Kinyas’ın, Kayra’nın, Zargana’nın ve yeni romanındaki “piç”lerin ortak noktası duygusal ve düşünsel bir iflasa sürüklenmeleri. Öyle bir iflas ki, görünürdeki bencilliklerine rağmen kendileri bile kendi hayatlarının öznesi olmaktan çıkıyor, zaman ve mekan duygularını yitiriyor, varılacak bir son vaad etmeyen kaçışları sonsuz bir boşluğa düşürüyor onları. Bu noktada Hakan Günday’ın romanlarında içinde yaşadığımız toplumsal yapıya yönelen bir eleştirinin varlığından, modern insanın “hiç”leşme sorunsalının ele alınışından söz edebiliriz. Ancak onların geçmişlerini hiç deşmiyor Günday, cennetin cehenneme dönüştüğü kopuş anlarını sorgulamıyor. Bu nedenle kahramanlarının kişiliklerini netleştiremiyoruz zihnimizde. Üstelik sınıfsal aidiyetleri ve sosyal çevreleri gereği pek çok okuyucunun hiç tanık olmadığı türden bir hayat içinde izliyoruz onları. Sonuçta sadece izliyoruz; yakınlık hissetmiyoruz, empati yapamıyoruz, romanın iç gerçekliğinden dış dünyaya bir göndermede bulunamıyoruz. Yazar okuyucuyu sert dili ve hikâyeye serpiştirdiği şiddet sahneleri ile etkilemeyi, irkiltmeyi hedeflliyor ve zaman zaman da başarıyor bunu. Kişi ve olayların inandırıcılığını sağlayamadığı bölümlerde ise şiddet sadece biçimsel bir tercihe dönüşüyor, hikaye hedeflediği duyguları yaratamıyor. Ama yine de iyi bir anlatıcı Günday; hikayesini aksamayan bir dille akıtıyor, tempoyu düşürmüyor, sıkmıyor okuyucusunu. Alışılmışın dışında kalan hikayeleri ve kahramanları ile romanımıza –ilerisi için çok şeyler vaat eden- yeni bir soluk getiriyor.
Hakan Günday romanları, yazar ve okuyucuların son yıllarda ilgisini çeken “underground”/”yeraltı” edebiyatının sınırlarında dolaşıyor. Türkiye’ye özgü bir yer altı anlayışı bu. Çünkü ne Günday’ın ne diğer yazarların kahramanları gerçekten yeraltına inebiliyorlar. Tersine, hayatın parlak yüzeyine her an çıkabilecek maddi ve manevi birikimleri var bu gençlerin. Takıldıkları karanlık sokakları, batakhaneleri, barındıkları izbeleri istedikleri an terk edebileceklerini biliyorlar. Yazarlar, o dünyanın gerçek “sakinleri”nin rolünü çalan üst sınıflara mensup “beyazlar”a dair hikayeler anlatırlarken, “underground”, romanı eğlenceli kılan bir mekandan ileri gitmiyor. Doğrusunu isterseniz, yazımından yayımına, dağıtımından tanıtımına kadar üretimin ve tüketim süreçlerinin her anında sistemle iç içe geçmiş metinlerin “underground”lık halinin bir “şıklık”tan öteye gitmediğini düşünüyorum.