Lady Hornby'nin Mektuplarında İstanbul
Kırım Savaşı (1853-1856), Osmanlı ve Rus Devletleri arasında yapılan ve tarihimizde önemli sonuçlar doğuran bir savaş. Osmanlı’nın, Kavalalı hadisesi gibi meselelerde zayıflığının daha da gün yüzüne çıkması nedeniyle Rusya, politikasını değiştirerek daha yıkıcı bir tutum takınmaya başlamış, iç işlerine müdahale niteliğinde bir taleple Osmanlı bünyesinde yaşayan Ortodoks cemaatinin hâmiliğini üstlenmek istemişti. Bu talebe aldığı red cevabı, iki devlet arasında gerginliği arttırmış ve İngiltere ile Fransa, Avrupa’daki dengeleri gözeterek Osmanlı’nın yanında saf tutmuştu. Savaş başladıktan sonra Osmanlı donanmasının Sinop’ta yenilgiye uğraması ve dengenin Rusya lehine değişmesi üzerine İngiltere ve Fransa savaşa dahil olmuş, birçok cephede savaşmak zorunda bırakılan Ruslar, antlaşma yapmak zorunda kalmıştı. Savaşı sürdürmek için aşırı dış borçlanmaya giden Osmanlı Devleti, yıllara yayarak ödemeye çalıştığı bu borç yükünü taşıyamamış ve dış mali denetime kapı açan Duyun-u Umumiye İdaresi kurulmuştu (1881).
Kitabın yazarı, Osmanlı savaş borçlarının ödenmesi konusunda İngiltere adına diplomatik görevlerle İstanbul’a gönderilen yargıç Edmund Grimani Hornby’nin eşi. Bir seyahat ve anı kitabı olarak nitelendirilebilecek eser, yazarın ailesine ve diğer yakınlarına yazdığı toplam 65 mektuptan oluşmaktadır. Annesine gönderdiği ilk mektup, 24 Ağustos 1855 tarihinde Paris’te yazılmış. İstanbul Ortaköy’de yazılan son mektup ise 5 Şubat 1858 tarihini taşımakta. İlk baskısı, “In and Around Stamboul” ismiyle yapılan kitap (1858), sonra renkli gravürler eklenerek bir daha yayınlanmıştır (1863).
Mektuplardan anlaşıldığı üzere yazar, Paris, Marsilya, Korsika, Malta, İzmir, Çanakkale rotasını takip ederek İstanbul’a ulaşmış. İstanbul hakkındaki izlenimler 4. mektuptan itibaren karaya ayak basmalarıyla başlıyor. Mektuplarda o dönemin toplumsal yaşantısına ve savaşın gelişim seyrine ve cephelerden gelen haberlerin toplumdaki tesirine dair birçok detay yer alıyor.
“Sivastopol'un alınmasıyla ilgili… haberler, bu duruma müthiş sinirlenen ve hayal kırıklığına uğrayan Rumlar dışında buradaki herkes tarafından büyük neşeyle karşılandı. Rumlar, Rus çarı Ortodoks Kilisesi'nin başı olduğundan, Rus davasının galip gelmesini kendi davalarıymış gibi dört gözle bekliyorlardı ve efendileri Türklerden nefret ettikleri için onların ve Müttefik dostlarının rezil olduklarını görmekten son derece keyif alırlardı.” (5. Mektuptan)
“Kadıköy, Üsküdar'ı geçince Boğaz'ın iyice genişleyip Marmara Denizi'ne karıştığı yerde. İşte kayığın dalgaların üzerinde salınırken, oturduğun yerden çevrendeki olağanüstü güzelliğe, yalnızca kendi gözlerinle görmenin azıcık da olsa bir fikir verebileceği bu rüyamsı çekiciliğe hayretler içinde baktığın yer tam burası. Belki İngiltere'ye döndüğümde, Boğaz'la kadim Marmara Denizi'nin birleştiği bu yeri rüyamda yeniden görebilirim…” (13. Mektuptan)
Dini hayata dair gözlemler de dikkat çekiyor. Bunlardan önemli bir kısmı Ramazan ayı ve oruç hakkında: “Bir Ramazan gecesini görmek için İstanbul'a gidecek kadar iyi olmadığıma çok üzüldüm. Zavallı Türkler bu oruç esnasında korkunç acı çekiyor olmalılar, gündoğumundan günbatımına kadar hiçbir şey yemiyorlar. Geçen gün Bayan Cumberbatch'le birlikte Üsküdar'dan gelirken kayıkçılarımız neredeyse bitkin durumdaydılar ve akıntıya karşı güçbela ilerliyorduk. Güneşe bakıp duruyorlardı ve iftar topu atılır atılmaz bir salatalık kapıp iştahla iki üç lokma kopardılar. Elbette zenginler orucu o kadar hissetmiyor; yalnızca geceyi gündüze çeviriyorlar -bütün gün uyuyor, akşam boyunca yiyip içiyorlar. Her cami günbatımından iki saat sonra ışıklandırılıyor ve her zengin Türk evinden müzik ve cümbüş seslerinden başka bir şey duyulmuyor... Bir Müslüman için gün, Ramazan ayında günbatımından iki üç saat önce başlıyor. Hamal ve kayıkçı gibi gerçekten didinen garibanlar için gün her zaman tan ağarırken başlıyor ve maruz kaldıkları mahrumiyetler bu insanların hayatlarını daha da zorlaştırıyor, ama çoğu kimse öğleden önce kalkmıyor ve çarşılarla Müslümanlar tarafından işletilen dükkânlar öğleden sonraya kadar açılmıyor; Babıali'deki çalışma saatleri bile bundan önce başlamıyor.” (43. Mektuptan)
Savaşı finanse etmek için verilen dış desteğin kullanımı ve genel mali durum hakkında da bazı bilgiler verilmiş: “Edmund, Babıali' de karşılaştığı büyük zorluklar yüzünden endişelenmeye başlıyor ve cesareti kırılmış durumda, bu sebeple nadiren bize katılabiliyor; gerçekten de her gün kendi gözlerinizle görmediğiniz takdirde, Türklerin ahlaksız, haysiyet kırıcı ve utanılacak hareket tarzını tasavvur etmenize imkân yok. Özellikle zihni işlek biri için, her gün bir divanın üzerinde çubuk tüttürerek oturup iş hakkında yarım saatlik aralıklarla birkaç kelime konuşmak, bezdirici ve zalimane bir durum. En kötüsü de, Edmund ve meslektaşı haftalardır endişeyle bekledikten sonra henüz hiçbir yarar sağlayamadıklarını ve ustalıkla idare edildiklerini hissediyorlar… Komisyon bu konuda katı davranmakta ve borç verilen meblağın elmas kolyeler ya da yeni köleler için harcanmasını engellemekte kararlı; oysa burada kesinlikle söylendiğine göre, altınların gelmesinden çok önce Babıâli'ye mensup bazı Türkler yağmadan paylarına düşecek olanı düşünüp sarraflarından yüksek faizli avanslar almışlar… Buradaki her şey acınacak durumda; Padişah büyük bir borç içinde, hatta çarşılarda dahi haremindeki sayısız kadının mücevher ve kıyafetleri için borca girmiş durumda, yine de büyük meblağlar harcayıp saraylar inşa ettirmekte ve hediyeler almakta ısrar ediyor… Dürüst insanlar için azıcık üzüm ve kavun yetiştirmek, kayık çekmek ya da sırtlarında ağır yükler taşımaktan başka dürüst bir iş yok görünüyor. Tüm sistem rüşvet ve ahlaksızlık üzerine kurulmuş durumda ve ‘mevkiinizi’ korumak için herkes gibi davranmanız gerekiyor.” (14. Mektuptan)
Yazar, Kırım’a gitme fırsatı da bulmuş, mektuplarda cephedeki izlenimlerini de aktarıyor: “Bunlar muhteşem savunma istihkamlarıydı; temelleri, kadın ve çocukların bile gece gündüz yukarı taşıdıkları kum dolu yüzlerce sepetten oluşuyordu. Zirveye ve Malakof Kulesi'ne ulaştığımızda güneş batıyordu ve uzaktaki sıradağlar, harabeye dönmüş şehir ve batık gemiler ne kadar da harika bir manzara oluşturuyordu -Mamelon, Redan ve Bahçe bataryası- batan güneşin mor ve menekşe renkli ışıkları, saldırı ve savunmanın müthiş planlarını gözler önüne seriyordu! Sağımızda masmavi deniz parıldıyor ve Kamiyeş’teki görkemli gemilerin direkleri uzakta yükseliyordu.” (41. Mektuptan)
Yazarın anlatımları içinde bize tuhaf gelebilecek yönlerin olması çok normal olsa gerek. Başka bir millete ve farklı dine mensup bir kişinin, yabancısı olduğu bir toplum hakkında her yönüyle objektif değerlendirmeler yapmasını beklemek dün olduğu gibi bugün de doğru olmayacaktır.
Çevirisiyle Kerem Işık, harcadığı zaman ve emek için, övgüyü fazlasıyla hak ediyor. Kitabın baskı kalitesi, dizgisi oldukça başarılı.
Dönem meraklıları için aynı tarihleri anlatan iki eser daha not düşelim: İlk olarak, Selenge Yayınları arasında basılan ve Baronne Durand de Fontmagne tarafından kaleme alınmış “Kırım Harbi Sonrasında İstanbul Günleri (1855-1858)” isimli eser önerilebilir. Bu tarihlerde İstanbul’da görev yapan Fransız Büyükelçisi Thouvenel’in yeğeni olan yazar, bir yabancı gözüyle İstanbul’u farklı yönleriyle kaleme almış. Yazarın eşi, yargıç Edmund Hornby de otobiyografisinde, İstanbul’da görev yaptığı yıllara ayrı bir bölüm olarak yer vermiş. (An Autobiography, Glasgow 1929, “Constantinople”, s. 67-190)
Faydalı bir okuma olması dileğiyle!