Hikayedeki entrikayı gerçekten yaşanmış bu acı siyasi olayın ardına yerleştirmiş Daeninckx; sokakların kan gölüne döndüğü, özel timcilerin kadın erkek demeden önlerine geleni copladığı saatlerde Roger Thiraud adlı bir tarih öğretmeni kendisini adım adım izleyen bir tetikçi tarafından başından vurularak öldürülüyor. Bu cinayetten tam yirmi yıl sonra, Roger Thiraud’un oğlu da benzer bir cinayete kurban gidecektir. Tam bu noktada anlatıcının konumunu değiştiriyor yazar ve hikayenin geri kalan kısmını cinayeti soruşturan polis müfettişi Cadin’in bakış açısından anlatmaya başlıyor; baba ve oğlunun yirmi yıl arayla öldürülmelerinin tesadüf olmadığını düşünecektir Cadin. Böylece 1961 yılı 17 Ekim’ine geri dönecek, derin devletin o kanlı katliamının sorumlularını araştıracak, bulduğu izler onu Fransa tarihinin bir başka kirli anına, II.Dünya savaşında Nazi işbirlikçisi Fransız yetkililerin Yahudi toplama kamplarında işlediği suçlara kadar götürecektir…
“Cezayir savaşına karşı gösteri yapan yüzlerce işçinin 17 Ekim 1961’de Paris’te polis tarafından katlini hatırlatmayı” önüne koyan Daeninckx, bir cinayet vakası etrafında -Ernest Mandel’in ifadesiyle- “tarihin mağluplarını su yüzüne çıkarma arzusunda”. Yani bizlerin hiç de yabancı olmadığımız, 20.yüzyılın bütün bir son çeyreği boyunca hemen her gün tanıklık etmek zorunda kaldığımız “faili meçhul” vakaları var hikayesinin merkezinde. Benzerlikler şaşırtmakla kalmıyor, irkiltiyor, sonrasında öfkelendiriyor da…
Klasik polisiyelerin aksine dış mekanların, somut tarihin, etnik ve sınıf farklılıklarının önemli yer tuttuğu “Geçmişin Ayak Sesleri”ndeki kent, sokak ve kişi adlarını değiştirdiğinizde, karşınızda Türkiye'yi, Susurluk’ta teşhir olan tetikçi-siyasetçi-emniyetçi üçlüsünü, en çok da Güneydoğu'da yaşananları bulacaksınız.
Didier Daeninckx’in “Geçmişin Ayak Sesleri”ni okuyunca bir kez daha hatırlayacaksınız yakın tarihimizin karanlıkta bırakılan, unutturulmak istenen sahnelerini. Çünkü kendi ülkesinin, Fransa’nın derin devlet operasyonlarını bizde yaşananlara çok benzer olaylar çevresinde dile getiriyor Daeninckx. Üstelik sadece devletin şiddetini değil, Fransız halkının bu şiddet karşısındaki suskunluğunu ve işbirlikçiliğini de sözünü hiç sakınmadan teşhir ediyor. Bir yazarın kendi toplumu ile edebiyat üzerinden ve estetik kaygıları ihmal etmeksizin giriştiği bu yakıcı hesaplaşmayı heyecan ve kıskançlıkla okuduğumu söylemeliyim. Fransız aydınlarının Zola ile başlayıp Sartre’la süren ve günümüze aktarılan bu onurlu, bağımsız ve muhalif duruşları devletlerinin ayıbını temizlemiyor belki, Fransa tarihini aklamaya, temizlemeye elbette yetmiyor; ama hiç değilse bu olayların bir kez daha yaşanmayacağına dair bir umut doğuruyor.