Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Soluma
Soluma daha bir "kentleşmiş" varoluşçuluk içeriyor. Adamımızın derdini anlatmaktan ziyade derdini yaşadığını söyleyebiliriz. Başka bir kentte, İstanbul'da değil artık.

Kanal: Yeni şehrin insanları karşısında küçük valizli bir adam. Yürünecek sokaklar, sıkıntıyla bakılacak binalar çok. Demir Özlü'de bina, sokak betimleri çok önemli. Adam özellikle bakıyor, özellikle yazıyor onları ki şehrin nasıl üste çöktüğünün kanıtı ortaya çıksın.

Oda buluyor kendine arkadaşımız, sonra şehri turlamaya çıkıyor ama asıl amaç kanalı bulmak. Kanala gidecek. Gitmeden bir şeyler içmek için otelin barına oturuyor, birileriyle tanışıyor, o birileri de başka birileriyle tanıştırıyor. Belirip kaybolan insanlar çok, hızlı giden bir trenin camından dünyayı görmek gibi. Bir de illa birileriyle tanıştırılıyor bu adam. Tanıştırmaya çok meraklı bu Avrupalı kardeşler sanıyorum. Ben belki tanışmak istemiyorum mesela. Tipini beğenmedim. İlla tanışacağız. Hadi bakalım.

Baba her gördüğüne kanalı soruyor, kimi burada diyor, kimi şurada diyor, bir türlü kanalı bulamıyor bizimki. Bu yüzden saplantı haline geliyor zaten; adamın hayatı bir arayış, bir kurtuluş çabası. Memleketinden kaçmış, aradığını bulmak için hiç bilmediği bir yere gelmiş.. Arayış sona erince en makulü.

Derine: Bu öyküde adamımız sürekli, "Derine, derine," diyor. Yine sokaklar, bir şeyler. Odası şöyle:

"Ortalık iyice kararmadan odama dönmek istiyordum. Odama; orda, kıpırtısız ama uzun gecenin geçmesini belki de beni sarsan sanrıların yoklayıp yoklamayacağını bekleyebilirdim." (s. 495)

Şimdi dur bir. Odasına gönülden bağlı olan biri olarak, ki odamın adı Küçükodam'dır, gayet küçüktür ve benimdir, anlayabiliyorum abimizi, biraz da olsa. Hani korku filmlerinde hayaletler enerji birikmesinin sonuçlarıdır ya, ben öldüğümde hayaletim garanti bu odada dolanır. Bütün sıkıntılar, bütün şeyler odadadır. Oda bir dünyadır, değilse odanın penceresi dünyaya açılır. Canım odam, seni bırakıp gidebileceğimi pek sanmıyorum.

Böyle. Demir Özlü devam edecek, sırada Gecenin Sonuna Yolculuk var.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Işığın Gölgesi
Erhan Bener'in biyografik romanı. Anlatılan kişi Cemil Eren, ressam.

Anlatım yöntemi acayip; ne olduğunu bilmediğimiz bir varlık var. Ajan gibi, hafiye gibi bir şey. Yukarıdan görev veriyorlar, bu da görevi yerine getiriyor. Son verilen görev de Cemil Eren adlı bir çocuğu izlemek. İnsan önce melek olduğunu düşünüyor, zira duvarlardan geçebiliyor bu anlatıcı, sonra insanların zihninden kolaylıkla silinebiliyor. Neverwhere okudunuz muydu, orada hani alt taraftan olanlar üst taraftakilerce rüya alemindelermiş gibi algılanıyorlardı. Burada da aynı şey var. Anlatıcının yaşlanıp yaşlanmadığını bilmiyoruz, kitabın bir yerinde Cemil Eren'in ya farkına varmadığı, ya da ses etmediği yazıyordu ki Eren bence ses etmiyor. Çocukluğundan beri kendisiyle birlikte olan, kendisini gölge gibi takip eden ve yaşlılığında da aynı yüzle, aynı vücutla yanında olan bir varlık var. Bir süre sonra kanıksıyor sanıyorum. Neyse, melek olmadığını anlıyoruz, çünkü uzay gemisi kullanabiliyormuş anlatıcı. Ya bu teknik bence olmamış, zira ressam olan Cemil Eren'in hayatı kendi sadeliği içinde gayet karmaşık ve daha da önemlisi bütünlüklü. Bir Bilim Adamının Romanı'nda Mustafa İnan ne kadar güzel anlatılmıştı, Oğuz Atay anlatıcı olarak iki üç yerde kendini gösteriyordu sanırım, o da kritik bölümlerde. Burada öyle bir şey yok, daima bu varlığın gözlerinden görmek zorundayız her şeyi. Doğallığı bozuyor bence, uzaylı ne la.
Öncelikle Cemil Eren'in çocukluğu. Cemil, Merzifon'da doğmuş. Baba dediği adam aslında amcası. Bir bankada odacı olan amcayla eşinin çocuğu olmaz, amcanın kardeşinin de çok çocuğu olur. Bir çocuğu veriyorlar, o çocuk da Cemil. Asıl annesiyle babasından kopmuyor Cemil, onlarla da görüşüyor. Böyle garip bir durum var.

Alevî olduğu için, dönem şartları gereğince biraz içine kapanık, suskun bir çocuk Cemil. Bener böyle yansıtıyor. Annesinin üstüne kuma getirilmiş bir çocuk Cemil, bu yüzden asıl babasını hiç sevmiyor, yine de babasının sanatçı yanından oldukça faydalanacak ileride.

Memlekette Tatar çocuklarla oynuyorlar, kavga çıktığı zaman Tatarlar bunlara, "Kızılbaşlar!" diyorlar, bunlar da Tatarlara, "Tatar balası, Allah belâsı!" diyorlar. Ne güzel bir çocukluk. Yaa.

Hikâye şu: Merzifon'dan Erzincan'a askeri okulda okumaya gelen bir çocuk. Para pul olmadığı için parasız bir yerde okumak zorunda Cemil. Abisi var, Kadir, onun da gazı oluyor biraz. Geliyor, deprem olana kadar gayet güzel okuyor.

Deprem çok fena; okul mokul ayakta kalmıyor, birçok arkadaşı ölüyor Cemil'in. Kendi de yıkıntıların içinden zorla kurtarılıyor. Konya'ya yollanıyorlar. Orada bir arkadaşından mandolin çalmayı öğreniyor, sonra kemana geçiyor. Bir yandan şiir yazıyor, bir yandan resme meraklı. Müziği bırakmasının sebebi komutanlar. Bir komutan, kemanı "kadınca bir merak" olarak değerlendirip aşağılıyor. Cemil için müzik orada bitiyor.

Resim askeri liseyle birlikte başlıyor. Resim hocası sadece hoca değil, resimle ciddi ciddi uğraşan bir adam. O başka bir hocayı tavsiye ediyor, o bir sergiye yönlendiriyor derken Eren için -Eren diyorum, çocuk büyüdü- askerliğin sonu geliyor. Bu arada köyde ilk cinsellik deneyimini yaşayıp kurda kuşa yem olmaması için tez elden evlendirilince bir de eş çıkıyor ortaya. Çocuklar, Harp Okulu'ndan ayrılış derken bir sanatçı olarak toslayarak başlıyor hayata.

Muhasebe kursu alıp muhasebecilik yapıyor, tabela boyacılığı yapıyor. Büyük sıkıntı çekiyorlar, iki de çocuk oluyor iyi mi. Yaşamı düzensiz, sürekli iş arıyor, günlük masrafları karşılayacak işler yapıyor, eşi rahatsız bu durumdan. Boşanıyorlar, çocuklar Eren'de kalıyor. Barış ve Zeynep. Biri tiyatrocu oluyor, diğeri heykeltraş. Bunlarla sınırlamak hatalı olur, sanatın her türüyle ilgileniyorlar. Daha buraya gelmedik tabii.

Bir de DP dönemi tutuklamaları başlıyor, Eren'i trene atıp doğruca Haydarpaşa'ya götürüyorlar. Aylarca yargılanmayı bekliyor felaket şartlarda. Aklanıyor, Ankara'ya geri dönüyor fakat bir arkadaşının ayarladığı işine devam edemiyor.

Böyle böyle ilk sergi geliyor, ikinci sergi, üçüncü, dördüncü derken alıyor yürüyor Eren. Seramik çalışmalarına başlıyor, kolaj çalışmalarına başlıyor. Figüratif, non-figüratif çalışmalarına devam ediyor. Ben resimden pek anlamadığım için burada Cemil Eren'in resim anlayışını anlatamayacağım, çok saçma olur. Ya adam beyazın tonlarının ağırlıklı olduğu çerçevelerde yapıyor resimlerini. Beyazdan renkler çıkartıyor denebilir. Dedim gitti. Seramik işinden de artan siparişler yoluyla para kazanmaya başlıyor ciddi anlamda. Yurtdışı bağlantıları, İstanbul'daki sanat camiasına giriş, resim eleştirileri, şu bu. Adını duyuruyor Eren, Almanya'da, ABD'de sergileniyor resimleri. Bodrum'da, Torba'da ev kiralıyor ve orada çalışmalarını sürdürüyor, altı ay da Ankara'daki evinde çalışıyor.

Kadınlarla ilişkileri ilginç, oraya girmiyorum. Eserlerini öven ilk kişinin Bilge Karasu olması sevindiriyor.

Kadınlar, Eren'in sanat-resim hakkındaki görüşleri, dönemin politik olayları ve sanat çevreleri, her şey. Bener Biraderler'le çekilmiş bir fotoğraftan oldukça yakın oldukları anlaşılıyor, Erhan Bener'in olayların çoğuna şahit olduğu, Cemil Eren'in hayatında önemli bir yerde bulunduğu söylenebilir.

Biraz kısa oldu ama böyle. Güzel.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sonbahar Yaprakları
Erhan Bener'in denemelerinden oluşuyor. Dört bölüm. İnsan Çeşitlemeleri, Küçük Şeyler, Yaşasın Edebiyat! ve Eleştiri.
İnsan Çeşitlemeleri'nde dalkavukları, hırsızları, bürokratları vs. inceliyor Bener. Parsadan da var, Menderes de var, Napolyon da var. Çeşitli olaylar üstünden insanlar anlatılıyor, bu. Güzel, gayet okunuyor fakat araya fıkra sıkıştırmacalar, meşhur insanlara ait olduğu düşünülen şehir efsanesi tadında olaylara yer vermeler kahve ortamına döndürüyor güzelim denemeleri, sıkıntı burada. Bu bir yana, Bener'in bürokrat geçmişi sayesinde yaşadığı olayları aktarması gerçekten güzel bir tat katıyor. Bazı anıları var, oha diyor insan. Ülkeyi yönetenler bu kadar kafa yoksunu olamaz. Lakin ki olabilir, hâlâ öyle.

Bu bölümden bir iki örnek: Bener bir gün bir milletvekiline Hz. Muhammed'in deveyle seyahat ettiğinden bahsediyor, kendisinin niye süper bir araba kullandığını, deveyle seyahat etmediğini soruyor. Bu milletvekili mintan giyiyormuş ve Hz. Muhammed'in de böyle giyindiğini söylüyormuş. "Tabii yanıt bulamadı," diyor Bener, biraz cevab veremedi tadında. Ddsf. Said Nursi'nin eserlerinin Kültür Bakanlığı'nca kütüphanelerde bulundurulmasını da eleştiriyor. Kahve falı yardımıyla kötü biteceği baştan belli olan bir evliliği engellemesi de pek ilginç.

Küçük Şeyler bölümü de böyle. Şans oyunları, savaş oyunları, tesadüfler. Falan. Bunlar hakkında yine kişisel veya tarihsel örnekler. Zevkle okunuyor bu bölüm.

Edebiyatlı bölümde Türkçe, sansür, roman-teknoloji ilişkisi. Güzel.

Eleştiri bölümünde de eleştirmen-edebiyat ilişkisi, yanlış anlaşılmak. Böyle şeyler var.

Yani okunabilir gayet, deneme işte.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Boyalı Kuş
Kosinski'nin çocukluğundan pek çok şey taşıyor olsa da Kosinski otobiyografik olmadığını söylüyor. Zaten değil, o kaygının güdülmediği daha ilk sayfalardan belli. Her şey savaşın, korkunun, dehşetin içinde gizli, hiçbir şey ortada yok. Bir çocuk ve şahit oldukları, bu kadar. Otobiyografik mi şimdi bu. Değil.

Kosinski çocukken annesinden babasından ayrılıyor, çünkü II. Dünya Savaşı'nda çocuğun bir başına daha kolay kaçabileceğini düşünüyorlar. Saklıyorlar en başta, tanıdıkların yanına veriyorlar. Sonra olaylar oluyor, bizimki kaçıyor. O sırada işte şahit olduğu dehşetler ve küçük bir çocuğun gözünden savaş, vahşet. Çok kabaca, kısa kısa anlatıyorum çünkü savaş sırasında insanlar aynı. Köylüler daha doğrusu. Köylüler hayvanlık yapıyor, eğitimli kesim hayvanlık yapıyor.

En başta bu bizim çocuğumuz 6-7 yaşlarında. Kara gözlü, kara saçlı bir çocuk, bu yüzden sarışın ve mavi gözlü insanlar bu çocuğa çingene diyor ve çingenelerden ölümüne korkuluyor. Çingenelikten ziyade çocuğumuz Yahudi. Neden korktukları da belli oluyor böylece. Çocuğu vampir yerine koydukları bile oluyor. Bu kafada olan insanların neler yaptıklarını var sen düşün.

Böyle. Savaşta bir çocuk işte, olayı bu. Bir de Kosinski'nin son söz olarak yazdığı bir yazı var, orada anlattığına göre bu kitap basıldıktan sonra deli tehditler almış.

Bizim Yaban'ın aşksızını, köylere yayılmışını düşünün. Daha doğrusu Ahmet Celal miydi, onun yerine küçük bir çocuğu ve gaddar insanları koyun. İşte budur. Ha şey vardı, Yahudi tutsakların sadece bir numaradan ibaret oldukları toplama kamplarından bahsediliyordu. Remarque'ın Hayat Kıvılcımı diye bir romanı var, bu numara insanlardan birini çok güzel anlatıyor. Savaşın korkunç yanını, cepheleri ve sonrasını çok genç bir Alman arkadaşın gözünden görmek isterseniz. Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok ve Dönüş Yolu. Remarque'ın bütün kitapları aslında.

Çok güzel anlatılmış diyorum, suçluluk duyuyorum, insanlığımdan utanıyorum.
Yanıtla
18
14
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tatar Çölü
Taşrada bir memurluğa gittik. Giderken ne kadar çılgın işler yapacağımızı, vatana millete faydalı olacağımızı ve gönlümüzü hoş eyleyip geçecek günlerin mükemmelliğini düşündük. Vardık, küçücük bir yer, çalışmaya başladık. En başta gitme fırsatımız var ama gitmedik, çünkü sürekli güzel şeylerin olmasını bekledik. O güzel şeyler hiç gelmedi, biz de bir ömrü orada çürüttük. Tatillerde eve döndük ama ev bıraktığımız ev değildi, insanlar ve şehir değişmişti. Kendi evimizin yabancısı olduk ve elimizde kalan tek yere, taşraya döndük, hâlâ bir gün oradan çekip gitme umuduyla birlikte ama artık gidecek bir yer de kalmamıştı.
Çıkılan yolculuğun başında kurulan hayaller tazeyken kolay kolay yıkılamaz. Kalenin surları yıkık, çölün bir ucunda, terk edilmiş gibi gözüküyor. Kalenin bulunduğu bir yer, bir zaman yoktur. Kale orada bir anda belirmiş, bir daha da kaybolmamıştır. Kale insanlar için bir umuttur, hapishanedir de. Bu sarnıç kaynaklı şapırtıyı kitabın sonunda da duyarız, eriyen umudun sesidir. Çöl, kalenin önünde bir başka hayattır.
Askerlik mevzusuna geliyorum. Kimi için Godot'dur beklenen, kimi için vebanın kökünün kurutulması. Diğerlerinde bir kurtuluş umudu yok, beklenen bir türlü gelmez, en azından bu düşünceyle garip bir teslimiyete kavuşur bekleyen; geçen onca zamandan sonra bekleyiş hayatın ta kendisine dönüşür ve gelişin de bir anlamı kalmaz artık. İşte bu kitapla diğerleri arasında bence en büyük fark bu. Burada birey kendi tercihiyle beklentiden sıyrılabilir, hayatına farklı bir yön verebilir. Alegorik bir roman. Prosedürlere körü körüne bağlı, hiçlikte yaşamayı kanıksamış insanlar arasında Kemal Sunal'la Şener Şen arasındaki "şafak-başak" geyiğinin tıpkısı dönüyor ve bir asker ölüyor. Başka bir asker, bir üstüne ne kadar güçlü olduğunu göstermek için soğuğa meydan okuyor ve donarak ölüyor.
Böyle bir ortamda büyülü olaylar elbet olacak… Aklın o dengeleyici, delirmekten uzak tutan etkisinden ne kadar uzaklaşırsak bilinmeyene o kadar yakın oluyoruz. Buradaki büyülü gerçekçiliği on yıl süren yağmurlarla falan bir tutmamak lazım zannediyorum. İnsanla özdeştir bu olaylar, insanın haberi olmasa da.
"Tahtırevan onu alıp götürürken gözlerini arkadaşından ayırıp başını eğlenir ve meydan okur gibi öne, alayın gittiği yöne çevirdi. Böylelikle neredeyse insanüstü bir soylulukla gecenin içinde uzaklaştı. Sihirli alay gökyüzünde kıvrıla kıvrıla, ağır ağır yükseldi, yükseldi; önce belli belirsiz bir iz, sonra küçücük bir bulut kümesi oldu, sonra hiç."
"O zaman kalenin surları üzerindeki o soluğa soluğa bekleyiş, kuzeyin ıssız düzlüğünü o gece gündüz gözleyiş, meslek uğruna giriştiği zahmetler, o uzun bekleyiş yılları ona pek zavallı gibi göründü."
Böyle. Bir şeyleri beklerken hayat geçiyor. Bir şeyleri beklerken neyi beklediğimizi unutuyoruz. Bir şeyler gelmiyor, geliyor ve değersizleşiyor. Bir şeyler, beklemek. Bu. Kafka havası falan. Öyle.
Yanıtla
94
241
Destekliyorum  14
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İlk Yılların Ekmeği
Böll, Hitler'in gençlik birliğine katılmayıp Wehrmacht'a zorla alınınca Romanya senin, Fransa benim, savaşmak zorunda kalır ve dört kez yaralanır, ardından Amerikalılarca 1945'te esir alınır ve esir kampına götürülür, serbest bırakılır. Savaştan önce işi kitap satmaktır, ardından Universitat zu Köln'de Almanca falan bir şeyler okur. Savaşın bok ettiği psikolojisiyle 30 yaşından itibaren ilk öykülerini kaleme alır. Haliyle savaş vardır yazılarında. Tutunmak, yaşayabilmek, acıları bir şekilde geride bırakmaya çalışmak.
İlk Yılların Ekmeği'nde doğrulmaya çalışan 23 yaşında bir genç var. Çamaşır makinesi tamircisi, iyi kötü kazanıyor ama çalışma şartları ağır. Evinden ayrılmış, ailesiyle -daha doğrusu babasıyla- irtibatı koparmamış, yaşamaya çalışan genç bir adam. İşleri yolunda, arabası da var ama yaşam şartları zor. Çıraklar yurdunda eğitim görüp teknisyen gibi bir şey oluyor işte. İnce, zayıf.

Üç bölümden oluşuyor roman, ilk bölümde babadan bir telgraf geliyor. Bir zamanlar gencin öğretmeni olan Muller, Pedagoji Akademisi'nde okuması için kızı Hedwig'i gencin yaşadığı yere gönderiyor. Gencin adının geçtiğini hatırlamıyorum, genç diyeceğim. Genç ev tutmak üzere görevlendiriliyor. Babası da öğretmen, dolayısıyla babayla Muller arkadaş. Yapmam dese olmaz yani. Telgrafın ardından makineleri tamir etmek üzere evlere gidiyor genç, bu sırada geçmişi, ailesiyle yaşadığı yıllara flashback'ler yoluyla göz atıyoruz.

Romanın ana izleği yoksulluktan ziyade açlık. Alttan alta, derin bir açlık mücadelesi var.

"Orada, aynadaki yüzüme bakıp yüksek sesle: 'Hayvanlar gibi yiyebileceğim bir şey istiyorum...' diyordum." (s. 25)

Şu daha vahim. Genç, babasına yaptığı seyrek ziyaretlerden birinde:

"Ona açlığımdan söz açınca -sık sık sözünü etmezdim bunun ama, bazan ağzımdan kaçardı-, bir koşu mutfağa gider, yenecek ne bulursa kapıp getirirdi: Elma, ekmek, margarin, bazan da mutfakta dikilir, bana kızarmış patates yapmak için tavaya patates dilerdi. Bir seferinde elinde bir baş kırmızı lâhana ile mutfaktan çaresiz çıkıp gelmiş: 'Bula bula bunu buldum,' demişti, 'galiba salata yapılır bundan...'" (s. 25)

Anne ölmek üzere, gençle babası hastane odasında. Yandaki yatakta bir kadın yatıyor, annenin oğlu için sakladığı yiyeceklere göz dikmiş, kapsa yiyecek. Neyse, kadın ölüyor ve eşi gelip eşyaları topluyor. Bir gece önce et konservesi getirmiş ama bulamıyor onu, kadın da konserve geldikten kısa bir süre sonra öldüğü için adam kadının yediğini sanmıyor. Çıngar çıkarıyor, "Getirin ulan benim konservemi hırsızlar, hayvan herifler," diye ortalığı yıkıyor. Ortam böyle. Remarque'ın Siyah Anıt'ına bakarsak açlığın, enflasyonun ve ekmeğin değerini aynı ölçüde anlayabiliriz. Hatta olayı genel olarak ekonomi üzerine kurar Remarque, orada daha keskin saptamalar var. Bu romanın da güzelliği bu: Okuyucuya bazı şeyleri sürekli empoze ettirmek yok. Gencimiz savaşa da gitmiş ama savaştan sadece bir paragrafta, örtülü olarak bahsediliyor. Açlık hayatla bütünleşmiş bir olgu, her adımda karşımıza çıkmıyor, biz onun varlığını satır aralarında algılayabiliyoruz. Savaş sonrası bir genç nasıl yaşarsa onun romanı işte.

İkinci bölüm. Hedwig gelir, tanışırlar, gencimiz aşık olur kıza. Bankaya gider, bütün parasını çeker. Sahip olduğu bütün para her şeyidir aslında, o yüzden paraya bir insanmış gibi yaklaşır, banknotlara saygı duyar. Sonra itiraf eder kendine:

"Daima bilmiş olduğum, ama altı yıldır kendime hiç itiraf edememiş olduğum şeyi şimdi biliyordum: Bu meslekten nefret ettiğimi, şimdiye kadar denemiş olduğum bütün mesleklerden nefret ettiğimi... Bu çamaşır makinelerinden nefret ediyordum, kükürtlü sabun kokusuna karşı içimde bir tiksinti vardı, somut bir tiksintiden daha öte bir şey. Bu meslekte sevdiğim şey bana getirdiği paraydı ve bu para cebimdeydi; parayı tutup yokluyordum; hâlâ oradaydı." (s. 60)

Wickweber gencin patronu, kızı Ulla da gencin müstakbel eşi. Öyle bakıyorlar en azından. Romanda ekonomik durumun bir gencin psikolojisindeki tahribatını görebileceğimiz belli başlı iki nokta var. Birincisi, Muller'in Hedwig için tutulacak olan oda hakkında "ödenecek her kuruşuna değmeli" demesi. Bu söz, gencin en nefret ettiği söz, çünkü her kuruşa değecek şeyleri kendinden daha çok acı çekerek öğrenen bir başkasının olabileceğini düşünmüyor. Her şeyin fiyatını bilmek, küçük hesaplara göre yaşamak, insanı zaten her şeyin değerini bilecek bir hale getiriyor. İkincisi de patronun sattığı malzemelerin fiyatları. Burada anladığım kadarıyla enflasyona rağmen fiyatlarda düzenlemeye gidilmemesi gibi bir şey var, veya krizi fırsat bilerek parayı kırıyor Wickweber. Ekonomi ve dürüstlükle alakalı gencin fotoğraflarla ve negatiflerle ilgili kurduğu bir bağlantı var, nefis.

İşte Hedwig'i yemeğe götürüyor genç ve belli bir saatte tekrar buluşmak üzere kızdan ayrılıyor. Ulla'nın yanına gidiyor, yapamayacaklarını söylüyor. İlk yılların ekmeği olayı burada geçiyor; gencimiz Ulla'yı diyor ki lan bilader kız, bir ekmek fazla verebilirdiniz. İlk yılların ekmeği hesap birimidir, para birimidir. Bize çorba verirdiniz, midemiz ekşiye ekşiye çalışırdık. Baban leş gibi patrondu, sen de öylesin. Buna benzer şeyler diyor.

Hedwig'in yanına dönüyor genç ve bir gün içinde gerçekleşen onca olaya şaşırıp kalıyor. Açlığı, ölen sayısız çocuğun çığlığını, az daha yabancı bir erkekle gitmek üzere olan Hedwig'i ve geleceği düşünüyor.

"Artık ilerlemek istemediğimi biliyordum, dönmek istiyordum, amma nereye bilmiyordum; gerilere mi?..." (s. 142)

Böyle. Gayet güzel roman, helal.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gece Ağacı
Gece Ağacı, Capote'nin belli izleklerinin toplandığı bir kitap. Sosyetenin parlak dünyası, saf çocukluk ve pek dile getirilmese de fantazya.
Bay Kötülük: Büyük şehre gelip sıkıntılı arkadaşlarıyla birlikte aynı evde yaşamaya çalışan genç bir kız var, kız bir gün düş satın alan bir adamın varlığından haberdar oluyor ve götürüp düşlerini satıyor. Bir ayyaşla tanışıyor; Oreilly. Adam düşlerini satmış, satacak pek bir şey kalmayınca da düştüğü sokaklar evi olmuş artık. Bay Kötülük'ün ne fena bir adam olduğunu söylüyor kıza ve düşler hakkındaki şuraya gel:

"Herhangi bir ses bir düşün başlamasına yol açabilir; gece bir otomobilin gürültüsü yüzlerce uyuyan insanı kendi varlıklarının derinliklerine doğru sürükleyebilir. Ne tuhaf bir şey, karanlığı yarıp geçen bir otomobil bir sürü düş getiriyor arkası sıra. Sex, ışığın birdenbire değişmesi, yatışın rahatsızlığı, bütün bunlar içimizi kolayca açabilen birer küçük anahtardır. Ama düşlerin çoğu kendimizden gelen zorlamalarla başlar. İsa'ya inanmam ben, buna karşın ruha inanırım; şimdi söyleyeceğimi iyi dinle, bebeğim: düşler ruhun düşünceleridir, yani bizim iç gerçeklerimiz. Bay Kötülük'e gelince, belki de onun kendi ruhu yok, başkalarının ruhlarını kullanıyor; senin ruhunu da, tıpkı oyuncaklarını, ya da tabağındaki bir piliç budunu aşırır gibi, aşırıyor, çalıyor. Yüzlerce ruh onun boş vücudundan geçerek dosyalara giriyor, sıra sıra."

Burayı okuduğumuzda düşünüyoruz ki bu olduğu gibi fantastik bir öykü. Lakin ki öyle değil, Capote'nin karakterleri ne kadar mucizevi olsa da -bu karakterlere doğaüstü özellikler barındıranları da dahil edelim- Capote onlara hep insani bir gözle bakmış, onların da insana özgü yönlerini ortaya koymuştur. Bay Kötülük hakkında pek bir bilgimiz yok; bir dairesi var, sekreteriyle birlikte çalışıyor ve her rüya başına, rüyanın kalitesine göre ödeme yapıyor. Bakkal gibi bir şey.
Para Dolu Damacana: Anlatıcı küçük bir çocuk. Küçük bir kasabada amca Ed Marshall her türlü yiyeceğin, içeceğin satıldığı ve tüketilebildiği kafe gibi bir şey işletmektedir. Buraya rakip bir dükkan açılır, müşteriler oraya uzar. Sonra Marshall Amca bir elinde dört litrelik bir şarap damacanasıyla çıkar, döndüğünde damacanın içi beşliklerle, onluklarla doludur. Bir sürü bozuk para. Müdavim Hamurabi ve anlatıcı, plandan ilk kez orada haberdar olur: Amca bir yarışma başlatacaktır ve her 25 sentlik alışverişe damacanada toplamda ne kadar para bulunduğuna dair bir tahmin hakkı verecektir.

Capote'nin ana karakterlerinin yanında yan karakterlerini de gayet zengin detaylarla vermesi, hikâyenin çatısını güçlendirmekten ziyade güzelleştiren bir unsur. Hamurabi çok iş yapamayan bir dişçi, Mısırlı. Kısa öyküler yazıyor ve dergilere yolluyor, bütün öyküleri geri geliyor. Geyik bir adam.
Gece Ağacı: Gencecik bir kız, hipnozcu bir adamla çok konuşan bir kadının yanında seyahat ediyor. Adam hiç konuşmuyor, kadınsa sürekli konuşuyor ve kızcağızı etkisi altına alıyor. Clive Barker'ın öyküleri gibi lan, köşeye sıkışmış gibi hissediyorsun kendini, için daralıyor. Psikolojik baskıdan kalbin sıkışıyor. Kız delirecek gibi olup iyice etki altına girdiğinde çantası elinden alınır, pardesüsü başına geçirilir. Böyle.

Çok güzel, Capote'nin insanları süper.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru
Medya çok etkili bir şey. Mesela paran var, reklamını yapacaksın. Gazeteye para ver, yap. Politikacısın, yakın olduğun medya patronlarından birine para ver, kolaylık sağla, rakiplerini izin gözüne sok. Yaa. Medya böyle bir şey. Pek İngilizvari Bir Darbe diye bir roman var, Agora bastı. Medya-iktidar ilişkisini on numara yansıtıyor. Tabii şimdi konu bu değil, konu Katharina Blum.

Bu gazeteler, dergiler falan büyük, çok büyük dedikoducu teyzeler gibi geliyor bana. Şu şöyle demiş, bu böyle demiş, tabii arada söylenmeyenler söylenmiş gibi yapılıyor. "İddia edildi, öne sürüldü, aklından geçtiği hipnoz yoluyla araştırıldı." Oha. Televizyon desen aynı şey. Hepsi birbirinden leş. Diziler iğrenç, haberlerde sörf yapan köpekler... Bu ne lan.
Katharina Blum, küçük şehirden gelip iyi insanlarla karşılaşarak bir şekilde düzenini oturtmuş, iyi kötü bir geliri ve daha da önemlisi kimsenin karışmayacağı ve istediği gibi yönlendirebileceği bir hayatı olan hoş bir genç kadındır. 24 yaşında falandı galiba. 18'inde mi ne, evleniyor ve çok geçmeden boşanıyor, çünkü kocası çok gıllo bir insan. Evlerde hizmetçi olarak çalışıyor Katharina. Temizlikçi deyip geçmemek lazım, iyi de kazanıyor. Yanında çalıştığı ailenin desteğiyle ekonomiyle alakalı bir kursu bitiriyor, diploma sahibi oluyor. Ek işler de yapıyor; otellere motellere, davetlere gidip içki falan dağıtıyor işte. O filmlerde şampanya taşıyan hanımlar beyler görürüz ya, öyle. Kazancıyla kendine ev alıyor, araba alıyor. Böyle güzel bir hayatı var. Evine erkekler geliyor arada bir, çünkü güzel kadın demiştik. Herkesin seks hayatı kendine.

Neyse, çalıştığı bu davetlerden birinde Ludwig Götten'le tanışıyor. Götten'in nasıl bir terörist olduğunu öğrenemiyoruz, kitapta yok. Lakin gayet kibar, nazik bir insan. Çok tehlikeli, polisler falan herkes adamın peşinde. O geceyi beraber geçiriyorlar, sabah Ludwig uzuyor. Polisler geliyor, Katharina'yı sorgulamak üzere götürüyorlar falan. Kabaca böyle.

Basın eleştirisi şu: GAZETE adlı bir gazete var işte, ne kadar da simgesel. Bu gazetenin bir muhabiri var, tam sansasyoncu. Katharina'nın eski sevgilisiyle konuşuyor, adam da kıza gıcık. "Zaten gomonik olacağı belliydi, beni beğenmedi de gitti teröristlerle fingirdeşti," tarzı konuşuyor. Adam Katharina'nın hasta annesiyle konuşmaya çalışıyor, kadının ölümüne yol açıyordu galiba. Yani felâket biri, zaten gazete de çöp gazete ama şişirme haberler sayesinde çok satıyor. Bağlantıları da kuvvetli haliyle. Bu arkadaşımız onunla röportaj yapıyor, bununla röportaj yapıyor, oradan giriyor, buradan çıkıyor derken öldürülüyor. Katharina Blum en sonunda kafayı yiyor çünkü, kadının ne hayat kadınlığı kalıyor, ne gomonistliği.Yanlarında çalıştığı ve kendisinin avukatlığını yapan çiftin de işleri zamanla bozuluyor, onlar da sansasyondan paylarını alıyorlar çünkü.

Marquez'in Kırmızı Pazartesi diye bir romanı var, oradaki anlatım tekniğine çok yakın bir teknikle yazılmış. Tamamen objektif, olaylara dışarıdan bakan bir anlatıcı var. En ince detaylara kadar veriyor ayrıntıları ve kronolojik olarak, bazen zamanda atlamalar yaparak ne olduysa, ne yaşandıysa görüyoruz, izliyoruz. Katharina, Ludwig'le nasıl tanıştı, yanlarında çalıştığı Blorna ailesiyle ilişkileri nasıldı, hapiste olan kardeşi GAZETE'de nasıl kullanıldı, polisler, dostlar, gazeteciler...

Böyle, ağır bir medya eleştirisi. Baader-Meinhof çete olayı var Almanya'da, oradan esinlenmiş Böll. İşte Baader eylemciymiş, hapse girmiş, Ulrike Meinhof da kendi halinde bir yazarken aktiviste dönüşmüş bir hanımmış, Baader'i hapisten mi ne kaçırmış, Baader evliymiş de karısı Meinhof'u kaçırma konusunda ikna mı ne etmişmiş. Böyle böyle garip olaylar olunca fırsatçı gazeteciler de sütunları acayip acayip çarpıtmalarlar dolduruyorlar. Tiraj güzel şey. Böyle. Güzel.
Yanıtla
2
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Başka Sesler Başka Odalar
Annen ölü, seni babanın yanına yolladılar. Allah'ın unuttuğu bir yere gittin tek başına, bataklıkların arasından geçtin, Innsmouth Üzerindeki Gölge'nin otobüsünü kıskandıracak korkunç bir kamyonete atladın ve babanın yanına vardın. Bir çiftlikti orası; çalışanlarıyla, hayalet hanımıyla ve acayip insanlarıyla acayip bir çiftlik. Üvey annen Amy'le tanıştın, babanın nerede olduğunu söylemedi. Üvey annenin kuzeni Randolph'la tanıştın, efemine bir beydi. Zoo'yla tanıştın, Jesus Fever'la tanıştın, ailenin yardımcıları. Zoo genç bir kız, Bengal kızlarının uzun boyunlarından biri Zoo'da. Boynunda derin bir yara izi var, psikopat kocası yapmış zamanında. Kasabada karşılaştığın hancı hanım bir cüce. Randolph zaten Randolph. Amy seni kırar, yılan dillidir.

Babanı göremiyorsun, görmek istiyorsun. Göstermiyorlar. Sanki yokmuş gibi, çağıran baban değilmiş gibi. Denk geliyorsun en sonunda, sadece gözleri hareket eden bir adam. Bir odada öylece yatıyor, gözleri de ölecek, oysa bir kedi olmamasının yanında meraklı da değil hiç. Ölecek lan, neyin merakı. Randolph vurmuş onu, merdivenlerin önünde tak tak, baban aşağı yuvarlanıyor. Ölmüyor.

Kaçıyorsun, gidiyorsun. İlk gelişinde yolda karşılaştığın kardeşlerden küçüğü, baş belası Idabel'le. Idabel seni seviyor mu ne, ama ona erkek gibi davranmanı istiyor ya, bir şey demiyorsun. Sen bir şey demezsin, izlersin sadece. Etrafında o kadar farklı insanlar var ki... Söyleyecek pek bir sözün yok. Kaçmadan önce seni seven Jesus ölür, kaç yaşında adam, Allah rahmet eylesin. Zoo New York'a gitmek üzere evden ayrılır. Olanların acısını söylemezsin, Idabel'le yürürsün. Little Sunshine'ın The Cloud Hotel'ine yürürsün, muska yazar sana. Sana muska yazar ve o muska üzerinde durduğu sürece hiçbir şey sana zarar veremez. Yılanlarla karşılaşırsın, otel lanet üstüne lanetlidir; ölenler, bataklıklar... Little Sunshine kalır orada bir tek, tatlı bir zenci bay. Başka sesler, başka odalar düşlerinin tellerini tıngırdatır. Tam olarak böyle anılmıştır bu. Sadece otel de değil, kediler insan öldürebilir. Evinde bir hayalet yaşıyor olabilir. Bulunduğun yerde her şey mümkün, çünkü o kadar sıkıcı bir yerde doğanın garip oyunlar oynaması ihtimali yüksektir. Her şeyin yalnız olduğu bir yerde garip şeyler olurken insanlar da yalnızlıklarının bilincine tam olarak varmaz mı?

"Ama hepimiz yalnızız yavrucuğum, korkunç yalnız, birbirimizden yalıtılmış; dünya öylesine azgınca alaya alır ki sevecenlikten söz edemez, onu gösteremeyiz; bizim için ölüm hayattan daha güçlüdür, karanlıkta esen bir rüzgâr gibi güçlü bir çekimi vardır ölümün, bütün haykırışlarımız sevinçsiz kahkahalarla kabaca yansılanır; öylesine yalnızlığın çöpüyle tıkabasa doluyuz ki patlayan ve yeşil yeşil kanayan bağırsaklarımızla çığlıklar atarak dünyada dolaşıyor, kalıcı olmayan yüreğin değişmez yuvası olan kiralık odalarımızda, kâbusumsu otellerimizde ölüyoruz." (s. 135)

Kaçtın ve hastalanıp geri getirildin, sana iyi baktılar ve bir ay boyunca yattın. İyileştiğinde Zoo'yu yanında buldun, yolda kendisine tecavüz etmişlerdi. Randolph'la gittin bu kez Little Sunshine'ın yanına, iyileşmiştin ve yürüyüşün bitmemişti. Döndüğünde kadını gördün yine, penceredeki hayaleti. Davetkârdı. Yanına yürüdün, ardında bıraktığın çocuğu son bir kez baktın. Bir şeyler değişecekti, neyin değişeceğini bilmemen hiç önemli değildi.

Sen Truman Capote'nin çocukluğundan izler taşıyordun genç; yalnız, kâşif. Evet. Holden Caufield'ın yanında bir yerdesin de, seni nereye koyacağıma bir türlü karar veremedim. Senin nerede olduğunu bilmiyorum, bir yerde bir zaman yaşadığını bilmek yeter.
Yanıtla
1
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Momo
Clive Barker'ın Zaman Hırsızı diye bir kitabı vardır. Çocuklar, süper bir ev ve çocukların zamanlarını çalan bir öcü. Eve tav olmamak lazım yani. Süper görünen her şey süper olmayabilir, Baudrillard'ın dedikleri simülasyondan ibaret olabilir.
Momo bir kız çocuğu. Zamanında tiyatrolardan çıkmayan bir halkın içinde yaşıyor, masalsı olsun diye zaman belli değil. Çağlar öncesi. Bu tiyatrolardan birindeki terk edilmiş bir odada yaşıyor kızımız. Pek konuşmasa da iyi bir dinleyici. Bir de çocuklarla birlikte acayip serüvenler yaşayabiliyor, hayalleri gerçeğe yaklaştıran bir kızcağız. Bir tane örnek var konuyla ilgili. Kurguyla paralel olmasa da okuyucunun Momo'yu tanıması açısından mühim.

İşte en başta Momo'nun süper yanları, çocukları eğlendirmesi, çocuklarla oyunlar oynaması. Sonra iki yakın arkadaş ediniyor kız. Birisi Çöpçü Beppo. Yaşlıca bir adam. İşini yapış şekli hayatı da anlatıyor. Böyle noktalar ders verir gibi çıkmıyor ortaya, güzel:
"İnsan caddenin tamamına bakıp hemen bir karara varmamalı. Her zaman adım adım ilerlemeli. Sürekli olarak bir adım sonrasını düşünmeli, bir adım, sonra derin bir nefes, sonra bir süpürge. İşte o zaman hayat zevkli olur. Önemli olan işini iyi yapmaktır. Öyle de olmalı." (s. 42)
Bir de Gigi var, o da destancı gibi bir genç. Anlattığı öyküler bitmiyor, sürekli uyduruyor. Önünü alamıyor, sürekli uyduruyor. Uyduruyor.
Üç bölümden oluşan kitabın ilk bölümü böyle. Karakterleri tanıyoruz. İkinci bölümde Duman Adamlar geliyor. Bunlar insanoğlunun hiçlikten yarattığı varlıklar. Eser metaforik olduğu için bu adamlara insanların zaman kaygıları diyebiliriz.
Güzel kitap işte, hayatının süper geçeceğine inananlar için anlamı büyük olur. Ben okumaya devam edeceğim. Hayat büyük bir kayıp demektir.

Yanıtla
194
69
Destekliyorum  26
Bildir