Birinci cildini beğenerek okuduğum eserin 1924–1999 dönemine ilişkin ikinci cildini açıkçası hiç doyurucu bulmadım. Sayın Şimşir, Cumhuriyet tarihinde Doğu vilayetlerimizde Devlet eliyle yapılan yanlışları o bilindik resmi tarih söylemleri ile geçiştirmiş. Bir kere kendisi kitabın bu cildindeki ön sözünde Türk diline biçtiği rol üzerinden diğer dillere yaşama hakkı tanımamış. Klasik resmi tarih ideolojisi ile hazırlanmış bir cilt olduğu ipucunu okuyucuya vermiş. DP iktidarı döneminde ezanın tekrar Arapça aslından okunmasını eleştirirken, ezanın Türkçe okunduğu dönemde halkın büyük kesimi tarafından sevildiğini bile söyleyebilmiş. Türkçe Ezan konusu, sadece bir iki minarede zorlama ile okutulabilen bir gerçek iken “sevildi” ifadesini kullanabilmek çok garip. Yine Arapça okunan ezan nedeniyle Suriye’nin Hatay ilini kendi vilayeti olarak göreceğini hatta gördüğünü iddia edebilecek kadar ön yargılı yaklaşan Şimşir’e sormak gerek: Ezan Endonezya’da da ve birçok dünya ülkesinde de Arapça aslından okunuyor. Bu durumda Endonezya hangi Arap ülkesinin toprağı acaba? Oldum olası ideolojik tarih yorumlarından nefret etmişimdir. Bu tip insanı hayrette bırakacak yorumları önsözde okuyunca kitabı okumaktan vazgeçebilirdim. Ama âdetim olmadığı için 692 sayfalık eseri yine de okuyup bitirdim. Okudukça fikrim değişebilirdi. Ama değişmedi. Zira Cumhuriyet tarihinin en büyük Kürt isyanını bile yine o bilindik resmi söylem ile “şeriat ve irtica” isyanı olarak okuyucuya aktaran Şimşir, bu isyana ait gelişmeleri yalnızca İsmet İnönü ve Atatürk’ün meclis konuşmaları ve hatıralarından alıntılarla anlatmış. Şeyh Sait’in asılması ve bu süreçteki savunma metinleri eserde yer almıyor. İstiklal mahkemelerine, Takriri Sükûn kanununa karşı olan mebusların neden muhalefet ettiği birkaç satırlık “dostlar objektiflikte görsün” misali meclis konuşmaları ile güya açıklanmış. Atatürk’ün isyandan sonra vilayet ve ilçelere, kişi ve kurumlara gönderdiği teşekkür ve tebrik telgraflarını sayfalarca okuyucuya aktarıp, bu isyanın arka yüzündeki resmi tarih sır perdelerini kapatmaya çalışmak, dile getirmemek, görmezden gelmek eserin anlatmaya çalıştığı şeyin ruhuna ters bana göre. Eseri okudukça Kürt sorunundan ziyade DP muhalefetine soyunduğu izlenimine kapıldığımı da söylemeliyim. 1950 yılına kadar sürekli dış güçlerin başrolü üstlendiği Kürtçülük 1950 yılında DP iktidara gelince birden bire buhar olup yok oluyor Şimşir’in satırlarında. 27 Mayıs darbesine kadar Kürtçülük akımlarının en büyük destekçisi DP olarak gösterilip dış güçler birden yok oluyor! Bu hali ile okuyucuyu belli bir görüşün ekseninde yönlendirmeye çalışan yazarın eserinin bu ikinci cildini çok yanlı, mesnetsiz ve ideolojik bulduğumu, okurken geçen zamanımın yalnızca bir kayıp olduğunu not düşüyorum.