Uzaktaki Soydaşlar: Saha Yakutlar
Türklerin tarihi genel olarak incelendiği zaman sanki bütün Türk tarihi Hunlarla başlamış gibi bir algı oluşabilir. Oysaki en basitinden linguistik veriler Türklerin tarihini binlerce yıl öncesine götürür. Üstelik dil araştırmaları Türklerin dünya üzerinde kapladığı sınırları da hiç olmadığı kadar genişletir. Türk tarihinde zaman içinde derinlere gidildiğinde bir kavmin adı ön plana çıkar: İskitler… Pers kaynaklarında Sakalar olarak anılan Yunanlıların Skytai Asurluların İşkuzai dedikleri bu kavim Milattan önceki yüzyıllara damgasını vurur. İskitler, geniş coğrafyaya yayılmalarından dolayı birçok kavim ve milletin tarihinde namlarını duyururlar. İskitlerin, Türklerle güçlü bağlarına istinaden Hunların atası olduğu son zamanlarda yapılan araştırmalarla kanıtlanır.
İskitler denilen devletleşmiş geniş bir coğrafyaya yayılmış bu halkın torunları ise günümüzde Sibirya’nın kuzeydoğu kısmında Yakutlar ismiyle yaşamlarını sürdürmektedirler. Türk tarihinde derinlere gidilince ismine rastlanan İskitlere, dünya coğrafyasında bugünkü Türkiye sınırlarından uzaklara gidildikçe rastlanır. Türkiye’ye yaklaşık altı bin km uzaklıkta olan Yakutistan’ın Türklükle bağlantısı ise ihmal edilmeyecek derecede önemlidir.
Ele alacağımız eserin yazarı Polonyalı V. L. Seroşevsky 1858 yılında Varşova’da dünyaya gelir. 1880 yılında Ruslar tarafından tutuklanarak Yakutistan’a sürgün edilir. Her şerde bir hayır vardır sözünü doğrularcasına 12 yıl boyunca sürgün hayatı yaşadığı Yakutistan’da boş durmayan Seroşevsky, Yakutları detaylı bir şekilde inceleyerek onlar hakkındaki bilgileri toplar ve elde ettiği verileri kitaplaştırır. Yazımıza konu olan “Saka-Yakutlar” isimli eser müellifin sürgün hayatının ve Saka-Yakutlar arasında geçirdiği günlerin eşsiz bir ürünü olarak akademik dünyada referans kaynağı haline dönüşür.
Seroşevsky, en verimli dönemini yaşadığı 22 ila 34 yaşları arasında eseriyle Yakutları siyasi, sosyal, kültürel, dini vs. olarak dünyaya tanıtmayı hedefler. Eserin başından sonuna kadar bu çaba neredeyse her satırda gözükür. İki ana bölümden oluşan eserine ilk önce Saka-Yakutların yaşadığı coğrafyanın genel özelliklerini belirterek giriş yapar. Her insan unsurunun yaşadığı coğrafyanın kalıbına gireceği gerçeğinden hareket edilirse Seroşevsky’nin bu tavrının gayet makul olduğu kabul edilebilir. Çünkü Yakut coğrafyasının kendine ait hususiyetleri ve ona göre şekillenen bir yaşam biçimi vardır. Bu kısımda iklimin insanı şekillendirici yönü tüm yalınlığıyla göze çarpar. Zira bu coğrafyada insan unsurunun soğuk bozkır ikliminden bağımsız halde şekillenmesi mümkün değildir.
Eserin birinci bölümünde garip bir tasnif söz konusudur. Zira bölüm başlığı “Sahaların Güney Kökenleri” ismini taşımasına rağmen yirmi üç sayfada anlatılan köken meselesine ek olarak yaklaşık iki yüz küsur sayfa Sahaların (Saha ya da Saka yazı boyunca birbirinin muadili olarak kullanılacaktır) sosyal, kültürel, iktisadi, edebi, dini, mimari yaşamına dair bilgiler verilir. Bu kısım eserin en zengin kısmını oluşturur. Çünkü her eserde rastlanmayacak özel bilgiler yazarın direkt gözlemleriyle sunulur.( Bu bölümün ayrı bir tasnifinin yapılması daha iyi olabilirdi. Zira ikinci bölüm eserden bağımsız bir makaleyi içeriyor.)
Müellifin her anlatının içinde olması eserin sözlü tarih yönünü açığa çıkarır. Anlatılan sosyal özelliklerdeki folklorik unsurların kökeni yazarın içinde bulunduğu oymağın mensuplarının direkt fikirlerinin alınmasıyla esere yansır. Tabii yazarın daha akademik hayatının başında olması onun kıyas yapma olanağını elinden alır. Bu nedenle akademik çözümlemeler bazen belgeselvari bilgi sunumundan öteye gitmez. Ama birbirlerinden yer yer aşırı derece farklılaşabilen Yakut boy yapılanması içindeki oymakların arasındaki farklılıklar iyi bir biçimde kıyaslanır. Mukayeseden söz açılmışken yazarın bazen Ruslarla Yakutları ibretamiz şekilde karşılaştırdığı da dikkatten kaçmaz. Misal “eski Sahalar, hatta günümüzdeki yaşlılar da. Rus besinlerini- çay, ekmek, şeker vb.- kötülerlerdi. Onlar doğal Saha besinlerine- kısrak sütü ve kımıza- karşı daha saygıyla yanaşıyorlar. Diyorlar ki, bu besinler insanı sağlıklı ve yiğit yapar." (Nam boyu, 1887). "Şimdi Sahalar tatlı yemekler yiyor ve Rus giysileri giyiyorlar da ne oluyor? Onlar, kuvvet ve dayanıklılık bakımından eskilerle kıyaslanabilirler mi? Eskiden ot biçenlere bir torba, simir ve kımız dışında bir şey vermezlerdi. Aylar boyunca başka besin görmezlerdi, ama sabahtan akşama kadar ot biçebiliyorlardı. Hem de hiç yorulmadan... Şimdi öyle biçemezler... Hepsi sağlamdı, sağlıklıydı" (Bayagantay boyu, 1886).”
Eserde bazen sunulan bilgilerin raporu andırdığı dikkatten kaçmaz. Özellikle Rusların hedef coğrafyalarından birisinde yazılanların yüksek önemi haiz olduğu dikkate alınmalıdır. Müellifin bu açıdan raporu andıran yazıları sanki tutsak bulunduğu Yakutistan’dan kurtulmak için bir vesile olabileceğini akla getirir. Zira Rus Çarlığı için eserde yazılanların önemi olacağına şüphe yoktur. Bu minvalde ekonomik özellikler ve onu şekillendiren insanın yapısı eserde iyi bir biçimde irdelenir. Boy yapısı, boyların sınırları, bölgeye göre değişen sosyolojik özellikler de sömürüyü hedefleyen bir devletin gözden kaçırmayacağı verileri içerir. Misal müellif şöyle bir bilgi verir: “Genel olarak Sahaların sağlıklı ve dirençli bir kavim olarak kabul edilmesi gerekir, yeni şartlara kolaylıkla uyum sağlamakla beraber, daha iyi beslenme ve sağlık koşullarının temin edilmesi durumunda hızla gelişerek güçlü, bedence gelişmiş ve çalışkan bir halka dönüşebilirler (s.64).”
Eserin en güçlü yönü ise kültürel yönüdür. Satırlar boyunca Saha kültürü bütün yönleriyle ele alınır. Sahaların inançları, giysileri, sanatları, özel yaşam alanları, evlilik ve ölüm anındaki davranışları, beslenmeleri, efsaneleri ve genel olarak edebiyatları gibi birçok konuda her eserde rastlanmayacak özel bilgiler verilir. Ayrıca her ne kadar çözünürlükleri kötü ve metinle eşgüdümlü olmasa da kültürü yansıtan birçok resmin eserde kullanılması çalışmanın kültürel kalibresini arttırmaktadır.
Her ne kadar yazar belgesel ve kültürel dozu fazla bilgiler verse de kendinden önce bölgeye gelmiş yazarların seyyahların bilgilerine başvurarak metnini zenginleştirir. Ama eserin, Selenge yayınevinin diğer eserlerine bakılacak olursa, tarih nosyonunun az olduğu dikkatten kaçmaz. Yazarın tarih vurgusu çok azdır. Efsane ve mitolojiden beslenen tarihi verileri kendi bölge insanından elde ettiği bilgilerle birleştirerek sunar. Bu konuda müellifin fazla suçu yoktur. Zira Yakutlara dair bilgiler kaynaklarda çok azdır. En basitinden Türk tarihine şekil veren Çin kaynakları Sakalardan pek bahsetmezler. Çünkü Sakalar onların görüş alanının dışındadır. Yayınevi de bu durumu fark etmiş olacak ki eserin sonuna Saha- Yakut tarihine kısa bir bakışın atıldığı yaklaşık elli sayfalık bir makale eklenir.
Sonuçta, bariz İskit-Türk benzerliğinin yeni yeni benimsenmeye başladığı günümüzde Türklüğün coğrafi ve tarihi sınırlarının genişliğini vurgulamak için bu tarz eserlerin çoğalması zaruridir. İskit- Saka-Yakut esasında birbirlerine uzak olmadığı gibi Türk tarih ve kültür sahasının da direkt içinde olduğu artık tüm bilim dünyasının malumudur. Eserde verilen bilgiler bunun en basit sunumudur. Eserin ön sözünde merhum Ahsen Batur’un bahsettiği (y) harfine ve (s) harfine dair değişim bile Saka-Türk bağlantısının ayyuka çıktığı bir örnektir. Buna ek olarak eserde geçen müellifin Sata taşı olarak zikrettiği efsane ise neredeyse bütün Türk gruplarında görülen Yada taşı efsanesinin Yakutlardaki şeklidir. Kültüre dair benzerlikler görülünce aradaki sınırlar kalkar. Eser boyunca Türklerle Yakutlar arasında birçok kültür öğesinde benzerlik fark edilir. Türk’ün Türk’e kavuşması için uzaklıkların engel olmadığı eserden anlaşılır.