama ulaşamayız, Geceyarısı Çocukları'nın girift yapısı bu sihirli dünyaların anlatısını çok uç bir noktaya ulaştırmış durumda. Sonuç olarak elimizde anlatım tekniği açısından yeni -bildiğim kadarıyla yeni tabii- ama ele alınan meseleler açısından çok da yeni olmayan bir metin var.
Güneş kavurucu, insanlar yoksul, su kuyuları kurumaya yüz tutmuş. Icamole'de durum aşağı yukarı böyle. Melquisedec'in kuyusu iş görüyor, bütün köy adamın kuyusunu ihtiyatlı bir şekilde kullanıyor ama Remigio bol bulmuş gibi saçıyor biraz, yıkanmak gibi biraz lüzumsuz işlerde kullanıyor suyu. İlk bölümde suyun önemini anlıyoruz, kuyuya atılan ölü bir hayvanın bütün kuyuları kirleteceğini, yer altındaki su yollarının birbirine bağlı olduğunu söylüyor Lucio, Remigio'nun babası. Mesela Remigio kuyuda bir kız bulduğu zaman onu hemen oradan çıkarmak gerektiğini düşünüyor, zaten azaldıkça azalan suyun kirlenmemesi için. Önce kızın ölü olup olmadığını anlamıyor, çıkarınca anlıyor. Kızın civar yerleşimlerden olmadığını anlıyor, babasının da fikrini alarak armut ağaçlarının dibine gömüyor bedeni. Bu ağaçlar önemli, civardaki sayılı besin kaynaklarından biri olan armudun ana vatanı, yetiştiği yer, toplandığı mekan, yendiği gölgelik, düşmeye teşne yaprakların meskeni bu ağaçlar. Lucio için kütüphanesi kadar önemli. İnsanlar Lucio'ya yemek getiriyorlar, bir de kitap alıyorlar, ödünç. Lucio kitaplarına öyle bağlı ki tek başına inşa edip doldurduğu kütüphaneye devlet yardımı kesildiği zaman bile açık tutuyor mekanı, tek başına işletiyor. Sözün gelişi işletmek, bütün gün oturup kitap okumaktan başka yaptığı bir şey yok. Yazarların metinlerinde yer verdikleri yemekleri gördüğü zaman siniri bozuluyor, gerçek yaşamda bahsedilen yemeklerin uzağından yakınından geçmediği için. Keşiş gibi yaşıyor, Fransızca bir metin okuduğu zaman Fransızlaşıyor, bir katilin anlatılıyorsa küçük bir kızın ölüsü civardaki kuyulardan birinde bulunuyor, mesela. Anlaşılıyor ki kız aşağıdaki kasabada kaybolmuş, Icamole'ye kadar nasıl geldiği bilinmiyor. Lucio mevzudan haberdar olunca hemen okuduğu metinleri hatırlıyor ve ne yapılması gerektiğini söylüyor falan, babayla oğlunun arasındaki ilişkiye baktığımız zaman genellikle babanın sözünün geçtiğini ve oğlanın kendini pek dinletemediğini görüyoruz, baba sürekli olarak okuduğu metinlerdeki karakterleri canlandırıyor, oğlunu o sırada ne okuyorsa oradaki bir karaktermiş gibi görüyor. Remigio için zorlu bir yaşam. Annesinin ölmesi Remigio için büyük bir kayıp, babası içinse kayışı koparmak için geçerli bir neden. Anne sık sık karşımıza çıkıyor, anılarda ve okunan metinlerde. Eşini yaşatmak için durmadan kitap okuyan bir adam işte Lucio, Remigio'ysa kaybının yasını tutup yaşamına devam ediyormuş gibi görünüyor. Lucio'nun okuduğu kitaplar, en azından bir kısmı tamamen uydurmaca değil, aralarında Metis'in bastığı Madrid'de Sonbahar var örneğin. Başka neyin tamamen gerçek olduğu konusunda aynı şeyi söylüyorum, her şey gerçek.

Icamole'nin tarihçesi için genişçe bölümler ayrılmış, 1876'daki savaştan sonra Icamole açık hava mezarlığına dönüştüğü ve ölenlerin hiçbirinin adı bilinmediği için ölülerin Icamole'ye gömülmesi yasak, bedenlerin birbirine karışmaması için. Onca bedenin ayırt edilmesi imkansız gibi gözükse de, evet, imkansız. Bir şeyi değiştirmiyor bu, Remigio emre karşı gelip çocuğu gömüyor ve gömer gömmez kızın annesi çıkıyor ortaya, ondan önce iki jandarma köye geliyor ve küçük bir kız çocuğunun görülüp görülmediğini araştırıyorlar. Köy pek kalabalık olmadığı için işleri kısa sürüyor, kibirle ayrılıyorlar o mezbeleden. Lucio'nun kurgusu bunlar, Son Okur'da kendi hikâyesinin anlatıldığını düşünürsek, üstelik her okurun metni kendince biçimlediğini de aklımızda tutarsak katman katman bir yoklukla karşılaşıyoruz, karakterler hem yer aldıkları metinden hem de yaşamlarından yola çıkarak korkunç bir yalnızlığın içinde yaşamaya mahkum oluyorlar, kendilerini de mahkum ediyorlar bir yandan. Lucio'nun kitaplardan başka çıkış yolu olmamasına rağmen en sonda mevzu bahis metne dönmesi bu yalnızlıktan, eh, belki de hoşlandığını gösteriyor. Yalnızlığa şekil veriyor üstelik, noktalama işaretlerine dair fikirlerinin okuduğumuz metin üzerinde uygulandığını görüyoruz zaten, karmaşık bağlantıları çözmek için metnin gizemlerini açığa çıkarmak, karakterlerle anlatım biçimini denklemek gerekiyor. Metni iyi okumak lazım yani, yoksa aslında kuru olmayan ama kuru bir anlatıyla karşı karşıya kalabilirsiniz. Bazı ipuçlarını bulmak kolay, Lucio'nun okuduğu metinde geçen Alberto Santín'in gömdüğü çocukla Remigio'nun gömdüğü çocuk arasındaki paralellik kendiliğinden oluşuyor, bu noktada da Lucio'nun dünyayı görme biçimiyle Remigio'nunki ayrılıyor. Remigio kitaplarda anlatılan hiçbir şeyin gerçek yaşamda edinilen deneyimlerin yerini tutamayacağını düşünüyor, babasının düşündüğünün aksine. Çocuğu gömerken duyduğu acıyı düşünürken şöyle diyor: "Alberto Santín bunların hiçbirini bilmeyecek çünkü yazmak yaşamak değildir, çünkü okumak da yaşamak değildir." (s. 50) Bu yüzden kitaplarla pek ilgisi yok Remigio'nun, edebiyatla ilgili ne kadar eleştiri ve görüş varsa hepsini Lucio vasıtasıyla görüyoruz. Mesela ölü yazarların metinlerini daha çok beğeniyor, o metinlerde aşırı tüketimin çirkinliğine dair aşırı örnekler olmadığı için. Günümüzün edebiyatında ürünler, duygular, insanlar kolayca tüketiliyor, oysa yüz yıl öncesinin yazarları yaşamın özüne dair yazıyorlar, karakterleri çok gerçekçi -çook gerçekçi- ve kola içmiyorlar.

Lucio'nun takıntıları -kendisince- gerçek edebiyatın peşinden koşmasına yol açıyor ve tutkuyla yaklaşıyor bu işe, örneğin beğenmediği metinler için ayırdığı bir oda/mezarlık var, kitapları oraya atıp çürümelerini bekliyor. Yakamıyor, gömemiyor, ulaşılmaz kılıyor. Bunun yanında çocuğun annesi ortaya çıkınca kadınla kurduğu ilişki de bu tutkusunun yardımıyla biçimleniyor. Kadın da kitap kurdu, deli gibi okuyor ve bu sayede iyi anlaşıyorlar. Kaybedilen eşin yası, kurmacalardaki kusursuz kadının ortaya çıkmasıyla birlikte tamamlanan bir sürece dönüşüyor. Eşin bir kitapta geçip geçmediği konusunda elimizde tutarlı bir bilgi yok, Lucio'nun da kafası karışıyor en sonunda, her şey giderek kurmacanın bir parçasına dönüşüyor ve malum sona ulaşıyoruz.

Son olarak toplumsal meseleler. Toscana sürüyle çarpıklığın olduğu ülkesini eleştirmekten geri durmuyor. Şu sadece bir örnek: "Meksika her daim en iyi Meksikalıları sürgüne gönderdiği için akbabaların ganimeti haline gelmiştir." (s. 113)

Sağlam bir metin bu, okumalısınız.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tuhaf Kurgu Yazmak Üzerine Notlar & Seçme Yazılar
Lovecraft'ın mektuplarından bir parça, makalelerinden de bir parça. Adamın otuz bin mektup yazdığı söyleniyor, o zamanların WhatsApp'i mektup zincirleri olduğu için, Lovecraft da her türlü amatör oluşumu desteklediği için gününün önemli bir bölümünü mektup yazarak geçirdiğini söyleyebiliriz. Bunun yanında yazar arkadaşlarıyla mektuplaşmaları da var ki asıl ilgi çeken kısım bu ama derlemeye Clark Ashton Smith'e yolladığı mektup dışında dişe dokunur bir metin alınmamış ne yazık ki. Lovecraft'ın zaten bir avuç okuru varken mektuplarının basılması ekonomik intihar olur, elini bu taşın altına sokacak babayiğit henüz yok, interneti kurcalayınca bazı mektuplarına ulaşılabiliyor gerçi. Her neyse, bu bile önemli bir girişim. Laputa Kitap güzelliği.

Sıradan gidiyorum, Lovecraft'ın kısa bir otobiyografisi. Ataları toprak sahibi olduğu için kendini daha çok taşralı olarak görüyor. Evliliğini sürdürmek için yaşadığı topraklardan ayrılıp New York'a yerleştiği kısa sürede tutulduğu buhranları, her gün çıktığı kısa gezintilerin eksikliğini düşünürsek doğadan ayrı kalamadığını söyleyebiliriz. Çok küçükken tuhaf şeylere tutulduğunu söylüyor, babasının ölümünden sonra eksantrik bir büyükbabanın gözetiminde büyüdüğü için bu da normal. Büyükbabası Lovecraft'ı geceleri karanlık koridorlarda ve boş odalarda gezdirirmiş, karanlık korkusunu yensin diye. Poe'nun da küçükken mezarlıklarda takıldığını biliyoruz, çocukluklarında alıyorlar zehri. Peri masallarını, cadı ve hayalet hikâyelerini dinlemekten keyif alıyor Lovecraft, Yerel Şam Pazarı'ndan edindiği eşyalarla bir Arap köşesi yaptırıyor, Abdul Alhazred'in kurgusal unvanını bu sırada aldığını söylüyor. Bulfinch'in meşhur mitolojisini okuyor ve Boston'daki klasik sanat müzelerine giderek "Romalıya dönüşüyor". Roma dönemine hayranlık duyuyor kendisi, Roma'nın yıkılışından sonraki zamanların karanlığından nefret ediyor, yaşadığı çağdan da nefret ediyor, bu yüzden Roma dönemini ve öncesini araştırıyor, Yunan ve Roma mitolojisindeki varlıklara inanıp onları göreceğini hayal ediyor. Okumayı üç yaşında söktüğü ve dört yaşından itibaren uçuk kaçık metinleri okumaya başladığı için pazar okulunda pagan pagan şeyler söyleyip din adamlarını dehşete düşürüyor, okula devam etmiyor liseye kadar, evde eğitim görüyor. Liseyi zar zor bitirdikten sonra üniversiteye gitmiyor, yazma çalışmalarına başlıyor ama önce Poe okumaya başlıyor tabii, sekiz yaşında "idolüm" dediği Poe'yla tanışıyor, Poe etkisi kendini gösteriyor ve kendi sözleriyle "kötü öyküler" yazmaya başlıyor Lovecraft. Bu sırada bilimlere merak sarıyor, evinin mahzenine bir kimya laboratuvarı kurduruyor. Herbert West'in bulunduğu öyküler bu dönemin anılarıyla yazılıyor. Sonra Lovecraft bakıyor ki bilim pahalı ve ailesinin durumu iyi değil, edebiyata dönüyor. Doğup büyüdüğü ev satılıyor bu sırada, Lovecraft için büyük travma. Bir gün zengin olup evi geri almayı düşünüyor ama hiçbir zaman zengin olamayacağını anladığı an kendi dünyasını kendinden emin bir şekilde inşa etmeye başlıyor. Geçinmek için başka yazarların metinlerini düzeltiyor, bir yandan da öykülerini ve makalelerini yayımlatıyor. Yıllar geçiyor böylece. "Sosyal, sanatsal ve politik bakımdan son derece muhafazakârım ve bununla birlikte tümüyle bilim ve felsefeyle geçen otuz dokuz yılıma rağmen uç noktada bir modernistim de." (s. 17) Daktilo kullanmıyor, soğuğa karşı olağanüstü hassas olması zaten bilinen bir şey, 37 derecede kasılmaya başlıyormuş. En önemli kısımlardan biri şu: "Yayımlanmayacak yazılar üretmekteki olağanüstü hızım, ciddi baktığım bir hikâyeyi ağır ağır, özenle incelememe olanak veriyor. Ahenk ve nüanslar da dâhil, ayrıntılara çok dikkat ediyorum ama amacım mümkün olan en kuvvetli sadeliği, sanatı saklayan sanatı yakalamak. Genelde orta uzunluktaki bir hikâyeyi üç günde, farklı uzunlukta seanslarla yazıyorum. Düşünce silsilemin bozulmasını sevmediğimden başka bir işin araya girmesine izin vermiyorum." (s. 19) Cthulhu'nun üç günde ortaya çıktığını düşünüyorum, müthiş bir şey.
Bir makale, kedilerle köpeklerin kıyası. Lovecraft ağır bir kedici ama iş bununla kalmıyor, kediler üzerinden psikolojik, siyasal vs. pek çok çıkarımda bulunuyor. Ağır bir ırkçı, öyle olmadığını söylese de ırkçılık alenen ortada. Kedileri Ari ırkın yılmaz ruhundan parçalar taşıdıkları için, mitolojide önemli bir yer tuttukları için ve daha pek çok sebepten ötürü çok seviyor, kedili fotoğrafları da var kendisinin. Neyse, özet şu: "Köpeklerin en çok hayal gücünden yoksun köylü ve kasabalılar tarafından, kedilerin ise hassas şairler, aristokratlar ve filozoflar tarafından sevildiği az sonra, biraz biyolojik ortaklık üzerine fikir yürütünce daha iyi ortaya çıkacaktır." (s. 25) Valla ortaya çıkan şey müthiş bir hayal gücüne sahip bir adamın dünyayı görmek istediği biçimiyle görmesinden başka bir şey değil. Ağır bir monarşi yanlısı, faşist düşüncenin zaferini bekleyen bir adam Lovecraft, demokrasinin saçma sapan bir icat olduğunu ve aristokratik monarşiyi desteklediğini söylüyor. Seçkinci, "melez" ve "aşağılık" olarak gördüğü diğer ırkları yerin dibine sokarken köpekleri de o ırklarla bir tutuyor. Köpekler aptal, sağa sola salyalarını akıtan köleler, başka bir şey değil. Üniversitenin ilk yılında Hasan Fehmi Nemli çevirisinden külliyatı okuyup derinlemesine araştırmaya giriştiğimde Lovecraft'ın bu fikirlerini öğrenip şok olmuştum, hiç yakıştıramamıştım ama o zamanlar ayrım yapamıyordum, öykülerle öykülerin yazarı arasında derin bir uçurum olabileceğini çoktandır biliyorum.

Clark Ashton Smith'e bir mektup. Smith'in Verlaine çevirdiğini öğreniyoruz, Fransızca şiirler yazdığını öğreniyoruz, resimlerinden zaten haberdarız, eğer azıcık ilgimiz varsa. "Şimdi çizim tahtana yerleştirdiğin o yeni kâğıt için merakım daha da kabardı. Şeytani dehanın tasavvurlarıyla kâfirleşen o kâğıdı çok geçmeden görebilecek miyim acaba!" (s. 42) Lovecraft'ın bir öyküsünün karakteri olan ressam Pickman acaba Smith'ten esinlenmenin sonucu mu diye düşünüyorum, muhtemelen. Abdul Alhazred ve Necronomicon'la ilgili bilgi topladığını söylüyor Lovecraft, kurmacayı samimi arkadaşlarına yolladığı mektuplarda bile sürdürüyor, çok ilginç. Vathek'ten esinlendiğini de söylüyor arada bir yerde, zaten Doğu kültürüyle ilgili canavar gibi araştırma yaptığı için gayet mümkün. Arkham ve Miskatonic Üniversitesi de bahislerden biri. İnandırıcılık için başlangıç noktası arkadaşlar sanırım, Lovecraft inanmadığı bir şeyi yazmıyor sanki.

August Derleth'e bir mektup. Randolp Carter'ın Hikâyesi nam öykünün kaynağını anlatıyor Lovecraft, aslında öyküyü yazmadan "yazdığını" söylemek mümkün. Gördüğü bir rüyanın detaylarını veriyor: sis, mezarlık, telefon teli, kürekler, sonrasında arkadaşın mezardan aşağı inişi falan, hikâyenin aynısı işte. Lovecraft kendisini Randolph Carter'a çevirerek yazmış öyküyü. Merak ettiğim şu ki Randolph Carter'ın geçtiği diğer hikâyeleri de rüyasında mı gördü Lovecraft, yoksa iş bir noktadan sonra uydurmacaya mı döndü? Bu meselenin yer aldığı mektuplar varsa keşke onlar da çevrilseymiş.

Robert E. Howard'ın intiharından sonra kaleme alınmış bir makale var, bu makale Minima'dan çıkan Solomon Kane'in sonunda da yer alıyor. Howard'a derin bir hayranlık duyuyor Lovecraft, hatta imreniyor. Mektup arkadaşı ikisi ama hiç görüşmemişler, Howard tek bir yazar arkadaşıyla görüşmüş intiharına kadar. Onun hikâyesi de ilginç ve garip. Petrolün yanı başındaki yaşamın da petrol gibi çürümüş vaziyete geleceğinden bahsetmiş bir kez, babasının işi yüzünden petrolle sürekli burun buruna geldiği için yaşamından vazgeçmiş. Howard da çok şahane yazardır, gıyabında teşekkür edeyim.

Geri kalan makalelerde tuhaf kurgu yazmak üzerine birtakım notlar, şiir sanatı üzerine birtakım atıp tutmalar, bolca ırkçılık ve tepeden bakmacılık, ukalalık ve benzeri şeyler var, Lovecraft hayranı olan beni tatmin etti açıkçası. Fikirler değil, öykülerini sevdiğim adamdan birkaç şey daha okumak tatmin etti. Lovecraft hayranları mutlaka okumalılar, kesmeyince internetten başka mektuplarını da bulmalılar. Çevirmeliler ve mümkünse basmalılar. Evet.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir