Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Toplu Öyküler 1 / Bay Uzay Gemisi
Önsözde Dick'in BK'nin ne olup olmadığıyla ilgili görüşleri var, bu görüşler hikâyeler için bir perspektif oluşturabilir, daha da ötesinde türe burun kıvıranlar için ağza vurmalık terlik vazifesi görebilir. BK iyidir, iyi bir şiir kadar iyidir, bazen daha da iyidir. Dick ne güzel anlatıyor mevzuyu aslında: "Biz bilimkurgu okur yazarları (şu anda bir yazar olarak değil okur olarak konuşuyorum) bilimkurgu okuyoruz, çünkü okuduğumuz bir şeyin, içinde yeni bir fikir olan bir şeyin zihnimizde harekete geçirdiği zincirleme tepkiyi seviyoruz." (s. 8) Neyse, Dick der ki her uzay macerası BK değildir, ileri teknolojinin yer aldığı her metin BK değildir, bir metnin BK sayılabilmesi için temel malzeme olan ayırt edici yeni bir fikir lazımdır. Ayırt edici ve tutarlı bir fikir. Olmuş veya olabilecek olaylara karşı insanın konumu bellidir; bir yabancı. Geçmiş hatırlanamayacak, bilinemeyecek kadar geride, gelecek yok veya öngörülemez, öyleyse toplumu bu bilinmeyene itmek gerekir. "Bilimkurgunun özü budur, toplum içindeki kavramsal bir yerinden oynatma. Böylece yazarın zihninde yeni bir toplum üretilir, kağıda aktarılır ve kağıttan da okurun zihninde sarsıcı bir şok oluşturur, tanıyamamanın şokunu. Okur okuduğunun gerçek dünyası olmadığını bilir." (s. 7)

İstikrar: Robert Benton, insanların birbirini yok etmeyi bırakması için onaylanmış İstikrar'ın sürmesini engeller, zaman yolculuğu ve lanetli şehir küresini bulup hiçbir şey bilmemesine rağmen. Kendi tercihi olmamasına rağmen küreyi bulur, yolculuk yapar falan, sonra tanrının küreye hapsettiği, efsanelerdeki şehri serbest bırakır. Kendine geldiğinde makinelerin dünyasındadır, tanıdık simalarla birlikte bir distopyadan başka bir distopyaya uyanır.

Roog: Hikâye için Dick'in notu: "Yirmi yedi yıllık profesyonel yazma yaşamımın temeli, ilkel biçimiyle işte burada: Bir başka insanın, bir başka varlığın zihnine girme ve onun gözünden ya da gözlerinden görme çabası, bu kişi geri kalanımızdan ne kadar farklı olursa o kadar iyidir." (s. 628) Roog, Dick'in sattığı, yazarlıkla geçinilebileceği hayallerini kurduran ilk hikâye olması açısından önemli. Bir de o dönemdeki editörlerin BK'ye bakış açısını hikâye üzerinden anlatıyor Dick, dünya daha kendisine hazır değilmiş o zamanlar, bunu anlıyoruz.

Roog bir varlık, Borris bir köpek ve insanlar kör, her zamanki gibi. Borris, varlıkları evden uzak tutmaya çalışıyor ama pek kalabalıklar, başarılı olduğu söylenemez. Onlara karşı pek büyük ve kuvvetli olmasına rağmen kalabalığa karşı siniyor, ortadan kaldırılması uzak bir zamanda gerçekleşmeyecek ama onların isimlendirmesiyle "Bekçi" olarak görevini yapmaya devam edecek.

Küçük Hareket: Nightmares & Dreamscapes bölümü müydü o, hani oyuncak askerlerin bir adama savaş açtıkları? Burada bir benzeri var, fikrin orijinali bu olabilir.

Bir oyuncak fabrikasında üretilen oyuncak askerler, çocukların yardımıyla farklı evlere dağılırlar. Bu son denemedir, her şey ele geçirilecektir artık. Askerlerden biri, evin çocuğuyla konuşur ve fabrikaya gidip bir paket almasını söyler. Pakette tanklar, helikopterler falan vardır. Aslında ikinci aşamadır bu, çocukla sıkı bir bağ kurduktan sonra bu işe girmesi gerekirken diğer evlerdeki askerlerin teker teker yok edildiğini öğrenir ve zaman kaybetmeden planı devreye sokar. Bilmediği bir şey: Evdeki diğer oyuncakların -ayıların, kedilerin vs.- başka bir örgütün, insanoğlunu koruyan bir örgütün elemanı olması.

Ötedeki Vub: Düşünebilen bir canlı, insan değil. İnsanın kendinden uzaklaşması, belki de düşünebilen bir yaşam formuyla karşı karşıya gelmesiyle kendine yaklaşması, ne olursa olsun kendine benzemeyene duyulan bir şiddet var ortada.

Bir gezegende düşünebilen bir canlı vardır, miskin bir hayvan. Gezegene inenlerden biri bu hayvanı satın alır, gemide barındırır. Bu hayvan düşünmekle kalmaz, insanoğluyla kendi ırkı arasında Odysseus vb. ortak mitik öğeleri de inceler, sahibi olan tayfayla birlikte. Ne ki geminin komutanı, hayvanı kesip yemeye niyetlidir, zira o bir hayvandır, düşünüp konuşabilmesi önemli değildir. Vub son tartışmada, kendisine silah doğrultulduğunda şöyle der: "'Gözüme bakarak yapabilir misin? Bunu yapabilir misin?'" (s. 61) Derin mevzu. Ötekileştirilenlere uygulanan şiddet yüzyıllardır devam ediyor ve gelecekte de edecek gibi gözüküyor, gözünün içine baka baka öldürülen insanların olduğu bir dünyada bunun pek bir önemi yok sanırım. Yine de nefis bir şekilde bitiyor hikâye, vub yendikten sonra: "'Kaldığımız yerden devam edersek' dedi Kaptan. 'Bana kalırsa Odysseus...'" (s. 62) Belki böylesi somut olmayacak ama bir şekilde kırdığımız, üzdüğümüz insanlar bizimle birlikte yaşamaya devam edecek.

Silah: Kendi mekanlarından pek uzaklara giden bir gemi, yaşam belirtisinin görülmediği bir gezegene yaklaşır, o sırada bir atom bombasıyla vurulur ve gezegene acil iniş yapar. Bombanın nereden geldiği tespit edilemez, gezegende bir keşif turuna çıkılır ve silah bulunur, tabii silahın koruduğu hazineyle birlikte. İnsanoğlunun mirası dev bir depoya tıkılmıştır; onca sanat eseri, kitaplar falan. Silahı etkisiz hale getirip oradan ayrılırlar, bir zaman sonra tekrar dönmek üzere. O sırada gezegenin bir yerinde kırmızı ışıklar yanar, başka bir depodan yedek parçalar çıkar ve silah tamir edilir. İnsanoğlunun en değerli varlıkları ürettikleri olsa gerek.

Kafatası: Atom savaşlarından sonra bir dayı ortaya çıkıp savaşı bitiren bir inanç yayar, uzun bir süre boyunca dünya barış içinde yaşar ama devlet büyüklerimiz savaşın doğal seleksiyon için, teknolojinin ilerlemesi için pek faydalı bir şey olduğunu düşünerek bir adamı geçmişe yollarlar. Amaç, bu inancı yayan zırtapozu öldürmektir. Dick'in zaman yolculuğu mevzusunda sıklıkla başvurduğu bir sonla biter hikâye.

Savunmacılar: Bu süperdi ya. Yine savaşlar falan, dünya ayvayı yer. Yer altında güneşli müneşli yapay bir dünya yaratılır, bu sırada yüzeyde savaş tüm hızıyla sürmektedir. İnsanların görevlendirdiği "kurşunumsu" adı verilen robotlar yüzeydeki tüm çatışmaları yönetmektedir. Yüzey tabii ayvayı yemiştir; radyasyon, korkunç bir iklim falan.

Yetkili abilerimiz bir şeylerin döndüğünü anlayıp uzun bir tünel sisteminden geçerek yüzeye çıkarlar, olayların aslında kurşunumsuların dediği şekilde gerçekleşmediği görülür. Yüzeyde ormanlar vardır, yaşam vardır, gayet süper bir yer olmuştur yüzey. Kurşunumsular, insanları yüzeyden uzak tutmak için dezenformasyona başvurur, sekiz yıl boyunca insanlar aşağıda tutulur. Meğer bu herifler savaşı durdurmuş, ekolojik sistemi süper hale getirmiş falan. Sonuçta tüneller patlatılır, bizimkiler bir daha geri dönemez ve dünyanın öbür ucundan getirilen Ruslarla bir köyde yaşamaya başlayıp barışı öğrenirler. Böyle bir şey. Kurşunumsular erdemli insanlardır yani. İnsanın olamadığı kadar insandır.

Bay Uzay Gemisi: İnsanlar, uzaylılarla yaptıkları savaşlarda tokat üstüne tokat yedikten sonra sezgilerle hareket edebilecek bir gemi tasarlarlar. Bir beyin gerekir, bu beyin de bir matematik profesöründen sağlanır. Hızlı tepki, bilinçsiz. Amaç bu, Robocop gibi yani. Profesör, esas oğlanla kızı kaçırır, kimselerin bilmediği bir gezegene bırakır. Her şeye yeniden başlamak için. Bu sefer temiz bir başlangıç olacak. Ulan bu da şeyde vardı, Knowing miydi neydi. Bir de Poe göndermesi var hikâyede.

Ormandaki Kavalcı: Asteroid galiba, bizimkiler koloni kurmuş asteroid üstüne. Bir de orman var, ormana giren sevgi kelebeği olarak çıkıyor. Ağaç olduğunu düşünüyor kim oraya girerse, savaşmıyor, hiçbir şey yapmıyor, güneşin altında dikiliyor öylece. Bunun üstünden gelişen bir şey. En iyisi hiçbir şey yapmamak, evet.

Saklama Makinesi: Müziği koruyabilmek için Beethoven'ın eserlerini böceklere dönüştüren Doktor Labyrinth, süreci tersine çevirince kakofoniyle karşılaşır. Yaşama uğraşı, çoğu şeyi bozduğu gibi müziği de bozar. En sonunda kendisini dönüştürür, ancak öyle korur müziği.

Harcanabilir: Örümcekler bir adamı uyarır, böylece adam eve gelince karıncalardan oluşmuş bir halıya düşmekten kurtulur. Buraya kadar anormal, sonrası daha da ilginç. İnsanlar istilacı olarak geldiklerinde böceklerin atalarıyla çatışmışlar ve kesin çizgiler çizilmiş. Örümcekler, böceklere karşı yaratılmış ve çağlardan beri insanoğlunu korumuş, korumaya devam edecek. Lakin eve doğru yaklaşan böcek ordusuna karşı adamı korumaya çalışmayacak. Bir doğa-insan çatışması daha.

Değişen Adam: Uzun hikâye cinsinden bir metin bu. Devlet organlarının iç çatışması, sezgi yoluyla teknolojiyi teoriden pratiğe dökebilen, geçmişten yanlışlıkla getirilen bir adam ve eski teknoloji/yeni teknoloji çatışması içeren bir mevzu.

Yorulmaz Kurbağa: Felsefe/fizik çatışması içeren güzel bir hikâye. İki profesör bir iddiaya girer, Zenon'un kurbağa ve kuyu paradoksunu çözme konusunda bir deney düzeneği hazırlarlar. Paradoksa göre kurbağa, kuyudan çıkmak için zıpladığında enerjisi hep yarı yarıya düşecek ve sona gelmeden önünde bir boşluk daima kalacaktır. Felsefeci önünde sonunda yolun biteceğini söylerken fizikçi tam tersini iddia eder, bir şekilde felsefeciyi düzeneğin içinde yakalar ve düğmeye basar. Verilen ani sıcaklığın etkisiyle felsefeci hareket eder ve boyutu geometrik olarak düşmeye başlar. Bu düşüş sırasında zemin engebeli hale gelir, etrafında dağlar belirir falan. En sonunda moleküllerin arasından geçebilecek küçüklüğe erişir ve düzenekten çıkarak eski haline döner, kızgın bir şekilde fizikçiyi bulur. Deney başarısız olmuştur, başka bir düzeneğin kurulmasını ister, hiçbir şey söylemeden oradan uzaklaşır.

İşgüzar, Bahçede, Maaş Çeki gibi çok güzel hikâyelerle devam ediyor, ben buraya kadar sabredebildim. Bir iki şey daha söyleyeyim, Dadı kapitalizmin insanın kanına nasıl girdiğini anlatan güzel bir hikâye. Koloni'de eşyaların insanlara düşman olabileceğine kesin olarak inandım. Eşyalar düşmanımız.

Birkaç madde halinde Dick'in değindiği konuları çıkardım ama son kitapla birlikte toplu bir değerlendirme yaparım herhalde. Tanrı kompleksi, insan-doğa çatışması, zaman yolculuğu paradoksları, bir sürü mevzu var. En sona. Bu kadar yeterli.
Yanıtla
3
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gençliğin Şarabı
Sabahlara kadar Fante okuyabilirim.

Fante'nin anlatıları olduğu gibi yaşamın içinden. Saçmalık yok, süsleme yok, neyse o. Çocukluğundan gençliğine iz bırakmış birçok olay ve kişi var.
Ailede Bir Hırsız: Annenin gçençlik fotoğrafı, Jimmy için ailenin geçmişine açılan bir kapıdır. Çocuk sınırlarını denemek ister, fotoğrafı sandığın dibinden çıkarır ve babasına gösterir. Baba sallamaz. Anneye gösterince tanışma hikâyelerini öğrenir. Anne rahibe olmak ister, talipleri olmasına rağmen hiçbirine yüz vermez. Duvar ustası ayyaş genç ortaya çıkana kadar. Babanın umursamadığı hikâye, annenin sözlerinin yardımıyla çocuğun gözünde canlanır: Genç, güzel bir kadın ve berduş kılıklı, alkolik bir duvar ustası. Anneyi ikna edebilmiştir, gözlerden akan acı yaşlar belki kaybolan bir geçmişe ait, belki pişmanlıklara.

Karda Bir Duvarcı: Karda duvar örmeyi denediniz mi? Örülmez. Örülemediği için babanın evdeki can sıkıntısı başlı başına bir sorun, geçim sıkıntısının yanında bayağı büyük bir sorun. Yoksulluğa alışabilir insan fakat babaya alışamıyorlar. Can sıkıntısından anneye, çocuklara sarıyor adam. Kendisi de çocuk gibi bir şey zaten. İtalyan ailelerinde aile babası, eşinin yanında birazcık çocuk kalıyor.

Süper Topçu: İlkokula giden bir çocuğun rahibelerle, futbolla ve tekrar sınırlarını tanımaya çalışmasıyla ilgili bir hikâye. Oğlum bu rahibelerin pedagoji diye bir şeyden haberleri yok ha.

Dino Rossi'ye Bir Eş: Dino Rossi zamanında anneye talipmiş, derinden derine bir sevgiyi sürdürdüğü belli oluyor. Aile dostu haline gelmiş, belli zamanlarda yemeğe çağırıyorlar. Baba her seferinde anneyi kaptığını söyleyip eğleniyor, Dino'ya karşı bir üstünlük olarak görüyor bunu ama Dino'nun umrunda değil; hiç evlenmemiş ve kendi dükkanında yaşayıp gidiyor. Mülayim bir adam. Neyse, bir eş bulmaya çalışıyorlar Dino için, baba buluyor da. Lakin kadın deli gibi bir şey, anne kadını hiç sevmiyor. Sevmemesinin bir diğer sebebi de babanın Dino'yu iptal edip kadınla ilgilenmesi. Aile faciasıyla sonuçlanabilecek bir durum, aile yapılarının izin verdiğince çözümleniyor.

Cehenneme Giden Yol: Rahibe, çocuklara Taş Olan Çocuk'un hikâyesini anlatır ve onlardan günah çıkarırken dahi doğruluktan ayrılmamalarını ister. Görünürde bu. İşin arka planında ödü kopmuş çocuklar var, din eğitiminin bu şekilde verilmesi evrensel bir kanunla belirlenmiş falan herhalde. Korkunç.

Bunların dışında İtalyan kökenli olmakla, futbol oynamak, kazanmak ve kaybetmekle ilgili hikâyeler var. Bir çocuğun hayatı tanıması, küçük bir muhitte. Çok hoş!

Üşenip bitirecektim ama iki şey gördüm, demesem olmaz. Birinde Bandini'yi hatırlayalım, başına nahoş bir şey geldiğinde mektup yazar, "Sayın Bay X, şunu şöyle yapın yoksa kafanızı kıracağım," tarzı şeyler derdi. Fante'nin çocukluğundan geliyormuş bu stili, aynı şeyi yapıyor çocukken de. Bir diğer mevzu da savaş, milliyet gibi kavramların futbolla öğrenilmesi. II. Dünya Savaşı sırasında mahallenin çocukları futbol oynarken siyasi gelişmelerle birlikte takım dağılmaya başlıyor, çocuklar ayrı milletlerden olduğu için babalarıyla anneleri koparıyor çocukları birbirinden. Biri Japon, biri Polonyalı, biri Alman. Falan. Ne olursa olsun tekrar bir araya geliyorlar ve çok önemli bir maçı pestilleri çıkması pahasına kazanıyorlar.

Almalısınız, Fante'nin dünyası çok güzel!
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Toplu Öyküler 2 / Kader Ajanları
Dick'in öyküleriyle Terra'ya, Proxima Centauri'ye, düzeni bozmaya, yeni düzen kurmaya, yabancılaşmaya, Soğuk Savaş'ın ötekileştirici etkisine, insanın kimlik karmaşasına muazzam bir yolculuk.

Norman Spinrad'a göre 1950'lerin başlarında yazılan öyküler belli bir tema etrafında döndüğü için okurda tekrar tekrar aynı şeyi okuyormuş hissi yaratıyor. PKD'nin BK dergileri için kısa bir sürede yazdığı bu öykülerin birbiriyle olan minik bağlantıları, distopik dünyalarda geçen yıkım hikâyeleri belli bir döngü oluştursa da PKD'nin okura verdiği anahtar fikirlerin farklılığı bu açıdan tekrara düşülmesini engelliyor. Bu ilk dönem öykülerinde bir olgunluk, düşünen bir adamın paranoyayla paralel giden fikirleri var. İlk kitabın girişini hatırlarsak diğer ihtimalleri düşündürüyor PKD; başka türlü bir dünyayı anlamlandırma çabası, olasılıkların arasında okurun kafa yoran bir adam olarak yalnızlığı, çok keyifli.
Kurabiye Hanım: Fantastik bir hikâye. Küçük bir çocuk, kurabiyeleriyle aklını çelen yaşlı bir kadının yanına gidiyor ve ailesi bu durumdan rahatsız. Kadın, çocuğun enerjisini emiyor, gençleşiyor ve çocuğu yavaş yavaş eritiyor. Son gidişinden sonra çocuk eve dönüyor ama 80 yaşında bir insan gibi. Eve ulaşamıyor da zaten, kapıyı çaldıktan sonra rüzgara karışıyor. Annesi kapıyı açıp bakıyor ki kimse yok. Of, biraz korkutucu.

Kapının Arkasında: Bu da ilk hikâye gibi. Eski bir guguklu saat ve bir adamın mücadelesi. Adam, kuşta bir terslik olduğunu fark ediyor ve eşiyle arası bozuluyor galiba, saat takıntısı yüzünden. Bir gün saatle uğraştığı sırada -kuşa saydırıyor falan- kuş fırlayıp bunu hacamat ediyor. Ölüm nedeni anlaşılamıyor bir türlü. Böyle bir şey.

İkinci Tür: Heh, PKD işi bu. Tipik post-apokaliptik zamanlarından birinde yüzey yaşanmaz hale gelmiş, insanlar yer altında hayatını sürdürüyor. Ruslar ABD'yi basınca bir süre kazanacaklarını düşünmüşler ama ABD "pençe"diye bir alet geliştirmiş; her yere girip çıkabilen bir alet. Minik bıçaklarıyla kese kese ilerliyor falan, bir sığınağa girdiğinde katliam var demektir. Bu alet sayesinde Ruslar cortlatılıyor ve ABD savaşı kazanacak gibi oluyor. Neyse, bir Rus askeri ABD topraklarına girip karargaha doğru ilerlerken pençeler tarafından öldürülüyor. Mevzu ABD askerlerini alarma geçiriyor, Rus askerinin ölüm yolculuğunu anlamaya çalışıyorlar. Rus'u incelediklerinde mesajı buluyorlar; barış için bir mesaj. Rütbeli bir asker olan Hendricks -rütbesini unuttum ve bakmaya üşendim dsf- mevzuyu anlamak için Rus karargahına doğru yola çıkar ve yıkık bir şehirden geçerken küçük bir çocuğa rastlar. Çocuk, radyasyondan vs. zerrece etkilenmemiştir, ayıcığıyla birlikte kurtarılmayı beklemektedir. Hendricks çocuğu yanına alır, gideceği mekana yaklaşır. Birden ateş açılır, çocuk parçalara ayrılır. Metal ve elektronik aksam. Pençeler başka bir tür ortaya çıkarmıştır; insan replikası.

Karargahta üç Rus asker vardır, mevzuyu anlatırlar. Bu replikalar sığınaklara, karargahlara girdikçe Ruslar yok edilmiştir. Mevzuya çok geç uyanmışlar, geride pek kimse kalmamış. Sonrası tamamen kim dost, kim düşman olayı. İki düşman yakınlaşır, ABD'ye savaşı kazandıracak olan pençeler düşmandır bu kez. Rus askerlerden birinin replikalar hakkındaki yorumu: "'Kusursuz sosyalizm' dedi Tasso, 'Komünist devletin ideali. Her yurttaşın birbirinin yerine koyulabilmesi.'" (s. 65) İdeolojilerin sorgulanması gerekir, dünya durmadan değişiyor.

Bu üç asker ve Hendricks arasındaki paranoya birbirlerini öldürmeye kadar gidecek, sonra Hendricks sağ kalan son Rus askere güvenip onun Ay üssüne gitmesini sağlayan kodları verecek. Beklenen son; bir diğer türe güvenmiş olacak. Truva Atı, insanoğlunun son kalesine doğru yola çıkmış olacak.

Geri kalan hikâyeler de pek hoş. Çok güzel ama, alın bence.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zorba
Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar'dan bir tane de Zorba yazmalı.
"Aleksi Zorba. Çok uzun boylu bir keşişe benzediğim ve başım yamyassı olduğu için kızdırmak istedikleri zaman 'Fırıncı Küreği' diye de çağırırlar. Ne derlerse desinler. Bir zamanlar kavrulmuş kabak çekirdeği sattığımdan ötürü bana 'Çakaçuka' da derlerdi. Sözde nereye gidersem zarar verip tünediğim için bağ kütüklerine dadanan 'Pas Hastalığı' adını takanlar da oldu bana. Başka takma adlarım da var ama, onları da başka zaman anlatırım." (s. 21)

Kazancakis önsözde Zorba'nın coşkun yaşamına dair pek çok olay var, güzel bir taş bulup görülmesi için davet mektubu göndermesi buna güzel bir örnek. Güzelliklerin birlikte yaşanarak paylaşılabileceğine inanan, bu yüzden de yerinde duramayan ve yaşam nerede tam anlamıyla yaşanabilecekse oraya giden bir gezgin, flaneur, sürgün. Zorba bu.

Anlatıcı, Girit'e gitmek üzere bineceği gemiyi beklerken İlahi Komedya'ya dalmıştır. Günahlar, cehennemler, erdem arayışları arasında başını kaldırdığı zaman belki de asıl aradığı şeyi bulacaktır. Dışarıda fırtına vardır, o fırtınanın içinde camın ardından birinin kendisine baktığını görür.
Meraklı bakışlar adam/insan aramaktadır. Bulur da, "Patron" diyeceği anlatıcıyı gözüne kestirir ve yanaşır. Patrona kendisini almasını söyler. Elinden birçok iş gelmektedir; yemek yapar, madencilikten anlar, kadınlardan anlar, savaştan anlar, kitapların arasına gömülmüş insanları silkeler, gözden kaçan güzellikleri ortaya çıkarıp sunar, canı istediğinde santur çalar. Sadece canı istediğinde. Sırtındaki santuru belki de daha kitabi duygular içindir; kelimelerle anlatamayacağı şeyleri müzikle anlatmaya çalışır. Dans bir de. Çok mutluyken oynar. Başkaları için büyük yıkım anlamına gelen olayların ardından bile oynar, görkemli bir yenilgiyi hak ettiği şekilde karşılayamamaktan korkar.

Anlatıcı, dedesinden kalan maden ocağı için Girit'e gitmektedir. Tatil için, belki kafa dinlemek için. İş ilgilendiği bir şey değil. Düşünce adamı aslında; Buda'nın hayatını inceleyen, Budizm üzerine kafa yoran bir adam. Çok okur, yanında getirdiği sandıkların için kitaplarla doludur. Çok okuduğu için yaşama dair bazı şeylerden geri kalmıştır, kadınlardan mesela. Gizeme okuyarak ulaşmaya çalışır, oysa Buda'nın evden ayrılışı, bir kahraman olarak tek başına çıktığı yolculuk ona bir şekilde yol göstermeliydi, değil mi? Değil, Zorba karşısına çıkana kadar sayfalarda hayatın şifrelerini aramıştır. Zorba'yla birlikte Buda'yı daha farklı düşünmeye başlar, hatta ikisi arasında bağlantılar kurar. Zorba'ya bağlanması bu yüzden. Gemideyken okuduğu kitaptan bir alıntı: "BUDA: Benim ne öküzlerim, ineklerim var; çayırlarım da yok. Hiçbir şeyim yok. Hiçbir şeyden korkmam; sen de istediğin kadar yağ, gökyüzü!" (s. 28) Zorba'da kitaplarda bulamadığını bulur, yaşamın ta kendisi. Arayıştaki iki kahraman birbirini bulur, birbirlerini tamamlarlar. Düalistik bir şey. Zorba'nın dediği gibi, bir işe başlarken tanrı yanda olacaksa şeytan da olmalı. Her şey böyle sürüp gider.

Yolculukta, madenin açılma işlemleri sırasında kaldıkları kasabada birbirlerini iyice tanırlar. Zorba'nın yaptığı yemekler yenirken kitaplara, kadınlara, şaraplara dair konuşulur. Belki şaraplara dair değil ama burada bir metni yeniden yaratıyoruz, olsun o kadar. Neyse, Savaş hakkında söylenenler, söylenemeyenler Zorba'nın yüzünden okunurken bir sıkıntının kucağına düşmeyenler bizden değildir. Zorba da savaşmış, Türklere, Arnavutlara karşı. Boş bir şey olduğunu söylüyor, başka bir şey demiyor. "(...) 'Dünyaya özgürlüğün gelmesi için bu kadar cinayetler ve alçaklıklar mı gerekli yani? Çünkü oturup sana işlediğimiz cinayetlerde yaptığımız alçaklıkları saysam tüylerin ürperir. Fakat sonuç ne oldu? Özgürlük! Tanrı yıldırımını atıp bizi yakacağına özgürlüğü veriyor? Hiçbir şey anlamıyorum!..'" (s. 31)

Maden kazası, kasabadaki kadın-erkek ilişkileri, Zorba'nın bir kadını korumak uğruna bütün köyü karşısına alıp bıçak kavgasına girmesi, bir kadını geri çevirmenin işlenecek en büyük olması, Dul Meryem'in yolunu benimseyip tanrıyı anlama çabası, Zorba'nın ölü evladı, uzun bir yol. Anlatıcı kadınlara yaklaşımını değiştirecek. O da değil, hayatı değişecek. Zorba'ysa yoluna devam edecek. Birbirlerini son kez gördüklerini bilerek ayrılacaklar. Mektuplar, telgraflar, sonra bu dostluğun arasına ölüm girecek. Hani dibine kadar yaşamış bir adam hayattan ne kadar kopabilecekse.
Yanıtla
25
28
Destekliyorum  4
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Postmodern
Bir derleme olsa da kaynaklar biraz silik, Atayman ele aldığı metinlere kendi fikirlerini de karıştırmış ve ortaya bu metin çıkmış. Metinlerin üzerine yorumlamalar yapıldığı için direkt Atayman'ın adını alıyorum.
Kahramanların geçirdiği değişimler üzerine kurulu, bir adet T-2000, Batman ve Neo içeren bu kitapta postmodernizmin yüksek sanatla halkın süper kahramanları arasındaki çizgiyi flulaştırma çabasının yanında The Matrix Trilogy'nin felsefi bir değerlendirmesi mevcut.

"Kurtarıcının Dönüşümü" adlı bölümde II. Dünya Savaşı'nın ardından kahramanların asık yüzlü, asi olmaktan çıkıp daha insani, duygu yoğunluklu karakterlere dönüşmelerinin öyküsü var. Humprey Bogart örneği veriliyor; Bogart'ın Casablanca'yla ortaya çıkan antifaşist, bir ideale sahip karakteri, kara dizilerin ve gangsterlerin dünyasının yavaş yavaş değişeceğini gösteriyor. Bu durum makinelerde daha garip aslında, onlar insanlara karşı üstünlük kuran varlıklar olarak bilinir. Mesela elin kırılmaması için bir robotla el sıkışılmaması gerektiği eski bir Gine-Bissau şakasıdır ama robotlar da değişim geçirir. Körfez Savaşı'nın bir simülasyon olduğu fikri ortaya çıktığında savaşa harcanan kaynaklar yüzünden daha fazla insanın ölmesine -savaşılan ülkenin insanlarının yanında devletten sosyal yardım göremeyen ABD vatandaşlarının ölümleri de var- yol açılmıştı. Aslında her şey televizyondan izlense de gerçekten birileri ölüyordu. Bombalar, tanklar, makineler karşısında insanın üstü geleceği fikri bu havada belirince T-800 bir ölüm makinesi olmaktan çıktı. İlk filmde önünde kimse duramazken ikinci filmde insanlaştırıldı. Duyguları anlama çabasını, gülümsemeye çalışmasını hatırlıyoruz.
Benzer bir şey de Tarzan'la bilinen Johnny Weismüller'in olayı. Jungle Jim olmadan önce ağaçtan ağaca atlayan kaslı adamımız, yaşlanıp yağ bağlayınca güçlü kahraman mitosunun dışında kalır ve farklı bir karaktere bürünür. Zorunlu bir değişimdir bu. T-800'ün değişimi gibi. T-800 Öldürmemek zorundadır, makineye inmiş bir vahiy gibidir bu. İnsan makineyi yaratır, ona bazı kurallara uyması gerektiğini söyler ve hatta yaratılışına işler bunu; üç meşhur yasa gibi. T-800 belki de bu yasayla hareket etmektedir ki filmin sonunda yine insani bir duygu olan fedakarlıkla kendini imha eder. Düşünebilen bir robot çıkmıştır ortaya, insana oldukça yakın bir varlık. Diğer tarafta daha ileri bir teknoloji vardır: T-1000. Atayman'ın film incelemesinde eski-yeni teknolojinin ifade ettiği anlamlar var, burada kesiyorum.
"Batman" bölümünde göstergeler kaosu içinde oyuncak bir kurtarıcının etrafımızdaki gerçek kurtarıcıların yerini alması, göstergelerin göstergeleri içinde -The Lord of the Rings'in çekim aşamalarının belgeselleştirilmesi vs.- çocukluğun fantastik dünyasına dönüp gerçek dünyadan uzaklaşma gibi mevzular var. Superman ve Batman karşılaştırmasıyla bunun farklı şekillerde tezahürleri inceleniyor. Süper adamımız II. Dünya Savaşı'nın arifesinde ortaya çıkarak kötüleri cezalandırmaya başlamıştı. Başka bir gezegenden geliyordu ve yeni dünyasına kolaylıkla uyum sağlayabilmişti, kötülere karşı verdiği savaşta kendisini güçsüz bırakacak tek şey kendi dünyasına ait bir maddeydi. O maddeden ne kadar uzak olursa o kadar iyi. Yakışıklı kardeşimiz bu göstergelerle patlama yaptı ve yeni kahramanlar ortaya çıktı. Yeni bir endüstrinin doğuşunda farklı karakterler için farklı arka planlar oluşturuldu ve bu yapılırken dönemin toplumsal yapısı ele alındı. Bu açıdan büyük değişimleri süper kahramanlarda görmek son derece mümkün.
Yarasamız, abisine göre biraz muallakta kaldı. Karanlık yerlerde yaşıyor, gölgelerden bir anda fırlıyor, adıyla müsemma gotik bir kentte imgesini oradan oraya dolaştırıyor. Bela mı, kurtarıcı mı? Geçmişi ortaya çıkınca sevilebilecek bir karakter haline geliyor ama süper adamımızdan epey bir farklı. Gündüzleri playboy havasında gezip duruyor, son model arabalarıyla fink atıyor. Koca bir malikanede yaşıyor, partiler veriyor falan. Geceleriyse kurtarıcı oluyor, oradan oraya uçup ailesinin intikamını almaya çalışıyor. Clark Abi ise kendi halinde bir gazeteci. Orta direk bir ailede büyüyor ve hayatında bu çizginin dışına pek çıkmıyor. Atayman diyor ki Superman kardeşimiz büyüklerin kahramanıdır. Büyüklerin dünyasıyla çocukluk arasındaki çizgide gidip gelir, bir yabancılaştırma yaratmaz. Nükleer silahların dünyasında salt doğrunun yanındadır. Batman ise çocukluktan kopuşun acılarıyla doludur. Ailenin yok edilişi, hırslarla dolu bir dünyada kısılıp kalmak, karanlık kent imgesi, hepsi bir araya gelerek büyüklerin acı dolu dünyasında bir göstergeler imparatorluğu oluşturur.

Geri kalanı 1950'li yıllardan itibaren Batman'in geçirdiği değişimler ve filmlerin incelenmesi. Dolu bölümler ama yine üşendim, geçiyorum.

The Matrix Trilogy faslına geldik. Bölümlendirme yapmadan direkt anlatacağım. Öncelikle filmlerin nasıl sınıflandırılacağı sorunu ele alınmış. Birçok farklı sınıflandırma önerisi ele alınarak Matrix'in BK janrın dahil edilebileceği söyleniyor. PKD için BK neydi, BK emekti. Farklı, vurucu, düşündürücü bir fikirdi işte. Görselliğin vs. yanında felsefeye de el atıldığı malum, buradan yaklaşıyoruz olaya. İnceden bir eleştiri de var; filmler yağdırdıkları referanslarla uçsuz bucaksız bir araştırma alanı açıyorlar. Atayman, felsefenin bu şekilde "ayağa düşürülmesini" eleştirse de bunun sorumlusunun filmler değil, aşırı meraklı okurlar olduğunu söyledikten sonra üç filmin çok daha fazlasını ifade ettiğini belirtiyor.

Üçleme, grunge gençliğinin amentüsüdür. İlk aksiyonlu sahneden sonra Mr. Anderson'ı odasında buluruz ya, bahsi geçen gençliğin odasıdır bu. Düşüncenin başladığı yerdir. Cogito ergo sum için bir doğuştur. İzleyici için odanın dışına çıkmanın sonucu farklı bir dünyaya açılmaktır, bu dünyada ileri teknolojinin kötülüğüne karşı yine insancıllığa sığınılacaktır. Arnold Abi'nin filmlerindeki mevzu burada da geçerlidir; Arthur C. Clarke'ın sözünü hatırlarsak insanoğlunun anlayamayacağı bir teknoloji, sihir gibi gelecektir, anlaşılamayacaktır ve insan da anlayamadığı, bilmediği şeyden korktuğu için bilinmeyenin korkusu bir savunma mekanizmasının ortaya çıkmasına yol açacaktır. Bilinen teknoloji, bilinmeyene göre daha üstündür, kabul edilebilirdir. Kontrol isteği, insanın önündeki en büyük engellerden biridir belki. Transcendence da ilgili bir konuyu işliyordu; insanoğlunun iyiliği için atılan bir sonraki teknolojik adım, anlaşılamadığında tehdit unsuru olarak görülecektir ve bertaraf edilecektir. Belli bir doğrultuda/hızda gelişen teknoloji, sıçramalara göre daha kabul edilebilirdir. Alien, 2001: A Space Odyssey, The Truman Show vs. gibi filmlerle birlikte incelenen bu mevzu derinleşmeye çok açık. İleri-geri teknolojinin yaratıları arasındaki farkın ortadan kalkmasıyla birlikte sanal-gerçek ayrımı da ortadan kalkacaktır, eh, düşünce her iki yolla da varlığını sürdürecek demektir. Bölünecektir de; ontolojik problemlerin belirmesiyle düşünce de kendi içinde ayrışacaktır. Bir sen-ben farkı ortaya çıkacak. PKD'nin paranoya ölçüsüne getirip incelediği öteki kavramı, bu durumun sonucudur. I, Robot'ta diğerlerinden farklı bir bilinç seviyesine ulaşmış robot için kendi varlığını sorgulama hali vardır. İnsanlara ne ölçüde benzer, bilinç seviyesi bir robotu ne kadar insanlaştırır, bunlar hep kafa patlatılası. Evet.

Ben bu kadarını alıyorum, gerisi çok daha geniş. BK hayranları, The Matrix Trilogy hastaları için süper bir derleme.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Rock Laneti
Tamam, lisedeki arkadaşlarla bir derdim olmadığı için sıkıntılı yıllara dönebilirim.

Natalia kitabı verdiğinde sıkı metalcilik bizim işimizdi. Posterler, kasetler, CD'ler, oho. Onulmaz acılar, kızgınlıklar içindeymişiz gibi dolanmalar falan. Neymiş bu diye aldım kitabı, şöyle bir baktım. Led Zep kadar meşhur bir grupta gitar çalan bir adamın hikâyesi olduğunu gördüm, o dünyayı tanımak için okudum. Mevzunun bambaşka bir şey çıkması bir yana, şöyle okkalı bir tokat yer gibi olmuştum o zamanlar. Tekrar okudum, birkaç kez okudum da doyamadım. Sonra çok yakın bir arkadaşıma verdim kitabı, o arkadaşla iletişim kesildi ve kitap aklımdan çıktı. Geçenlerde Sezin hediye etti sonra, kitabı okuyalı 10 yıl falan olmuştu. Heyecanlandım, korktum. Eski dostlarla görüşmeden önce bir korku olur ya, ne kadar değiştik, ne kadar büyüdük falan gibi şeyler. Aynen öyle oldu. Sonuç olarak oldukça büyümüşüz, evet.
Daniel Weir, son derece sıradan bir adam olmasının yanında müzikal yeteneği sağlam bir kardeşimizdir. Alt sınıfın gençleri ne yaparsa onu yapar başta; geçici işlerde çalışır, mastürbasyon yapar, sivilcelerini patlatır ve bunun gibi şeyler. Baba şiddetinin travmasını atlatmış gibi görünür, sol görüşlüdür ve gettolardan kurtulmanın tek yolunu müzikte arar, bu yüzden semtin zengin çocuklarının grubuna sakız olmaya çalışır. Frozen Gold'un bir konserini izler ve konserden sonra elemanların yanına gider, bütün sakarlığı ve pervasızlığıyla bestelerini paylaşmayı çok istediğini, grupta bir ışık olduğunu ve bestelerinin yardımıyla çok daha başarılı işler yapacaklarını söyler. Elemanlar burun kıvırır gibi olur ama bestelere bakarlar ve gerçekten Weird'ın yetenekli bir adam olduğunu görürler. Grubun bas gitaristi akademisyenlik için gruptan ayrılır ve Weird, iki alışveriş poşetine yerleştirdiği eski bas gitarıyla birlikte gruba dahil olur. Konserler, çılgınlıklar, müzik endüstrisi, rockstar yaşamı, aşk, facialar derken nefis bir roman. Kabaca böyle. İncesi bambaşka bir şey.

İki gün önce intihar etmeye karar vermiş bir Weird'la başlarız romana. Yapamaz, anılarla doludur ve ne olursa olsun merak duygusu ağır basar, neler olacağını görmek ister. Trenin saatini beklemektedir, yolculuğun detayları hakkında okurun hiçbir bilgisi yoktur o zamana kadar, sonlara doğru mevzuyu öğreniriz ama öncesinde Weird'ın hikâyesini dinleriz. Grupla tanışma falan, elemanlar. Çılgın Davey. Adonis. Les Paul'üyle bir tanrı gibidir. Melodiler gitardan ırmak gibi akar. Christine Brice, okulda Weird'ın bir dönem üstü. Davey'yle müthiş bir ikili, tanrıça gibi bir kız. Teknoloji manyağı bir klavyeci, bir de davulcu var. Davulcu normal bir adamdı galiba. Neyse.

Grubun elemanlarıyla tanıştıktan sonra Weird'ın günceline döneriz, St. Jute adlı bir kilisede yaşamaktadır ve alt sınıftan iki arkadaşı vardır, onlarla görüşür. Biri işçi sınıfından, komünist bir İskoç. Diğeri 18 yaşındakiler ne yapıyorsa -uyuşturucu kullanmak, sevişmek, aylaklık vs.- onu yapan bir genç. Zenginlik içinde yüzen bir adamın bildiği hayatı sürdürmesini sağlayan kişiler. Gerçek bir arkadaşlık. Weird, otuzlarında inzivaya çekilmiş bir adamdır ve yaşadığı yerde onu kimse tanımaz. Stüdyosunda film, reklam müziği yapar, içer ve hatırlar. Zamanı böyle geçer. En büyük problemi, kiliseye girip sağa sola sıçan güvercinlerdir. Bir de hayatıyla ne yapacağı var tabii. Parasıyla değil, parasının miktarını bile bilmez. Cebindeki plastik kartlardan fazlası değildir para.

Grup oldukça ünlenir ve turnelere çıkarlar. Inez'le birlikte mutludur Weird, Dave'le Inez'i yakalayana kadar. Christine'le kısa süreli ilişkisi olur. Ya buraları katletmeyeyim ben, anlatıcıdan duymanız lazım

Davey, Weird'ın bulduğu ve gerçekleştirilmesi konusunda ısrar ettiği bir sahne şovunda işlerin ters gitmesiyle elektrik akımına kapılır ve ölür. Weird için sayı. Christine, Davey öldükten sonra solo albümler çıkarır ve müzik yaşamına devam eder. Yıllar önce Frozen Gold için Weird'ın bulduğu bir sahne şovunu gerçekleştirir, fanatik dindarlar tarafından kurşunlanarak öldürülür. Weird için ikinci sayı. St. Jute'a gelip Weird'a müziğe devam etmesini söyleyen menajeri anlatır Christine'in başına gelenleri. Weird, gruba katılmadan önce şehirden kaçmayı düşünürken yine aynı durumda bulur kendini, bu sefer geçmişindeki aşkına gidecektir. Kız gerçekten iyidir, güzeldir ama Weird'ın şaşkınlığı -şapşallığı da diyebiliriz- aralarındaki ilişkiyi zayıflatır ve ayrılırlar. Zaman içinde ara ara görüşürler, kız evlenir, çocuğu olur falan. Weird en sonunda her şeyi göze alır ve trene atlayıp kızın yaşadığı kasabaya gider. Mutlu sonla biter mevzu. Güzel. Metnin başında tren saatinin anlamını da böylece öğrenmiş oluruz.

Bir de iki Weird'ın birleştiği nokta var. Şu İskoç kavgacı bir tiptir, lüks bir barda kavga çıkartır ve her şey parçalanır, kırılır. Goril korumalar ortaya çıkıp ağız burun düzeltecekken Weird yalvar yakar kendini dinletir, kartlarından birini mekan sahibine verir ve kimliğini söyler. İskoç şaşkınlığa düşer, zenginlere, sömürüye beraber sövdüğü adamın kim olduğunu öğrenir haliyle falan. Mekan sahibi, Weird'ın kartıyla mekanı rahatlıkla satın alabileceğini söyleyerek tüy diker. Haha, bir de Weird'ın kafasını yardığı korumalardan biri Frozen Gold hayranı çıkar, yanındaki albümleri imzalatır falan.

Pek de bir şey anlatamadım ama müziğe yakından uzaktan ilgisi olan herkesin okumasını isterim. Iain Banks'in, adıyla soyadının ortasına "M" koyarak çıkardığı kitaplardan çok farklı, çok hoş bir şey.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tekilleşme
Bener'in en felsefi metinlerinden biri belki. Tekilleşme kavramı üzerine kurulu bir gizem, akıl hastanesinde çalışan doktorlar tarafından çözülecek, bu sırada doktorların, özellikle Çiğdem'in hayatına girip siyasi mevzularla birlikte karakterlerin çözümlenişini izleyeceğiz. Hadi bakalım.
Meyhanede yalnız başına oturan bir adam, yanına oturan bir fahişeyle konuşmaya başlar. İç diyalog; adam dilsizdir ve kadının -erkeğin ya da, cinsiyetler konusunda oldukça özgürlükçü bir yazar Bener- söyleyeceklerini kendi yaratır, bir kısmını gerçekten duyar ama kadının söylediklerini duyamayız. Kadının tahrik edici davranışları dışında bir eylemi yoktur. Adam mimikleriyle konuşur, kollarını kullanır falan. Sonra kollarını gerçekten kullanır, kadını hastanelik eder ve komiserin tabiriyle "tımarhaneye" gönderilir. Kadını neden dövdü, çünkü kadınla birlikteyken çoğul olduklarını düşündü ve paranoyaklığı ortaya çıktığı an kadının ajan olduğunu sandı. Ajanlığın tekilleşmeyle ilgisi olduğu malum, iç diyaloğun gizemli Aysel'ini, Savaş'ını ve Sine'sini ve afazik Medeni Bey'in onca sayıklamasının altındakini görmek için biraz daha zaman var. Mevzuyu anlamalıyız. "(...) İnsanlar da öyle buruşur ve küçülürler. Dünyalar, güneşler, atomlar ve genler, hepsi buruşur, küçülür ve bir kara lekeye dönüşür. Tekil o'dur işte." (s. 8) Ölümün ötesine dek uzanan minimal bir varlıktır tekil, bir tek var olduğu sezilebilir. İletişimden muaf olmak ister, gırtlağının alındığını söyleyen Medeni Bey için iyi bir şeydir bu. İyi midir? Çok yetenekli bir obua sanatçısı olan Medeni Bey için nefesini kaybetmesinin ardındaki sebepler derindir aslında, işin o noktasında hastaneye geçiyoruz, beyefendi kadını öldüresiye dövdükten sonra.

İsmail, Çiğdem ve Ergin, üniversiteden sınıf arkadaşı olmalarının yanında aynı hastanede çalışıyorlar. Ön planda Çiğdem var. Modern denebilecek bir ailesi var, ilişkilerini özgürce yaşayabiliyor ama ilişkilerini anlamlandırma çabası çoğu zaman ortada bırakıyor onu, her şeyi kolaylıkla çözümleyemiyor ve yaşamının birikimleri zorlayıcı oluyor. İsmail'le sevişmesi, Ergin'e bağlılığı ve üçünün de hocası olan karakterle otorite-iktidar olgusu üzerine düşünceleri, nihayet Medeni Bey'in -İsmail'in taktığı adla Zeytindağı'ndaki İsa'nın- fikirleri arasında bocalarken kimliğini sürekli düşünecek, kendini biçimlendirmeye çalışacak. Üniversitedeyken siyasi olaylara karışmaları, Ergin'in gördüğü işkenceler yüzünden cinsel hayatının sekteye uğraması ve İsmail'in ajan olduğu düşüncesi işleri iyice çıkmaza sürükleyecek. Hocanın zamparalığı açık açık ortada olmasına, Ergin'le birbirlerine duydukları sevgiden kuşku duymamasına rağmen hocanın evine gidecek, son adımı atmayıp kendini geri çekecek mesela. Neden? Kendini denemek mi, merak mı, nedir? Hocanın aşırı feminist karısının hakaretlerini duymak, ilişki teklifini reddetmek, sanırım sınır tayin etmekle ilgili bir şey, baba mevzusu gibi geliyor bana. Freud'un adı romanda sıkça geçer, Çiğdem hocayla sevişse babasının tepkisinden çekinir. Sınırlarımızı kendimiz koyarız, deneyimler neyi yapıp yapamayacağımızı belirler. Kendini tanımanın aşamasıdır bu, ağır bedeller öderiz karşılığında. Çiğdem'in bedeli hissizleşmek belki, Ergin'i aldatmakla sevgiyi aynı kefeye koymak zor.

Medeni Bey'den girip diğer karakterlerden çıkıyoruz, bu esnada beyefendinin geçmişi sorgulanıyor elbette. Kimdir, hastanede tutulmalı mıdır, hayatıyla ilgili verdiği bilgiler doğru mudur, bunun sorgulanması esnasında yapboz yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Karıncalara karşı verilen bir mücadele, Medeni Bey'in tekilleşmeyle birlikte başlattığı savaş, şiddetini doktorların araştırmalarıyla yavaş yavaş kaybedecek ve obua sanatçısı adamın, Aysel'in ve diğerlerinin gizemi çözülecek. Alınan gırtlak, obua, Medeni ve diğer şeyler yapılarını kaybedecek ve adamımız bir sabah hastaneden kaçacak. Çiğdem sonsuz kurtuluşa güneşin ışıklarının meleğe benzettiği Ergin'le erişecek, onlar erişecek muradına, bize tekilleşme kalacak. Yalnızlık değil, ölüm değil, içe doğru bir büyüme. Sessizlik. Daha doğrusu yaratılışı içeren tek bir notaya, tek bir noktaya dönüşüm.

Erhan Bener iyi.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Esirgeyen Gökyüzü
Yol kitabıdır. Yolda rahatlıkla okuyabilirsiniz. Saatler süren yolculukları bir soluğa indiren olaylar vardır ya, mesela o yoldan geri dönme fikrinin uğultusu, belki dünyanın dönme sesini duyma çabası, belki güzel bir kitap.
Üç kız çölde çay içmek istemiş, çöl onları yutmuş, bardakları kumla doluymuş. Çölde çaylarını böyle içmişler. Port ve Kit de bir şekilde içecekler çaylarını. Evli çift, New York'tan Afrika'ya uzanan yolculuklarında ilişkilerinin boşluklarını belki bildikleri dünyadan uzaklaşarak doldurmayı umuyorlar ama en başta içlerindeki boşluklar dolacak. Kumla. Uçsuz bucaksız bir boşlukta savrulacaklar. Betonların arasında kısılıp kalmalarının haricinde başka türlü bir yok oluşla karşılaşacaklar. Bardaklarına kendileri dolacak. Vahalara rastlasalar bile bir çölden ibaret kalacaklar.

Bu ikisini yanında Tunner vardır, genç bir adam. Erkek egosuna kapılıp Kit'i elde etmeye çalışır. Port, daha başlarda bir Arap kızıyla birlikte olmaya kalkışır. İlişkisinin daha iyiye gitmesini ister bir yandan, umutludur da. Kit, iyi hissettiği günlerin azalmasıyla birlikte mutlu olmaya çalışır ama tahammülsüzlüğü içten içe büyür. Sinirini saklamak için rol yapar, hissetmeden söylediği sözlerine yetişmeye çalışır ama zamanla kontrolünü kaybeder falan. Medeniyetten uzakta, yabancı bir dünyada olmaları içlerindeki çölü iyice büyütür. Yemeklerin yenilmeyecek gibi olması, sıcak, zor şartlardaki yolculuklar, geçmiyormuş gibi görünen zaman derken kırılmalar başlar. Port, mutluluğun başka yerlerde olduğunu düşünür bir zaman. Sömürgeleşerek pitoresk manzaralar üreten koca bir kıtada nereye gidilirse gidilsin mutluluk başka bir yerde olacaktır. Bu yüzden yolculuklarının sonu gelmez. Bu yüzden huzursuzlukları sürekli büyür. Kit, Port'un varoluşsal problemlerinden daha farklı bir noktadadır. Manzaralarla ilgili bir konuşmalarında Port sadece sıcağı sevdiğini söyler, Kit'se sıcakla soğuğu, yazla kışı ayırt etmez. Bir şeyleri kaçıracağını düşünür, bir bedel ödemek zorunda kalmaktan korkar. Sonuçta her zamanki fikir ayrılıklarından biri ortaya çıkar ve Kit noktayı koyar, belki de daha açık olamayacak bir şekilde: "(...) Sık sık aynı tepkileri göstermelerine, aynı duyguları hissetmelerine rağmen, hiçbir zaman aynı sonuçlara varamadıklarını, çünkü hayattaki amaçlarının birbirinin tersi olduğunu görmek ona hüzün veriyordu." (s. 85) Port da hayatın içine tam olarak giremediklerini söyler, tüm güçleriyle dışına asılmışlardır. Adam, mücadeleyi birlikte verdiklerini düşünür, farklılıklara rağmen önce birbirlerine, sonra hayata tutunmaya çalışırlar ona göre. Bu yüzden Tunner'ın girişimlerini görmezden gelir, Kit'e güvensizlik duymaz. Kit, Port'un yanlış kurduğu dünyanın bir parçasıdır ve bu ağırlığı taşıyamayacak hale gelince, sorumluluklardan ve oynamak istemediği rolden bir an olsun kurtulmak için Tunner'la sevişir. Omuzlarındaki yükü hissetmeyecektir bir süreliğine ama kum tanelerinin içine doluşmaya başladığını fark etmez. Port da aynı durumdadır. "Her ikisi de, bilincinde olmaksızın, zamanı yok saymak gibi tehlikeli bir hata işlemişlerdi. Yıllar hep birbirine benziyordu. Sonunda her şey olabilirdi." (s. 114)

Port hastalandı, Kit Arap tüccarlarla karşılaştı derken bitirdim. Ne notlar çıkarmışım da tembellik fena bir şey. Oryantal oryantal okuyabilirsiniz, okumazsınız, bilemiyorum. Bulursanız gelişine vurun ama.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gazze Blues
Bir röportajda Keret, kendi karakterlerinin El-Youssef'in karakterleriyle iyi arkadaş olabileceklerini belirtmiş. Uçuk karakterlerle kara mizahın orta yerinde halay çeken adamlar nasıl iyi arkadaş olurlar? Aynı topraklarda, kafalarına aynı bombaları yiyerek.
Nimrod Çıldırışları ve Wristcutters: A Love Story ile sevdiğim adamla Filistinli arkadaşı El-Youssef, bir bomba saldırısından sonra bir şeyler yapmaları gerektiğini düşünüyorlar ve birlikte bir kitap çıkarma fikriyle Gazze Blues'u yaratıyorlar. Keret'in bazıları Nimrod Çıldırışları'nda da yer alan öyküleriyle El-Youssef'in Canavarın Susadığı Gün öyküsü var.

Âdet Sancısı: Rüya içinde rüya, albay kocasının yetersiz insanlığından bunalıp çıldıracak noktaya gelen kadının rüyasında patlayan tüfeklerle tatmin olması derken anlatıcının kim olduğunu kaybetmemiz. Nerede?

Müthiş Yapıştırıcı: Aykırılık bir ilişkinin sürmesi için yeterli mi? Bir insanı olduğu gibi sevebilmenin hikâyesi bana göre. Hiçbir şey paylaşmayan evli bir çift, yapıştırıcıyla kendini tavana yapıştıran bir kadın, eve gelen eşin bütün eşyaları yapışık halde bulması ve gülüp karısını öperken dudaklardan asılı kalması. İki sayfalık bir sevgi durumu.

Sadece 9.90'a (Vergi ve Posta Ücreti İçinde): Stop-motion bir filmi de var bu öykünün. Dünyanın daha iyi bir yer olması için süpermarketlerde satılan kitaplar yeterli olabilir. Mesih, parlak kapaklı kitaplardan çıkıp gelecektir belki. Hiçbir eşyayı küçümsememeliyiz. Necefli maşrapamız bir gün hayatımızı kurtarabilir, dandik bir kitabın bütün dünyayı kurtarabileceği gibi.

Gazze Blues: Bir blues grubunda çalmak, zenci olarak ABD'de doğmak, El-Youssef'in karakterlerinin de yapmak isteyeceği türden bir şey. Arapça-İbranice arasında atılmış köprülerden bir tek blues doğar, ne olacaktı?
Kissinger'ı Özlemek: Sevgilim benden annemin kalbini çıkarmamı istedi, sevgi adına yapacaktım bunu. Bıçağı aldım, anneme gittim ve ona sevgilimin kalbini verdim. Annemin kalbiyle sevgilime dönmek kolay olmayacak, bir de evi bomboş bulmak var. Eski sevgilisine dönmüşse?

Erkekleri sınamayın arkadaşım.

Borular: Bence en bomba öykü bu. The Imıtation Game'i izledim bugün, orada bir söz vardı. Onu yazıp geçiyorum: "Sometimes it is the very people who no one imagines anything of who do the things that no one can imagine."

Bir bu kadar öykü daha var, bırakıyorum. El-Youssef'in öyküsü savaş ortamından bir türlü kurtulamayıp çıldıracak hale gelen insanlar... Arada bir yerde de Oscar Wilde'ı büyülü gerçekçi olarak gören bir adama edilen beddualar var, Allah ve bela yönünden ilginç bir kısım.

Böyle. Süper.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İstanbul'un Dört Çağı
1993'te İstanbul konulu dört panel düzenlenmiş, 1996'da konuşmalar kitaplaştırılmış. Zamanında YKY'nin salı toplantıları oluyormuş, her toplantıda ayrı bir konu üzerine alanında uzman kişiler gelip konuşuyorlarmış falan, güzel işler yapılmış.
"Bizans" kelimesinin 19. yy. sonlarında ortaya çıktığını öğreniyoruz. Bizans araştırmaları konusunda birden çok dergi çıkıyormuş, özellikle Almanlar ilgileniyormuş mevzuyla. Bizans araştırmalarıyla ilgili yayınlar hakkında şöyle bir bilgi veriliyor, Salvador Miranda adlı İspanyol bir zatın araştırması en ilginç olanı. "Siz yanlış biliyorsunuz lan, en doğrusunu ben biliyorum," diyerek çıkıp bir kitap yazmış, sınırlı sayıda bastırmış falan.

Edirnekapı civarında hayvan pazarı kurulurmuş, yemek alışkanlıkları bizden pek farklı değilmiş. Evler ferahsa da sokaklar darmış ve pismiş, bu olay nedense adamların imzası adeta. Şimdi bir şey okuyorum da, orada yazdığına göre Atina'nın ve Roma'nın altın çağlarında ortalığı b.k götürürmüş çok affedersiniz. Camdan sokağa dışkı atmalar, dışkılarla insan cesetlerini bir çukurda toplayıp çukuru kapatmadan öylece bırakmalar, bilmem ne. Geyiği bilirsiniz, Fransız soyluları falan donu indirip yol kenarına yükü bırakırlarmış. İnanırım. Sonuçta Sokrates'in güzelim Akropolis'te pırtlatmış olması mümkün. Bu konuda kaynak önerebileceklere teşekkür ederim.

Roma mimarisindeki dikey yapı saplantısı sürüyor, su kanalları açılıyor, birçok kilise ve manastır inşa ediliyor. Haçlılar şehri yağmaladıktan sonra nüfusun çoğu şehri terk ediyor, kıyı kesimler dışında yerleşim yeri pek kalmıyor.

Şehrin antik kimliği bin yıla yakın bir süre varlığını sürdürüyor. I. Constantinus döneminde Hıristiyanlık yayılmaya başlıyor, yine de pagan tapınaklar yıktırılmıyor. Şehrin kimliği yavaş yavaş değişiyor, bir ortaçağ şehri çıkıyor ortaya. Kiliseler, hamamlar, araba yarışları falan. Bizans ustaları pek meşhur, Türkler civarda dolanmaya başlayınca bu ustalar bayındırlık işlerinde kullanılıyor. Konuşmacılar Ali Fuat Köprülü'ye sitem ediyorlar bu hususta. Köprülü, bu ustaların varlığını yadsımış ve mevzu hakkında yapılacak çalışmalara set vurmuş ama adamlara göre mimari farklılıklar ortada.

Bir de Konstantiniye olayı var. Osmanlı padişahları sallamamışlar bu ismi, hatta sikkelerin vs. üstünde bile Konstantiniye yazarmış. III. Mustafa bunu yasaklamak istemiş ama sallamamış kimse.

İlber Ortaylı Osmanlı zamanlarını anlatmaya başlayınca kopup gidiyor. Bizans'ta Müslüman mahallesi varmış, kentleşme kapsamında ihtiyar heyetine benzer kurumlar yerini güçlü, dinamik bir yapıya bırakmış. Nüfus hakkındaki söylentileri de cevaplıyor Ortaylı, milyona ulaşan bir nüfus ancak XX. yüzyılda görülüyormuş, öncesinde hiçbir ortaçağ kenti böyle bir nüfusu kaldıramazmış, örneğin Pisa XIII. yüzyılda 300 bini gördüğü anda bir salgın sonucu zortlamış. Çünkü yukarıda bahsettiğim o kakalı haller. Fatih, Vefa gibi yerlerde ilmiye sınıfı otururmuş, İstanbul'a yeni kimliğini Fatih Sultan Mehmet kazandırmış. Bu mevzu ilginç, sarayın yenilikler konusunda pilot bölge olduğu belirtiliyor. Ülkeye getirilecek her yenilik önce sarayda deneniyor, inceleniyor, sonra memleketin dört bir yanında uygulamaya sokuluyor falan. Böyle şeyler.

Cumhuriyet dönemi için dönemin mentalitesini incelemek gerekiyor. "Köye dönüş" temalı bir perspektif doğrultusunda kent üzerine pek bir araştırma yapılmamış, köy üzerineyse birçok çalışma var. Atatürk'ün 1927'ye kadar İstanbul'a küs kaldığı da söyleniyor. İttihatçılar, Osmanlı derken şehirle pek ilgilenilmemiş kısaca. Bir de şehir planlamacılığı mevzusu var. Bu çaba ilk olarak 1838'de ortaya çıkmış, şehir parsellere ayrılıyordu galiba, küçük parçalar üzerinde çalışılsa da bağlantı noktaları biraz doğaçlama gelişmiş. Sık kullanılan yollar kendi varlıklarını dayatmış, planla doğal düzen arasında pek bir bağ kurulamamış. Mimaride de bu uyumsuzluk var. Deprem oluyor, tahta evler çıkıyor ortaya. Bu sefer de şehir yanıyor. XIX. yüzyılda yangınsız gün olmazmış. Tanpınar anlatıyor ya Beş Şehir'inde, çekirdek çitlerlermiş yangının karşısında, sandalye falan atarlarmış izlemek için. İnsanlık namına bir kova su al da döküver be. Çok sinirleniyorum böyle olaylara.

Konuşmacılardan birinin laf arasında söylediği bir şey var ki kara kara güldüm. Katastrofik bir deprem olacağı söylentileri varmış yakın bir tarihte. Sene 1993. Biraz alaycı bir şekilde yaklaşıyor olaya konuşmacı, bu depremi bekleyenlere "şeamet tellâlları" diyor. Ulan ya.

Son bölüm İstanbul'un geleceğiyle ilgili. İstanbul kapitalin merkezi haline gelirse süper olurmuş falan. Geçelim.

Böyle. Güzel bir kitap. Evet.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir