Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Berlin & Aleksander Meydanı
Bu kitapla resmen dövüştük. Kötü bir kitap mı, asla değil, ama çok zor ya, sahiden çok zor. Nereden düştüm peki kendisine? Tabii ki son aylarda yaptığım pek çok kitap alışverişinin müsebbibi olan Alberto Manguel’in bir metninden. Kelimeler Şehri kitabında bu kitaba ve Alfred Döblin’e ayırdığı koca bir bölüm vardı, beni o kadar meraklandırdı ki, aldım kitabı.

Berlin Alexander Meydanı, James Joyce’un -hala okumaya cesaret edemediğim- Ulysses’ine benzetilen bir kitap. 1920’lerdeyiz. Franz Biberkopf isimli kahramanımız cinayet işleyip hapse girdikten bir süre sonra salıveriliyor ve kendini şehre bırakıyor. Joyce’un Dublin’i gibi yani aslında bu kitapta Berlin. Yazar, anlatıcımızı sık sık Eyüp’le kıyaslayarak kuruyor metnini, Biberkopf fazlasıyla zayıf ve zaaflı, sevmesi zor, karmaşık biri. Hayatına yeni bir yön vermeye, dürüst biçimde yaşamaya niyetli güya ama karşısına çıkan her ayartıcı ile yolundan sapıveriyor. Binbir tuhaf insanla tanışıyor, Nazi propagandalarından etkileniyor, yoksulluğu artıp işsizliği sürdükçe daha çok suça bulaşıyor, daha karanlık yerlere gidiyor. Franz mı suçlu? Toplum mu? Kent mi? Büyük soru bu aslında.

Epey kanlı ve karanlık öyküler var bu kitapta. Her bir bölümde Biberkopf’un daha dibe batışını takip ediyoruz. İki savaş arası Berlin’i çirkin, yoksul, acımasız, kötü. Döblin de tüm bu çirkinliği çok çıplak ve bir o kadar da epik biçimde anlatmaktan hiç imtina etmiyor.

Kitabın arkasında Günter Grass’tan bir alıntı var, bu kitaptaki fütürist öğeler olmadan kendi romanlarının anlaşılamayacağını söylemiş. Alberto Manguel de Döblin’in fütürizmi üzerinden yazmıştı bahsettiğim metni. Hem içerikte hem üsluptaki mevzubahis fütürizm beni en çok zorlayan şey oldu. Diyaloglar yan yana cümleler halinde, sadece tırnak işaretleriyle ayrılmış ve hele ki ikiden fazla kişi konuşuyorsa takip etmek epey güçleşiyor. Herhalde tatilde okumasam, birkaç hafta sürerdi bu kitabı okumam zira okurdan büyük bir emek istiyor. Değiyor mu peki? Bence evet. Ama yineliyorum ki sahiden çok, çok zor. Sakin ve geniş bir zamanda okunmalı bu güzel metin. Bence ben de kendisine bir gün geri döneceğim, bana sunacağı başka şeyler de var gibi hissediyorum.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Herkes Tek Başına Ölür
Bu kitapla ilgili beklentilerim çok daha yüksekti, o nedenle biraz hayal kırıklığı içinde olduğumu söylemem gerekiyor. Alman yazar Hans Fallada’nın 1946’daki ölümünden hemen önce sadece 28 günde yazdığı 600 sayfalık kitap, Nazi döneminde geçen romanların en meşhurlarından biri kabul ediliyor ve modern klasikler arasında gösteriliyor. Rejimle uyum içinde yaşayan sıradan bir işçi ailesinin oğullarını savaşta kaybetmelerinin ardından giriştikleri ses çıkarma ve karşı koyma mücadelesini anlatıyor eser. Küçük insanların büyük cesaretleri demeli belki. Konu oldukça dokunaklı, aslında anlattığı şey epey sarsıcı.

Ancak bana yeterince derinlikli gelmedi maalesef. Belki yazarın üzerinden geçip düzeltme şansı olmadığı için böyledir fakat kötüler çok kötü, iyiler çok iyi ve mesela kötüler birdenbire utanıp iyi olmaya karar verebiliyorlar, gerçekten birdenbire. Bu anlamda bazı karakterler bana çok karikatürize geldi. Baş kahramanlar olan Quagel ailesi gayet iyi çizilmiş, onların dönüşümü, umudu, kararlılığı ve cesareti ikna edici şekilde anlatılmış ama diğer karakterler için aynısını söyleyemeyeceğim. (Bence haklarında yüzlerce kelime okumamıza rağmen tek boyutlu olmanın ötesine geçememiş onlarca karakter yerine daha az kişili ve daha derinlikli bir anlatı çok daha tercih edilesi olurdu. Hakikaten hikâyeye pek katkı sunmayan çok fazla sayıda karakter var kitapta.)

Bir de genel olarak, kitabın dili çok basit. Yalın, sade filan değil, yer yer hakikaten basit. Çalakalem yazılmış gibi (ki zaten sanırım öyle). Bu açılardan maalesef beni tatmin etmedi. Anlattığı şeylerin kıymetli olduğu şüphesiz, özellikle o korku imparatorluğunun içinde yaşayan, hepsi birer muhbire dönüşmeye zorlanan Almanların deneyimini okumak ilginç olabilir ama bunu çok daha müthiş biçimde anlatan kitaplar var - Bir Almanın Hikâyesi, Harro ile Libertas veya LTI: Nasyonal Sosyalizmin Dili ilk aklıma gelenler. Açıkçası onların ardından dilinin basitliği ve iyiler/kötüler ayrımının fazla net yapılmış olmasıyla ortaya çıkan dikotomik yapısı itibariyle bana fazlaca yavan geldi, maalesef.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çatırdayan Kafatasları
Bu kitap yayınlandığında müthiş merak etmiştim, sonunda okuyabildim ve çok etkiledi beni, çok. Belçikalı yazar & gazeteci Roger Van de Velde, bizzat kapitalizmin soğuk eli tarafından öldürülmüş biri. Parlak bir kariyere sahipken ve hayatında her şey besbelli ki yolundayken geçirdiği bir mide rahatsızlığından sonra o dönemde (1958) pek popüler olan opioid türü bir ağrı kesici Palfium reçete ediliyor kendisine. Bugün artık “opioid krizi” diye adını koyduğumuz, hasta yakınlarının özellikle ABD’de yasal mücadelelerini sürdürmesine sebebiyet veren, onlarca hayatı mahveden bir ilacın ilk kurbanlarından yani. Kısa süre sonra ilacın bağımlılık yaptığı anlaşılıyor ve ilaç narkotik listesine alınıyor ama tabii artık çok geç. Günde dört adet alması gereken haplardan altmış adet alıyor ve ilaca erişmek için sahte doktor reçeteleri düzenlemeye başlıyor, nihayetinde yakalanıyor ve akıl sağlığı bozuk suçluların yatırıldığı bir kuruma yerleştiriliyor.

Hapishanede gizli gizli yazıyor. Reklam broşürlerinin arkasına yazdığı metinleri, ziyarete gelen karısına sigara paketlerinin içine saklayarak veriyor. Kitap yayınlanıyor ancak Belçikalı yetkililer bu metinlerin hapishaneden çıkması karşısında panikliyor ve kendisinin daktilosuna el konuyor. Bağımlı ama aslında suçlu ya da deli olmayan bir adam; altı yılın sonunda kamuoyu baskısıyla cezaevinden çıkabilen Van de Velde, bağımlılık tedavisi için bir kliniğe yatmasına günler kala maalesef aşırı dozdan ölüyor.

Çatırdayan Kafatasları işte bu hapishane metinlerinin bir derlemesi. Bedia Tuncer’in 1964 basımı ‘Akıl Hastalarının Yazdıkları Şiirler’ diye bir meşhur kitabı vardır, onu çok düşündüm okurken. Deli dediğimiz insanların kimi zaman nasıl başka ve bir anlamda berrak biçimde görebildiklerini ve o sınırın ne kadar ince olduğunu yazarın her kelimesinde bir kez daha anlıyor insan. Beni bu metinde en çok göz tasvirleri etkiledi - belki de deliliğin kendini en çıplak şekilde gösterdiği yer gözler olduğundan, anlattığı her karakterin gözlerini de tarif ediyor yazar ve çok, çok sarsıcı bir şey çıkıyor ortaya. Elbette ki tekinsiz, gergin ama bir yanıyla da çok müstehzi ve müthiş öyküler bunlar. Çok sevdim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Klasikleri Niçin Okumalı?
Bu kitap iyi bir kitap ama benlik değil. Hep diyorum, edebiyat çok seviyorum ama edebiyat üzerine yazılmış şeyleri de bir o kadar sevmiyorum aslında diye. (İstisnalar mevcut, Kundera’nın, Cortazar’ın edebiyat incelemeleri mesela…) Bu da o istisnalardan olur dedim ama olamadı. Bu kadar teknik inceleme sevmiyorum ben, seveni çok tatmin eder ama. Bir de içinde İtalyan klasik şiirinden filan bilmediğim çok isim vardı, oralarda iyice koptum konudan. Homeros, Borges, Hemingway kısımlarınıysa sevdim mesela. Durum budur.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Beatrice'den Sonra Birinci Yüzyıl
Bu kitap biraz hayal kırıklığı maalesef. Enfes bir konu çok sıkıcı ve yavan işlenmiş. Özetle kız çocuklarının doğum oranlarında düşüş yaşanan bir dünyada neler olabileceğini öngörmeye çalışıyor Maalouf. (Biraz Children of Men filmini anımsattığını ekleyeyim.) Sonuçta harika bir beyin jimnastiğine müsait bir konu, çok enteresan bir distopya ‑ niçin böyle yazmış, üzücü çok. Bir de kadınsız bir dünyadaki artacak şiddeti anlatmaya çalışan bir kitapta çok daha iyi yazılmış kadın karakterler isterdim, anlatıcının karısı dışında doğru düzgün kadın yok kitapta ve söz konusu eş (Clarence) de bana pek çekilmez geldi, sevemedim kendisini. Bari filmini yapsalar. Filmi güzel olabilir. Neyse, sonuçta kitaptaki hikâyeden epey bağımsız bir cümle oldu aklımda kalan da: “Türleri incelemiş biri olarak, aşkın yaşamı sürdürmek için başvurulan bir hile olduğunu biliyorum, yine de insanın gözlerini kapatması pek hoş.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bütün Günlerin Akşamı
Bu kitabın yorumlarına baktım, yeterince övülmediğini düşünüyorum; bence gerçekten çok çok iyi. Çok hüzünlü eski bir halk şarkısı dinler gibi hissettim kitabı okurken. Nasıl içli, nasıl güzel, nasıl poetik. Hayatın kırılma noktaları üzerinden alternatif gerçeklikler kurgulamış Erpenbeck. “O gün orada olmasaydım ne olurdu?” gibi hepimizin muhakkak üzerine düşündüğü bir soru üzerinden bir kadının hayatının beş farklı versiyonunu anlatıyor. 90 seneye yayılan kitapta Avrupa tarihinin en belirleyici dönemlerini görüyoruz, Avusturya‑Macaristan imparatorluğunun çöküşü, savaşlar (“savaşa karşı savaşmalıyız”), devrimler. Beş küçük novella gibi yazılmış bu beş bölümün dili, anlattıkları döneme göre farklılaşıyor ve yazar bu işi çok iyi kıvırıyor. Kitapta kimsenin adı yok fakat karakterler öyle iyi çizilmiş ki, isimsizlik bir belirsizlik değil, aksine tuhaf bir evrensellik ve aşinalık yaratıyor. Gerçekten çok beğendim. Çağdaş Alman edebiyatını, kendisiyle haşır neşir oldukça daha çok seviyorum, bunu da not edeyim. “Günün sonunda ölüm olsa da, bütün günlerin akşamı olmamıştır daha.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sınırsız Ülke
Bu kitabın sonunda bu kadar ağlayacağımı hiç tahmin etmemiştim ya. Severek okudum evet ama son 20 sayfası bambaşka nüfuz etti bana. Hele kitaba da adını veren o son cümle: “Belki de ulus ya da vatandaşlık diye bir şey yoktur; belki sadece aile ve sevgi adına haritalara çizilmiş bölgeler, yani sınırsız bir ülke vardır.”

Kolombiya asıllı Amerikalı Yazar Patricia Engel, hem otobiyografik unsurlar taşıyan, hem de kendisiyle benzer hikâyeleri olan arkadaşlarının hayatlarından derlediği parçaları içeren bir göçmenlik öyküsü anlatıyor. Başka bir ülkede varolmaya çalışmanın tüm zorluğunu, maruz kalınan kaçınılmaz şiddeti ve acımasızlığı; kimliksizliğin, bağlamsızlığın insana neler edebileceğini, bitmek bilmeyen bir korku içinde yaşamanın nasıl bir deneyim olduğunu, tüm bunların içinde insanın kendini nasıl, kimler üzerinden tanımlayabileceğini, o tanımlayıcılara nasıl şiddetli bir ihtiyaç duyduğumuzu; ABD’ye göç eden bir ailenin 3 kuşağa yayılan öyküsü üzerinden anlatıyor Engel.

Şu cümleler burada da dursun isterim: “’Belgesiz’ kelimesinden nefret ederim. Bu kelime, annem ve benim gibi insanların varlığını kanıtlayan resmi belgeler olmadığı sürece var olmadığını ima eder. Babamın kolunda adımın dövmesi varken bana belgesiz olduğumu söylemeyin.” Ah.

Son yıllarda tüm dünyanın durmaksızın ve büyük bir hamasetle üzerinde konuştuğu göç meselesine bir göçmenin pozisyonundan bakan, çok zarif bir kitap Sınırsız Ülke. İklim kriziyle beraber göçlerin artacağına dair öngörüleri de göz önüne alınca; sınırlara, uluslara, aidiyetlere, ev dediğimiz şeye dair hepimizin ezbere cümlelerin ötesinde bir yerden düşünmemiz gerektiği açıkken, bu tür kitaplara çok ihtiyacımız var diye düşünüyorum.

Kitaba dair tek eleştirim dilini görece yavan bulduğum olacak. Yazarın aralara serpiştirdiği geleneksel öyküler ve And dağları mitleri çok güzel olsa da, diğer kısımlardaki dili bana biraz kuru geldi ki bu benim Amerikan edebiyatıyla kronik sorunum zaten. Ama anlatı ilerledikçe dil de güzelleşiyor ve dediğim gibi özellikle son sayfalar insanın içine içine işliyor.

Çok sevdim. Şu cümleyle bitireyim: “Bu ülke sizi dışarı atana kadar içeri kilitliyor.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mezarımdan Yazıyorum
Bu kitabın isminde bir “yeraltı edebiyatı” havası var, yanıltıcı olmasın, öyle bir kitap değil kendisi. Sanırım ilk söylenecek şey şu olmalı: şunun 1881’de yazıldığına inanamıyorum, asla inanamıyorum. Bu kadar erken bir dönemde bu kadar modern bir dil nasıl kullanılır, okurla böyle bir iletişim nasıl kurulur, hakikaten olacak iş değil. Carlos Fuentes’in, Javier Marias’ın filan Machado de Assis hayranı olmalarının sebepsiz olmadığını, kendisinin Latin Amerika edebiyatının en bi kurucu babalarından sayılmasının, Borges’in halefi kabul edilmesinin sebebini anladım. (Salman Rushide ne demiş? “Borges, Gabriel Garcia Marquez’i mümkün kıldıysa, Assis’in de Borges’i mümkün kıldığını söylemek abartılı olmaz.”) Kendini kesinlikle ciddiye almayan bir kitap bu ki ben buna bayılırım. Anlatıcı, ölümünün ardından hayat hikâyesini yazmaya başlıyor. Çokça ironik bir dille yapıyor bunu ve kendini de, yazdıklarını da ciddiye almadığı gibi, okuru da pek ciddiye almıyor. (Sık sık yazardan bazen komik hakaretlere varan tatlı azarlar işitiyoruz.) Kitap o kadar iyi başladı ki ben heyecandan ne yapacağımı şaşırdım, özellikle ilk 50 sayfayı kahkahalar ve hayranlıkla okudum. Ancak daha sonra anlatıcımız aşık oluyor ve öykü buralarda biraz çoraklaşıyor. (Aşık insan da aslında ne sıkıcıdır di mi, bunu da bir kez daha anımsadım.) Neyse, ama genel olarak epey sevdiğim bir kitap oldu “Mezarımdan Yazıyorum”. Bir de tekrar: 140 sene önce yazılıp hala bu kadar diri kalan kaç kitap var ki? Assis de, kahramanımız Bras Cuba da mezarında olabilir, kitabıysa basbayağı capcanlı.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Acı Çikolata
Bu kitabı sevenlerden (yani sanırım herkes) özür diliyorum ama kendisinden hakikaten nefret ettim; hayatımda bir kitapla ilgili “nefret” sözcüğünü ilk kez kullanıyor olabilirim, o derece. Bunun neresi edebiyat Allah aşkına, 7 yaşında bir çocuğun kuracağı basitlikte cümleler, tek yönlü karakterler, saçma sapan, ikna edicilikten aşırı uzak bir aşk hikâyesi. “Masalsı”lık böyle bir şey değil ‑ gerçeklikle hiçbir ilişkisi olmayan, süper irrasyonel bir şey yazınca o şey masal filan olmuyor, yapmayın. Sonra garip, dozu tutturulamamış bir erotizm. Seks soslu oryantalist bir Cinderella hikâyesi resmen. (Ay ben neler diyorum ama gerçekten kendimi kontrol edemiyorum.) Basbayağı tecavüzün, aşkın tutkusunun patlaması olarak yedirilmesi? Dünyanın en inisiyatifsiz, en şımarık erkeğinin büyük aşık baş karakter olması, yaptığı her saçmalığın aşkla meşrulaştırılması filan? Takılmayacak mıyız bunlara? Büyülü gerçekçilik de bu değil; güya arkada Meksika devriminin izleri varmış filan, hiçbir şey yok, şu kitabı okuyup devrimin toplumsal etkisine, dinamiklerine dair bir fikir edinmek söz konusu olamaz. Yemek tariflerini öyküye yedirme fikri çok iyi olsa da, uygulamada hikâyenin akışını bozmaktan başka bir işe yaramamışlar. Uzun zamandır okuduğum en sığ, en yavan şeydi. Beyaz dizi kıvamındaki bu kitabı kitaplığımın Meksika edebiyatı rafına; Fuentes’in, Rulfo’nun, Bellatin’in, Monge’nin, Herrera’nın filan yanına kaldırırken bile utanç duyuyorum. Buyrun bu da hayatımda yazdığım en sert kitap eleştirisi herhalde. Ama gerçekten resmen öfkelendim valla. Son not: Bunun yerine açıp “Selvi Boylum Al Yazmalım”ı izleyebilirsiniz. Aynısının bin kat daha güzeli.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım
Bu kitabı sevemedim ben, olmadı. Ama “kötü kitap” demiyorum, “ben sevemedim” diyorum açıkçası. Hiçbir şekilde içine giremedim, zihnimde bir imge bırakmadı, anlatıcıyla bağ kuramadım. Öncelikle bu kadar depresif edebiyata yokum sanırım. Büyük bir iç sıkıntısı duydum okurken, fazla acımasız, fazla soğuk. Anlatıcının duyguları (neydi ki onlar?) bir türlü geçemedi bana. Aralarda güçlü cümleler, sarsıcı tespitler filan var ama genel olarak fazlasıyla karanlık; mutsuz insanlar geçidi gibi bir kitap. Dili çok yalın ama rahatsız edici bir yalınlık. Çavuşesku dönemi Romanya’sının mutsuzluğu ve zulümlerine şahit oluyoruz, bu açıdan ilginç olmakla beraber genel olarak yavan, kuru ve yorucu buldum. Maalesef.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir