Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Taras Bulba
Gogol'ün Palto'sunu hatırlıyorum. Mizahtan korkuya geçişi dumur ediciydi. Şey gibi biraz, From Dusk Till Dawn'da bir anda üçüncü sınıf efektli korku filminde buluyoruz ya kendimiz, işte onun 150 yıl önceki hâli. Komikli, ironik ve güzeldi. Taras Bulba'yı okurken insan okuduğu şeyi gazavatname sanıyor; din savaşları temelli, epik, destansı bir metin. Lakin Gogol'ün ironileri sevdiğini bilirsek onca savaşın, kahramanlığın altında bir saçmalık duygusu seziyoruz.

Taras Bulba, eve dönen iki oğlunun şerefine şenlik düzenler. Yemekler, içkiler, bilmem ne. Bulba Dayı için okumanın pek bir önemi yoktur, böyle söyler herkese. Tabii kendisinin biraz olsun eğitimli biri olduğunu anlıyoruz bazı bölümlerden. Neyse, Andrey ve Ostap bu çocuklar. Ostap büyük olan. Tam bir savaşçı, vurdu mu öküz devirir, yedi mi dana yer. Öyle geniş, güçlü. Andrey de yine şahane bir savaşçı ama okumayı seviyor, biraz daha sakin bir bay. Annemiz çocuklarına sarılıyor, uzun zamandan sonra eve döndüler. Bulba Dayı kaşınıyor hemen; sefere çıkılacağını duyunca ertesi gün çocuklarını alıp Zaporojye civarındaki Kazak ordusuna katılmaya gidiyor. Bu Kazaklar Türk kökenli olan değil. Ukraynalılara da Kazak deniyormuş. Neyse, annenin iki gözü iki çeşme. Çocuklarından zorlukla ayrılıyor.

Lehlilere karşı savaşılacak. Lehliler Katolik, bizimkiler Ortodoks. Bildiğin kıyım olacak yani. Bulba, oğullarını arkadaşlarına tanıtıyor, çocuklar zaten yavaş yavaş isim yapmaya başlamış. Neyse, savaştan önce yiyorlar, içiyorlar, dövüşüyorlar, eğleniyorlar. Bu sırada Andrey arazi oluyor. Andrey, eğitimi için gittiği bir şehirde bir voyvodanın kızına vurulmuşmuş, kız da Leh şehri civarında savaşa gelen Andrey'i görmüş, şehirde kıtlık yaşanıyormuş, Andrey yardım etsinmiş. Aşık Andrey ekmek dolu çuvallarla gidiyor, ordusuna dönmüyor. Kalıyor orada.

Bulba mevzuyu öğreniyor, deli oluyor. Bir de gece baskın yiyorlar bunlar, çok içtikleri için sızıyorlar falan. Baskından sonra Tatarların bir Kazak şehrini bastıklarını öğreniyorlar. Bir sürü esir vermişler, belli bir noktaya kadar geri alamazlarsa esirler köle olarak satılacakmış, o zaman hayatta bulamazlarmış falan. Ordu ikiye bölünüyor, yarısı Lehlilerle savaşmak üzere kalıyor, diğer yarı da Tatarların peşinden.

Lehlilerle savaşta Bulba, oğlu Andrey'i bulup öldürüyor falan. Kaybediyorlar bir de savaşı, esir alınmaktan zor kurtuluyor Bulba. Oğlu Ostap esir alınıyor, Leh şehirlerinden birinde idam edilirken kalabalığa sızan Bulba, oğlunun öldüğünü görünce kafayı yiyor. Tatarların peşinden giden tayfa da cortluyor ne yazık ki.

Büyük yenilgilerden sonra yeni bir ordu toplanıyor, Bulba da katılıyor bu orduya. Savaşlar mavaşlar, bizim embesil Bulba geri çekilirlerken yere düşen çubuğunu almak için duraksıyor, o sırada ele geçiriyorlar bunu. Öldürüyorlar oracıkta.

Yani şöyle; savaş kötü bir şeydir. Kazaklar savaşçı insanlardır, Normandiyalılar gibi. Birebir. Kazak kültürü, savaştan gözü dönen bir babanın oğlunu katletmesi, insanlığın yerlerde sürünmesi, bilmem ne. Bunlar üstüne güzel bir uzun hikâye diyelim. Evet. Gogol işte.
Yanıtla
2
8
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Büyücünün Çocukluğu
Hesse için insanı kendinden yola çıkarak arayan bir adam diyeceğim. Bazı bazı mistik, bazı bazı çocukluğun büyüsünü arayan, umudu veya umutsuzluğu, ya da daha doğru bir deyişle insana dair her şeyi olduğu gibi ortaya koymayıp önce kendince tartan bir dayımız. Aşırı zorlarsak fütürolog bile diyebiliriz. Hayatından bahsetmiyorum, direkt geçiyorum.

Hesse'nın hikâyeleri var bunda. Otobiyografi var, otobiyografik hikâye var falan. Karışık.

Avrupalı: Tanrı dünyanın sarpa sardığını gördü ve ikinci tufanını gönderdi. Bütün dünya sular altında kaldı, Avrupa dışında. Avrupalılar dev bir set ördü, başlarda her şey yolunda gitti ama durmadan yükselen su Avrupa'nın da sonunu getirdi. İmdada Nuh yetişti ve her kıtadan bir adam aldı, bir de bütün hayvanları. Hayvanlar ve insanlar gemide iş yapıyordu, bir işe yaramak iyi hissettirir. Neyse, Avrupalı camış gibi yatınca bununla konuştular. Avrupalı şöyle dedi: "Benim yeteneklerim sizinkilerden fazladır. Ben her şeyi görürüm, kendimce yorumlarım ve geleceğe yön veririm." Bütün karşı çıkmalara sadece bununla yanıt verdi, tam bir aptal gibi. Söyleyecek başka bir sözü yoktu.

Nuh'u hakem yaptılar ve Nuh şöyle dedi: "Sevgili çocuklar! Söylediklerinizde hem haklısınız, hem haksız. Ama siz daha sormadan, Tanrı sorunuzun yanıtını vermiş bulunuyor. Sizi haksız görmem elde değil, savaş ülkesinden gelen bu adam pek hoş bir konuk sayılmaz kuşkusuz. Bu gibi antikaların yeryüzünde ne işi var, bilmem. Ama bu tür insanları bir kez yaratan Tanrı neden böyle davrandığını biliyordur elbet. Hepimizin de bu beyaz adamların pek çok suçunu bağışlaması gerekir, zavallı dünyamızı bir kez daha mahvedip cezalandırılmasına yol açan bunlardır." (s. 15)

Çok kaderci, Nuh'tan fazlasını beklemek de olmaz. Neyse, sonuçta herkesin eşi var. Soylar devam edecek. Avrupalının eşi yok. Hikâye böyle bitse de ben gerisini getireyim; Avrupalı birinin eşine göz diker, hatta belki bütün eşleri alır. Çünkü bir Avrupalı, her zaman Avrupalıdır. Metaforik bir hikâyede mevzu böyle.

Kral Yu: Oğlum bu Çinli prensesler sadece Türkleri b*k etmemişler.

Kral Yu'nun imparatorluğu şahane. Zenginlik, işte efendime söyleyeyim, bolluk. Böyle şeyler. Lakin akınlara açık bir bölgede. Önlem olarak bir yarışma düzenliyor kral, en iyi projeyi seçiyor: gözetleme kuleleri. Belli aralıklarla yapılan kulelerdeki çanlar çalınacak, teey uzaklardaki kulelere kadar haber gidecek ve kısa bir süre içinde bütün ordu merkezde toplanacak. Olay bu.

Prensesin olayı batırmasına geldi sıra. Prenses, en büyük çanı imparatora bir kere çaldırıyor. Binlerce asker geliyor şehre falan, sistem süper işliyor. Lakin düşman müşman yok. Askerler kıl oluyorlar. Düşmanlar harbiden gelince yine katakulli yapılıyor diye gitmiyorlar merkeze. İmparatorluk cort. Yalancı çoban olayı yani.

Kent: Mü-kem-mel bir hikâye, anlatmakla olmaz bu. Şehirlerin doğada beliren urlar olduğunu düşündünüz mü hiç? Bir şehrin hikâyesi bu. İki alıntı ve geçiyorum.

"Bir gün önce döşenen demiryolu hattı üzerinde insanla, kömürler, araç ve gereçle, yiyecekle dolup taşan ikinci trenin gelmesi üzerine: 'İşler iyi gidiyor!' diye sesini yükseltti mühendis." (s. 24)

"Tek bir taşının bile artık ortada görülmediği, yıkık saraylardan birinin üzerinde genç bir çam duruyordu, daha bir yıl önce dağdan aşağılara doğru büyüyen ormanın ilk habercisi ve öncüsü olmuştu. Ama onun da şimdiden genç ağaçlardan bir orman sarmıştı çevresini. 'İşler iyi gidiyor!' diye sesini yükseltti bir ağaçkakan gagasıyla bir ağacın gövdesini döverek ve büyüyen ormanı, yeryüzünde o canım yeşilin ilerlemesini memnun memnun izledi." (s. 30)

Ya söylemeden edemeyeceğim; tipik Şipal çevirisi. Son alıntının son cümlesine bakın; devriklik takıntısı, bitmeyen cümleler ve bu alıntıda olmasa da ta-daa: Devcileyin! Devcileyin bir big boss, bir bölüm sonu canavarı. Her okuduğunuzda aklınız metinden uzaklaşacak, Şipal adını iliklerinizde hissedeceksiniz. Öff.

Kuş: "Ne bir çakır kuşu, ne bir tavuk denebilirdi; ne baştankara, ne ağaçkakan, ne ispinozdu. Montagsdorf kuşuydu, o kadar. Başka hiçbir yerde benzeri de yoktu, bir kezliğine bir kuştu işte." (s. 31)

Naifliği, güzelliği kes. O kadar laf ettik ama genele bakınca Şipal güzel bir çevirmen amcamız.

Bu yarı efsanevi kuşumuzun vasıtasıyla acayip politikalarla ve değişen toplumla karşılaşıyoruz. Güzel.

Hasır Sepetin Masalı: Hesse'nın hayatından bir bölüm. Genç, tanınmamış bir heveslinin resim yapma çabası. Ünlü bir ressamın hayatını okuyor, bir sandalyenin resmini yapmaya çalışıyor. Sandalyeyle tartışıyorlar, adam yazar olma hayalleri kuruyor bu sefer. Sandalyeyse adama resimle ilgili bazı derin bilgileri veremediği için üzülüyor. Yanlış başlamış bir ilişki. Bu kadar.

Özyaşam Öyküsü: Heh, Hesse'nin çocukluğundan giriyoruz.

"(...) Yaradılıştan uysal, kuzu gibi istenilen yöne yöneltilecek biri olan ben, her türlü buyruğa karşı hele çocukluk yıllarında baş kaldırdım. 'Mecbursun' sözünü işitmeye göreyim, çileden çıkıyor, yapmam istenilen şeyi yapmamakta diretiyordum. Bu özelliğimin de okul yaşamımı hayli olumsuz yönde etkilediğini bilmem söylememe gerek var mı. Gerçi dünya tarihi denen o eğlenceli derste öğretmenlerimizin söylediklerine bakılırsa, her zaman dünyayı, geçmişten aktarılagelen yasalarla bağlarını koparıp kendi içlerindeki yasalara uygun davranan insanlar yönetip değiştirmişti ve bu insanların önünde saygıyla eğilmek gerekiyordu. Ancak, derste anlatılan öbür şeyler gibi bu da yalandan başka bir şey değildi; çünkü biz çocukların arasından biri çıkıp da ister iyi, ister kötü niyetle gözünü karartarak verilen bir buyruğa ya da sadece aptalca bir alışkanlığa yahut moda bir davranışa karşı başkaldırayım dese, ne kimse saygıyla önünde eğiliyor, ne de böyle biri başkalarına örnek diye gösteriliyordu; cezalandırılıp alay konusu yapılıyor yalnızca ve öğretmenlerin ödleklik taşan o üstün güçlerinin altında ezilip çiğneniyordu." (s. 54-55)

Şu alıntıda Vasconcelos'u da, Ambjörnsen'ı da, Pink Floyd'u da bulursunuz, akla gelmeyen daha çoklarını da. Devamında bunlardan kurtulmanın, en azından katlanabilmenin yolunu söylüyor Hesse.

"Allahtan ki yaşam için değerine paha biçilmez bu önemli dersi henüz okula başlamadan öğrenmiştim. Uyanık, keskin ve ince duygularla donatılmıştım; bu duyulara bel bağlayabiliyor, onlar sayesinde haz dolu pek çok saat yaşayabiliyordum; sonradan her ne kadar metafizik ayartılara bir daha yakamı kurtaramayacak gibi kendimi kaptırmış, hatta duyularımı bazen perhize çekmiş, gereken ilgiyi kendilerinden esirgemişsem de, özellikle görme ve işitme bakımından ince bir duyarlık hep sadakatle eşlik etti bana, soyut bir görünüm taşıdığı zamanlar bile düşünce dünyam üzerinde etkin rol oynadı." (s. 55)

Eh, hayatı katlanılır kılan bu farkındalık olmasa mutlu insanlardan başka bir şey görmezdik. Düşünebilmek mutsuzluğu da beraberinde getiriyor ama bence değer. Sıkıntı şurada; çocuk sayılabilecek bir yaşta düşünmeye başlayan bir çocuk için hayatın kafesten farksız olması.

Hesse, dedesinin kütüphanesine gömülüyor, Latince ve Yunanca öğreniyor. Şiir yazıyor, hikâye yazıyor ve kitaplarla daha yakın bir ilişki kurmak için kitapçıda, sahafta çalışıyor. Hikâyelerinin tutulmasıyla birlikte Avrupa'yı, Hindistan'ı geziyor. I. Dünya Savaşı çıkana kadar. Savaşın bütün vahşetiyle yüz yüze geliyor. Hassas bir genç ve savaş. Hesse acılarla büyümüş bir adam ama acılarla yaşamış biri değil, gördüğü bütün faciaları taraf tutmadan inceleyebilecek kadar kendine hakim. Tabii duygusuz olduğu anlamına gelmiyor bu.

"1915 yılıydı, bir gün dayanamayarak kaleme aldığım bir yazıda korkunç bir felaketin yaşanmakta olduğu görüşünü dile getirdim, aydın geçinen kişilerin kin ve nefretin sözcülüğünü yapmalarından, yalanlar atıp büyük felakete övgüler döşenmelerinden duyduğum üzüntüyü belirten bir iki laf ettim. Hayli ihtiyatla açığa vurduğum bu yakınmam da, kendi ülkemin basınında adımın bir vatan hainine çıkmasına yol açtı. Benim için doğrusu yeni bir yaşantıydı bu; çünkü basınla o zamana kadar pek çok ilişkim olmuş, ama çoğunluk tarafından dışlanıp yüzüme tükürülen bir kimse durumuna asla düşmemiştim." (s. 61)

Hesse, dünyanın nasıl o hâle geldiğini düşünürken suçu önce kendinde, sonra bütün insanlarda buluyor. Yine de içinde bir umut yok değil. Fikirlerinden ötürü çıkarılan tantana da onca dostunun selamı sabahı kesmiş olmasına rağmen.

Bunların arasında dinin yeri de şu: "(...) 1919 baharında İsviçre'nin ücra bir köşesine çekilip münzevi bir hayat sürmeye başladım. Öteden beri (anne ve babamla dedelerimden devraldığım bir mirastı bu da) Hint ve Çin bilgeliğiyle haşır neşir oluşum ve yeni yaşantılarımı Doğu'nun simge diliyle açığa vuruşum, bana sık sık 'budist' isminin yakıştırılmasına neden oldu, bense buna gülüp geçtim, çünkü benim doğrusu Budizm kadar kendime uzak gördüğüm bir başka din yoktu. Ama yine de doğru bir yanı vardı beni böyle nitelemelerinin, bir nebze de olsa gerçeği içeriyordu, ama bunu ancak biraz ilerde anladım. Mümkün olsa da bir insan özgür olarak kendine bir din seçebilseydi, ruhumun en derin köşesinde saklı yatan özleme uyarak diyelim ki Konfüçyüs, Brahmanizm ya da Katoliklik gibi tutucu bir din seçerdim. Ne var ki, buna karşı kutba duyduğum özlemden yapar, söz konusu dinlere doğuştan yakınlık hissettiğim için böyle bir şeye kalkışmazdım; çünkü sadece bir rastlantı sonucu dindar Protestan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmekle kalmayıp mizaç ve yaradılış bakımından da bir Protestanım, şimdilerde var olan Protestan mezheplerine karşı beslediğim şiddetli antipati hiç de benim Protestanlığımla çelişki oluşturmuyor. Karşı kutba duyduğum özlemin nedeni de şu: Gerçek anlamda bir Protestan hem kendi kilisesinin, hem de başka kiliselerin karşısındadır her zaman, çünkü yaradılış onun olmuşa değil, olmakta olanın yanında yer almaya zorlar. Bu bakımdan Buda'nın da bir Protestan sayılacağı söylenebilir kuşkusuz." (s. 67)

İnançları konusunda bir kaya gibi sert, düşünceleri dağ gibi sağlam, böyle bir adama inanç değil, düşünce sistemi lazım. Katoliklik veya Budizm, ne olursa olsun, kendisi için bu yüzden ilgi çekici. Son cümleleri de bunu gösteriyor.

Metnin sonraki bölümü de ilginç; yaşadığı ana kadar yazan Hesse, geleceği kurgulayarak yaşanması mümkün olayları inceliyor. Tabii hapsedildiği odanın duvarına çizdiği resmin içine girerek kaybolmak bunlardan biri değil.

Kardeş Antonio'nun Ölümü: Bir rahibin ölümü ve yitip giden hayata son bir güzelleme. Tanrıyla uzlaşma demeyelim de, kaçınılmaz sonu kabullenme de var. Mistik biraz.

Büyücünün Çocukluğu: Kitabın ağır toplarından. Hesse'nin büyülü çocukluğu. Büyülü Gerçekçilik, çocukluktan doğmuş olabilir. Neyse, Sihirli bir dünyada yaşayan küçük bir çocuğun büyüdükçe hayali arkadaşlarını kaybetmesi, dünyanın değişmesi. Böyle şeyler. Hesse, bir zamanlar olduğu çocuğun bakış açısıyla yazıyor, yaşlı adamın sesini satırlarda duymak zor, son cümlelere kadar.

Ermiş Franz von Assisi'nin Çocukluğundan: Bir çocuğun kötülük ve iyilikle tanışması, şövalyelik hayalleri ve azize bir anne. Ne tatlı yav.

Chagrin D'Amour: Başarısız bir şövalye, başarılı bir ozan. Kralın kızıyla evlenmek isteyenler için düzenlenen bir yarışmada iki defa yenilen Marcel namlı kardeşimiz pes eder ve yarışmanın sonunda verilen ziyafette kraliçenin karşısına geçip çok hisli bir aşk şarkısı, ayrılık şarkısı söyler, sonra uzak diyarlara gider.

Ne prensesin, ne evlendiği adamın adı kalır geriye, bir tek Marcel'in şarkısı hatırlanır yüzyıllar sonra bile.

Orman Adamı: İşte bir kahramanın sonsuz yolculuğu daha. Çağlar önce ormanda yaşayan genç Kubu, kabilenin yaşlısı tarafından şutlanır ve lanetli olduğuna inanılan orman sınırına doğru gider. Söylenenlere göre ormanın dışına çıkanlar kör olmuştur, acılar içinde ölmüştür, kıça tekmeyi pat pat yemiştir, gözlerine parmak sokulmuştur. Yalnızlığın acısı, aydınlanma, şu bu derken Kubu kardeşimiz çıkar bakar ki bir şey yok, bir de yepyeni bir dünya var önünde. Helal lan Kubu.

İçte ve Dışta: Mistikli. Bilime çok deli inanan, safsatalardan uzak duran robot gibi bir kardeşimiz var. Bir de bunun mistikli bir dostu var. Kardeş, dostuna sezgi mezgi din min ne ayak çekiyor, dost da buna bir heykel veriyor, "Zamanı gelince gel, konuşalım," diye havalı bir çıkışla ortadan kayboluyor.

Bizim kardeş heykelle geçirdiği günlerden sonra, tabii nefret dolu günler bunlar, heykelin kaybolduğunu görüyor. Temizlikçi kırmış meğerse. Sonra heykelin düşüncesinden kurtulamadığını görüyor ve kafayı yiyor yavaş yavaş. Dostuna gidiyor, dost da, "İşte şimdi için dışın oldu, dışın için oldu," falan diyor. Böyle bir şeyler.

Çok Kitaplı Adam: Özdeşleştirme falan yapmadım, hayatımı gayet dolu dolu yaşıyorum ama bu hikâye benim için çok özel bir durumda. İlk beşe aldım.

Hayatını kitaplara adamış bir adam var, yaşlı. Okumuş da okumuş, öyle böyle değil. Bir gün bir de bakmış ki hayatlardaki olayların, insanların, kentlerin alayı dışarıda, pencerenin önünde uzanıyor ama göremiyor bizimki. En sonunda gerçeği fark ediyor, atıyor kendini dışarı. Sabahlara kadar dolanıyor, sonra yorgun düşüyor ve yere çöküyor. Bir kız geliyor adamın yanına, onu kendi evine götürüyor. Adam, "Bırakma beni, bir tek seni biliyorum," diyor. Kız da adam gibi aslında, daha yolun başında olması dışında. "Bırakmayacağım seni," diyor. Ne kadar güzel ya.
Üç beş tane hikâyeyi atladım, onlar da çok güzel. Ya bir şey diyeyim, gidip alın bunu. Emin olun pişman olmayacaksınız, değecek.
Yanıtla
1
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Diğer Taraf
Bachelard namlı bilgin bayımız der ki... Yani aşağı yukarı şöyle bir şey diyor, bakmaya üşendim şimdi: "Çok sevdiğimiz bir kitabı okumayı bitirir bitirmez tekrar okumalıyız. Böylece çeşitli ayrıntıları falan fişman görürüz." Ben tekrar okumadım ama kafayı kurcalayan bir tanesi görülüyor mesela. Çabuk unutan, dikkatsiz okurun gözden kaçıracağı bir hadisenin gelişi en baştan belli: "(...) Fakat hikâyemi anlatırken tuhaf bir şey oldu. Gerçeği titizlikle hesaba katarak deneyimlerimi kağıda dökerken bir de baktım ki, farkında olmadan, bizzat şahit olmamın ya da ikinci bir şahıstan duymamın mümkün olmadığı kimi olayları ayrıntılarıyla anlatmışım. Patera'nın varlığının, bir topluluğun bütün bireylerinin hayal gücünde yarattığı tuhaf etkileri daha sonra göreceksiniz, dolayısıyla sözünü ettiğim gizemli kahinlik gücünün de Patera'nın işi olduğundan hiç şüphem yok." (s. 11)

Yazım aşamasında aşırı bir planlamanın olup olmadığını bilmiyoruz, sonradan eklenmiş gibi duruyor. "Ben bir şeyler yazacağım ama sanki ben yazmamışım gibi olacak, ambiyansın sihrine verin," diyor okuyucuya. Yönlendiriliyoruz, yiyen yesin.

Anlatıcıyla Claus Patera liseden arkadaş. Beraber takılıyorlar, sonra yollar ayrılıyor. Yıllar geçiyor, Patera'nın bir yardımcısı çıkıyor ortaya. Patera'nın deli zengin olduğunu, Orta Asya'da kallavi bir arazi aldığını, bu arazide bir ülke kurduğunu söylüyor. Amaç bir ütopya yaratmak değil, bir distopyaya doğru evrilen dünyadan soyutlanmak. Bu sebeple Patera her türlü bilimsel ilerlemeye karşı, ülkesi duvarlarla çevrili ve tek bir giriş kapısı var. Tamamen yalıtılmış bir coğrafya.

"Rüya Ülkesi çağdaş uygarlığın mutsuz ettiği herkes için bir sığınak, onların her türlü günlük ihtiyacını sağlayan bir barınaktır." (s. 13)

Buna bağlı bir olay daha var. Franz adlı yardımcıya göre "olağanüstü insanlar için var olan olağanüstü durumlar" Rüya Ülkesi için en önemli yapı taşı. Rüya Halkı'nın değer yargıları da farklı haliyle. Bayımızın söylediğine göre bir anti-dünya burası. Rüyalar, bütün bir halkın inandığı tek şey falan. Böyle ilginç bir yer. Franz'ın geliş amacı, anlatıcıyı Rüya Ülkesi'ne davet etmek. İlgi çekici olsun diye üzerinde muazzam bir miktar olan bir çek de yazıyor. Öncesinde Patera'nın hikâyesi var. Dayımız ava mı ne gidiyor Orta Asya'ya, orada yaralanıyor ve bir kabile tarafından tedavi ediliyor. Bu kabiledekiler beyaz tenli, mavi gözlü. O topraklar için garip tipler. Pek kimseyle ilişkileri yok, altı üstü 100 kişiler zaten. Kendi yağlarında kavrulan, modernlikten zerrece nasiplenmeyip mutluluk içinde yaşayan şeker insanlar. Şehir inşa edilince mekanlarında yaşamaya devam ediyorlar. Mistik tayfa diyelim bunlara.

Evler, binalar getirilmiş Avrupa'dan. Parça parça. Hepsi eski, duvarları kararmış. Birleştiriyorlar ve şehri oluşturuyorlar. Tamamen yapay bir dünyada, yapboz gibi parçalardan oluşan bir ülkede teknolojiden kaçmak biraz zor olsa gerek, zira teknoloji de haliyle yapaylıktan geçiyor ve görünüşü değil, özü bildiği için rahat bir yaşam süremeyecek insanlar. Şehirde orta sınıf var, ordu var, gecekonducular var. Son derece başarılı bir yapay dünya. Yapay. Rüyaları bu yapaylıkta değerlendirecekler ve bu yüzden her şey tepetaklak olacak. Bütün bunları anlatıcının asla bitmeyen melankolikliği arasında göreceğiz. Anlatıcı kendisi söylüyor bunu, böylece mekan atmosferi için koşullanıyor okur. Özgür olmak isteriz ama merakımız cezbedildiği için devam ediyoruz.

Anlatıcı, eşini yolculuk konusunda ikna ediyor ve ver elini Orta Asya. Trenle gidiyorlar, haliyle oldukça fantastik ortamlarla karşılaşıyorlar. Kendilerine göre böyle, yoksa anlatıcının söylediği bir şey var, iyi güldüm: "Sanırım doğuya özgü şehirlerin nasıl olduğunu biliyorsunuzdur. Tıpkı vatanınıza benzerler, sadece doğudadırlar." (s. 36) Böyle dediğine kanmayın, Binbir Gece Masalları'yla karşılaştırıyor yolculuğu. Neyse, şehre yaklaşıyorlar ve eşyaları alınıyor. Yeni olanlar sadece, eskilerine müsaade var.

Şehir haliyle garip. Güneş hiç görülmüyor, hava hep bulutlu. Ve en önemlisi, insanların hepsi biraz rahatsız. Alfa Ayının Kabileleri'ndeki gibi, her çeşit. Nevrotikler ve bu nevrozlar rüyaların zenginleşmesi için önemli. Sanki bir rüya fabrikası kurulmuş gibi düşünebiliriz. Almanlar için, Fransızlar için mahalleler var. İnsanlar dediğim gibi garip; çocuk yapmıyorlar ve geleceği düşünmeden yaşıyorlar. Gelecek bir tuzak, kaygılarla dolu bir zaman. Bu insanlar uyuşmuş gibiler.

Anlatıcımız ressam, iş falan buluyor ve arkadaşlar ediniyor. Mesela filozof bir berber. Sınıfsal bir ayrım sezinlense de insanları tanıdıkça kesin çizgilerle bir ayrım olmadığını görüyoruz. Ayrım oluşturacak bir bilinç de yok aslında, bütün şehir bir büyünün etkisinde sanki. Mesela bir saat kulesi var, insanlar bu kuleye girip çıkınca arınmış gibi hissediyorlar. Din, felsefe, sosyal hayat, her şey görünürde var, fakat ölü bir şekilde. Anlatıcı, bunu her yerde kokusu alınan bir maddeye bağlıyor. Ülkenin ruhu da diyebiliriz buna. Patera'nın hiçbir zaman ortaya çıkmayışı da buna bağlanabilir elbet, anlatıcının durmadan aramasına rağmen. Bir iki kez görülüyor, onda da yüzünden sayısız yüz geçiyor, sisli misli. Bir haller olmuş yani. Adamın kendisi rüya olmuş. Anlatıcı, özünün sonsuz öze dönüştüğünü söyleyerek her şeyin bir olmaya doğru gittiğini söylüyor falan. Böyle işler.

Bizimkinin karısı ölüyor, ondan sonra şehir yavaş yavaş çözülmeye başlıyor. Bu çözülmede ülkeyi yıkmak için yollanan Amerikalı bir ajanımızın da katkısı oluyor. Amerika-teknoloji-gelecek. Çıkarın bir şeyler işte. Her neyse, hayvanlar ve böcekler şehri ele geçiriyor, insanlar delirip birbirini öldürüyor, böyle şeyler. Sonuçta hiçbir şey olduğu gibi kalmıyor, en baştaki o mavi gözlü falan kabilemiz hariç. Onlar bir ideal, varlıklarını sürdürecekler. Ne olursa olsun.

Böyle ilginç bir roman. Pek hoş.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Korkma Ben Varım
Murat Uyurkulak demiş ya işte karnavalda katliam çıkması gibi bu kitap diye, öyle değil. Bu kitap karnavalın ta kendisi. İster kuytuda adam öldürün, ister söylediğiniz yalanlara inananlara kıkır kıkır gülün. Tamamen size kalmış.

Murat Menteş'in söyleşilerini kıyısından köşesinden dinledim. Kendisi mesela odada oturan bir adamı anlatmanın artık meeh olduğunu söylüyordu. Katılmıyorum. Herkes odada oturmuştur, oturacaktır ya da bazı okurlar oturanın halinden anlayacaktır. Güneşin altında söylenmemiş bir sözün olmaması noktasından yola çıkarsak her yazarda o adam değişecektir, güneşin aynı kalmasına rağmen. Tanımadığımız biri olacaktır o, tanıdıklarımızdan bambaşka biri, dolayısıyla oturan bir adam, başka bir oturan adam değildir. Bunun dışında söylediği bir şey daha var, tamamen katılıyorum. Oyunlar oynamak lazım, bilerek ve isteyerek. Oulipovari. Uzun zamandır Perec'ten, Yaşam Kullanma Kılavuzu'ndan etkilenip etkilenmediğini düşünürdüm Menteş'in, bu romanda Perec Amca'ya rastlayarak doğruladım kendimi. Aynı şekilde reklam dünyasında yıllarca çalışıp en sonunda öeeh diyerek sektörden ayrılan ve güzel güzel şeyler yazıp aklımızı alan Frédéric Beigbeder'den de bahsedebiliriz. Menteş için karnaval yaratıcısı diyebiliriz bu konuda; Beigbeder'nin reklam dünyasına giydirmeleri, ki Palahniuk da buna dahil, Perec'in yapboz parçaları olan hikâyecikleri ve insanları, Tarantino'nun Tarantinoluğu ve adı geçen geçmeyen bir sürü şey. Kolaj, postiş, ne derseniz deyin, bir yerlerde Murat Menteş de mevcut, bütün ağırlığıyla. Güldüğü şeylere başka insanların da gülmesini sevdiğini söylüyordu bir yerde. Ben gülüyorum, biri yumruk yedikten sonra, "Buna bayıldı" gibi bir cümle vardı. Güldüm, sonra akışa kaptırdım kendimi. Okuduktan sonra nasıl bir tat kalıyor biliyor musunuz, uzun bir yolculukta verilen molalardan birinde yenen lezzetli bir yiyeceğin yola tekrar çıkınca unutulmuş tadı. Çok hızlı, belki de bu yüzden Murat Menteş'in romanlarının kısmen unutulma eşiği daha düşük. Yani Dublörün Dilemması'nda Baudrillard'ı unutmadık, meyve suyu hadisesini unutmadık ama bunlar oyun olmalarıyla yer etti. Edebiyatın ne olduğunu tartışmak gibi bir niyetim yok, çağın isteklerine de olabildiğince kulak tıkamak istiyorum. Sadece şunu söyleyeceğim; Murat Menteş'in romanında insana dair bir şeyler varsa da hız yüzünden flulaşıyor. Kaos, reklamlar, hız... Bunların arasında biz ne kadar varız, ya da ne kadar var olmak istiyoruz, okur ne kadar var olmak istiyor, ya da karakterler ne kadar var olmak istiyor, sıkıntı burada. Ruhi Mücerret elimde, onu da okuyacağım kısa bir zamanda, umarım Menteş o romanda farklı bir şeyler denemiştir diye düşünüyorum, zira tüm insanların bu keşmekeşi yaşıyor olması mümkün değil. Günümüzün edebiyatı bir şey istemiyor, verileni alıyor sadece.

Doğru, yanlış, kafanıza göre. Bir reklam patlaması yaşıyor Ruhi Mücerret, Murat Menteş hiç durmadan alıntılar yapıp derdini anlatmaya devam ediyor, bu dertlere de katılıp katılmayabilirsiniz. Diyeceğim; yazar ne söylerse söylesin, okur nasıl yaklaşırsa yaklaşsın, doğum günü pastasının içine konmuş bomba gibi bir kitap bu.
Olaylar çok karışık. Aşk Bakanlığı diye bir şey var, aşık olanlar bu bakanlıktan AŞKart alıyorlar. Bakanlığın üst düzey çalışanları öldürülüyor, Fu lakaplı basın danışmanı bu ölümlerin ardındaki gücün peşine düşüyor. Bütün oklar Hayati Tehlike'yi gösteriyor. Tehlike, mafyanın en baba adamlarından biri.

Müntekim Gıcırbey, Fu'nun liseden arkadaşı. Ünlü bir düşünürün söylediği gibi, bir insanın hayatı lisede nasılsa ilerleyen zamanlarda da öyle galiba. Ünlü bir düşünür olayını salladım ama söz doğru. Neyse, Müntekim de Menteş'e özgü ilginç şirket çalışanlarından biri. Haksızlık yapanların canına okuyor. Meşhur bir reklam patronunun altına sıçırtıyor bir konuşma sırasında, adamı yok ediyor falan. İşte neyse, Müntekim Şebnem Şibumi'ye aşık oluyor. Hayati de Şebnem'i elde etmek için bazı güzel numaralar çekiyor, sadece filmlerde olacak cinsten. Numaraları da mafyanın katakullilerinden aynen alıyor. Müntekim ve Hayati birbirine düşüyor falan. Acayip olaylar.

Bitmedi, süper kahramanlar grubu var, yaşlı aktörler, aktrisler. Hayati'nin evladı bir telekinetik. Müntekim'in II. Abdülhamit'ten kalma bir papağanı var. Bu bölümler Ersin Karabulut tarafından çizilmiş, metinsel bir anlatı yok. Bu da güzel, bu da bir oyun. Ondan sonra başka ne var, bir adet doktor zebellah zenci var, Müntekim'in adamı. Bir dünya insan.

Şey de var, daha gizli alıntılar, isim vermeden. 42. sayfada "sırlar mezarlığı kalp" hadisesi var. Menteş'in Halil Cibran okuduğunu düşündüm, Cibran'ın sırlara mezar olmakla ilgili bir iki güzel sözü var. Arayıp bulmaya üşendim şimdi.

Beigbeder dedik, al: "AŞKart'ınızı her üç yılda bir yenilemeniz gerekiyor." (s. 46) Hemen Aşkın Ömrü Üç Yıldır'ı hatırlayıp sırıtıyoruz.

Eh, ironik hadiseler de mevcut: "Kalabalık, intikam alamadığı için suça yönelen ilkel bir yaratık. Muğlak bir töhmet altında kalmak pahasına, şu karmaşık dünyada basit bir yaşama razı. Reklamlarla fişteklenen yığınların tek bildiği, örümcek ile sinek arasında pazarlık olmayacağı. Kitleleri etkileyen her söz yalan." (s. 161) Sayın kari, nasıl bir yorum çıkarırsan çıkar. Ben buram buram ironi kokusu aldım, alıyorum.

Roman içinde roman, ya da gerçek içinde roman, ya da tam tersi. Hayati Tehlike'yle Şebnem Şibumi tanışırken Şibumi kendini Dilara Dilemma diye tanıtıyor, Tehlike de bayanın çok nüktedan olduğunu, zira o romanı kendisinin de okuduğunu belirtiyor. Sonra bir de bakıyoruz, Müntekim işte liseden Nuh Tufan'ın arkadaşı, hatta Nafile Filinta olarak geçiyor. Kurgunun nerede bitip gerçeğin nerede başladığını ya da başlamadığını bulun da söyleyin bakalım.

Böyle. Birçok karakter sırayla anlatıcı rolüne bürünüyor, bu geçişler konusunda Menteş başarılı mı, eh. Üslubun dışına pek taşmamakla beraber yarattığı farklılıklar garipsetmiyor. Mesela Şibumi, tarih mezunu bir ablamız. Anlattığı gün tarihte neler olduğunu söyleyerek başlıyor lafa. Güzel bu, lakin en güzeli Hayati Tehlike'nin telekinetik evladı Gerçek Tehlike'nin anlattığı bölümler. O yaşlarda bir çocuk tam olarak öyle konuşur, birebir. Süper.

Böyle. Her karakter bir kurgu dünyasında bulunduğunu biliyormuş gibi, her birinin söyleyeceği erdemli, ağır bilgili sözleri var. Her biri küçük bir Ahmet Midhat Efendi. Her şeyi bir yana bıraktığımızda elimizde bir panayır var, okuyup keyfini çıkartalım ve Menteş'in ağır ağır istikamet değiştirmesini dileyelim.
Yanıtla
3
3
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Diş ile Düş Arasında
Yitik Ülke Yayınları var, bildiniz? Kapakları ilginç hani. Görseniz garanti bilirsiniz.
Müge Sandıkçıoğlu'nun denemeleri. Arka kapağa Mario Levi'nin yazara destek verici cümleleri alınmış. Güzel de olmuş; bir yazarla tanışırken referans önemli. Sandıkçıoğlu'nun referansı gayet sağlam, Mario Levi'nin ve Murat Gülsoy'un yaratıcı yazarlık atölyelerine katılmış. Diş hekimiymiş, yazıdır çizidir pek severmiş, blog sahibiymiş, böyle şeylermiş.

Zannediyorum ki yazılar kronolojik olarak dizilmiş, çünkü ilk bölümler pek parlak değil. Nasıl diyeyim, üniversitede bir hocamız vardı ve sonradan öğrendiğime göre çoğu hocanın yaptığı bir şeyi yapardı: Heyecanla bir şeyler anlatan öğrencisini dikkatle dinledikten sonra, "Evlat, ilginç şeylerden bahsediyorsun ama bilmediğimiz/farklı bir şeyden bahsetmiyorsun," derdi. Biraz böyle; mesela yazma güdüsü, yabancılaşma, kendini bulma çabası, hayat-bir-tiyatro-ve-hepimiz-oyuncuyuz gibi metaforlar. Eyh diyoruz ama fark ediyoruz ki olay başka bir boyuta doğru kaydı kayacak. Bir şeyler geliyor ağır ağır, o yüzden şevk kırılması yaşamadan okumayı sürdürüyoruz. Zaten giriş bölümünde yazarın düştüğü notla beklentilerimizi aşırı yükseltmediğimiz için bir sıkıntı olmuyor.

O gelen şey, Biraz Gülse Birsel, biraz Gani Müjde kokan nefis yazılar. Kronolojik diye tahmin etmemin sebebi bu; Sandıkçıoğlu sonradan, yaza yaza açılmış sanıyorum. İkinci kitabı da çıkmış, daha yeni. Onu da okurum umarım.

90 küsur sayfa bir şey, maksimum iki saatte okursunuz. Kafa dağıtmak için birebir.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kabal
Clive Barker'ı Clive Barker's Undying'le duyanlar, gözümsünüz. Şimdi oyundan sahneleri izleyince komik geliyor ama o zamanlar deli gibi korkardık. Öcüler, yaratıklar, kesik kelleler... Of, gece vakti oynayamazdım. Sonradan Karanlıkta 33 Yazar'da karşılaştık Clive Barker'la, şimdi hikâyenin adını hatırlamıyorum ama psikopat bir şeydi. Deneyci bir dayımız vardı, bu dayı bir arkadaşını hapsedip palyaço fobisi yoluyla kafayı yedirtiyordu, kafayı yiyen dost da intikam falan alıyordu. Acayip bir şeydi.

Kabal benim ilk Clive Barker kitabım.
Kabal... Gecenin efendisi olmuş. Okuyunca pek öyle bir şey göremesek de gayet gaz bir giriş. Yani sonda bir şeyler oluyor ama efendilik kurumuyla bir alakası yok sanıyorum. Neyse, görürüz.

Boone, Decker namlı psikoloğuyla görüşürken aklına Lori geliyor, sevgilisi. Lori'ye veda etmek zorunda, çünkü Decker'ın gösterdiği fotoğraflar insan anatomisiyle ilgili ilginç çalışmalar içeriyor. Kesik dalaklar, işte efendime söyleyeyim, kopuk bacaklar. Kelleler falan. Decker, bunların hepsini Boone'un yapmış olabileceğini söylüyor. Boone için kayıp zamanlar var ve bu kayıp zamanların neyle dolu olduğu konusunda Decker yardım ediyor. Tabii diyalogların arasında ayrıntılara dikkat etmek lazım, en baştan bir rota çiziyor bize bunlar: "(...) Masanın üzerindeki mezarlığa baktı, hafif yamuk duran bir fotoğrafı orta parmağıyla düzelterek diğerleriyle aynı hizaya getirdi." (s. 19)

Eh, obsesif psikolog fikri orijinal değil, öylesine konduğunu söylemek de kolaycılığa kaçtığı için burayı aklımızda tutuyoruz. Bir silah gösterilmişse o silah patlayacak.

En sonunda Boone cinayetleri işlediğini kabul ediyor, tabii bunda Decker'ın yönlendiriciliğinin başarılı olması da var. Seanslar dört yıldır sürüyor ve Decker, tanı koymak için Boone'a biraz daha sabırlı olmasını söylüyor. Boone da bu sabrı intihar etmek için kullanıyor, lakin ölmüyor. Hastaneye kaldırıyorlar bunu, orada Narsis'le karşılaşıyor. Boone, Midian'ı birçok hastadan duymuş, Narsis'ten de duyuyor. Midian, bazılarının kabul edildiği, ait olduğu bir dünya. Nerede olduğunu söylüyor Narsis. Kafayı yemiş bir herif, Midian'a almamışlar bunu. Yaşıyormuş çünkü. Adam öyle delirmiş ki suratını kesiyor, o hengamede Boone hastaneden uzuyor. Midian'a gidiyor. Midian terk edilmiş bir kasaba, mezarlığı falan var ve sadece bir mezarlık değil orası; yerin altında ayrı bir dünya var.

Peloquin ve Jackie, Boone'u görüyorlar. Bu ikisi Gecedölü, yani yer altına ait. Neyse, Peloquin Boone'a dalıyor, kurt gibi bir şey zaten. Bir dişliyor, kasları, etleri, meme ucunu falan hep götürüyor. İkinci dişlemeden önce polislerin geldiğini görünce uzuyor arkadaşıyla birlikte. Polislerle birlikte Decker da geliyor ve Boone'a cinayetleri kendisinin işlediğini söylüyor. Kendisi bir seri katil, işini çok iyi yapıyor ve ardında hiçbir iz bırakmıyor. Hastalıklı derecede özenli bir herif. Düğme gözlü ve fermuar ağızlı bir maskesi var, onu kullanıyor. Bu maskeye kimlik vermiş, konuşuyorlar falan. Doktor akıl hastası, zevk için cinayet işlediğini söylüyor falan. Boone bir katakulliyle Decker'ı atlatıp mekandan dışarı kaçıyor, o sırada sırtına kurşunu yiyor ve Decker, "Silahlı!" diye bağırıyor. Barker'ın yarattığı atmosfer gayet başarılı, bunun için bir dünya örnek vermek istemiyorum ama şunu almadan edemedim:

"Otomobillerinin arkasında toplanmış adamlar yalnızca onun kanlı ellerini gördüler. Suçlu olduğu yeterince açıktı. Silahlarını ateşlediler.
Boone kendisine doğru gelen kurşunları gördü. Soldan iki, sağdan üç, tam karşıdan kalbini hedefleyen bir tane. Kurşunların yavaşlığına, seslerinin uyumuna şaşacak kadar zamanı oldu. Sonra kurşunlar tek tek saplandı: Bacak, kasık, dalak, omuz, yanak ve kalp." (s. 52)

"Yalnızca", bir kelime sağa kayacak, onun dışında bir sıkıntısı yok. Neyse, The Matrix'ten önce yazılmış bir şey bu. Şahane.

Her şey böyle başlıyor. Sonrasında Boone'dan haber alamayan Lori, sevgilisinin peşine düşüyor. Eh, aşkla karışık korku hikâyesi bu. Gerçi öyle aman aman korkutmuyor ama türü sevenler için tatmin edici. İşte bu Decker'ın yediği haltları öğreniyor Lori, adamdan kaçıyor, Midian'a gidiyor, Boone'un izini sürüyor falan. Öldürülmek üzereyken Boone kurtarıyor bunu, tabii artık aşağıdakilerin arasına karıştığı için insan değil, yaşamıyor. Ölü ve şekil değiştirebiliyor falan. Sonrasında olaylar. Boone yakalanıyor, Narsis sayesinde uzuyor, Midian açığa çıkarılıyor, ufak çaplı bir savaş oluyor falan. Sonunda aşk kazanıyor deyip gayet bayık bir şekilde noktalıyorum.

Yani güzel; karakterlerin değişim geçirdiği sahneler vardı, anlatımı oldukça zor ayrıntılar gayet güzel aktarılmış, çevirmenin de başarısıyla. Boone'un dönüşümü mesela. Gayet okunması, korkulması.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zargana
Türk işi Gecenin Sonuna Yolculuk'un yazarı Günday'dan bir edebiyat bombası! Hayat, varlık, oyun, yokluk, varlık, hiçlik! Şunu aklımızdan çıkarmayalım: Zargana insan değildi. Bundan sonra her şey anlam kazanacak. Kazanabildiğince. Zargana'nın insan dışılığı o kadar çok tekrarlanıyor ki ister istemez, "Bu gencimiz hayvan çocuğu bir mahluk, tamam anladık," diyor okur. Metnin en büyük sıkıntısı bu; göze sokmak. Bir Ellis'e bakın; asla böyle bir şey bulamazsınız, karakterler ne kadar arıza olursa olsun.
Çift zamanlı bir metin bu; diğer kurgusal zaman Zargana'nın çocukluğuna ait. 12 yaşındaki gencimiz tecavüze uğruyor, bir kızla karşılaşıyor ve beraber katakullilere giriyorlar. Sonra yakalanıyorlar, kız hapse giriyor. Romanın sonunda zamanlar birleşiyor; herkes rolünü oynarken Zargana hapisten çıkan kızı alıp başka bir memlekete doğru yelken açıyor.

Sırf anlatıcı sayesinde bile kapkara kesilen bir dünya. Baygınlık verici. Anlatıcının olaylara pek karışmadığı romanlar okuru da koşullamıyor haliyle, eğer bir oyun amacıyla karışma yoksa tabii. Bu güzel bir şey işte, özgür okur.

Şarkılar... Genelde şişkinlik yapan ayrıntılar bunlar. Gotik bir mekanda Sisters Of Mercy çalması belki bir şeyler çağrıştırabilir okura, belki. Lakin Death mi çalacağıdı mesela. Eklemlendiğini söylemek zor, bu konuda Hakan Bıçakcı'yla yarışıyor Günday. Evet, güzel müzik dinleyen adamlarsınız ama tohum serper gibi serpmeyin gözünüz sevem.

Düşünceler falan. İlk kez bunlarla karşılayanı etkiler. Hiçlik, anarşi, kaos, insanlar.

Hakan Günday bunun bir aşk romanı olduğunu söylemiş, 12 yaşındaki Zargana'yla Betty arasındaki aşkın romanı. Değil. Bunların aşkı öyle aman aman üstünde durulacak bir şey değil, zaten kurguda da durulmamış. Bence Koma'yla sevgilisinin aşkı sayesinde buna bir aşk romanı denebilir, o birkaç sayfada olayı iki çocuğun aşkıyla kıyaslanamayacak kadar güzel anlatmış Günday.

Çift zaman var dedik ya, Zargana'nın çocukluğu bariz daha başarılı, bir noktaya kadar. Olabildiğince zorlama hadiseler olsa da okuru o dünyaya çekebilen bölümlerdi onlar, diğerine oranla. Haplanma bölümleri var, gayet başarılı. Çaresiz bir çocuk böyle anlatılır.
Eh, meraklısı için tatmin edici, sonuçta Hakan Günday bize bir şey anlatmaya çalışıyor, beğenmesek de bizde pek görülmeyen bir şekilde anlatmaya çalışıyor, sırf bunun için dinlemeye çalışalım.
Yanıtla
6
4
Destekliyorum  12
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Korkunun Bütün Sesleri
Metis'in 90'ların başında giriştiği derleme olayları var böyle, üç dört tane falan. Bilimkurgu Öyküleri diye geçiyor.
Sunuş bölümünde hikâyeleri derleyip çeviren Sedef Öztürk'le Levent Mollamustafaoğlu, bilimkurguyu doğuşundan günümüze kadar dönem dönem inceliyor. Bir de Türkiye'de bilimkurgu için yapılanlar var ama haliyle fazla bir yer tutmuyor.

Korkunun Bütün Sesleri (Harlan Ellison): Woody Allen'ın Zelig diye bir filmi var, manyak bir film. Adamımız yanına kim gelirse gelsin onunla muhabbet kurar, mevzu ne olursa olsun. Sadece o da değil, rolünü öyle benimser ki mesela yanına gelenler siyahi mi, o da siyahi olur. Yanına gelenler çekik gözlü mü, o da çekik gözlü olur. Süper olay. Bunu korkuya uyarlayın, hikâyenin olayı bu.

"Biraz ışık verin bana!" diye çığlık atan bir adam var, bir odaya kapatılmış. Bu adam Richard Becker, müthiş bir tiyatro oyuncusu. Zamanının en iyisi. Farklı rolleri çok başarılı bir şekilde oynuyor. Sırrı şu; balıkçıyı mı oynayacak, gidiyor mesela balıkçılarla yaşıyor iki ay. Böyle bir adam. Büründüğü farklı rolleri gerçek hayatına da yansıtıyor ne yazık ki, kafayı yiyor birazcık. Mahkeme, akli dengesinin bozuk olduğuna karar veriyor ve akıl hastanesine kapatılıyor Becker. On numaraydı bu.
Güzel bir derleme. Türe giriş için öneremem de BK sevenler için mis.
Yanıtla
2
4
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Biz
Geçen sene Rusça aslından çevirisiyle ilk kez İthaki'den çıktı. Bende 1988 tarihli, Ayrıntı'dan çıkmış ilk baskısı da var, İngilizceden çevrilmiş.
Ütopyaları okurken hep merak etmişimdir; bir bireyin fikirlerinin, bireyin fikirlerini şekillendiren düşünce sistemlerinin koca bir topluma uygulanması hiçbir sıkıntı oluşturmaz mı, her şey yolunda gider ve bütün insanlar mutlu mu olur diye. Devlet'i düşünüyorum, sonra çeşitlemelerini düşünüyorum. Campanella'nın, Bacon'ın, More'un ütopyalarında mevzular biraz değişse de sonuç aynı. Eğitim, ekonomi, aile ilişkileri düzenli. Her şey tıkırında. Görünüşte böyle, bu sisteme ayak uydurmak istemeyenler ne olacaktı? Dönüştürülmeye mi çalışılacaklar, kovulacaklar mı? Sonuçta devlet de canlı bir varlık sayılır, her ne kadar durağan gözükse de dünyayla birlikte değişmek zorundadır, uyum sağlamak zorundadır veya başkalarını kendine uydurmak zorundadır. Ütopya da kendini yenilemeli. Bunun muhaliflere yansıması nasıl olacak?
Girişte Bülent Somay'ın on numara bir yazısı var. Önce Orwell'le Zamyatin'i ele alıyor. Aynı zamanlarda ne yaptıkları, nerelerde oldukları mesela.

"Orwell, Zamyatin'i bilirdi; Zamyatin'in ise Orwell'den söz edildiğini duyduğu bile meçhul. Zamyatin 1920'de bir roman yazdı; hâlâ ülkesinde basılmıyor. Orwell, Zamyatin'in romanını okudu (1924'te yapılan İngilizce çevirisinden), 1948'de kişileri ve konusuyla ona çok benzer bir roman yazdı: 1984." (s. 6)
Bu basım yasağı Gorbaçov'un açılımları zamanında kalktı galiba, bir yerde okudum ama hatırlamıyorum, bu kitapta olabilir. Uzun uzun yazmayacağım, kapsamlı bir 1984-Biz karşılaştırması var, benzerlikler ve farklılıklar detaylıca incelenmiş.

Bu yukarıda ütopyalar hakkında düşüncelerimi Somay'ın yazısında, daha geniş bir bakış açısıyla incelenmiş şekilde buldum, sevindim. Kitabın bir bölümünde yer alan "sayıların sonsuz olması gibi devrimlerin de sonsuz olduğu" fikrinden yola çıkarak şöyle diyor Somay:

"(...) Tarihe bir son, gelişmeye bir nihai hedef koyan düşünce tarzı, devrim sonrasını bir evrensel durağanlık hali olarak algılayacaktır. Hedefe varılmış, devrim bitmiştir. Artık sorun dönüştürmek değil, zaten dönüşmüş olanı fedakarca çalışarak güçlendirmek, takviye etmektir. Ya da böyle demektedir yeni iktidar sahipleri. Platon'dan Wells'e kadar tüm geleneksel ütopyacıların temel hatasıdır bu. Ütopya (ister hayal edilerek isterse de 'bilimsel çıkarsamalarla' kurulsun) hep böyle tasarlanageldi: Tarihin, gelişmenin sonu, insanlığın varabileceği en mükemmel toplum biçimi. Ütopyanın kendisinin de gelişmeye açık olması gerektiğine ilk işaret eden Wells oldu, ancak bu fikri geliştirip bir sanat yapıtının temeli haline getiren ilk kişi de Wells'ten büyük ölçüde etkilenmiş olan Zamyatin'dir." (s. 8)

Birilerinin ütopyası, birilerinin distopyası olur. Ütopya baskıcıdır, çelik pençeyi baktığınız her yerde hissedersiniz. Nasıl giyineceğiniz, nasıl eğitim göreceğiniz, nasıl evleneceğiniz, kısacası nasıl yaşayacağınız önceden bellidir. Somay'ın söylediği bir sözle bu kısmı bitiriyorum: "Özgürlük mü, mutluluk mu?" (s. 10) Şahsen eşimin devlet -ya da her neyse- tarafından seçilmesini istemem. "Merhaba, sizin için mü-kem-mel bir eş bulduk."
Tek Devlet var bir tane, insanların benliğini yok edip homojen bir grup oluşturmuş. Almanların toplama kamplarında olduğu gibi insanlar sayılardan ibaret, isimleri yok. Ruhsuz insanlar; duygu yok, hayal yok, hiçbir şey yok. Saydam bir dünyada yaşıyorlar, herhangi bir mahremiyet yok.
D-503'ün anı kayıtları üzerinden ilerliyor roman. Günlük olarak ifade etmek zor, herhangi bir tarih düşme, günü gününe kaydetme mevzusu yok. Tabii aylar sonra kaydedilmiş şeyler de yok, en fazla iki, üç günlük aralıklar var.
Distopyaların babası bu, diğerleriyle kıyaslandığı zaman elbette basit gelebilir ama değerinden bir şey kaybetmiyor. Yazıldığı zamanda SSCB'nin adı SSCB bile değildi, Lenin yeni yeni palazlanıyordu, gulag nam insanlık trajedileri de yeni yeni kuruluyordu. Müthiş bir öngörü denilemez belki ama olayların nereye gidebileceğini iyi tahlil etmiş Zamyatin. Tabii kendisi bayağı iyimsermiş; bu çalışma kamplarında ölen milyonlarca insan, Tek Devlet'in çatısı altında ruhsuz fakat mutlu olarak dolanıyor.

Güzel bayağı, gönül rahatlığıyla alınabilir.

Yanıtla
46
23
Destekliyorum  14
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Deli Aşk
Uzun mesafe ilişkileri, bağımlılık, aşk, geçmişe bağlılık, bu tarz şeyler üzerine bir roman.
Roman iki bölüm. İlk bölümde anlatıcımız Cem Soner'in birkaç gününe odaklanıyor. Cem 50'li yaşlarının sonunda bir gazeteci. Eşi Elif ölmüş, Elif'le olan ilişkisi üzerinden geçmişini ve yaşadığı günü sorguluyor.

Eski günlerde Elif Paris'te yaşıyor, ara ara İstanbul'a geliyor. İlişkileri bir garip. Karısını sürekli aldatan, kendini dev aynasında gören bir adam var ve karısı olmadan yaşayamayacağını düşünüyor ama kendini beğenmişliği, egosu son derece tavan. Sözde eski solculardan. Yıllardır çalıştığı gazetenin yeni müdürüyle takıştıktan sonra başka bir gazeteye geçmek için hazırlanıyor ama yeni müdürle yapacağı maaş pazarlığını düşünerek rahatsız oluyor. Oysa paraya ihtiyacı yok, eşi Elif öldükten sonra Elif'in sahibi olduğu Feneryolu'ndaki köşkü yıktırıp apartman diktiriyor oraya. Bunun getirdiği bir vicdan azabı da var, Elif için o köşk çok önemliydi, Elif'in hayatıydı orası. Böyle azaplar, yaşlılık falan, bol viskiyle, votkayla beraber Cem'in evin içinde oradan oraya gezinmesiyle birlikte ortaya çıkıyor. Cem böyle bir adam. Kadınlara düşkün, hatta Elif'in kuzeni, aile dostu olan Sibel'e bile yükselmeye kalkıyor adam. Elif'in kadınlardan haberinin olmadığını düşünüyor, sonra kendisinin de aldatıldığını düşünüyor. Tatminsiz bir adam. Yakışıklı. Rezil. Boş teneke, çağının çok uzağında.

İkinci bölümde anlatıcı direkt Elif. Roman bambaşka bir boyut kazanıyor burada, Cem'in basın dünyasında, kadınlar dünyasında tutunabilmesinden çok daha derinlikli bir mücadele var.

Elif'in babasıyla olan ilişkisi. Adam büyükelçi, Elif'in annesi ölünce Fransız bir kadınla evleniyor. Bu yüzden Elif, babasını affetmiyor, adamı yaşlılık günlerinde yalnız bırakıyor. Çok sonra pişman oluyor ama işte, çok sonra.

Elif'in İstanbul'la olan ilişkisi. Feneryolu'ndaki köşk. Bildiğimiz konaklardan, nesiller beraber yaşamış burada. Halalar, teyzeler, bir adet candan babaanne. Elif çok düşkün babaannesine, konakla ilgili bütün güzel anılarında babaannesi var. Zamanında şiir de yazarmış Elif, yaşama sevinciyle dolu bir kızmış. Cem'le tanışınca her şeyi bırakıyor. Neyse, ailenin üyeleri öldükten sonra Sibel, Sibel'in eşi Mustafa ve Cem, konağı sattırıp apartman diktirmek istiyorlar. Elif kabul etmiyor, bütün geçmişi o konak. Bu konak mevzusu bir yana, İstanbul Elif için kaos şehri. Çirkinleşmiş bir şehir. Burjuvayla varoş yan yana. Bu burjuva muhabbeti de ayrı bir olay; Elif burjuvaziden nefret etmesine rağmen kendi de bir burjuva. Gerçi Elif karakteri tamamen zıtlıklar üzerine kurulu; bir yandan sevip bir yandan nefret ediyor. Bu İstanbul için öyle, Cem için de öyle. Deli aşk buradan geliyor.

Paris'te küçük bir arkadaş grubu var Elif'in, onlarla takılıyor. Paris'teki dünyası çok küçük, varoluşsal acılar falan. Cem'e duyulan özlem, nefret, şehir, hepsi birbirine karışmış. Ne yapacağını bilemiyor Elif, Cem'in kadınlarından haberdar. Kristof'a kaçıyor bu yüzden. Kristof, Elif'ten on yaş küçük, doğu felsefesiyle kafayı yarmış bir arkadaşımız. Çok olgun bir insan, Elif için acil çıkış. Bunca nefretin içinde Elif'in mutluluk duyabileceği tek insan. Bir iki çekinceli andan sonra sevgili de oluyorlar, fakat Tibet'e yolculuğa çıkıyor Kristof, himayesine aldığı Jean var bir tane, Elif'e diyor ki ona göz kulak ol, iyi bir çocuktur falan. Oysa Jean ne yapıyor, Kristof'la çektirdikleri, çıplak oldukları bir fotoğrafı gösteriyor. Diyor ki Kristof herkese karşı içtendir, sadece sana karşı değil. Çıldırıyor Elif, sonrası biraz kapalı olarak anlatılsa da intihar.

Romanın olayı şu: Elif'in çıkmazları, uzak bir memlekette ne orayı, ne de burayı ev olarak benimseyememesi, babasal mevzular, Cem'e duyduğu aşk. Bu aşk çok garip. Yani hepimiz aşık olmuşuzdur veya aşka benzer şeyler duymuşuzdur, lakin hiçbir zaman tam olarak aptala bağlamamışızdır. Kendisi yerine tercih edilen onca kadına rağmen hâlâ aynı insana bağlı kalmak nedir? Okur odaklı bir incelemede bunu sormak bana kalırsa doğal, lakin yersiz. Yazara bağlı kalmak istiyorum.

Burada aşk değil de takıntı var bana göre. Elif geçmişine öylesine bağlı ki en küçük bir şeyi bile hayatından çıkarmak istemiyor. Mesela küçük dolap gibi bir şey var, Cem ondan bir an önce kurtulmak istiyor ama Elif İstanbul'dayken onu kimselere vermek istemiyor. Zeigarnik etkisi, yani yarım kalan şeyler daha iyi hatırlanıyor. Elif'in hayatı hiçbir zaman, hiçbir açıdan tamamlanmış değil. Tam bir şeyleri yoluna koyarken, Kristof'la yeni bir başlangıç yaparken ve Cem'e ayrılmak istediğini söylerken bir zırtapozun lafıyla hayatı yine alt üst oluyor. Psikolojik olarak çabuk çöküyor, kolay kolay da toparlanamıyor.

Böyle bir roman. Selim İleri falan övmüş, tam onun kalemi de, eh işte... Hastalıklı aşka meşke düşkünseniz on numara gider, öbür türlü sıkıntılı. Bir de Atatürk'ün muhabbeti pek geçiyor, Elif Atatürk'ün İstanbul'unu bulamıyormuş artık falan. Mümkündür, roman yazıldığında o zamanların üstünden 60 yıl geçmişti çünkü. Zaman hızla ilerliyor dayılar, herkes kendi şehrini kendi yapmak zorunda. Şahıslara bağlı kalırsak yerimizde sayıyoruz. Melahat Hanım'ın Düzenli Yaşamı'nda da benzer mevzular vardı. Peride Celal'i anlayabiliyorum, tam bir cumhuriyet kadını. Lakin kendisine katılmıyorum.

Bu kadar. İyi geceler, bu sıcaklarda ne kadar mümkünse artık. Yanıyoruz.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir