Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cüce ile Bebek
Kâmuran Şipal'ın çevirilerini şıp diye tanımak için birkaç kelime yeterli. Mesela "hanidir" ve mesela "devcileyin" gibi. Fakat son nokta sanıyorum şu: "(...) 'Aman da Meksika'nın güneşi' şarkısını söylüyorlardı." (s. 112) Dsfds, Meksika'yla bizim türküleri çağrıştırabilen sanırım bir tek Şipal. Çeviri emektarı kendisi, çok da dalga geçemiyorum, bazı çevirileri gerçekten buram buram çeviri koksa da ortada büyük bir emek var. Ben şahsen Şipal'ın ellerinden öperim.

Böll'ün öyküleri küçük insanların öyküleri; gerek savaş sonrasının, gerek toplumda yer edinme sıkıntısı çekenlerin hayatlarına şöyle küçük fakat derin pencereler. Evet.
Cüce ile Bebek: Bir istatistik memurunun dinle ilgili araştırması, dine karşı toplumun farklı kesimlerinden insanların tepkileri ve camda görülen bir biblo. Küçük şeyler. Deyince akla bizde hikâyenin başlangıcı geliyor akla ama Böll'ün öyküsünde bu: "İlkin sustu kadın. Ellerini önlüğüne kuruladı. Ağzı açık, gözlerini dikerek bana baktı: 'Allah,' dedi, 'iki Allah var, biri zenginlerin Allah'ı, öbürü yoksulların.'" (s. 8)

Üzgün Yüzüm: Somurttuğu için kanunlara karşı gelen bir adamın polislerle başının belaya girmesi, hüküm giymesi. Özgür aklın zincire vurulması mı diyeyim, yoksa gülemeyen bir insanın sıkıntısı mı? Çeşitler çok.

Köprü Başında: Bir köprünün başında insanları saymakla görevlendirilmiş bey hakkındadır. İstatistik eleştirisi var. Şu kadar insan öldür katilsin, bu kadar öldür istatistiktir tarzı. Bu arada saymanımız aşık olduğu kızı da sayıyor, ayırt edemiyor diğerlerinden. Bak şimdi, deli çıkarım: Görev mi, duygular mı? Sartre'ın Duvar'ında benzer olmasa da aynı temelde bir çatışma vardı. Onu da anlatacağım. Neyse, bu böyle.

Lohengrin'in Ölümü: Yoksul bir çocuk hastanede ölmek üzere. Kardeşlerine yemek yapacaktı eve gidebilseydi. Vaftiz edilmemiş. Ölümüne yakın bir rahibe tarafından vaftiz ediliyor. Trajik bir şey.

Hesapta Olmayan Konuklar: Bu süper. Hayır diyemeyen bir çiftin evine fil bırakıyorlar, aslan bırakıyorlar. Sirk sahibi rica ediyor çiftten. Yarı aç yarı tok, öylece yaşıyorlar. Nasreddin Hoca-Timur vakası gibi.

Bütün öyküleri almıyorum, biraz heyecanı da olsun kitabın. Hehe. Almadığım bir öyküden tadımlık:

"İşin en berbat yanı bir mesleğimin olmaması. Şimdilerde insanın bir mesleği bulunması gerekiyor da. Öyle diyorlar. Bir vakitler hep söylerlerdi, meslek olmasa da olur, bize yalnız asker gerekli derlerdi. Şimdi insanların bir mesleği olsun diyorlar. Böyle söylemeye başladılar ansızın. İnsanın bir mesleği yoksa tembel olurmuş." (s. 46)

Militarizmin, savaşın olduğu yerde evine eksik kolla ekmek götürebilecek, para yollayabilecek insanların huzurlu dünyası... Süper.

Rujuklar Ülkesinde: Rujuk dili ve gelenekleri hakkında dünyada uzman olan tek bir adam var: James Wodruff. İki öğrencisinden biri sığır çiftliği açıp ortadan kaybolmuş, en iyisini yapmış. Diğer öğrenci de hikâyenin anlatıcısı. 13 yılını Rujuklar için harcıyor, sonra onca araştırmanın, onca emeğin ödülü olarak aç kalıyor. Meyve yetiştirmeye başlıyor. Böyle şeyler dünyanın umrunda değil pek. En iyisi araştırılan kavmin topraklarından dönmemek.

Genç Bir Kralın Anıları: Kabile reisi gibi bir genç var, babası ölünce tahta bu geçiyor. Lakin tahtlık bir durumu yok. Kompozisyonla, matematikle uğraşan biri. Evlendiği kızla birlikte ülkeden kaçıyor, bir sirkte bilet satmaya başlıyor. Ülkesinden sürekli telgraflar geliyor. İşte ayaklanma bitti, şu kadar ölü var. Bir gün geliyor, bir zamanlar kralı olduğu insanlardan geriye bir müzedeki üç beş parça eşyadan başka bir şeyin kalmadığını görüyor. Biraz üzülüp bilet satmaya gidiyor yine. Böyle.

Elsa Baskoleit'in Ölümü: Yine bir savaş sonrası. Savaşa giden ve dönmeyi başaran genç, işi dolayısıyla doğup büyüdüğü yere gider ve çocukken tanıdığı Elsa'yı arar. Elsa'nın annsiyle karşılaşır. Kadın psikolojik olarak çökmüştür, sürekli aynı şeyi söyler. Söylediği şeyi söylemiyorum, malum.

Sonrasında yine savaş, küçük mutsuzluklar, küçük mutluluklar ve Böll'ün hayatın içinde erimiş, eğer yazılmamış olsalardı kimsenin bilmeyeceği, belki de hatırlamayacağı insanları. Böll güzel, savaşın getirdiği hiçlikten tutup çektiği insanları daha güzel. Ben olsam okurdum. Ki okudum.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bu Satırların Okuruna Sonsuz Lanet
Edebiyatı oyunlaştıran metinler, aynı zamanda edebiyatı yenileyen metinler. Oulipo'nun oyunları bir yana, tamamen farklı işler peşinde koşan adamların kaygı gütmeden, programsız, veya programlı, ve üstüne basa basa bozmaları, düzeltmeleri, çekmeleri, itmeleri, bebeklerin arka arkaya doğmalarını sağlıyor. Pat pat pat. Makine gibi. Bunlar büyüyorlar, doğuruyorlar veya doğurtuyorlar. İnsanın soy ağacıyla edebiyatın soy ağacı bir.

Yeni oyunlar türetmek eğlenceli. Şifreler çözülüyor, beri sayfalarda geçen ayrıntıları ardıllarda da yakalanıyor, tamamen başka bir şeye mercek tutuluyor olsa da. Oynuyoruz ve son sayfayı bitirip kitabı kapadığımızda yorulmuş oluyoruz, çünkü beyin yanıyor bazen, bazen hayranlıktan tekrar okuyasımız geliyor ama o serüveni bir daha yaşamayı göze alamıyoruz. Acıdan dolayı bazen de.

Bu Satırların Okuruna Sonsuz Lanet, diyaloglardan ibaret. Diyalog, bu kadar. Ne kadar zor bir iş olduğunu düşünün. Tahlil yok, tasvir yok, sadece konuşma. 12 Angry Men'i izlemeden öyle film mi olur la diyen kardeşler, onun bir de görüntüsüzünü ve sadece iki kişilik olanını düşünün. Biçemin diğer ucunda da sürdürülen yalanlar, yalanlarla tamamlanan gerçekler, veya tam tersi, gerçeğe bürünmüş yalanlar ve daha birçok benzeri var. Mükemmel bir uyum ortaya çıkmış. Müthiş.
İki adamın konuşmaları. Yaşlı Ramirez bir huzurevinde ömrünü tamamlamaya çalışıyor. Geçmişi yıllar boyunca kaldığı hapishaneden çıkınca silinmiş. Kendisi siyasi suçlu, ailesi Arjantin'de öldürülmüş ve insan hakları komitesi gibi bir şey, Ramirez'i New York'ta gizliyor. Mavi köşede dövüşecek olan adamımız Larry. 60 kilo, 36 yaşında, orta sınıftan gelen bir eski akademisyen. Tarihçi, sosyolog. Dünyaya sırtını çevirmiş bir adam. Bahçıvanlık, garsonluk, öğretmenlik, bir sürü işe girip çıkmış. Sonra hastabakıcı olarak Ramirez'i haftanın iki üç günü gezdirmeye başlıyor, olaylar da böylece başlıyor.

En baştan söyleyeyim; bu kitabı harbiden anlamamış olabilirim. Yani anladığım kadarıyla bir halüsinasyon olayı var, sürdürülen yalanların bir noktada gerçeğe dönüşmesi hadisesi var. Tamamen kendi uydurmalarım da olabilir ama edebiyat da böyle bir şey. "Ya adam burada şunu demek istiyo aslında." Dsfd.

Ramirez her şeyi unutmuş, baba olmayı hatırlamak istiyor mesela. Aşık olmanın nasıl bir şey olduğunu hatırlamak istiyor. Larry önce pek bulaşmıyor adama, işimize bakak dayı diyor. Ramirez bir şekilde Larry'nin hayatına sızmaya çalışıyor. Hayat hakkında bazı gevezelikler. Koşuya çıkmış bir kadın hakkında. Ramirez'in anlamını unuttuğu bazı kelimeler hakkında. Sonra küçük bir çatlak beliriyor Larry'de. Baba konusunda. Babalar da sıkıntılı, annelerden daha sıkıntılı hatta. Larry'nin babası işçi, basit bir adam. Sendikayla işi olmamış, bazen çok sert, bazen sevgi dolu, düz bir insan işte. Anne güzel bir kadın. Oğlan anneye aşık. Ödipal kompleks. Bunlar daha sonradan ortaya çıkıyor, başlarda Ramirez'in duyduğu iç ses var.

"'Sadece bir tek ses duyuyorum. İki tarafın da birbiriyle konuştuğu zaman bile. Ama bu benim sesim değil... Bu genç bir ses. Kulağa hoş geliyor; kararlı, güçlü ve insanın içine işleyen. Oyuncu sesi gibi. Ama bir hemşire ya da herhangi birini çağırdığımda kendi sesimi duyuyorum. Çatlak ve titrek. Hoşuma gitmiyor.'”

İnsan düşünüyor, acaba Larry, Ramirez'in iç sesi mi? Tahminim şu yönde; Larry yanında olmadığı zaman Ramirez'in geçmişini hatırlamasının bir yolu yok. Kitaplarına çıkardığı bazı notlar var ama onlar da pek bir şey ifade etmiyor. Dolayısıyla gece olduğu zaman kendi Larry'sini yaratıyor. Bu yüzden kitabı okurken bu iki farklı Larry birbirine girebiliyor ki yazarın yapmaya çalıştığı da bence buydu. Birbirini tamamlayan insanlar.

Sonradan Ramirez'in Larry'nin babası olduğu bölümler, Larry'nin Ramirez'in oğlu olduğu bölümler, gerçekle gerçek olmayan arasındaki çizginin ortadan kalkması, Ramirez hakkındaki gerçeğin ortaya çıkmasıyla yaşlı adamın ölmesi. Yalanlar içinde yaşıyor ve kimliğinin ortaya çıkması her gün biraz daha yaklaşıyor, o zaman korunmayı da bırakıyor. Bir bölümü düş ürünü olduğu düşünülen Larry kalıyor bir tek, kitabın sonundaki bazı yazışmalardan anlaşılan bu.

Derin bir okuma gerektiriyor, yolda molada okunmaz. Oyunlara açık olanlar için.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gülerek
Refik Erduran'ın anıları. Yahya Kemal var, Nazım Hikmet var, Kemal Tahir var. Bir sürü insan var, Refik Erduran bunların tam ortasında.

Kitabın adı neden öyle, çünkü Erduran için hayata gülmek lazım. Çok şakacı bir doğaüstü bilincin her şeyin sorumlusu olduğunu düşünüyor, bu yüzden hayata bakışı böyle. Kitabının adı da bu yüzden.
Birçok bölüm var, ben bölüm adlarını vermeyeceğim. Kıvrıklardan gidiyorum, mesela Nazım Hikmet'le daha kitaba başlar başlamaz karşılaşıyoruz. Refik Erduran, af sonrasında özgürlüğüne kavuşan Nazım Hikmet'i yurtdışına kaçıran adam. 50 yaşına gelmiş, dört hastaneden raporlu bir insanı askere almaya kalkarsan, peşine adam takarsan doğal bir şey. Bir konuşmalarında üstü kapalı olarak Sabahattin Ali'den bahsediyorlar, Nazım Hikmet'in korktuğu şey aynı akıbeti paylaşmak. Bu kaçış olayını ayrıntılarıyla anlatıyor Erduran, fikir kendisinden çıkmış mesela. Bir motorla Karadeniz'e açılıyorlar, Plekhanov adlı bir şilebe rastlıyorlar. Nazım Hikmet, "Ben Türk şairi Nazım Hikmet, ülkenizden ödül aldım!" falan diye bağırıyor. Adamlar Bükreş'le iletişim kuruyorlar, oradan Moskova'yla iletişim kuruluyor ve Nazım'ı gemiye alıyorlar. Erduran, Nazım'ın, "Gel lan sen de," teklifini geri çeviriyor ve kaçışına yardım ettiği, çok sevdiği abisinin söylediklerini yapmak üzere memlekete dönüyor: Kitap yazmak ve film çekmek. Kaçışın planlanışı, aksilikler, her şey mevcut.
Yahya Kemal'e geldik. Şimdi Yahya Kemal, bir medeniyetin aynası olarak görülür. İstanbul onun için tarihiyle, Çamlıca, Üsküdar, Eyüp gibi semtleriyle bir rüya şehirdir. Kendisinin İstiklâl Harbi Yazıları da oldukça önemlidir, faydalıdır. İstanbul'u kendi estetiğiyle yoğurmuş bir sanat adamı ve Tanpınar gibi adamların da hocası. Ders zamanlarında İstanbul'u gezerlermiş, şiirler okurlarmış, bir sürü sanatsal şey. Demek istediğim, tam kültür bombası bir abimiz. Bir de öbür taraf var ama; Yahya Kemal nasıl bir insandır? Mesela önü alınamaz, çirkinliğe varan boyutlarda bir yemek yeme arzusu olduğundan bahsedilir, bu yüzden de dönemin meşhur karikatürlerinde şişko, çok şişko, en şişko olarak çizilir. Yakup Kadri'yle miydi neydi, düello edecek noktaya gelmiş bir hiç yüzünden, takıntılı bir insanmış. Bir de Nazım Hikmet'in annesiyle olan mevzular var. Galata Köprüsü'ydü galiba, annesi Nazım'ın özgürlüğü için çalışıyor, boynuna bir tabela asmış, protesto ediyor yaşananları. Yahya Kemal, bir zamanlar aşık olduğu bu kadını görünce başını çevirip yoluna devam ediyor. Böyle şeyler var, hoş olup olmadığı insanın kendisine kalmış bir şey. Tanpınar hayranı bir hocamız, bir derste, "Günlüklerini okuduğum zaman çok şaşırdım ve üzüldüm, bu benim bildiğim Tanpınar olamazdı," dedi. Ne bekliyordun ki diyecektim, diyemedim. İdeal bir karakter yaratıyoruz sevdiğimiz yazarlar için ama öyle olmuyor. Sanatla kişiliğin keskin çizgilerle ayrıldığı insanlar var. Tabii bunun yanında sanatı kişiliğe kurban etmemek de gerekiyor. Ben Yahya Kemal'in şiirlerini severim, yarattığı estetizme büyük saygı duyarım ama bana bir yamuk yapsa kedi gibi bir insan olmama rağmen tokatlardım gibime geliyor, tokatlardım ve dönüp arkama bakmazdım bile. Göbeğine kafayı çakardım, bir de döner tekme. İki seksen.

Neyse, Erduran çocukken evlerine Yahya Kemal ve arkadaşları geliyormuş, sofrada şiirler, şarkılar, yemekler, gırla.
Ertem Eğilmez'le kurulan yayınevi, Kemal Tahir'in bazı cozurtmaları, Yaşar Kemal'e yapılan haksızlıklar, bir sürü şey. Ekleyeyim; Yaşar Kemal'in İnce Memed'ini ilk okuyan ve basan, bir anlamda Yaşar Kemal'i edebiyata kazandıran insan Erduran'dır dersek abartmış olmayız.

Anılar her zaman çeker insanı, çünkü ne olduğunu, nelerin yaşandığını gerçekten bilmek isteriz. Erduran'ın anıları bu açıdan kaçmamalı.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Son Yemek
Anlatıcı genellikle anlatıcı, esas adamımız "Yazar" olarak geçiyor ama Yazar'ın da anlatıcı rolüne büründüğü bazı bölümler var. Onun haricinde anlatıcı. Evet.
Yazar, onuncu kitabını yazmaya çalışıyor ama aklına bir türlü bir şey gelmiyor. Başarısız bir evliliğin ardından Selma diye bir hanımla beraber. Kendine güveni yok, evliliğe karşı, sık sık kendiyle çelişiyor, burcu muhtemelen Balık. Babadan kalan evi satıp deniz gören bir çatı katı satın alıyor, burada yazacak. İnşallah.

Okumaya başlar başlamaz bir düşle karşılaşıyoruz, polisler evi basıyor ve ne kadar kitap verse çuvallara doldurup gidiyorlar. Yazar uyanıyor, gerçekten de kapının çaldığını duyuyor. Bu noktada bir düşünüyoruz, acaba fantastik bir olaylar mı olacak? Çünkü büyük şehirde yalnız insan kadar acayip olaylar yaşamaya müsait biri yoktur, hele böyle bir adam söz konusuysa. Karısına korkularını anlatmamış, sadece bunalımını yansıtmış, bu yüzden de şutlanmış. Zamanında liberal bir yayınevinde çalıştığı için her an yakalanmayı bekliyor ama öyle bir şey yok, adamın kendi kuruntusu. En büyük derdi kitabını bir türlü yazamamak ama, ne yaparsa yapsın yazamıyor ve bunu Semra'yla olan ilişkisine de yansıtıyor. Bunalım sebebini Semra'ya söylediği gün bir mektup alıyor, gomonik hadiselerde bulunup kaçmak zorunda kalan, evli barklı, adı meçhul bir adamdan. Şimdi kitabın sonuna kadar bu mektupların kimden geldiğini bilmeyeceğiz ama böyle kurgulara bulmaca gibi yaklaşıp işin keyfini piç edenler anlar ki iki ihtimal var; Semra veya Yazar. Yazar, mektupları kendi yazıyor olabilir, şizofren falandır ve buradan olay çekildiği yere kadar gider. Pek mümkün değil, 90 sayfada çözümlemesi zor. Geriye Semra kalıyor. Eh, sonuç pek şaşırtıcı olmuyor o zaman.

Bu mektuplar geldiği sürece Yazar kitabını bitiriyor, bu sırada Selma bir burs kopararak İngiltere'ye gidiyor altı aylığına, Yazar çok kötü oluyor. Garanti aldatır bu beni, falan. İlişkileri de bir acayip; sanki deney faresiymişler de sonuçlarını konuşuyorlarmış gibiler. Bir sıcaklık yok. Seks var da o seksi hiç yapma daha iyi.

Bir de bu mektupların içeriği. 70 ve 80 dönemi için çok canlı detaylar içeriyor. İşkenceler, kaçmalar, kovalamalar. Böyle.

Şu AFA'nın gözünü seveyim, neden battıkları ortada. Böyle güzel şeyler basarsan seni kim okur arkadaş, kapağı yaldızlı şeyler basıcan. İşi bilecen, işe gitmeyecen. Bu.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Jimi Hendrix
Hendrix'in çocukluğu biraz bilinen bir hikâye: Küçük hırsızlıklar, okul ve kiliseyle uyumsuzluk, aile özlemi ve tam bir özgürlük ortamı. Babası dindar, sevecen bir insan. Annesi babayla zıt, eğlenceli bir kadın. Anlaşamıyorlar, Jimi küçükken parçalanmışlığın ne olduğunu görüyor. Kilise müziğini çok sevmesi ve kiliseden atılması da önemli olaylar. Kurallara uygun giyinmediği için şutlamışlar bunu. O günden sonra bir daha kiliseye adım atmamış.

Jimi'nin müziğe ilgisi kiliseden de önce, babasının tarak ve kaşık çalmasıyla başlamış. Eskiden köleler malikanelerden kaçarken yanlarına kaşık da alırlarmış, bu kaşıklar büyüklüklerine göre ayrılıp enstrüman olarak kullanılırmış. Babasını izleyen Jimi, kilise deneyiminin ardından güney kökenli blues ustalarına ilgi duymaya başlamış. Howlin' Wolf, B. B. King, Muddy Waters. Ailesine göre plaktan dinlediği şeyleri birkaç dakika sonra çalıp geliştirebiliyormuş. Yolunu da çizmiş aslında bu şekilde, okuldan atılış hikâyesi pek bilinen bir şey. Beyaz bir kızın elini tuttuğu için seksi bir öğretmen tarafından okuldan atılmış. Jimi de, "N'oldu yoksa kıskanıyor musun?" demiş.

Askerlik zamanları 1961'de başlıyor. Paraşütle 25 atlayıştan sonra ayak bileğini kırıyor ve müziğe geri dönüyor, Little Richard'ın orkestrasına katılıyor, birçok ustayla birlikte çalarak kendi kendini yetiştiriyor. Başkalarıyla çalmaktan sıkılıp kendi müziğini yapmaya karar verince de New York'a gidiyor. Yokluk zamanları. Gitarını rehin bırakıyor, sonra da satmak zorunda kalıyor. Jimi için büyük bir üzüntü. Curtis Knight bu noktada Jimi'nin karşısına çıkıyor. İki gitarından birini Jimi'ye veriyor, beraber bir şarkı kaydediyorlar ve kulüplerde çalmaya başlıyorlar. Jimi LSD'yle ve birçok insanla tanışıyor. Sahnede yaptığı şeyler için onu izlemeye gelen tonla insan var.

"Bu her zaman Jimi için güdüleyici olmuştur: Hiçbir zaman benmerkezci olmamıştır. Müzik hakkında veya başka bir konuda bir şeyler sormak isteyenlerle sohbet edecek zamanı mutlaka vardı." (s. 32)
Aynı zamanlarda Jimi'yi şans eseri izleyen Miles Davis, Jimi'nin sahnedeki aşırılıklarının kendisini çok şaşırttığını ve öncesinde daha önce öyle bir şey görmediğini söyledikten sonra ekliyor: "Fakat birçok açıdan Jimi ile birbirimize benziyorduk. Çünkü sağımın, solumun belli olmayışı, beni istenmedik pek çok manşete sokmuştu, bu da gerçekte sadece popülerliğimi artırmıştı. Kamuoyunun aykırı insanları sevdiği defalarca ispatlanmıştır, özellikle yadsınamaz bir yeteneği de varsa. İşte bu nedenle, Jimi ile bir çeşit görünmez bağ kurmuştuk. Jimi o zamanlar bile aykırı biriydi ve kesinlikle yadsınamaz bir yeteneği vardı." (s. 33)

Curtis ve Jimi, 1964-1967 arası birlikte takıldı. Pek çok şarkı, pek çok konser ve bir doğaüstü olay, her şeyi birlikte yaşadılar. Olay gerçekten çok garip. Curtis bir rüya görüyor; Jimi leylak rengi bir sisin içinde, yüzünde mutluluk okunuyor. "Uyandığımda doğruca Jimi'ye gittim, o görüntüden ve onda gördüğüm şeyden söz ettim. Uzun bir süre konuşmadan garip yüzüme baktı. Sonra da şöyle dedi: 'Curtis, sana bir şey söylemek istiyorum. Şu an 1965 ve ben beş yıl içinde öleceğim: Ama buradayken birçok yol katedeceğim ve bir gün sevgi, barış ve özgürlük iletileri tüm dünyada paylaşıldığında, ister istemez öleceğim.'" (s. 35)

Bunun üstüne Curtis, The Ballad Of Jimi'yi yazıyor ve Jimi sözleri okur okumaz şarkıyı hemen kaydetmek istediğini söylüyor. Birlikte kaydediyorlar, Curtis çok mutlu oluyor. Yoğun bir dostluk var aralarında. "O zamanlar gerçekten pek anlamadığım birçok konu üzerine Jimi benimle defalarca konuşmuştu: Başka bir dünyadan bu dünyaya fırlatılışını, acı çekmemizin neden gerektiğini ve ruhani dünyada kesin bir yerimiz olmasına izin verilmeden önce nasıl belirli bir manevi yüceliğe erişmemiz gerektiğini anlatmıştı. Şunu anlamıştım ki, yaşamın birtakım gizli güçleri yazgımıza kılavuzluk ediyordu, çünkü Jimi Hendrix'in sıradan biri olmadığını bana gösteren birçok şey olmuştu." (s. 38)

"Bu dünyaya fırlatılma" olayı Hemingway'de de, Bukowski'de de, pek çok sanatçıda da mevcut. Düşündürücü bir şey, çoğu sanatçı aynı şeyi hissediyorsa gerçekten böyle bir mevzu var mı acaba.
"Gitarımı Monterey Pop Festivali'nde yaktım, çünkü verebileceği her şeyi vermişti. Söylenecek her şey burada işte. Muhteşem bir alev dalgasıyla uğurlandı, adeta o gece benim adıma oluşturduğu ebedi oluş için bir ağıt gibi." (s. 91)

Jimi yeteneğinin farkında olsa da konserler öncesinde çok stresli, anlaşılıp anlaşılamayacağını merak ediyor. Acaba performansı kusursuz olacak mı, seyircilerle olumlu bir atmosfer yaratabilecek mi, bütün düşündüğü bunlar. Olayın maddi boyutu konusunda ilgilenmiyor. Konserlerden aldıklarının hepsi menajere gidiyor ve gerekirse menajerlerden para istiyor Jimi, hesap kitap yok yani. Bunun dışında acımasız eleştirmenler, sülük gibi yaşayan onlarca groupie ve roadie. Jimi hassas, her şeyi içinde yaşayan, müziğiyle dışa vuran biri ama bir noktaya kadar yakıyor kendini, bütün insanlara ışığından verebilmek için.

Avrupa günleri özellikle okumaya değer, Pete Townshend'in bazı bazı kıskançlık kokan yorumları için bile okumaya değer. Yani ne diyeyim ki, adamı bilen bilir. Varsa şekliniz, Jimi'ye bekleriz. Nokta.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hawkline Canavarı
Vonnegutvari bir mizah, uyuşturucunun garip cortlatması, bolca western ve gotik ortamlar, Brautigan'dan biricik bir macera!

Cameron ve Green, 20. yy. başlarında kiralık katil gibi çalışan iki ortak, istedikleri ücret ödendiği zaman indiriyorlar. Cameron bir sayıcı; yolda kaç defa kustu, kaç ağaç gördü, her şey aklında. Green biraz daha normal bir herif. Sihirli Çocuk bunları buluyor, bir iş için Bayan Hawkline'ın kendilerini beklediğini söylüyor ve yola düşüyorlar.

Eve vardıklarında Bayan Hawkline mevzuyu anlatıyor. Babası kimya profesörü, evin altındaki buz mağaralarının girişine kurduğu laboratuvarda insanoğlunu kurtaracak -burayı tam hatırlamıyorum- bir formül üzerinde çalışırken ortadan kayboluyor ve Bayan Hawkline, aşağıdan gelen korkunç gürültülerden sonra laboratuvarın girişini kapıyor. Bu sırada Sihirli Çocuk, Bayan Hawkline'ın ikizine dönüşüyor yavaş yavaş. Bunlar hep kimyasal işte. İki kovboydan biri -Green olabilir- etrafı gözlemliyor ve bir ışık parçacığının sürekli kendilerini izlediğini görüyor. Bir de gölge var, o da onları izliyor. Kovboy anlıyor ki aşağıda canavar falan yok, canavar hep evin içinde ve insanların beyinleriyle oynayıp duruyor. Mesela Bayan Hawkline'a bir şemsiyelik çok tanıdık(!) geliyor falan. Sonra bu ışığı gölgenin de yardımıyla viski dolu bir kavanoza -galiba- kapatıp yok ediyorlar, ev yanıyor, profesörün bütün çalışmaları kül oluyor, şemsiyeliğin aslında yaratığın gazabına uğramış profesör olduğu anlaşılıyor. Kovboylarımız murada erip kızlarla evleniyorlar, bir süre sonra boşanıp serseri hayatlar yaşıyorlar falan. Böyle bitiyor.

Metin fragmanlar halinde ilerliyor denebilir; bölüm başlıkları metni onlarca parçaya ayırıyor. Konağın ortamı adamı Otranto Şatosu kadar olmasa da bir karanlığın, tedirginliğin içine çekiyor. Şemsiyelikten, ölü adamların dirilmesinden falan hiç bahsetmiyorum, kimyasal işler çok eğlenceli olmalarının yanında son derece şaşırtıcı. Ortaya karışık bir serüven, bulursanız alın derim.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Siyah Madonna
Aç kurtlar gibi saldırıp koca kıtanın iliğini kemiğini kurutan Avrupalılara bir "şş", yerlilerin dünyasına büyülü bir bakış, kısacası efendi olmak -iki anlamıyla- üzerine öyküleriyle Lessing büyük bir acının günlüğünü tutuyor. Derisi ne renk olursa olsun insan insan, üzücü olansa diğer pek çok şey gibi bunun da paranın sesi yanında duyulamayacak kadar cılızlaşması. Bir ses bu öyküler, hepsi bir arada güzel tınlıyor ve doğa-insan ilişkisini kapital düzenin leş kokusundan bir parça üfürerek sunuyor.
Siyah Madonna: Zambezi'de dünya savaşlarının ikincisi kopmuş giderken kaypak politika düşmanı dost eder, esir kampından çıkarılan İtalyan Michele, düşman bir ülkede ölümle burun burunayken özgürlüğüne kavuşur. Sanatçı kardeşimiz iyi bir ressamdır ve aynı bağlamda iyi bir ayyaştır, yalnızlıktan öldü ölecektir. Devlet kendisine tırışkadan bir kasaba kurma emri verir ki insan nasıl öldürülür tatbikatı yapılsın. Başına da bir yüzbaşı verirler. Bu ikisi yaşadıkları dünyanın ve dahi kalplerinin pek uzağında yakınlaşır, bütün kararsızlıkları, bütün kaypaklıklarıyla dost olurlar ve ressamın işini ciddiye almamasıyla tatbikatı cortlatırlar. Şöyle; Michele derme çatma kurduğu kiliseye siyah bir Meryem Ana resmi çizer, tatbikat esnasında bombalar patlarken de kendini kiliseye atar ki vurmasınlar kadını. Yüzbaşı olayı toparlamaya çalışır ama yabancı topraklardaki yabancılar, birbirlerinde alkolün de yardımıyla buldukları yakınlığı sıcağın alnında yitirirler.

Ivır Zıvır Kutusu: Maud Teyze öyle özgeci ve ketum ki onun hayatını, duygularını başkaları yaşayabilir mi? Kadıncağız ölüm döşeğindeyken onunla ilgili bütün bilinmeyen cevaplar bulunuyor, yaşamasız. Şunu diyeceğim, kimse kimseyi tam olarak tanımaz, herkes herkesi kendince uydurur. Selim Işık arkadaşlarını tanıştırmıyor, her bir insan tarafından farklı şekillerde yaratılmak istediği için. Maud Teyze'yi herkes tanıyor, aynı yaşamı herkesin yaşaması için.

Domuz: Efendisinin eline verdiği tüfekle domuz nöbeti tutan adamımız, işinden ve genç karısını gecenin bir vakti ziyaret eden adamdan bıkmıştır. Bacağa bir tane sıkabilir ama o zaman işinden vazgeçemez belki, garantiye almak için fena sıkar. Domuz, başka bir şey değil ama vuran mı, vurulan mı?

Yaşlı Şef Mshlanga: Beyazlar geldi ve özgür toprakları ele geçirdi, yerlileri göçe ve iskana zorladılar, yaşlı şefe büyük yamuk yapıldı, iki taraf arasında zorlukla kurulan dostluklar parçalandı. Safi acıyız.

Lévi-Strauss ne diyor, vahşi demeyeceksiniz hayvan herifler, farklı bir medeniyetin ürünleri diyeceksiniz. Doris Lessing zamanında o civarlarda yaşadığı için olaya içeriden bakıyor ve kanırta kanırta eleştiriyor.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Piyanoçalanlar
Burgess'ın orta sınıfla olan meselesi metinler boyunca sürüyor. En sütlü olanında şiddet dozu yüksekken diğer metinlerde giderek azalıyor, kara mizah orta sınıfın çıkmazlarından kaynaklanan absürt olaylarda tavan yapıyor. 30 gün boyunca piyano çalmaya çalışmak bunlardan biri. Dini bir filmin müziğini çalarken nihil şarkıları kullanmak da öyle. Üç kuşağın macerasında oldurulamayan işler babadan kıza, kızdan oğula geçiyor. Talihsizlikler işçinin işçi kalması gerektiğini söyler, piyanoçalanın ölmesini söyler, o zaman bir ölümün peşindeyiz. Piyanoçalan öldükten çok uzun bir zaman sonra anlatıcının hikâyesine göz atacağız. Ellen Henshaw'ın dumura uğratacak bir serüveni var.

Ellen Henshaw, ellili yaşlarının sefasını sürerken aklındaki bir projeyi hayata geçiriyor nihayet; Avrupa'nın çok egzotik şehirlerinden birinde rastladığı bir yazara babasının hikâyesini yazdırmaya başlıyor. Tanrı yardımcımız olsun.

Sessiz sinemalarda çalmaya başlamadan önce kızına piyano öğretiyor ve film süresince arka fonu oluşturuyor. Filmlerde veya kitaplarda denk gelmiş olabilirsiniz; filmlerin sadece görüntüden ibaret olduğu zamanlarda perdenin yanında bir de piyano bulunurmuş, filmin müziğini bu piyanoyu çalan adam yaparmış. Billy bu işte son derece iyi, dini bir filmin şarkılarını çalana kadar. Çok komik bir bölüm, anlatılamayacak cinsten. Ekmeğinin peşinde, dediği dedik ve sarhoş bir adama hiç hoşlanmadığı bir iş yaptırılırsa trajikomik hadiselerin doğması doğal. İşsiz kalan Billy, bir gösteri ekibinin piyanisti olmadan önce çok zor günler geçiriyor, ev sahibiyle yaşadığı problemler oldukça sıkıntılı. Adamın Ellen'a tecavüz etmesi de ayrı bir vaka. Toplumun en alt katmanındaki insanların ayrı bir ahlak sistemleri var, bir üst sınıfa çıkabilmek veya sadece kendilerini tatmin edebilmek için en yapılmayacak işleri yapabiliyorlar. Ellen'ın yaşlı bir adamla para karşılığı kurduğu ilişki, Billy'nin gösteri grubundaki ilişkileri Burgess'ın absürt penceresinden bakıldığında son derece gerçekçi. Piyanoçalanımızın gruptan kopmasına yol açan büyük kavga, cinsellik tabanlı ilişkilerin bir parodisi niteliğinde.
İki savaş ve bir kadın. Aydınlanma Çağı'nın geldiği son noktada sıkı bir eleştiri, sağlam bir mizah. Burgess yine ne yaptığını biliyor ama okurun ne yapacağını o da söyleyemez sanırım. Okuyun.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Solucanın İntihar Girişimi
Lefkoşa'da dolanırken Kıbrıslı sanatçıların metinlerini merak etmiştim. Eski, tozlu sokaklar arasında iki katlı yapılar, katedralden bozma bir cami, bitmek bilmeyen duvar, sınırlanmış bir şehir, sınırlanmış bir dil yaratıyı nasıl biçimlendirebilir, peşine düşmek konusunda kendi kendime söz verdim. Mehmet Yaşın, Neşe Yaşın, Osman Türkay, Pembe Marmara, kimi bulursam. M. Kansu'yu buldum ilk. Kapak resmi yok, kitap da pek yok ortalıkta. Nadirkitap'ta iki yerde var, başka da yok. Kayıp kitapların izini sürmeye devam ediyorum, sevdim bu işi. Bilinmeyeni ortaya çıkarmak istiyorum, silinip gitmeye yakın işlerin tarihini ben tutacağım.
Kansu'nun öyküleri kısa, nefeslik. Anın yaşandığını ispatlamak için anının, imgelerin kapatıldığı küçük odalar. Doğanın duyumsanan kısmı, her an her şeyle etkileşim içindeki insanı bir noktada sürgün vermek zorunda bırakıyor. Sezar ile Cezar bu sürgünün ürünü bir öykü. Bir adam evden çıkar, bir çiçek güneşe bakar, her şey sessizce gerçekleşir ya da o durgun, devinimsiz dünyada hiçbir hareket gerçekleşmemiştir, çok önceden çizilmiş bir haritayı önüne alan kaşif neyi keşfedebilir?
İnsanın en bilindik acıları bu sessizlikte büyüyor, doğanın resmini çizdikten sonra. Kansu, çoğu öyküsüne rengarenk mekanını kurarak başlıyor; güneş, ağaçlar, toprak, gök, mevsimler, rüzgar... Bir sıkıntı, hepsinin ortasında. Parlak renkler birbiriyle uyumsuz, bir tekinsizlik duyuluyor. Bunca rengin -bir araya geldiğiyle- neye dönüşeceği, hangi sokağa çıkacağı belli, insanı nereye koyarsanız koyun. Acısı olabildiğince çıplak. Kuşkunun Çizdiği Ölüm, cüzamlı bir hastayla doktorunun arasındaki ilişkiyi anlatıyor. Kıbrıs, çeşit çeşit meyvenin dallardan sokaklara sarktığı ve hemen hiç kimsenin bu meyvelere dokunmadığı bir yerdir. Acaba insanlar acılara da mı dokunmuyorlar, herkes acısını bir kendine mi ilikliyor diye düşünmedim değil, zira Girne'den Lefkoşa'ya çok yalnız bir toprağın öyküsünü duyarsınız. Cahit Zarifoğlu Kıbrıs'ta askerlik yaparken bir gözlemde bulunmuş, tam hatırlamıyorum şimdi. Şöyle bir şeydi: "Girne'den çıktık, X, Lefkoşa, Y, Mağusa. Bu kadar." Kıbrıs'ın insanları, her biri bir ada. Bir Başka Rengi Dönüşürdü Acılarla Yüzleştikçe adlı öyküde "O" vardır; arkadan gelen bir ses, boyna dişlerini geçiren bir hayvan, her an hissedilen bir yılgı. Adayı yalıtmak bir şey, insanı yalıtmak bir başka şey. İnsan kendi sıkıntısını kendi yarattığı noktaya gelirse bir yerlere kilitlediği huzuru da kaybeder ve O'ndan başka konuşacak kimsesi kalmaz. O Ağacı, her mevsim kül çiçeği açar. Yapay Işığı Benimsemenin Bedeli, bir başka O'nun öyküsü, mutluluk veren O'ların da bir nevi zincir olduğunu söyler. Yakaya taktığınız bir O, takmadığınızda her an nerede olduğunu sorguladığınız, gazetede sevdiğinin evinin önünde intihar ettiğini okuduğunuz genci düşünürken kendini hatırlatan O, zamanı dilim dilim önünüze serdiğinizde her bir parçada kendini hatırlatan O, hiçbir imgeyle dönüştüremeyeceğiniz, yok edemeyeceğiniz, mücadele dahi edemeyeceğiniz... O, bir dünya markası.
Aç Çocuğa Öykü gibi daha toplumsal meselelerin öyküleri de vardır, adadan gitmeye çalışanların öyküsü, sokaklara gömülenlerin öyküsü. Milliyetçi bir damara rastlamadım, savaşların izleri mevcuttur ama mevzunun anlamsızlığı üzerinden gidilir. Yani sonuçta kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz, aydınlanma falan, bu ne mantıksızlık?
Uğultusuz, Uzun Bir Önsevişme... Uğu çıkarın akıldan, tutkuya kapı aralarsınız.
Kalın, Kurşuni Bir Bulut, başka bir biçimle başka bir yazardan, Bilge Karasu'dan okuduğum bir öyküdür. Bilge Karasu'nun üç kadını/adamı/mahluğu (özneyi, nesneyi?) aynı anda konuşturduğu bir öyküsü vardır, zannımca Heidegger'ın dil-varlık meselesinden açılmış bir pencereden görünenlerle yazılmıştır. Neyse, bu öyküde bir masa etrafında oturan kişilerin bağlamı belirleyen tek bir objeye/süjeye dönük konuşmaları, kimliklerini yitirmelerine, sözcüklerin kurşuni bir buluta dönüşüp her şeyin üzerini kapamasıyla son bulur. Üzerine düşünülmüş bir öykü.
Şununla bitireyim: Akın, İyi Ki Yaşlandın.. Gülten Akın'ın geçtiği bir öykü, bir şairden diğerine kurulan bağ. Akın'ın o zamanlar çıkardığı kitabı Sonra İşte Yaşlandım üzerinden şiirlerinin sarı kağıtlar kadar bir şey olduğunu düşünen anlatıcı, kendi şiirinin yaşlılığının da farkına varır ve Akın'a sevgilerini döker. Yanlış döker galiba; kitabın adını Ve İşte Yaşlandım olarak alır. Öyle midir? Şairler arasında kitapların adları değişebiliyordur belki; bir şairin bir diğer şairin kitabı üzerinde tasarrufu mevcut mudur?
Şairden öyküler olduğu için her bir satırda farklı imajlara açık olmalısınız, karmaşa yaratan metinler bunlar; tür gereği oldukça yoğun. Şu güzel ki -kim demişti bunu, hatırlamıyorum- "ölü imgeler" yok, yani çıkmaz sokağa varmayacaksınız hiçbir zaman.
Edinebilirseniz bir bakın diyeceğim. Denk gelirseniz artık.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Anılarda Kalan Portreler
Salim Şengil, çoklukla Ankara Çetesi'nin hadiselerini aktarsa da İstanbul ayağı da kuvvetli. 1930'lu yıllardan itibaren sanatçı tayfasının içinde bulunmuş, CHP'nin açtığı öykü yarışmasını kulis yaparak da olsa kazanarak öykücülüğünü taçlandırmış bir değişik abimiz. Anılarını anlatmadan önce özellikle uyarıyor ki hatırladıkları oldukça doğrudur, değişme ihtimali yüksek anılara pek yer vermemiştir. Belgelere dayanarak konuşmuş yani, ihtilallerin ardından baskınlarda götürülen mektuplar ve kitaplardan geriye kalanları değerlendirmiş. İlginç hikâyeler var, sanatçı tayfası çok garip ve politikacılar oldukça kaypak.
Edebiyat çetelerinden pek hoşlanmıyorum, belki sekseninci kez söylüyorum ve mevzunun oldukça eskilere dayandığını görmek hoş olmadı. İlk hikâyede Salim Şengil'in küçük çaplı kulis çalışmaları görülüyor. Sabahattin Ali, Şengil'in hikâyesini beğeniyor. Sadri Ertem de beğeniyor ve CHP'nin yarışmasında jüri olarak yer alıyor. Süper. Bizimkinin öyküsü birinci oluyor, sonra aşırı sosyalist bir öykü olduğu konusunda eleştiriler ortaya çıkıyor. Ertem, Falih Rıfkı ve Reşat Nuri'nin oluşturduğu komisyondan çıkan yorum gerçekten hoş, belki de anının tek hoş yanı.

"...Bu öyküde sosyalizm doktrinine ve propagandasına rastlanmadı. Yirminci yüzyılın bütün sanatlarına yansıyan realizm denilen ekolün türünden olup Ulus Meydanı'ndan herhangi bir yöne doğru gidilirse bu hikâyede anlatılan olayın bir başka türlüsünü görmek mümkündür." (s. 16)

O zamanlar -gerçi şimdi de- öcü gibi korkuyorlar sosyalizmden, komünizmden, birçok şeyden. Oysa bunlar adam yemez, korkulacak bir şey yok. Gerçi ABD de onca sanatçısının başını yemedi mi bu aptallıktan?

Orhan Veli ve Nurullah Ataç'la olan anı da süper. Şengil, devlet desteğiyle kurulmuş bir pavyonun müdürü oluyor ve bol tekme tokatlı günler başlıyor. Parası çıkışmayanı, sıkıntı çıkaranı dövüyorlar, bilmem ne. Pavyon olduğundan kadınlar, konsomatrisler, ilginç olaylar. Neyse, bu iki sanatçımız mekanda içiyor ve paraları çıkışmıyor. İkisi de birbirinde para olduğunu düşünmüş falan. Ulan bunlar bizi döverler falan derken Şengil yanlarına geliyor, yahu hah hah, sonra ödersiniz diye yolluyor bunları.

Ahmet Muhip Dıranas efendi adammış, sakin sakin içermiş, masaya kadın çağırırmış, etkileyici bir ses tonu varmış. Şairliği iyi, kişiliği de iyi. Ne güzel.

Cahit Sıtkı'yı tedavi olmak üzere İsviçre'ye giderken uğurlayanlardan biri de Şengil. Bir dahaki sefer ancak tabutunu görebiliyor, çok üzücü. Cahit Sıtkı ince yapılı, orta boylu bir adam. İçtiği belli başlı yerler var, demlenirken yazarmış şiirlerini. Geç vakte kadar kaldıkları bir gün siyasi meseleler konuşulurken lokantada boş yer kalmamış, sivil polis sarmış dört bir yanı ve lokantacı olan dostları gitmelerini istemiş. Polisleri katakulliye getirerek sıyrılmışlar. Çakırkeyif eve dönerlerken Şengil bırakırmış evine Cahit Sıtkı'yı, sultanlığının son aylarında. Sonra şairimiz evlenmiş, keyif ortamlarından uzak kalmış ve alışkanlıkları zorla değiştirilmiş, öyle ima ediyor Şengil. Cahit Sıtkı'yı çok iyi anladım, bir yerden çekilince başka bir yerden itmek gerekiyor. Adam da sabahları işe gidiyorum diye çıkıp iki tek atmadan yapamazmış. Ah be abi.

Sait Faik. "Sürekli parasızlık Sait'in kaderi değil, yaşamının biçimiydi." (s. 49) Dergi savaşları eğlenceli, Şengil'in çıkardığı dergi, öykü başına verdiği ücreti artırdıkça Varlık da artırıyor, Sait Faik'in işine geliyor bu ama ne kadar verseler azmış şimdi bakınca. Sonra Şengil mevzuyu bitiriyor, başka bir dergiye öykü yollamaması şartıyla Sait Faik'e oldukça yüksek bir meblağ öneriyor ama yazar o sırada vefat ediyor. Bir ilginç olay: Şengil'le Attila İlhan, Sait Faik'le yedikleri bir yemekte ünlü yazarın son sözlerinin onun vasiyeti olduğunu düşünüyorlar. İlhan, vasiyetin yazarın annesine söylenmesi gerektiğini düşünüyor ama Şengil bunu engelliyor, sebebini de söylemiyor. Açıklamaktan çekinirmiş. Olay neydi acaba?

Memduh Şevket Esendal'la ilgili karakteristik bilgilerin dışında bir iki olay ilgi çekici. Adını kullanarak 2000 Lira borç alan bir tanıdığının yediği haltı kendi üstleniyor ve o borcu çatır çatır ödüyor. Bir de Erdal Öz, Can Yayınları'nı kurduktan sonra Şengil'in MŞE kitaplarını basma önerisini geri çevirmek zorunda kalmış, yeterli sermaye yokmuş o zamanlar. Sonrasında Bilgi bastı zaten.

İlhan Berk'in şiir aşırma hadiselerine çok yerde rastladım ama hesabı ödemeyip hacamat edildiğini ilk kez duydum. Muhabbet etmek için millete içki ısmarlar gibi yapıp arazi olmuş, ertesi gün bunu yere yatırıp zorla o parayı almışlar. Vay ya. Ha, bunu yapan adam da Can Yücel. Ev kirasıymış o para da, Can Yücel hiç sallamamış, almış parayı.

Hasan Hüseyin'in bir konuda çark etmesi Şengil'i kırmış ama asıl facia Yılmaz Güney. Yani yazılanlar harfi harfine doğruysa bu Yılmaz Güney ne pis adammış arkadaş, çok kalp kırmış. Kalp kırmak ne kelime, milleti iflas ettirmiş resmen, umutlarla oynamış. Sözünün eri değilmiş hiç, en azından anlatılan hususta. Politik anılara girmiyorum, memleketin çığırından çıktığı bu günlerde pek hafif kalır.

Güzel, sevdiğiniz adamları daha çok veya daha az sevmek için okuyun bence.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir