Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Semenderlerle Savaş
Ne müthiş bir kitapmış yahu "Semenderlerle Savaş". Hakkında söylenebilecek her şeyi zamanında Milan Kundera zaten tek cümleyle özetlemiş, ondan aktararak başlayayım ben de: "Semenderlerle Savaş hiçbir zaman unutulmayacak… Çapek, romanlarıyla totaliter bir dünyanın dehşet verici görüntüsünü önceden gören belki de ilk Avrupalı yazardır."

Öyle sahiden. Okurken durup "bu kitap sahiden 1935'te mi yazılmış ya" diye kontrol etme ihtiyacı duydum birkaç kez. Çek yazar Çapek'in çok da uzak olmayan bir gelecekte geçen kitabında insanlık oldukça barışçıl canlılar olan dev semenderleri evcilleştiriyor ve onların yetenekleri ve çalışkanlığı sayesinde medeniyet o güne dek görülmemiş bir hızla yükselmeye başlıyor; yeni kıtalar inşa etmeye dek giden bir ivmeden bahsediyoruz. Ancak tabii ki burada kalmıyor iş, kitabın adından da anlaşılacağı üzere, kölelik koşullarında çalıştırılan semenderler bir noktada isyan ediyor ve gerisi işte, semenderlerle savaş...

Çapek bu kitabı yazdığı yıllarda, I. Dünya Savaşı'nı henüz arkalarında bırakmış Avrupa devletleri ve halkları büyük bir özgüvenle "bir daha olmaz" duygusu içindeydi malum ve yaklaşmakta olan savaşı ne kadar geç idrak ettiklerini biliyoruz. Oysaki Çapek kapitalizmin korkunç aç gözlülüğünün ve kâr maksimizasyonu hırsının nereye varabileceğini, ihtiyaç hâlinde pekala her tür totaliter yöntemi meşrulaştırabileceğini, kolektif silahlanmanın dünyayı götürmekte olduğu yeri, insanın köleleştirme eğiliminin yaratacağı tehlikeleri büyük bir isabetle öngörüyor.

Üstelik derdini ve mesajını alsın diye okurun kafasına vurmadan, temposunu ve ironisini hiç yitirmeden, müthiş bir marifetle anlatıyor hikâyesini. Hem çok sıkı bir kapitalizm, ırkçılık ve faşizm eleştirisi okuyoruz, hem de her şeyiyle çok iyi kurgulanmış ve yazılmış bir roman. Yineleyeyim: şunun 90 sene önce yazıldığına inanmak çok güç sahiden. Çok tavsiye ediyorum.

Bonus: "edebiyatta semenderler" diye bir derleme yapasım geldi zira bunu okuyup da Cortazar'ın kült "Aksolotl" öyküsünü anımsamamak ne mümkün? Evrim tarihinde çok müstesna bir yerde duran, hem karada hem suda yaşayabilen bu acayip canlılarla ilgili daha neler var acaba? Bu da aklıma düştü böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Pessoa
Ne kitap ama, ne kitap. Hayatımda okuduğum en iyi birkaç biyografiden biri oldu Richard Zenith'in Pessoa'sı. Bütün Pessoaları anlatan, tüm o parça parça Pessoalardan bir büyük resim çıkarmayı başaran, muazzam bir emek ve sabırla derlenmiş bir metin, büyük, devasa bir iş. Kimi biyografi yazarları teknik bir konu gibi yaklaşır meseleye ve okuru bilgiye boğar, kimisi süjesinin büyüsüne kapılıp duygulardan örer metni - Zenith'in yaptığı işin kusursuzluğu ise bence bu ikisinin dengesini muazzam kurmuş olmasında. Pessoa'ya duyduğu hayranlık her satıra sinmiş ama bu hayranlık yazarın gözünü kör de etmemiş. Ne diyebilirim ki, hem Zenith'e büyük hayranlık duydum, hem Pessoa'ya duyduğum hayranlık katlandı.

Herhalde edebiyat tarihinde biyografisini yazmanın en zor olduğu isimlerin başında geliyor Pessoa. Onlarca heteronim altında bölük pörçük eserler vermiş, büyüklüğü ölümünden çok sonra, sandığındaki Huzursuzluğun Kitabı fragmanları birleştirilince anlaşılabilmiş; gizemli, tuhaf, izini sürmesi ziyadesiyle zor biri o. Ama Zenith başarmış.

Karşımızdaki epeyce kapsamlı bir iş, öyle ki sadece çocukluğunun anlatıldığı bölüm 185 sayfa sürüyor. Fakat gelin görün ki akademik düzeyde bir detay ve titizlikle hazırlanmış bu metin, Zenith'in oyunbaz ve edebî dili sayesinde kendini hiç sıkmadan okutuyor. Genelde yazar biyografilerinde çocukluktan ziyade eserlerini üretmeye başladıkları döneme ve sonrasına daha çok odaklanılır, ancak Zenith bence çok doğru bir tercihle hikâyeye en baştan başlamayı seçiyor, Pessoa'nın kendine neden sayısız heteronim üretmeyi tercih ettiğini anlamanın yolu bence de o çocukluktan geçiyor çünkü.

Çok, çok, çok şey öğrendim; hem Pessoa'ya, hem 20. yüzyıl başı Portekiz'ine ve Avrupa'sına, hem dönemin siyasi krizlerine ve dönüşümlerine dair... Pessoa'yı tamamen anlamak mümkün mü bilmiyorum, ama anlamaya bundan daha fazla yaklaşabileceğimi sanmıyorum. Bu sadece bir biyografi değil, bir edebiyatçıya dair yazılmış bir büyük edebî eser.

Kitabı dilimize böyle kusursuz ve hatasız biçimde kazandıran çevirmen Can Sezer ile kitabın editörü Emre Tokcael'e ve tabii ki Everest Yayınları'na da ayrıca teşekkürler. Büyük bir iş sahiden.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bilinmeyen Boyut
Ne kitap ama, ne kitap. Ciğerimi söktü.

Şilili yazar Nona Fernadez Bilinmeten Boyut’ta, Şili’de 1973’teki darbenin ardından yaşanan karanlık Pinochet döneminin perdesini aralıyor. Tıpkı Javier Cercas’ın övmelere doyamadığım Bir Anın Anatomisi kitabı gibi, bu da ilk bakışta romana benzemeyen romanlardan - ama bu hikâye de ancak böyle anlatılabilirdi.

Sene 1984, askeri diktatörlük hala çok güçlü; insan kaybetmeler, yasadışı tutuklamalar sürüyor. Bir asker; Andrés Valenzuela, bir derginin kapısından içeri giriyor ve “ben işkence yaptım” diyor. İtiraf edecek. Bunu yaptığı sırada hala görevde, muvazzaf. Her şeyi göze almış çünkü dayanamıyor.

Anlatıyor. İşkencelere, insanların nasıl ortadan kaybolduğuna dair içeriden ilk tanıklık onunki. Dergi yayınlanıyor, o sırada 13 yaşında olan yazarımız okuyor ve okuduklarının dehşeti, işkencelerin detayları zihninden hiç çıkmıyor ve seneler sonra bu kitabı yazıyor.

Valenzuela, itirafının ardından kaçıp Fransa’ya sığınmayı başarıyor ve senelerce tanıklığı sürdürüyor. Yazarımız takıntı haline getirdiği bu adama bir mektup yazıyor, mektup gerçek mi, kurmaca mı, işte oraları bilmiyoruz. Metin, “işkence yapan adam”ın (kitapta hep böyle geçiyor) yazarı cevapladığı bölümler de içeriyor. Bunlar muhtemelen tamamen kurmaca, yazar onun yerine de düşünüyor.

Zaten bence Fernandez’in en iyi yaptığı şey bu: durmaksızın hayal etmek, yerine koymak. İşkencecinin ifadesinde adı geçen kurbanların hikâyelerine dair toplayabildiği kadar bilgi toplayıp gerisini hayal ediyor ve bu müthiş yazılmış kısımlar insanların ete kemiğe bürünmesini sağlıyor.

Nitekim o hayali cevapların birinde işkenceci adamın ağzından yazılmış şöyle bir cümle var: “Sizin hayal gücünüz benim hafızamdan daha berrak.” Bu kitabın sihri tam da bu cümlede gizli işte. Bu devasa toplumsal suçun kurbanlarını anmanın belki en iyi yolunu bulmuş Fernandez: onları hayal etmek. Öldürülen insanların kendi hayatıyla nasıl kesiştiğini, katliamların aslında herkese dokunduğunu anlattığı yan hikâyelerle beraber ortaya bıçak gibi keskin ve kusursuz bir metin çıkmış.

Yine ve yeniden, edebiyatın yarayabileceği işlerden bir başkasını (hafızamız olmak) gösteriyor bu kitap. Çok etkilendim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İsimsiz Kafe
Ne kadar sessiz bir kitap - ve bu nasıl güzel bir şey.

Bir kitabı sessiz diye tanımlamak olur mu, olurmuş. Az kelimeyle konuşan ancak insanda söyledikleri kadar söylemedikleriyle etki bırakan bir kitap Avusturyalı yazar Robert Seethaler’ın İsimsiz Kafe’si. Kendisinin dilimize çevrilmiş her şeyini okudum, çoğunu çok sevdim, bu da istisna olmadı.

1966 yılının Viyana’sındayız. Robert Simon adlı bir adam yıkık haldeki bir kafeyi devralmaya karar veriyor, hikâyemiz böyle başlıyor. Mekân kısa zamanda kendi müdavimlerini yaratıyor, o insanların her biri kendi öyküleriyle geliyor.

Tıpkı Tütüncü Çırağı’ndaki gibi bir mekân üzerinden bir semtin ve kentin tarihine bakıyoruz ve tıpkı Toprak’taki gibi küçük, sıradan insanların öykülerine kulak veriyoruz. Arka kapakta yazdığı gibi, “küçük insanlar hakkında büyük hikâyeler anlatmak”: Seethaler’in alamet-i farikası sahiden, çok iyi beceriyor bu işi.

Bu kitap biraz da kişisel bir yerden dokundu bana, hatta birkaç yerden. Viyana’nın kafe kültürü malum, tüm Avrupa şehirlerinden başka, köklü ilişkileri var kentlilerin kafeleriyle. Viyana’ya gittiğim iki seferde de en az sokakta olmak kadar sevmiştim o kafelerde olmayı, zira kentin hafızası gibiler, çok başkalar, onu anımsadım. İkincisi de, altı sene boyunca kafe işlettiğim için insanların bu tür mekânlarla kurduğu ilişkinin nasıl olabileceğini az çok biliyorum. Ben de bir dönem Robert Simon oldum aslında, ben de gelenlerin hikâyelerinden kendime bir dünya ördüm, o tanıdıklık hissi de çok iyi geldi.

Küçük, iddiası iddiasızlığından gelen, naif, yumuşacık bir kitap İsimsiz Kafe. Mevzubahis kafenin isimsiz olması detayından tutun da, savaşın ardından ayağa kalkmaya çalışan bir kenti aslında mikro düzeyde temsil etmesine, kapısından giren herkese sunduğu kucaklayıcılığına, insanların başkalarıyla tanışarak hayatlarında büyük dönüşümler olmasına vesile olmasına... Çok şeyini çok sevdim, kafenin de, kitabın da.

Bir Viyana kafesinde oturup etrafı dinlermiş gibi hissetmek, kendinizi öyle hayal etmek isterseniz okuyunuz efendim. Ve tabii -Regaip Minareci çevirisi her zamanki gibi pırıl pırıl.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Antikahramanın Hatıra Defteri
Ne kadar nefis bir kitaptır bu yahu, 80 sayfalık şaheser resmen. Polonyalı yazar Kornel Filipowicz’in dilimize çevrilen ilk kitabı Bir Antikahramanın Hatıra Defteri; savaşa, kahramanlığa, ideallere, hayatta kalma güdümüze, ahlaka ve vicdana dair her şeyi ama her şeyi sorgulatan muazzam bir anlatı.

Anlatıcımız, ülkesi Naziler tarafından işgal edildikten sonra dikkat çekmeden savaş boyunca yaşamını sürdürmeyi başarmış biri. Bu “dikkat çekmeden” meselesi önemli, çok ince bir ipin üstünde yürüyor çünkü; bir taraf belirlemeden, bir iddia ortaya koymadan, sessiz, silik, sıradan bir hayat yaşamayı seçerek. İnsanların kahramanlık yapmak zorunda hissettiği bir dönemde kendinden bir antikahraman devşiriyor, çünkü tek derdi yaşamaya devam etmek. Nitekim kitabın sonlarında sorduğu şu soru önemli: “Peki, birinin benim isteyerek çok daha kısa bir süre yaşamayı kabullenmemi talep etmeye hakkı olduğunu düşünmesine ne demeli! Hangi hakla? Neyin adına?”

Neyin adına, sahi? Vatan adına mı? İlkeler, idealler, özgürlük adına mı? Devletler vatandaşlarından kendileri için ölmelerini bu kadar kolay nasıl talep edebiliyorlar? Hayatta kalmak için yapabileceklerimizin sınırı nedir? Mevzubahis yaşamaksa, ahlaki sınırı nerede çekmek gerekir?

İşgalden sağ çıkan anlatıcımız “dünyada var olan en değerli şey olan yaşamım için çok yüksek bir bedel ödememiştim” diyor, öyle mi sahiden?

Müthiş doğru sorular soran bir metin bu. II. Dünya Savaşı’ndan hep ya ahlaklı, idealist büyük kahramanları ya da gaddar, gözü dönmüş zalimlerin öykülerini okuduk; ilk defa böyle bir hikâye okuyorum, resmen vuruldum. Açıkçası anlatıcıyı sevmek pek mümkün değil, çünkü son derece oportünist ve hayatta kalmak için kaypaklık etmekten kaçınmayan, her tür zaaftan ve zayıflıktan nefret eden, kazanmaya programlanmış biri. Ama... Bir yandan da sorduğu sorular o kadar yerinde ki - tüm dünya kolektif bir deliliğin içinde birbirini öldürürken hangi ideal, hangi vatan, hangi dava uğruna hayattan vazgeçmeye değer?

İnsanın kafasını çok doğru yerlerden karıştıran bir küçük novella. Bayıldım kendisine.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tren Düşleri
Ne hoş, ne zarif bir küçük kitaptı Tren Düşleri - çocukluğumun John Steinbecklerinin lezzetini aldım. 19. yüzyıl sonunda doğmuş sıradan bir orman işçisi olan Robert Grainier'in hayat hikâyesini okuyoruz. Sıradan bir adamın, o yıllarda sıradan olan felaketlerle (yangınlar, ölümler, salgınlar...) biçimlenmiş hayatını.

Amerika kıtasının o büyük dönüşümünün içinde hayatta kalmaya çalışan biri Grainier. Kitabın ismindeki tren imgesi, kitapta sık sık karşımıza çıkıyor ama salt tren olarak değil, bu büyük teknolojik dönüşümün "lokomotifi" olarak. Devasa bir dönüşüm çarkının içinde adapte olmaya çalışan insancıklardan biri sadece Grainier. İlk bakışta yalnız kalmayı "seçmiş" gibi gözüken ancak aslında belki yalnızlık dışında pek de başka çaresi olmayan bir insan.

Grainier'in uzun hayat öyküsünü anlatan bu kısacık romana yazarın bu kadar çok şey sığdırabilmiş olması muhteşem hakikaten. Kızılderililere yapılanlar, örtülü ırkçılık, savaşın bireylerin üzerindeki etkileri, insanın doğayla gitgide daha da problemli hale gelen ilişkisi, aşk, ebeveynlik, sistemin tahakküm kurma mekânizmaları... Bir dolu şey. Grainier'in öyküsünü anlatırken bir dönemin tarihini de yazıyor Denis Johnson, gözümüze sokmadan, büyük tespitler ve iddialar saçmadan, sakince, usulca.

Muhtemelen konusu sebebiyle Robert Seethaler'in "Bütün Bir Ömür"üne benzettim bu kitabı ama ondan çok daha fazla sevdim. Yer yer hayalsi, yer yer buz gibi sert bir roman Tren Düşleri, tam da bu dengeyi kurabildiği için de çok lezzetli.

Son not: Holden'in bu “Modern” serisi hakikaten çok sağlam ilerliyor, çok sıkı eserler seçip dilimize çok titiz çevirilerle kazandırıyorlar, şanslıyız; farkında ve müteşekkir olalım isterim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
29 Numaralı Koltuğun Hikayesi & Fransa Tarihinin Dört Yüzyılı
Ne güzel kitap; ne güzel. Fransa tarihini, Fransız Akademisi’nde ‑şu an Maalouf’un oturmakta olduğu‑ 29. Koltuğun sahipleri üzerinden okuyabilmek mümkünmüş hakikaten. Amin Maalouf hem seleflerini onore ediyor, hem de çok farklı bir tarih yazımı deniyor bu kitapta. Koltuğun sahipleri değişirken arkada imparatorluklar, cumhuriyetler yıkılıyor, yenileri kuruluyor, devrimler oluyor, toplum dönüşüyor. Fransa’yı Fransa yapan şeylerden biri, sembollerine ve kurumlarına ‑zaman zaman saplantı düzeyine varan‑ bağlılığı sanki; maalesef bizde hiç olmayan bir şey. Akademi’nin, çevresindeki dünya değişirken biraz değişip biraz direnerek ayakta kalma ve misyonunu gerçekleştirmeye devam etme azmini okumak çok ilham vericiydi. Çok sevdim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tramp Steamer'ın Son Durağı
Ne güzel bir novella ya, canım benim. Aslında Mutis’in "Gaviero Maqroll’un Maceraları ve Talihsizlikleri" serisinin 4. kitabı bu eser ama maalesef diğerleri dilimize çevrilmedi. Gaviero bir yan karakter olarak kitapta yer aldığı için rahatlıkla okunabiliyor neyse ki. Dünyanın farklı yerlerinde 4 kez aynı eski gemiyle karşılaşan anlatıcı, geminin yine tesadüf eseri tanıştığı kaptanından dinlediği öyküyü aktarıyor bize. Çok masalsı, çok romantik, çok güzel. Ama bu masalın altında bir sürü başka katman da var; çöküş ve ölüm, gençlik ve yaşlılık, Avrupa ve Ortadoğu, kültür çatışmaları, bir kadının kendine dünyada bir yer bulma çabası… Bu minicik kitap ağzımda çok leziz bir tat bıraktı. Mutis bu öyküyü Gabriel Garcia Marquez’e anlatmak istemiş, arzu etmiş ki o yazsın. Bu itkiyi anlayabiliyorum – muhtemelen aklında “Bir Kayıp Denizci” öyküsü vardı bunu isterken. Ama olmamış, sonunda kendi yazmış. Kitabın başında “keşke Marquez yazsaydı, daha güzel yazardı bence” diyor ama hayır Mutisciğim bu senin öykün ve senin anlattığın haliyle müthiş güzel. Teşekkür ederiz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hitler Üzerine Notlar
Ne diyeyim, enfes. Hitler üzerine okuduğum tartışmasız en iyi kitap bu; Haffner yine döktürmüş. Son derece yalın bir dille müthiş derinlikli bir Hitler analizi yapıyor. Suçları, başarıları, ihanetleri ‑ ama en çok da Alman halkına duyduğu aslında nefrete varan öfkeyi ortaya koyuşu çok etkileyiciydi. Nasyonal sosyalizme, II. Dünya Savaşı'na ve Hitler'e özel bir ilgisi olmayanlara bile şiddetle öneririm. "Dünya tarihinde kesinlikle bir ikinci figür bulamazsınız ki Hitler gibi, muazzam bir performansla yapmak istediklerinin tam zıddına sebep olsun."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Puşkin Tepeleri
Ne acayip kitap. Okuduğum bir yorumda “kimi zaman süper absürt ve komik, kimi zaman buz gibi acımasız ve gerçekçi” gibi bir şey yazıyordu, hakikaten öyle – aslında bu anlamda tipik bir Rus romanı diyebiliriz. Şu sıra çok başka bağlamlarda tartışıyor olsak da, bu “Rusluk” meselesi acayip bir mesele hakikaten – Svetlana Aleksiyeviç’in buna bunca kafa yorması boşuna değil. Bütün bireysel alana sirayet etmiş bir dev yapı ve onun köşesinden bucağından nefes almaya çalışan insanların tuhaf umutsuzluğu. (Daha da tuhaf olansa çarlık döneminde de, Sovyet döneminde de, şimdi de devletin benzer “görkem”ini koruyor olması – dolayısıyla oldukça yapısal bir marazdan ve mirastan bahsediyoruz.) Dovlatov’un “en kişisel romanı” denen bu kitapta yazdıklarını yayınlatmayı başaramamış bir yazarın Puşkin Tepeleri Milli Parkı’nda turist rehberliği yapmaya başlamasının öyküsü fonunda bence en çok da bu çözümsüz birey-devlet ilişkisini okuyoruz, bana kalan bu oldu yani en azından. Kısacık, hızla okunan ama dopdolu bir kitap. Okuduğum ilk Dovlatov idi, devamı gelecektir.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir