Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Masumlar
"Masumlar bazen günahkârların yükünü taşırdı."

Malumunuz ben daha çok yabancı ülkelerin edebiyatına meraklıyım, bunun temel sebebi de okumanın benim için bir tür gitme, uzaklaşma eylemi olması. Ama epeydir kalemini merak ettiğim Burhan Sönmez'le tanışmamı daha fazla ertelemek istemedim ve Masumlar ile başladım. İstanbul İstanbul'un seveni daha çok biliyorum ama onu sonraya saklamak istiyorum.

Sevdim bu masalsı küçük romanı. Yakın zamanda okuduğum Toni Morrison kitabı Merhamet'in üstüne çok iyi denk geldi - tıpkı onun gibi bir bölüm geçmişte, bir bölüm günümüzde ilerliyor yapısal olarak. Özellikle Haymana'da geçen geçmişi anlatan bölümlerini çok sevdim. Ne güzel, ne sihirliymiş dili Sönmez'in. Bir ağıt gibi bu bölümler; bu toprakların kavuşamayanlarına, ölülerine, delilerine, kayıplarına, katledilenlerine yazılmış küçük ağıtlar.

Günümüzde ve Cambridge'de geçen bölümleri de sevmekle beraber, buradaki karakterlerin özellikle diyaloglarını yer yer ikna edici olmaktan uzak buldum maalesef. Bilemiyorum, konuşurken sürekli Wittgenstein'dan, Woolf'tan, Rupert Brooke'tan bahsetmiyoruz sanki ve günlük hayatta karşımıza sürekli bu eksende konuşan bilge insanlar çıkıp durmuyor. Haymana bölümleri ve İngiltere bölümleri arasındaki dil farklılığını çok etkileyici bulsam da, keşke günümüzdeki bölümler de daha gündelik bir dille yazılmış olsaydı dedim. O zaman Feruzeh ve Brani Tawo'nun aşkı da daha bir içine alabilirdi beni, yabancılaştım biraz o hikâyeye.

Ama dediğim gibi, birbirinin içine girmiş, düğüm olmuş, okudukça dallanan o Haymana bölümleri öyle güzeldi ki, bu kısma takılmıyorum. Bir de okuduğum en güzel ilk cümlelerden biriyle başlıyor roman, o da burada dursun: "Benim vatanım çocukluğumdu ve ben büyüdükçe uzaklaştım ondan, uzaklaştıkça da o büyüdü içimde."

Hatta bu cümleye kardeş bir cümle daha ekleyeyim, romanın ilerleyen kısımlarından: "Toprağa ve buğdaya dokunurken varlığımı hissederdim çocukluğumda. Köyümüz, toprak ve buğdayla birlikte zamanın içinde kök salardı. Şehirde sanıldığı gibi, bir insanın tarihi, bildiği en eski aile üyesiyle başlamazdı."

Memleketimizin edebiyatıyla ürkek temaslarım sürecek.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şimal Yıldızı’ndaki kurgu, Orwell’in 1984’üne benzer şekilde sistem tarafından bireyin hafızasının silinmesi, iç dünyasının standardize edilmesi teması üzerinde ilerliyor. Bu kurgu içerisinde, sistemin amacı uyumsuz bireyleri ruhsuzlaştırıp kolektif mekanizmanın parçası haline getirmek.

Oğuz Yılmaz'ın oluşturduğu senaryoda, insanı insan yapan şeyleri (hafıza, vicdan, irade, bireysellik, anlam arayışı, ruh, vb.) korumak önceleniyor. Leke, sistemin dayatmalarına karşı direniyor ve "Ben sizin kurguladığınız davanın bir neferi değil, bir babayım" diyerek kendi rolünü oynuyor.

Bu düşündürücü ve etkileyici kurgu romanın finali klasik bir “yolculuk bitti” hissinden çok, “yeni bir uygarlığın tohumu atılıyor” hissini verdi bana. Sanki bir “son”dan ziyade, bir “eşik” söz konusu. Kim bilir; belki şahsi bir beklenti belki de bir öngörü: bir devam romanında Cemre’nin gerçek bir insan olma çabasını ve yaşadığı paradoksları bir başka keyifli yolculuk hikâyesi içerisinde okumak…
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  7
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kendini Keşfet & Bireyleşmenin Albenisi Üzerine
"Yaşamım boyunca beni toplumun değil de bireyin sorunları ilgilendirdi, cezbetti ve verimli kıldı, yakın zamanlardaki dünya tarihinin eğilimi olan, konformist kitle yararına kişiliğin kökünü kazıma yaklaşımı bana büsbütün tiksindirici geliyor."

Senelerdir Hesse okumadım, neden bilmiyorum. Hiç unutmuyorum, 14 yaşımda babam Bozkırkurdu'nu elime tutuşturup "bunun vakti geldi" demişti; okumuş ve çarpılmıştım, hayatımda kendimi en anlaşılmış hissettiğim anlardandı herhalde. İlkgençliğinde Hesse ile tanışan pek çok insanın benzer bir duygu hissettiğini biliyorum, bu kitaptan da bunun sebeplerine dair epeyce fikir edinme şansı buldum.

"Kendini Keşfet - Bireyleşmenin Albenisi Üzerine", Hesse'nin türlü yazı ve mektuplarının bir derlemesi. Eserlerinde bireycilik üzerine yazdığı pasajların seçilip birleştirilmesiyle oluşmuş. Açıkçası ben bu tür derlemeleri pek sevmiyorum, bazı kısımları bağlamından koparıp alınca yavan ve ruhsuz oluyorlar gibime geliyor, aforizma seçkisi gibi bir şeye dönüşüyor ve cümleler içeriksizleşiyor sanki. (Pessoa derlemeleri de benzer bir duygu yaratır örneğin bende.)

Bu kitap da aynı dertten muzdarip. Bireyselleşmeye, toplumu kurtarmak için önce kendimizi kurtarmamız gerektiğine, kendi kahramanlarımız olmamız gerektiğine dair söyledikleri, içlerinde bulundukları metinlerden çıkarılıp alınınca tuhaf bir kişisel gelişim el kitabına dönüşmüş gibi sözleri ki kendisinin bunun çok ötesinde bir derinliği olduğunu gayet iyi biliyoruz. Dolayısıyla beni tatmin etmedi maalesef. Üstelik bir de zeitgeist meselesi var, metni zamanın ruhuyla değerlendirmek lazım; insanların koca kitleler halinde faşizme sürüklendiği bir dönemde aldığı pozisyonu çok iyi anlıyorum, ancak acaba şu anda bireyselleşmenin bir tür pandemiye döndüğü, kolektif iyi için çalışmanın hor görüldüğü günümüzde yaşasa ne düşünürdü diye de düşünmeden edemiyor insan. Tavsiyeleri, önerileri hala geçerli mi, emin değilim.

Yine de Hesse'ye geri dönmemin iyi olacağını hatırlattı bu kitap, bu da yanıma kâr kalsın madem.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Esme Lennox Nasıl Yok Oldu
Bir kitabın kapağı, içinde saklı olan hazineyi ancak bu kadar yansıtmayabilir. Maggie O'Farrell'ın Türkçedeki eserlerini tamamlamak gibi bir hedefim olmasa asla bulaşmayacağım, beyaz dizi duygusu veren bir kapağa sahip "Esme Lennox Nasıl Yok Oldu"ya iyi ki bulaşmışım - yine içime içime işledi.

Öncelikle şunu teslim edeyim; olağanüstü sürükleyici yazıyor O'Farrell. Kitapları hep katman katman açılıyor, bu açıdan bana gitgide daha çok Ishiguro'yu anımsatmaya başladı. Bu kitapta da fâş olmasını beklediğimiz bir gizem var - aslında tahmin etmesi çok zor değil ama çok da fark etmiyor bence zira öyle bir yazıyor, insanın içine öyle işliyor ki, konudan bağımsız, yazma biçimi okutuyor insana.

Ah Esme Lennox, nasıl yok olmuşsun sahiden... 16 yaşındayken akıl hastanesine kapatılan, ve unutulan, silinen biri Esme. 61 yıl sonra, kaldığı kurum kapatılacağı için hayattaki tek akrabasına, kız kardeşinin torununa ulaşılıyor, babaannesinin bir kardeşi olduğundan bile haberi olmayan Iris'e. Çoklu kişilik bozukluğu yazıyor yaşlı kadının dosyasında. Öyle mi sahiden? Ailesi o yüzden mi vazgeçmiş bir zamanlar neşeli, isyankar, bağımsız bir genç kadın olan Esme'den? 61 sene dört duvar arasında geçirdikten sonra ne olur insana? Maggie O'Farrell öyle güzel yazmış ki Esme'yi. Bu yaşlı kadına sarılmak, elini elime almak istedim, çok istedim; kalbimi çok kırdı onun öyküsü.

Üç anlatıcımız var, anlatıcılar arasındaki geçişler çok ani olduğu için insan başlangıçta zorlanabiliyor ama kısa sürede alıştım ben. Tanrı anlatıcı Iris'i ve hikâyenin günümüzde geçen kısmını aktarırken, zaman zaman Esme'nin ve kız kardeşi Kitty'nin düşüncelerine geçiyoruz. Hindistan'da geçen çocuklukları, Edward dönemi İngilteresindeki genç kızlıkları... Oralar bulanık, kesik, kopuk. İkisi de bambaşka biçimlerde mutsuz olmuş, mutsuz edilmiş kadınlar. Toplumun, ezberlerin, ahlakın kadınlara neler ettiğine, "delilik" denen şeyi tanımlamanın güçlüğüne, erkeklerin kadınları öldürmeden de binbir farklı biçimde ruhlarından ve toplumdan nasıl koparabildiğine dair çok ama çok güçlü bir roman bu.

Maggie O'Farrell'ın kadınları diye bir kategori var artık zihnimde. Hepsi dipdiri ve çok hüzünlü, hepsi eşsiz. İyi ki öyleler.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ottla'ya Ve Ailesine Mektuplar
"Kafka'yı anlamak" başlıklı meselem çerçevesinde kendisinin günlüklerini, mektuplarını; yani yazdığı ve elime geçirebildiğim her şeyi okumayı sürdürüyorum. Hayattaki en sevdiği insanlardan biri olduğunu bildiğim kız kardeşi Ottla'ya yazdığı mektupları epeyce merak ediyordum, sonunda okuyabildim.

Milena'ya yahut Max Brod'e yazdığı mektuplardan farklı olarak, aralarındaki ilişkinin doğası gereği burada çok daha insan yanını görebiliyoruz Kafka'nın: abi, evlat, dayı olan halini. Ottla da çok okuyan biri olduğu için elbette entelektüel paylaşımlardan azade değil bu sohbetler ama öncelik bunlar değil. Ottla müthiş bir kadın, dönemin normlarına ve kadınlara dayatılanlara cesaretle karşı çıkan bir karakter; ailesinin ona seçtiği kişiyle değil sevdiği adamla evleniyor, babasının yanında çalışmayı reddedip gidip tarım eğitimi alıyor ve bir çiftliği yönetiyor filan; olağanüstü cesur ve çok etkileyici bir kadın - ilham verici hayatının Auschwitz'de sonlanmış olması çok, çok üzücü.

Mektupların muhatabı kız kardeşi olduğu için Kafka olanca içtenliğiyle yazıyor; aralarında bir ego söz konusu olmadığından, bir kaçma-kovalama-fethetme dinamiği bulunmadığından, örneğin Milena'ya yazdıklarındaki gibi bir "performans" sergilemiyor yazar; dümdüz, filtresiz, açıklıkla yazıyor. Tabii bu nedenle metinler görece daha süssüz ve sade ancak Kafka'yı tanımak için büyük ipuçları içerdiklerini düşünüyorum. Babasıyla ilişkisine, Prag'ın ondaki çağrışımlarına, hayatta önceliklendirdiği değerlere, dertlerine dair çok fazla şey öğrenmek mümkün bu mektuplardan. Ve tabii ki bu en gündelik yazışmalarda bile yer yer insanı yerine mıhlayacak güzellikte cümleler, son derece derinlikli içgörüler saçmayı da ihmal etmiyor. Eh, kendisi Kafka sonuçta.

1909'da başlayıp yazarın Haziran 1924'teki ölümüne dek süren yazışmaları, benim gibi Kafka'yı başka yönleriyle tanımak, görünenin ardındakini keşfetmek isteyen herkese ısrarla tavsiye ediyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tanrı Çocuğu Korusun
"Çoğu insan sessizliği takdir etmeyi bilmiyor, sessizliğin müziğe en yakın şey olduğunun farkında değil."

Tanrı Çocuğu Korusun; Nobel ödüllü yazar Toni Morrison'un en iyi kitaplarından biri değil şüphesiz ama yine de oldukça iyi bir kitap kendisi. Yazar her zamanki gibi ırkçılık ekseninde kuruyor anlatısını, "ten rengini bir kambur gibi sırtında taşıyan bir kız çocuğu"nun, Bride'ın öyküsünü anlatıyor. Oldukça sert ve acımasız bir öykü okuduğumuz; içinde bolca şiddet ve istismar var, dolayısıyla kimi okurlar için tetikleyici olabileceğini baştan belirtmek ihtiyacı duyuyorum.

Ten rengi nedeniyle başta annesi olmak üzere herkes tarafından reddedilmiş bir kız çocuğu Bride. Hayata tutunmayı, tırnaklarıyla kazımayı, kendini yeniden inşa etmeyi beceriyor. Ve bu yolculukta karşına Booker çıkıyor. Bambaşka biçimlerde incinmiş, sevgiye dair çok yanlış fikirler edinmiş iki insan onlar. Birbirlerini sevmeyi deniyorlar, sonrası spoiler olmasın, anlatmayayım ama bu ikisinin oldukça çarpıcı hikâyesini okuyoruz kitapta.

Tam burada şu pasajı aktarmak isterim: "Her şeyi berbat edecekler, diye düşündü. İkisi de nasıl incindiğini, nasıl üzüldüğünü anlatan kendi küçük hikâyesine, hayatın saf ve masum benliğine yüklediği geçmişten kalmış derdine, acısına tutunacak. İkisi de o hikâyeyi sonsuza dek yeniden yazacak, konuyu bilerek, ana fikri tahmin ederek, anlamını baştan icat edip kökenini görmezden gelerek. Ne ziyan ama. Queen, kendi deneyimlerinden aşkın ne kadar zor olduğunu, ne kadar bencil olup ne kadar kolay koptuğunu biliyordu. Cinselliği esirgeyerek ya da sırf ona itimat ederek, çocukları ihmal ederek ya da sevgiden yiyip bitirerek, gerçek hisleri çarpıtarak ya da onları bastırabildiğin kadar bastırarak tüketebilirdin her şeyi."

Yine spoiler vermeden şunu da ekleyeyim; Bride'ın çocukluğuna döndükçe vücudunda meydana gelen değişimler muazzamdı. Morrison'un parıltısını en net görebildiğimiz kısım buydu bence, öyle şahane bir detay eklemiş ki, metni birkaç kat daha dokunaklı hale getirmiş. Büyük yazarlar en ortalama metinlerinde bile bir biçimde kendilerini gösterebiliyor, bunun bir kez daha farkına vardım.

Daha okuyacak çok Morrison'um var, ne mutlu!
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Nereye Gidiyoruz Baba?
Bugüne dek okuduklarım arasında en zorlandığım Jean-Louis Fournier kitabı oldu "Nereye Gidiyoruz Baba?" - teknik olarak değil, içerik itibarıyla. Daha önce babasını ve annesini anlattığı kitaplarını okumuştum, bu defa ise oğullarını anlatıyor yazar. Fournier'nin iki engelli oğlu olduğunu bilmiyordum, bu kitapla öğrendim.

Yaşamak zorunda kaldıkları şey çok acıklı ve Fournier'nin kara mizahı meseleyi daha hafif değil, aksine daha da trajik kılıyor bence. Her kelimesine sinmiş bir acı, hüzün ve öfke var. Öfkesinin muhatabı elbette belirsiz. İki engelli çocuğa babalık edecek gücü bulamadığı zamanlarda kendine, zaman zaman çok da inanmadığı Tanrı'ya, bazen elinde olmadan bizzat çocukların öfke duyuyor. Çaresi olmayan, süresi belirsiz bir derdin içinde kendini bulan pek çok insan gibi yani.

Çocuklarına duyduğu sevgi canını acıtıyor, bir baş etme yolu olarak sevmemeyi dener gibi yaptığı zamanlarda da bambaşka bir acı hissettiği.

Kitap bu duygular etrafında; yazarın, çocukları engelli olmasa yaşayabilecekleri şeyleri hayal etmesi, o hayallerden ötürü biraz daha üzülmesi, öfkelenmesi ekseninde akıp gidiyor. Bu kadar kişisel bir metne eleştiri getirmek çok doğru olmasa da, sadece şunu söyleyeceğim, diğer kitaplarındaki kadar kuvvetli değildi bence buradaki iç görüleri ve tespitleri. Ki bu da çok anlaşılır zira hayatta yazması en zor konulardan birini yazmış. Bu kitabı herhangi bir edebî eser gibi değerlendirmenin çok adil olmayacağını düşünüyorum, o nedenle sadece bu kadar olsun.

Fournier ve onun yalın, insanın kalbine saplanan cümlelerden müteşekkil metinleriyle yolculuğum sürecek.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Düşsel Varlıklar Kitabı
Çok güzel kitap, başucu / başvuru kitabı gibi. Borges mitolojide, halk anlatılarında, romanlarda, şiirlerde filan karşımıza çıkan düşsel varlıkların izini sürüyor. Kendisinin uçsuz bucaksız entelektüel birikimine şahit olmak ve bundan faydalanmak için birebir. Tek eleştirim şu gibi, biraz fazla ansiklopedik bir dille yazılmış, Borges’in enfes dilini pek göremiyoruz bu kitapta. Oyuncaklı kelimelerinden kaçınmasaydı tam kusursuz olurmuş bence. Ama ön sözde dendiği gibi, Borges her zamanki gibi garip, fantastik ve yeni.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Biricik Hikaye
Bazı kitapların ilk cümleleri insanı çarpar, işte size Biricik Hikâye'nin kusursuz ilk cümlesi: "Daha çok sevip daha çok ıstırap çekmeyi mi yeğlersiniz; yoksa daha az sevip daha az ıstırap çekmeyi mi? Sanıyorum sonuçta tek gerçek soru bu."

Yani üf, ne diyeyim; nasıl harika bir başlangıçtır bu? Julian Barnes'ın yakın dönem eserlerinden (2018) Biricik Hikâye, ismindeki gibi aşk hikâyelerinin biricikliğine odaklanan bir roman. Yazarın kelimeleriyle; "aşıkların kendileri hakkında oluşturdukları o yanılsama: hem belli bir kategoriye girmemek, hem betimlenir olmaktan kaçma" ihtiyacı mevzuu, aşkın bizi soktuğu o biriciklik sanrısı. Bugüne dek hiç yaşanmamış türde, çapta, yoğunlukta bir şey yaşadığını düşünmek, aşkı bununla beslemek, aşkı özgünlüğü ölçüsünde büyük, değerli ve nitelikli görmek. (Halbuki ne diyor Leonard Cohen? "Yes, many loved before us, I know that we are not new / In city and in forest they smiled like me and you." Neyse, konuyu fena halde dağıttım ama zihnim oradan oraya sıçrıyor istemsiz.)

Fakat Barnes'ın anlattığı Biricik Hikâye epeyce biricik gerçekten. 19 yaşındaki bir üniversite öğrencisinin kendisinden 30 yaş büyük ve iki çocuk sahibi bir kadınla yaşadığı ve 12 sene süren aşkın hikâyesi bu.

Giriş-gelişme-sonuç: lisede öğrendik, her hikâyede bulunur; burada da buluyorsunuz. 3 bölümlük bu kitapta yazar bence nefis bir şey yapıyor: Girişi birinci tekil şahıstan, gelişmeyi biraz birinci biraz ikinci şahıstan, sonucu, yani 3. bölümü ise tamamen üçüncü tekil şahıstan anlatıyor. Aşkın bitişi. Bizden çıkışı. Duyumsadığımız o yabancılaşma. Üçüncü tekil şahısa geçen anlatıdan daha somut ne hissettirebilir bunu?

Kitabın hem başlangıcını, hem de yazarın yaptığı bu teknik oyunu çok sevmiş olsam da, genel olarak Barnes'tan beklentim çok daha yüksek olduğu için görece zayıf buldum eseri. Anlatıcının aşkı tanımlamaya çalıştığı kısımlara bayıldım ama anlatılan hüzünlü ilişkinin ve aşkın içine bir türlü tam giremedim. Ve fakat işte hikâyenin kendisini sevmeseniz bile yazarı böyle mahir, böyle iç görülü, böyle esprili olunca o kitap pekala izini bırakıyor. Yani yine bana geri döneceğim çokça cümle bıraktın Julian Barnes; teşekkür ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zamanın Gürültüsü
"Rus olmak kötümser olmaktı, Sovyet olmak iyimser. İşte bu yüzden Sovyet Rusya sözcükleri kendi kendisiyle çelişen sözcüklerdi. İktidar bunu hiçbir zaman anlamamıştı."

Sanata, sanatçıya, sanatçının toplumla ve devletin sanatçıyla ilişkilenme biçimlerine epey meraklı olduğunu bildiğimiz Julian Barnes, Zamanın Gürültüsü'nde ünlü Rus besteci Dmitri Şostakoviç'in hayatını anlatıyor, bunu yaparken de çok sıkı bir SSCB eleştirisi yapıyor.

Bu, Barnes'ın otoriter rejimleri ilk yerden yere vuruşu değil: Oklukirpi romanında da post-komünizm sonrasında adını vermediği bir devlette yaşanan yargılama süreci üzerinden benzer eleştiriler getiriyordu. Burada ise devlet toplumun her alanına biçim vermeye çalışırsa neler olabileceğini bence çok daha güçlü ve çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.

Öncelikle bu bir roman, bir biyografi değil. Barnes da zaten "çelişkili bilgiler bir biyografi yazarı için bir hayli düş kırıklığına uğratıcıdır, ama bir romancı için sorun oluşturmaz" diyerek bunu netleştiriyor. Bu demek değil ki uydurma bir hikâye okuyoruz, hayır, ama yine kendisinin dediği gibi "hakikat, Stalin Rusya'sında savunulması şöyle dursun, bulunması zor bir şey" olduğu ve resmi kaynaklar bambaşka bir hikâye anlattığı için düşüyor bu uyarıyı. Hangisine inanacağınız size kalmış ama devletlere ne kadar güvenilebileceği bence malumunuz.

Neyse, en büyük Rus bestecilerden biri olan Şostakoviç'in hayatını 3 bölümde anlatıyor Barnes. İktidarın politikaları değiştikçe bestecinin hayatı da durmadan biçim alıyor. Bir günün kahramanının diğer günün vatan haini olduğu bir düzende tanınan bir sanatçı olmanın nasıl yıpratıcı olduğunu okuyoruz. Şostakoviç'in önce kendine karşı dürüstlüğünü ve onurunu korumaya çabalarken sevdiklerine zarar gelmesini engellemeye çalışmasını, yalpalamalarını, vermek zorunda kaldığı tavizlerin onda açtığı yaraları, "kamusal korkağın mahrem kahramanla birlikte varolma çabası"nı; hepsini müthiş betimlemiş yazar.

Bir öyküyü hem bireysel, hem toplumsal düzeyde böyle iyi anlatabilmek herkesin harcı değil bence. Çok ama çok sevdim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir