Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sarah ve Şemsi
Nilüfer Kuyaş’ın son romanı Sarah ve Şemsi’yi kendisinin programa gelecek olması sayesinde sonunda okumayı başardım. Epeydir bir kitabı okurken “lütfen bu hikâye gerçek olsun, her şey tam da bu şekilde vuku bulmuş olsun, lütfen, lütfen, lütfen” diye hissetmemiştim. Çünkü bu nasıl güzel bir hayal kurmaktır!

Bu dünyadan geçmiş en büyük oyunculardan, bir dönemin en çok tanınan ismi olan ve sadece işiyle değil hayatıyla da bu dünyaya imzasını bırakmış, bir manifesto gibi yaşamış bir kadının, Sarah Bernhardt’ın 1888 yılında İstanbul’a ilk kez gelişinin öyküsünü okuyoruz. Bu geliş hikâyesi gerçek, gelmiş, sahne almış ve şehirde fırtına gibi esmiş. Nilüfer Kuyaş, bu öykünün içine büyük dedesi Molla Şemsi Bey’i de yerleştiriyor. Aile içinde anlatılan hikâyelerden o ziyaret sırasında dedesinin çok para harcadığını biliyor ve hayal ediyor: ya bu ikisinin bir geçmişi varsa ve Şemsi Bey o nedenle bu ziyarette kendinden geçiverdiyse?

Sonrası kurmaca. 20 sene önceye götürüyor bizi, Sarah Bernhardt’ın Paris’i kasıp kavurmaya başladığı yıllarda orada tıp öğrenimi görmekte olan dedesiyle tanıştığını ve aralarında bir şeyler geçtiğini, seneler sonra gelen bu buluşmanın bu nedenle böyle bir büyük hadise olduğunu hayal ediyor ve yazıyor.

Ama ne yazmak! Hem “molla” hem “bey” olan bu müstesna adamın sıkışmışlığını da, Bernhardt’ın sadece erkeklerin sözünün geçtiği o acımasız dünyada verdiği mücadeleyi ve kendiyle kavgalarını da iliklerimde hissettim resmen. Bir yanıyla çok hayalci ve uçuş uçuş, bir yanıyla ayakları çok yere basan bir kurmaca bu. Kimi zaman hikâyeye Pierre Loti, Osman Hamdi Bey filan da giriyor, Nilüfer Hanım gayet muzipçe Kaplumbağa Terbiyecisi tablosunun Hamdi Bey’in aklına nasıl düşmüş olabileceğini filan da yediriyor hikâyeye, nefis.

Dünya (ve tabii şehrimiz İstanbul) koca koca dönüşümler geçirip daha da büyüklerine hazırlanırken, iki insanın birbirlerine değen hayatları üzerinden geçirdikleri kendi dönüşümlerini okuyoruz; dupduru, çok lezzetli bir dil eşliğinde üstelik.

Çok sevdim bu romanı. Bir kez daha yineliyorum: umarım böyle bir aşk sahiden yaşanmıştır. Bence hepimiz inanırsak tarih de pekala bu şekilde yazılabilir!
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kumdan Yürek
Nihayet Tanzanyalı yazar Abdulrazak Gurnah ile tanışabildim. Geç kalmış bir tanışma, farkındayım ama şu Nobel tantanası bir geçsin, sular bir durulsun istedim ve kendisinin en övülen kitaplarından biri olan Kumdan Yürek ile konuya daldım. Öncelikle - keşke önsözde kitabın bu biçimde anlatılmaması gerektiğini anlayabilsek. Yayınevinin kitaba ön söz olarak koyduğu metin tam anlamıyla bir son söz aslında, zira öykünün en kritik noktalarının temiz bir özetini alıyoruz. Çok can sıkıcı. Okumayanlar sona saklasın diye önemle belirtme gereği duyuyorum.

Shakespeare’in ünlü Kısasa Kısas oyunundan ilhamla yazılmış bir roman bu. Gurnah’ın dili epey sade ve akışkan, anlattığı şeylerin bir kısmı bize çok tanıdık. (Örneğin devletin beyaz ‘Datsun’larla aldığı ve geri dönmeyen insanlar... Sahi, niye hep beyaz olur bu araçlar?) Tanıdık olmayan kısımları da var elbette... Sömürgeleştirilmiş, nihayet bağımsızlığını kazandıktan sonra da asla rahat bırakılmamış, hep bazı “büyük abi”lerin oyun sahası olmuş, biçim verilmeye çalışılmış, eğilmiş, bükülmüş, kendi kimliğini bulmasına izin verilmemiş bir ülkede kim olduğunu aramak - sanırım bana en çok dokunan kısmı bu oldu anlatının. Kitap boyunca kovaladığımız büyük sır bir yana, üniversite çağına gelince “daha iyi bir gelecek için” ülkesini terkedip İngiltere’ye giden anlatıcımız Salim’in (ki hikâyenin bu kısmı epeyce otobiyografik, Gurnah da aynı yolu izlemiş) hiçbir yere ait olamayışındaki hüzün, ailesinin de bu köksüzlüğü kuşaklar boyunca taşımak zorunda kalmış olması, adeta genlerine işlemiş bir “bulunamama” halinden muzdarip oluşlarını çok güzel anlatmış. Ve tabii her tür toplumsal karmaşada en ağır yükü hep kadınların üstlenmek zorunda kalışını, en büyük çileleri onların çekişini...

Dilini dediğim gibi sevdim ama benim zevkime göre biraz fazla basit kaçtığını da söylemek zorundayım. Bu kadar dokunaklı bir hikâye insanın içine işleyecek biçimde de yazılabilirdi. İlla aforizmalara da gerek yok bunu yapmak için ama bazı duyguların ve ikilemlerin çok daha iyi aktarılabileceği kanaatindeyim, öykü buna müsaade ediyor çünkü.

Sevdim, Gurnah’a devam edeceğim ama kendisi favori yazarlarım arasına girecek gibi gözükmüyor şimdilik.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Nefes
Nicedir merak ettiğim Avustralyalı yazar Tim Winton ile Nefes romanıyla tanıştım ama hayallerimdeki gibi olamadı maalesef, biraz üzgünüm açıkçası. Elimdeki diğer kitaplarını da yine de okuyacağım fakat bir parça hayal kırıklığına uğradığımı söylemem gerek.

Büyüme hikâyelerini çok severim, o nedenle bu kitabı da seveceğime emindim ama bir türlü içine giremedim metnin. Nefes; ergenlik çağındaki iki çocuğun kendilerini ve cesaret, erkeklik, korku, cinsellik ve arzu gibi kavramları keşfetme yolculuğunu hayatlarının odağındaki sörf meselesi üzerinden anlatan bir roman. Kendilerinden yaşça epeyce büyük, usta sörfçü Sando ile tanışıp onunla sörf yapmaya başlamalarıyla beraber kendi sınırlarını gitgide zorlamalarının öyküsünü okuyoruz. Bir yandan da Sando’nun karısı Eva var hikâyede; Eva ve Sando arasında gerilimli bir ilişki var ve çocuklar bu ikilinin arasındaki sırrı da çözmeye çalışıyorlar.

Anlatıcımız şimdi ellilerine gelmiş bir adam ve geri dönüp o yıllara, Loonie ile kurduğu dostluğa ve Sando ve Eva ile geliştirdikleri ilişkiye bakıp o dönemde yaşadıklarının bugün olduğu insan olmasına nasıl etki ettiğine bakıyor. Fakat ben karakterlerin hiçbiriyle doğru düzgün ilişkilenemedim, açıkçası sayfalar boyunca dalga tasvirleri yerine karakterlerin iç dünyasına dair daha çok şey okumayı tercih ederdim, belki o zaman en azından bir karaktere yakınlık duyup oradan bir ilişki geliştirebilirdim ama yazarın neredeyse “yeni başlayanlar için sörfün incelikleri” tadındaki detaylı sörf tasvirleri beni hikâyenin içine almadığı gibi tam tersine iyice dışına itti.

Bu romanın asıl meselelerinden biri olan erkeklik meselesi de bence yeterince sofistike işlenmemiş maalesef. Usta-çırak ilişkisine içkin ataerki, oradaki hiyerarşinin problemleri, ihtiyaç dinamiğinin aslında sandığımızın tam tersi şekilde işliyor oluşu (sıklıkla çırağın ustaya ihtiyaç duymasından daha çok usta çırağa muhtaçtır, çünkü ego) filan gibi konulara bence çok yüzeysel değinip geçiyor Winton ve elli yaşına gelmiş bir adam olarak anlatıcının neden bu döneme bunca takıldığını okura aktaramıyor, bana geçmedi en azından.

Olmadı maalesef ama Çoban Kulübesi’nden umutluyum, bakalım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Netoçka Nezvanova
Netoçka Nezvanova, Dostoyevski'nin hapis ve sürgün nedeniyle yarım bırakmak zorunda kaldığı, sonra da geri dönmediği bir romanı. Joseph Frank önsözde "Netoçka Nezvanova, Dostoyesvki'nin bir yazar olarak geçirdiği içsel evrime ışık tuttuğu için önemlidir. Bu eserinde Dostoyevski, natüralist ekolün sınırlarının ötesine kesin bir biçimde geçmiştir ve yazacağı büyük romanların dünyasına adım atmak üzeredir" diyor - o kadar haklı ki.

Dostoyesvki'yi bu yılın başından beri kronolojik sıralamayla okuyorum; derdim zaten tam da bu dönüşümü izlemek. Bu kitaptan hemen önceki eseri Beyaz Geceler için şöyle yazmıştım: "Anladım ki benim Dostoyesvki’de sevdiğim şey aslında zaman zaman çok katı ve acımasız olan gerçekçiliğiymiş, buradaki hayalperest ve romantik hâli pek sevemedim." İşte bu kitapta o çok sevdiğim Dostoyevski'nin nüvelerini gördüm, heyecanlandım.

Netoçka Nezvanova adlı bir kızın çocukluk ve ilk gençlik yıllarını okuduğumuz eserde, yazarın daha sonra kaleme alacağı kitaplarında göreceğimiz müthiş psikolojik analizlerin, derinlikli karakterlerin ayak sesleri var. İleride büyük bir başarıyla çözümleyeceği aşk-nefret diyalektiği başta olmak üzere insan hayatındaki temel çatışmaları didiklemeye ufaktan giriyor bu eserde Dostoyevski - erken dönem eserlerinden (bu çizgide olmamasına rağmen sevdiğim İnsancıklar da dahil olmak üzere) çok daha sert, ayakları yere basan, çok boyutlu bir hikâye anlatıyor.

Yarım kaldığı için kurguya dair çok yorum yapmayı doğru bulmuyorum, "mutlaka okuyun" filan da demiyorum kesinlikle, ama benim gibi Dostoyevski'nin yolunu ve dönüşümünü anlamak derdinde olanlar için yine Joseph Frank'ın deyişiyle "yazarın edebi kariyerindeki bu merkezî sapma anı"na tanık olmak ilginç ve heyecan verici olabilir, bu açıdan benim için çok faydalı bir okuma oldu.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Edebiyat Dersleri Berkeley -1980
Nefis, nefis, nefis. 1980 senesinde Berkeley’de bulunup bu dersi almış kişilere büyük gıpta ederek okudum kitabı. Şunu söylemek isterim; bu bir başlangıç kitabı değil. “Ben çok ileri bir seviyedeyim” demeye çalışmıyorum elbette, ama bence bu kitabın hakkını vermek ve tadına varmak için evvela Cortazar külliyatını devirmiş olmak, olabildiğince de çok Borges, Fuentes, Marquez, Llosa, Calvino okumuş ve Kafka’ya, Mann’a, Asturias’a ve Carpentier’e birazcık aşina olmak şart. Ezcümle ben sık sık kahkaha atarak (çünkü Cortazar ve muzipliği) ve büyük haz alarak okudum, müthiş zihin açıcıydı. “Bana her geçen gün daha mantıklı ve daha gerekli gelen şey ‑ister yazar olalım ister okur‑ edebiyata varoluşun en temel buluşmalarına gider gibi, aşka ve bazen ölüme gider gibi, bu ikisinin bir bütünün bölünmez parçalarını oluşturduklarını ve bir kitabın da ilk sayfasından çok önce başladığını ve son sayfasından çok sonra bittiğini bilerek gitmemiz.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ölümcül Kimlikler
Nefis kitap. Kimlik, göçmenlik, aidiyetler, demokrasi, Batı uygarlığı vb. konular üzerine gezegence çetin sorgulamalardan geçtiğimiz bir dönemde okumak ne kadar iyi oldu. Maalouf’un özellikle Avrupa fikrinin gidişatı ve Avrupalılık kimliği üzerine 23 sene önce yaptığı uyarıların çıkmakta olduğunu görmek çok üzücü oldu. Bu kitap elbette sorunlarımıza çareler önermiyor ama çok doğru sorular soruyor – bu soruları hepimiz bu biçimlerde soruyor olsak varacağımız yerin bugünkünden çok daha iyi olacağıysa şüphesiz. Kafa’daki köşeme göndermeyle “keşke herkes okusa” diyorum. “Ben geleceğin hiçbir yerde yazılı olmadığına derinden inanıyorum, gelecek bizim ona yaptıklarımız olacak.”
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Günler Aylar Yıllar
Nefis bir kitap, nefis. Bayılıyorum böyle minicik ama yoğun kitaplara. Yazar çok acayip bir iş yapıyor, metnin temposunu öyle azaltıp artırıyor ki, ihtiyarın gergin olduğu, zaman geçmiyor gibi hissettiği anlarda metin de ağırlaşıyor. Bir de sesleri renklerle, zamanı hareketlerle, görüntüleri melodilerle betimlemek gibi sıradışı bir işe girişmiş ki bayıldım. Bu arada ihtiyarın kör köpekle ilişkisi bana Saramago’nun Mağara’sındaki yaşlı Cipriano Algor’un köpeği “Buldum”la ilişkisini anımsattı. Bunu seven onu da sever bence. “Ağlama, dedi ihtiyar, öldükten sonra eğer bir sonraki hayatımda bir hayvan olarak yeniden doğarsam, sen olarak doğmak isterim, eğer sen de bir insan olarak yeniden doğacak olursan, benim oğlum olarak doğabilirsin, böylece birlikte yaşamaya devam edebiliriz.”
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kanlı Oda
Ne vakittir aklımda olan İngiliz yazar Angela Carter ile sonunda tanışabildim. “Kanlı Oda”; yazarın, hepimizin gayet iyi bildiği masalları tersyüz ederek yazdığı 10 öyküsünü içeriyor. Kırmızı Başlıklı Kız, Çizmeli Kedi, Mavi Sakal, Güzel ve Çirkin, Pamuk Prenses, Kont Drakula bunlardan bazıları. Carter bu masalların üzerindeki örtüyü kaldırıp atıyor sanki ve örtünün altında saklı duran cinsiyetçiliği ve şiddeti sergiliyor, ardından da hepsini baştan yazıyor.

Çok acayip bir iş bence yaptığı ve masalları yeniden, feminist bir bakış açısıyla anlatırken kullandığı dil de müthiş. Biraz Sylvie Germain’ın Gecelerin Kitabı ve Amber Gece’sini anımsattı, onun karanlık, gotik büyülü gerçekçiliğini anımsatan bir üslubu var yazarın. Germain’inki kadar sarsıcı ve kuşatıcı olmasa da, kesinlikle benzer bir tat bırakıyor damakta.

Kadının cinselliğini ve arzusunu odağına alan bir bakışla yazdığı için pek çok insanı epey rahatsız etmiş bir kitap bu, bense bunu yapma biçimine bayıldım. Kolay bir kitap asla değil evet; çokça kan, dehşet ve şiddet barındırıyor ama bence hepsi çok dozunda ve yukarıda dediğim gibi - masallarda zaten yok mu bunlar? Ölüm, şehvet, şiddet - başka kelimelerle anlatılınca oluyor da, Carter gibi daha doğrudan gösterilince mi çok ayıp ve fena halde yanlış oluyor?

Rahatsız edici mi bu kitap peki? Eh, öyle. Ama tam da rahatsız olması gereken yerlerimizi rahatsız ediyor bence. Carter’ın tutturduğu dengeye sahiden bayıldım: bunca açıklıkla yazmak ve fakat çiğleşmemek, dili öyle bir kullanmak ki okuduğumuzun masal olduğunu da unutturmamak. Bir de nasıl atmosferik! Soğuk, uğultulu şatolar; karanlık, sık ormanlar... Hepsine gittim resmen.

Çok sevdim. Böyle bir metni ancak bir kadın yazabilirdi bence - dolayısıyla iyi ki yazmış. Ezberler böyle böyle bozulacak.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Her Şey Yanmış, Her Şey Yıkılmış
Ne öykü sevdalısıyım, ne Amerikan edebiyatıyla aram iyi, dolayısıyla Wells Tower’ın Her Şey Yanmış Her Şey Yıkılmış’ı bana pek de bir şey vaat etmiyor gibiydi ama elimden bırakamadım kitabı resmen. Küçük, iddiasız, ama nasıl leziz öyküler.

Tamamı Amerikan taşrasında ya da banliyösünde geçen sekiz öykü var kitapta, bir de kitaba adını veren ve bizi apansız Viking savaşçılarının yanına ışınlayıveren bir son öykü. Bu öykü seçkiye biraz iliştirilmiş gibi, sevdim ama o dünyadan çıkmadan kitabı bitirmeyi tercih ederdim sanki.

Neyse olur o kadar, zira diğer öyküler sahiden çok nefis. Her şey çok tuhaf ve bir yandan da hiç değil. En sıradan, en gündelik olanın içindeki tekinsizliği bulup çıkarmış Wells Tower. Bir kız çocuğunun kendisinden daha “havalı” kuzeninin yanında hissettiği tekinsizlik, bir sahil kasabasında yaşayan çiftin içip kavga ettiklerinde etrafa saçtıkları tekinsizlik, yaşlı bir babanın kızının kentin tuhaf bir bölgesindeki evinde misafir olurken hissettiği tekinsizlik, otoriter üvey babasıyla yalnız kalan bir erkek çocuğunun hissettiği tekinsizlik, eski karısının yeni sevgilisiyle bir araba yolculuğu yapmak zorunda kalan adamın hissettiği tekinsizlik...

Fark etmişsinizdir, hikâyelerin hepsi küçük çekirdek ailelerin içinde geçiyor: sıradan Amerikan ailesi aslında Wells Tower’ın meselesi. Dışarıdan bakınca gayet fonksiyonel gözüken ama aslında o fonksiyonelliğin içinde küçüklü büyüklü bir sürü aksayan şey ve mutsuzluk barındıran aileler. Zaman ve mekân itibariyle bağlamsız gözüken son öykü aslında konuyu bu açıdan bağlıyor: kitapta gördüğümüz tek mutlu aile o öyküde var ve o mutlu ailenin de kendine has bir mutsuzluğu ve kaygısı var: mutluluğu yitirmek kaygısı. Gerçekten sevmenin en büyük laneti olan o kaybetme korkusu, endişesi. Kitabın son cümlesinin buna işaret ediyor olması bence tesadüf değil.

Herkesin kalemi olmayabilir ama ben böyle büyük “olay”lara girmeden aslında insana dair çok şey anlatan öyküleri çok seviyorum. Küçük bağımsız Amerikan filmlerini anımsattı damağımda bıraktığı tat, ki onları da çok severim. Yazarın dili çok lezzetli, öyküler acayip atmosferik, Ertuğrul Pek'in çevirisi tertemiz.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cennet Başka Yerde
Ne olduğunu tam tespit edemiyorum ama bir şeyini sevemedim bu kitabın ya. Bir kere Llosa’nın o çok sevdiğim dil lezzetini yeterince bulamadım burada. En sevdiğim ressamlardan biri olan Gauguin’in hayatını anlatmasına ve olağanüstü anneannesi sosyalist feminizmin kurucularından Flora Tristan ile tanışmama vesile olmasına rağmen bir türlü kaptıramadım kitaba. Neyse, sonuçta Llosa’nın yeteneğini tam olarak sergilediği bir kitap değil bu katiyen. Bir gün bir Llosa’ya Nereden Başlamalı videosu yaparsak buradan başlamayın derim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir